Harun Güngör

Süryani Kaynaklarına Göre Türklerin Menşei, Dini İnanış ve Âdetleri*

Süryani kaynakları Türkler’in (Oğuzlar’ın) menşei, dinî inanış ve âdetleri yönünden zengin bilgiler ihtiva etmektedir. Biz bu yazımızda Süryani Mihael [(Michel le Syrien) (1126-1199)]’in 21 kitap (bölüm)tan oluşan "Chronique"[1] adlı eseri ile Gregory Abû’l Farac İbn’al İbni [(Barhebraeus) (1226-1286)]’nin “Abû’l Farac Tarihi"[2] adı ile dilimize çevrilmiş olan eseri üzerinde duracak, bu eserlerde Türklerle ilgili olarak verilmiş olan bilgileri değerlendireceğiz.

Özellikle belirtmek gerekir ki, Sryani müelliflerin verdiği bilgiler esasta iki kaynağa dayanmaktadır. Birincisi, Nastûri Hıristiyan olan Süryaniler birer misyoner olarak 4. asırdan itibaren özellikle Maveraünnehir bölgesindeki Türklerle muhatap olmuş[3] onların dinî inanış ve yaşayışları hakkında bir takım bilgiler elde ederek bu bilgileri daha sonraki nesillere aktarmışlardır. Maveraünnehir bölgesinde Süryani alfabesi ile yazılmış Türkçe mezar kitâbelerine rastlanması bir yandan Orta Asya’da Süryani misyonerlerine rastlanması bir yandan Orta Asya’da Süryani misyonerlerin faaliyetlerine delalet ederken, diğer yandan Süryanilerin erken çağlarda Türklerle muhatap olduklarını göstermektedir.[4] İkincisi ise, müelliflerin kendi gözlemleridir. Gerek Yakubi patrikliği gibi yüksek bir makamda bulunmuş olan Mihael, gerekse Yakubilerin Maphiran’ı olan Abû’l Farac Ortadoğu'da Türklerle birlikte yaşamış, onlarla bizzat muhatap olmuş, onları yakından tanımışlardır. Bize göre müelliflerin dayandığı temel kaynaklar bunlardır.

Süryani Mihael adı geçen eserinde “Tourgayê"[5] ismini verdiği Türkler’in (Oğuzlar’ın) Nuh peygamberin oğlu Yafes’in soyundan türediklerini, Tevrat’a dayanarak bunların dünyanın, yani o zaman bilinen yerkürenin, kuzeydoğu bölgesinde oturduklarını, Ye’cüc kavminden olduklarını ifade etmekte, Hezekiel peygamberin bu konudaki kehanetinin gerçekleştiğini bildirmektedir.[6]

Cerrahoğlu’nun da belirttiği gibi, Türkler’in Ye’cüc ve Me’cüc kavminden olduklarına dair bu rivayetler birçok Türk ve İslam müelliflerince de olduğu gibi kabul edilerek ders kitaplarına özellikle tefsir kitaplarına bile geçmiştir.[7] Şüphesiz kaynağını Tevrat’tan alan bu rivayetlerin doğruluğunu gösterebilecek bir delil mevcut değildir. Kur’an’da da Ye’cüc ve Me’cüc’ten bahsedilmekle birlikte bunların hangi kavim olduklarına dair bir açıklık yoktur.[8]

Türklerin bulundukları mıntıkanın dağlarla çevrili olduğunu, bu yere “Toprağın Memeleri” (Mamelles de la Terre)[9] denildiğini ifade eden Mihael, Türklerin bu mıntıkadan ilk olarak Hz. İsa’nın doğumundan 510 yıl önce çıktıkları, ikinci çıkışlarının ise kendi yaşadığı devirde olduğunu anlatmaktadır.[10]

Mihael’in Asyalı Yuhanna (Jean d’ Asie)’nin üçüncü kitabından aldığını ifade ettiği haber ise Türklerin dünyaya bakışı açısından oldukça enteresandır. Şöyle ki; Roma imparatoru Justinus, imparatorluğunun yedinci yılında Türk ülkesine bir elçi gönderir. Bu elçi, ülkesinden ayrıldıktan üç yıl sonra tekrar vatanına döner. Türklerin kurtlar ve çekirgeler gibi sayısız olduğundan, dokuz tane kralları bulunduğundan, bu krallardan birinin kendisini görünce ağladığından bahseder ve der ki:

“Beni görünce ağlayan krala niçin ağladığını sordum. O zaman kral bana “Atalarımızdan işittiğimize göre Batı Krallarının, Bizans’ın elçilerinin bize gelmesi bizim için artık yeryüzünü fetih ve istila edeceğimize delalet eder."[11]

Bu temasın meydana geliş sebebi ile ilgili olarak kronikte bir bilgi verilmemişse de Ostrogorski, Göktürklerle Bizanslıları temasa getiren sebebi Sasani-Bizans mücadelelerinin Bizans-Çin İpek Yolu'nu tehlikeye düşürmesi, Bizans’ın bu durum karşısında başka bir yoldan Çin’e ulaşmayı düşünerek bu konuda Türklerin kendilerine yardımcı olmalarını istemeleri olduğunu belirtmektedir.[12] Kafesoğlu ise, elçi gönderme talebinin İstemi Kağan’dan geldiğini, İstemi Kağan’ın Bizans’a Manyak (Maniakh) adlı bir diplomatın başkanlığında bir heyet gönderdiğini (M. 568), Justinus II.’nin de aynı yıl Zemarkhos başkanlığında Göktürk devletine bir elçilik heyeti gönderdiğini kaydetmektedir.[13]

“Babalarımızdan işittiğimize göre Ye’üc ve Me’cüc kavminden olan bu Türkler, bulundukları yerden çıktılar ve çıkmaya devam ettiler” diyen Mihael, Türk ülkesinin genişliği hakkında

“Bu ülke güneşin doğduğu yerden en kuzey noktaya kadar uzanıyordu. Oldukça geniş ve uzun olan bu arazi dağlarla çevrili idi. Buranın iki kapısı vardı (dünyaya açılabilen). Bunlardan biri doğu ucunda, İran’ın ötesinde, diğeri de İberia (Kafkasya) yönünde. Yukarıda da ifade edildiği gibi” Dünyanın Memeleri” denilen bu bölgeden Türkler ancak bu kapılar vasıtası ile çıkabiliyorlardı”.[14]

Süryani Mihael’in Türk ülkesinin kuzeyinde bulunan “Derbend” adı verilen kapıyı bekleyen İberai’lılardan naklettiği haber Türk dini inanışı açısından da ilgi çekicidir:

“Onlar yiyecek hususunda hiç bir ayrım yapmıyorlar, yeryüzünde hareket edebilen her şeyi; hayvanları, vahşi yaratıkları, sürüngenleri, böcekleri, kuşları, hatta bunların ölülerini de yiyorlardı. Aynı zamanda ölü insanların etlerini de yedikleri gibi, bir yabancı onların arasına girerse, eğer Türklerden bir arkadaşı da yoksa onları bile öldürür yerlerdi”.[15]

Şüphesiz bu bilgilerin doğruluğuna inanmak mümkün değildir. Zira şimdiye kadar Türklerin dini inanış, örf ve âdetleri ile ilgili araştırmaların hemen hiç birinde bu rivâyetleri doğrulayıcı bir bilgiye rastlanmamıştır. 10. asrın ilkyarısında Türk ülkelerini gezen, diğer Türk kavimlerinin yanında Oğuzların dini inanış, örf ve âdetlerini tesbit eden İbni Fazlan’da da bu bilgileri bulmak mümkün olmamıştır.[16] İlgi çeken husus; Türkler hakkında verilen bu bilgilerin, Moğolların İslam ülkelerini fethe başladıkları zaman İslam müellifleri tarafından hemen hiç değiştirilmeden Moğollar hakkında da anlatılmış olmasıdır.[17]

Türklerin sakin tabiatlı, çok konuşmayı sevmeyen insanlar olduğunu ifade eden Mihael, onların çok evlilik (Poligamie) yaptıklarını, kendilerini çok evlenmekten men eden bir kanunları bulunmadığını anlatmakla, elbise olarak fabrikasyon kumaştan yapılmış giyecek yerine, koyun ve keçi kılından dokunmuş kaba kumaşlardan yapılı elbiseler giydiklerini, aynı tür malzemeden - mamul çadırlarda oturduklarını anlatmaktadır. Müellife göre Türklerin tek sanatı hayvanları evcilleştirmek ve onları kolayca sevketmektir.[18]

Mihael’in belirttiği en önemli husus ilerde de üzerinde durulacağı üzere Türklerin Tek Tanrıya inanmış olmalarıdır. Müellif “Onlar gökyüzünü Allah olarak tanıyor, onunla ilgili fazla bir şey de bilmiyorlardı” demektedir.[19]

Türklerin göç etmeleri hususuna gelince, daha önce ifade ettiğimiz gibi Türkler, “Toprağın Memeleri” denilen dağlarla çevrili iç bölgede oturuyorlardı. İlk önceleri komşu devletlerin kendilerine ihtiyaçları olduğu zaman zikredilen kapılardan dışarı çıkabiliyorlardı. "Türklerin bulundukları mıntıkadan çıkarak Mavera ünnehri fethedişleri Perslerin son imparatoru zamanında, Arapların istilâ hareketlerinden 100 yıl, günümüzden 600 yıl önce oldu,”[20] diyen müellif, Türk kültür tarihi açısından önemli olan şu bilgiyi vermektedir:

“Rivayet edilir ki, onlar doğudan batıya doğru ilerlemeye başladıkları zaman, önlerinde yürüyen, köpeğe benzer bir hayvan (animal semblable à un chien) görüyorlardı. Onun ne olduğunu, nereden geldiğini bilmiyor, ona yaklaşmıyorlardı. O, hareket etmeye başladığı zaman onlara (Oğuzlara) kendi dillerince “Kalkınız” diyordu. Onlar kalkıyor, onu takiben o nereye giderse oraya kadar gidiyorlardı. O, bir bölgeye yöneldiği zaman, onlar da Yöneliyor, o, durduğu zaman onlar da duruyor, orada ordugah kuruyorlardı. İdare edebilecekleri bir ülkeye geldikleri zaman bu kılavuz artık onlara gözükmüyor, onlar da onu takip etmiyorlardı."[21]

Türklerin birinci yayılışları Hezekiel’in dediği gibi gerçekleşti ve bu yayılış Allah’ın emri ile oldu diyen Mihael, Türklerin ikinci yayılışları hakkında bir takım sebepleri sıraladıktan sonra

“Türkler çıkıp harekete geçtikleri zaman yeryüzünü kaplıyorlardı, yeryüzü onları taşı maya kafi gelmiyordu. Onlar doğudan batıya ilerliyorlardı. Onlar ilerlemeye başladığı zaman binicilere yol gösteren, köpeğe benzer hayvan onlara da gözüktü. O, onların önünde yürüyor, fakat onlar ona yetişemiyorlardı. O, hareket etmek istediği zaman sesini yükseltiyor ve onlara “Goş”[22] yani “Kalkınız” diyordu. Onlar da kalkıyor, o duruncaya kadar onu takiben yürüyorlardı. O durduğu zaman onlarda duruyor, oraya ordugah kuruyorlardı. Uzun zaman onlara rehberlik etmiş olan bu hayvan sonraları gözükmedi. Biz, bu konuda herhangi bir şey okumadığımız gibi onunla ilgili birşey de işitmedik.[23]

Bu konu ile ilgili olarak Abû’l-Farac’da

“Mübarek ihtiyar bir adamın, güya bir köpeğin Selçuk Oğullarına rehberlik ettiğine dair anlattığı hikayeyi başka bir yerde görmedik. İhtimal ki, kendisi bu hikayeyi birinden işiterek yazdı, yahut bizim bilmediğimiz bir kitaptan nakletti. Çünkü biz bunu hiç bir kitapta görmedik”[24],

demektedir.

Bu iki rivayette de “köpeğe benzer bir hayvan” diye tarif edilen şeyin Oğuz Kağan Destanı'nda zikredilen “Bozkurt”tan başka bir şey olmadığı kesindir. Zira Oğuz Kağan Destan’ında konu ile ilgili olarak

“Ben sizlere oldum Kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran"

denilirken, Dede Korkut hikayelerinde de Salur Kazan atasının kurt yavrusu olduğundan bahsetmektedir.[25] Görülüyor ki, Süryani tarihçilerinin rivayetleri ile Oğuz Kağan Destanı ve Dede Korkut rivayetleri arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu da, özellikle Selçuklular (Oğuzlar) arasında bu rivayetlerin o devirde de yaşadığını göstermektedir.

Mihael’in ifadesine göre krallıkların ortasına gelen Türkler, bulundukları ülkenin kendilerine yetmediğini anlayınca, gidecekleri ülkeleri belirleyebilmek için her boy beyi kendilerinin kuvvet sembolü olan ok’u aldılar. Bunları işaretleyerek Tanrının bulunduğuna inandıkları göğe doğru fırlattılar. Bunlar yere düşünce kimin oku hangi tarafı gösteriyorsa o tarafa gittiler. Güneye gidenler Hindistan'a vardılar. Bunlardan bir kısmı oradaki yerli halkın inancını kabul ederek putperest olurken, diğer bir bölümü de Hıristiyan oldular. Grek imparatorluğuna doğru yönelenler, yani o bölgeye gidenlerse Hıristiyanlaşarak “Qoumanâyê" (Kumanları) meydana getirdiler. Diğer bir bölüm ise bulundukları ülkeden batıya göç edip Araplarla karşılaştılar ve onların dinini kabul ederek Müslüman oldular.[26]

Mihael’e göre Türklerin Müslüman oluşlarını şöylece açıklamak mümkündür:

Daha öncede belirttiğimiz gibi Türkler oturdukları iç bölgelerde bile Tek Tanrıya inanıyorlardı. Onu, görünen gökyüzü gibi mülahaza etmelerine rağmen bu, onların Tanrıyı tek olarak kabul etmelerine engel değildi. Bugün bile Türklerden birine dininin ne olduğu sorulursa onlar “Qan Tengri” diye cevap verirlerdi. Onların dilinde “Qan” mavi gök, “Tengri” de “Allah”ı ifade eder. Böylece de onlar göğün “Tek Tanrı” olduğuna inanırlar. Arapların da Tek Tanrıya inandıklarını öğrenince Türkler, Arapların dinini benimseyip İslamiyeti kabul ettiler.[27]

Türkler ilk çağlardan beri Tanrı kelimesini kullanmaktadırlar. Saadet Çağatay’ın da belirttiği gibi Tanrı; menşei bilinmeyen bir kelime olup “gök"ün sinonimi olarak izah edilmesine rağmen bu kelimenin tarihten önceki devirlerde Juan-Juan’lardan geçmiş olabileceği düşünülmektedir.[28] Günümüzde bu kelime, bütün Türk lehçelerinde, her lehçenin fonetik özelliğine göre çeşitli şekillerde Tanrı, Tenri, Tengri, Tangara, Tura... vb. söylenilmektedir.[29] Kaşgarlı Mahmud da meşhur eserinde Tengri kelimesini “Allah Azze ve Celle” diye açıkladıktan sonra, “Kâfir” diye vasıflandırdığı, henüz Müslüman olmamış Türklerin “gök”e Tanrı dediklerini, hatta gözlerine büyük gözüken herşeye aynı adı verdiklerini ifade etmektedir.[30] Emel Esin’in naklettiğine göre Doerfer, Türklerin “Tengri” kelimesini umumiyetle ilah manasına kullandıklarını bazen da tabiat tezahürlerine teşmil ettiklerini kabul etmektedir.[31]

10. asrın ilk yarısında Türk ülkelerini gezen, onların dini, inanış, örf ve âdetleri hakkında bilgi veren İbni Fazlan da Oğuzların dini inanışları ile ilgili olarak “İçlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse başını semaya kaldırıp “Bir Tanrı” der, Bu, Türkçe “Bir Allah” demektir. Zira Türkçe de “bir” vahid, “Tengri” ise Allah demektir” diye anlatmaktadır.[32]

Günümüz dinler tarihçilerinden Eliade ise, Türklerin dini inanışları hakkında şu bilgiyi vermektedir:

Türkler Tek Tanrı’ya inanıyorlardı. Bütün dualarını ona yapmalarına rağmen ona ibadet etmiyorlardı. İbadet etmek için yapılmış bir ibadethaneleri de yoktu. Onlar Tanrıyı mücerred bir kavram olarak düşünüyorlardı. Hatta günümüzde bazı Sibirya ve Orta Asya’lı milletler Tanrının insanlardan uzaklaştığına (Tunguzlar’da olduğu gibi) ve kendileri ile ilgilenmediğine inanmaktadırlar.[33]

Yukarıdaki ifadeler Türklerin İslam olmadan önce de tek Tanrıya inandıklarını ortaya koymaktadır.

Mihael’e göre Türklerin İslam’ı kabul etmelerinin ikinci sebebi ise şudur:

Türkler bulundukları mıntıkadan çıkıp Maveraünnehri işgal ettikleri zaman Araplar tarafından peygamber olarak kabul edilen “Muhammed” çıkmıştı. Pers İmparatorluğunun yıkılması sonucu Maveraünnehirden daha ilerilere giden Türkler, Araplarla birleştiler. Ve İslamiyeti kabul ettiler. Bu ilk Türkleri takiben gelen Türkler, bu bölgelere geldikleri zaman, kendileri ile aynı ırka mensup, aynı dili konuşan Müslüman olmuş ırkdaşlarını gördüler ve onların dini inanışlarını benimseyip Müslüman oldular.[34]

Üçüncü sebeb ise, Greklere karşı Araplarla birlikte hareket eden Türkler, verimli topraklara girdiler ve onlar Araplardan, Peygamberin kendi dinini kabul edenlere çok şeyler vaadettiğini öğrendiler.[35] Bu durumu da öğrenir öğrenmez sünnet olup abdest aldılar, Halife Araplardan olmak üzere, Müslümanların hükümdarı oldular.[36] Mihael’in de belirttiği gibi, Türklerin İslam alemine girişleri, Halifelik ve sultanlık müessesesinin ayrılmasına sebep olmuştur.[37]

Süryani kaynakları Türklerin örf ve âdetleri hakkında da bilgi vermektedir. Mihael’in anlattığına göre Türkler, Pers ülkesine, diğer şehir ve kasabaları fethettikleri zaman aralarında bir hükümdar seçmek istemişler. Her boyu temsilen bir boy beyinin katılması ile 70 kişi toplanmış, her boy beyinin elinde, kendi güç ve kuvvetinin sembolü olan bir ok varmış, önce bir daire çizilmiş, boy beyleri bu dairenin etrafına oturmuşlar. Onlardan her biri ellerindeki bu okları havaya fırlatmışlar. Bu oklardan biri dairenin merkezine dik olarak düşmüş ve bu okun sahibi hükümdar olarak seçilmiştir.[38]

Türklerin ellerindeki okları havaya fırlatmaları eski Türk kültürü unsurlarından biridir. Fransız araştırmacı J. P. Roux, bu âdetin Türklere Çinlilerden geçmiş olabileceği üzerinde durarak “Orta Asya’lı göçebeler göğe (Tanrıya) karşı ok atmayı severlerdi” demekte, gök gürültüsünü bertaraf etmek için de göğe ok attıkları, hatta Tanrı ile haberleşmek için bile aynı usule başvurduklarını belirtmektedir.[39]

Süryani kaynakları Türk (Oğuz) etnografyası ile ilgili değerli bilgiler de ihtiva etmektedir. Şöyle ki:

Abû’l-Farac, I. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 23 Ağustos 1062 yılında Abbasi Halifesi el-Kaim’in kızı Seyyide ile evlenmesi esnasında yapılan düğün konusunda

“Rivayet edildiğine göre kız evine gönderildiği zaman Sultanla Türk eşrafı ayağa kalkarak kendi âdetlerine göre raksetmişler, sonra diz üstü oturarak kalkmışlar ve Türk şarkıları söylemişlerdir. Gelin için altından bir taht hazırlanmıştı. Sultan içeri doğru girerek yere doğru eğildi, karısını selamladı ve içeride kalmayarak dışarı çıktı. Sultan yedi gün bu şekilde harekat ederek kadının yüzünü görmek üzere peçesini açmadı[40]

demektedir.

Ebu’l-Farac, ilk tuğranın meydana gelişi hakkında şu bilgiyi vermektedir:

“Tuğrul Bey, Halife Kaim’e yazdığı bir mektupta Müslümanların sığınağı ve Rükneddin Sultan Tuğrul Bey ünvanlarını kullandı. Bu zamandan başlayarak (M. 1050) mührünün üzerine bir “yay” resmi kazdırmış ve bu üç ünvanı tesbit etmiş, bu işarete “Tuğra” denilmişti. Bu tuğrayı yapanlara da “Tuğrai” deniliyordu[41].

Sonuç olarak yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Süryani kaynakları özellikle Türklerin menşei meselesinde Tevrat rivayetlerine dayanmış, onu esas alarak Tevrat’ta Ye’cüc ve Me’cüce izafe edilen sıfatları Türkler için kullanmışlardır. Şüphesiz bu konuda müelliflerin birer Hıristiyan din adamı olmalarının rolü büyüktür. Böyle olmakla birlikte, yine de Süryani kaynakları Türk tarih ve kültürü açısından büyük önemi olan Türklerin İslamı kabul etmeden önce de Tek Tanrıya inandıklarını, bunu “Tengri” diye ifade ettiklerini, İslami kabullerinde bu tür bir inanışa sahip olmalarının rolünün büyük olduğunu belirtmekte, Oğuz Kağan Destanı'nın hâlâ o zaman yaşayan Türkler arasında geçerli olduğunu göstermektedir. Oğuz etnografyası ve sanatına dair bilgiler yanında, Türk destan motiflerinde kullanılan 3, 7, 70 vb. rakamları da muhafaza etmiştir.

Kısaca, Türklerin menşei ile ilgili husus bir yana bırakılırsa, Süryani kaynakları diğer kaynaklarca Türk tarihi ile ilgili verilen bilgileri tamamlamakta, onları tasdik etmekte, açıklayıcı bir takım bilgileri içine almaktadır. Bu bakımdan Süryani rivayetleri Türk tarihi için önemli birer kaynaktır.

www.alewiten.com, 13.11.2002


 

* Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı: 40, Şubat 1986, s. 77-87.

[1] Chronique de Michel le Syrien. editée pour la premiére fois et tradulte en français par J. B. Chabot, Paris 1890-1910, C. III..

[2] Gregory Abu’l Farac, (Barhebreaus): Abu’l Farac Tarihi. E. A. Wallis Budge’den Türkçe trc. Ömer Rıza Doğrul, Ankara 1945, C. I.

[3] Leon Cahun: Introduction à l’Histoire de l’Asie, Turcs et Mongols. Paris 1896: 123.

[4] V. Barthold: "Orta Asya’da Hıristiyanlık" Çev. Köprülüzade Mehmed Fuad, Türkiyat Mecmuası, İstanbul 1925, C. 1: 58-59.

[5] Michel le Syrien, a,g.e., III, s. 149.

[6] Michel le Syrien, a.g.e., III, s, 150.

[7] Doç. Dr. İsmail Cerrahoğlu: "Ye’cüc-Me’cuc ve Türkler" A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1975, C. XX: 125; Gregory Abül- Farac, I, s. 292.

[8] Kur’an 18/94; 21/96-97.

[9] Michel le Syrien. a.g.e., III, s. 152.

[10] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 150.

[11] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 150.               

[12] George Ostrogorski: Bizans Devleti Tarihi. Çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan. Ankara 1981: 68.

[13] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu: Türk Milli Kültürü. (TKAE Yayınları), Ankara 1977: 81.

[14] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 151-152.

[15] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 152.               

[16] İbn Fazlan Seyehatnamesi. Çev. Ramazan Şeşen. İstanbul 1975: 30 cd.

[17] Bu konuda bkz.: İbn’ül-Esir: el-Kamil fil-Tarih. Beyrouth. 1966, C. 12: 360; Abdullah b. Hicazl (eş-Şarkavi): Tutetü’n-Nazırih. Kahire 1299: 194.

[18] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 152.

[19] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 152.

[20] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 153.

[21] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 153.

[22] Husseynov. metinde geçen “goş” kelimesinin “göç” olması gerektiğini zira bu kelimenin Türkçe olduğunu ifade etmektedir. Bkz.: R. A.: "Husseynov: Le terme turc Goş dans un texte syriaque" Studia et Acta Orlentalia. Bucurest, 1977, t. V-VI: 389-393.

[23] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 155; Bozkurt’un Türk inanışlarındaki rolü için bkz. F. Urmançov: “Orta Asya Türk Tarihi ve Folklorunda Boz/Ak Kurt” Çev. Mehmet Tozcan, Kardaş Edebiyatlar. Erzurum 1983, c. VII: 4-18.

[24] Gregory Abu’l Farac, a.g.e., I, s. 293.

[25] Orhan Şaik Gökyay: Dede Korkut Hikayeleri. İstanbul 1976: 227.

[26] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 155.               

[27] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 156.

[28] Saadet Çağatay: “Türkçe Dini Tabirler” Necati Lugal Armağanı. Ankara 1968: 191.

[29] Prof. Dr. Abdülkadir İnan: Eski Türk Dini Tarihi. İstanbul 1976:. 18-19.

[30] Kaşgarlı Mahmud: Divanü Lügüti’t-Türk. İstanbul 1335 III: 278-279.

[31] Emel Esin: İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş. (Türk Kültürü El Kitabı II, C. II.’ten ayrı basım), İstanbul 1978: 10.

[32] İbni Fazlan Seyahatnamesi, s. 31.

[33] Mircea Eliade: Traite d’Histoire des Religions. Paris 1974: 65.

[34] Michel le Syrien. a.g.e., III, s. 156.

[35] Müellif burada Kur’an’ın 39/17-1 8. ayetlerine atıfta bulunsa gerekir. Zira, Allah “şeytana ve putlara kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır, Ey Muhammed, dinleyip de en güzel söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği onlardır, İşte onlar akıl sahipleridir” buyurmaktadır

[36] Michel le Syrien, a.g.e., III, s. 157.

[37] Prof. Dr, İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., II, s. 302.

[38] Michel le Syrien. a.g.e., III, s. 157.

[39] Jean-Paul Roux: "Dieu dans le Kitab-ı Dede Qorkut" Revue des Etudes Islamique, Paris 1975, t. 43: 131; Türklerin ok’u hukukî bir sembol olarak kullanmaları hakkında bkz. Dr. Osman Turan: "Türklerde ok’un hukukî bir sembol olarak kullanılması" TTK. Belleten, C. IX, Temmuz 1945, S. 35: 305-318.

[40] Gregory Abu’l Farac, a.g.e., I, s. 315.

[41] Gregory Abu’l Farac. a.g.e., s. 305.