Baha Said

Sûfiyân Süreği: Kızılbaş Meydanı’nda Düşkünlük*

Hazırlayan: İsmail Görkem

Türk Yurdu'nun 4. cildinin 22. sayısında "Kızılbaş Meydanı"nını açıklarken, asıl meydanlardan müstakil olarak bir de "Düşkün Meydanı" olduğunu yazmıştık. Şimdi bu müstakil meydanı tasvir ederken, bazı bilgilerin hatırlatılması, meseleyi gereği gibi kavramak için gereklidir.

Düşkünlük Meydanı, Kızılbaş erkânında "hukukî kudret ve ceza"nın "icra kuvveti" mahiyetindedir. Meydan, ceza çeşitleri ile işkencenin garip bir sahnesidir. Niçin? Kızılbaşlıkta hukuk nedir ki, onun yerine getirilmemesinden dolayı -kişiye- ceza verilsin?

Bu hukuku genel sûrette şöyle özetleyelim:

A.   Taaddüd-i Zevcât[=birden fazla kadınla nikâhlı olarak evli olma],

B.   Talâk[=nikâhlı kadını boşama],

C.   Zina,

D.   Sirkat[=hırsızlık],

E.   Katl [=öldürme],

F.    Dede ve Meydan Erenlerine Yalan Söylemek,

G.  "Sır"rı İfşa Etme,

H.   Vaktinde Baş Okutmamak,

I.      Pîr ve Ocak Hakkını (senede 28 kuruş1*) Ödememek,

J.     "Eş" Günahından Sorumlu Olmamak,

K.   Yezîd Ehli(Ehl-i Sünnet)'ne Yol Göstermek Yani Onunla Evlenmek,

L.    Gereğinde Sufî Dostlarından Yardımlaşma ve Dayanışmasını Esirgemek.

İşte bu maddeler, genel yasaklardan olup, bunlara aykırı hareket edildiğinde, -kişi- sorumlu olur.

[406] Bundan başka birtakım teamüller de vardır: Meselâ bir Kızılbaş köyünde okka ile mal satılmaz; ancak ölçek ve "pay / ok / sehm" veya "sayı" ile satılır; fakat çoğunlukla mallar değiş-tokuş edilir.

Diyelim ki bir koyun kesilecek. Kaç kişi alacaksa, "kemik / süyek / sükâk" üzerine önce "ok"2 atılır, sonra hayvan kesilir. Her okun payı kümelenir. Sahipleri toplanır. Kemiklerin ayrılmasında bazı parçalara daha fazla gitmesinden dolayı bir anlaşmazlık olursa, tekrar bir daha "kümelere" ok atılır. Kurbanı kesen kim ise; "Artık eksik, helâl olsun mu? Nasibine razı mısınız?" der. Onlar da: "Nûş-ı cân.. Helâl lokmanız olsun!" diye payını alıp çekilir.

Görülüyor ki Bir Kızılbaş sûfîsinin "et"in istediği parçasını almak, elinde değildir. Kadr ü kıymeti neyse, ancak onu alabilecektir. Bir ferdin tek başına bir hayvanı boğazlayıp onu kendi evinde yediği pek enderdir! Çünkü et lâzımsa, et isteyenler ortak bir küme halinde tüketecekler ve her koyun kesiminde köy ocağının, dedesinin de bir payı olacaktır ve o da kur'aya dahildir. Fakat, değeri ortadan çıkar. Tek başına niye hayvan kesilmediği ve niçin "ok"la pay alındığı anlaşılıyor! Bir sûfiyân köyünün bu biçimde başlayan hayatından anlaşılıyor ki, her üretimde bir "genel hukuk" değeri var ve her değerde de ocağın bir "ortaklık hakkı" mevcut.

Artık, dede ve ocak disiplininin niçin bu kadar kutsal bir şahsî güce sahip olduğunu mükemmel olarak anlayabiliyoruz. Bu inzibatta, toplumun genel hukuku da bir dayanışma görevi ile tamamlanmış bulunacaktır. Elbette bu dayanışmada zaaf gösterenler, cezaya çarptırılacaktır. Çünkü-toplumdaki- genel âhengin devamlılığı, ancak bu yaptırım ile sağlanabilir.

A.Taaddüd-i Zevcât, B. Talâk, C. Zina

Kızılbaş ve Bektaşî, karısı ölmedikçe veya meydandan düşkün olmadıkça, başka bir kadınla evlenemez.Gariptir ki, Bektaşîlerde, karı ve koca, bir babadan nasip alamaz. Min gayrı ilmin3*. Bir karı-koca bir babadan nasip almışlarsa, boşanmaları gerekir. Çünkü artık kardeş olmuşlardır ve ferrâşi[=eşi] gayri meşru kabul edilir. Bundan dolayıdır ki bir baba veya bir dededen nasip alanlar, meydan görenler, o mürşidin evlâtları kabul edilir ve bu evlâtlara nikâh da düşmez.

Kızılbaş meydanında, dikkat edilirse görülüyor ki, meydana her ne kadar karı-koca birlikte gidiyorsa da, gerçekte bu karı-koca oraya diğer bir çiftin "gölgesi" olarak girer. Erkek, başkasının karısının kardeşliği ve kadın da başkasının kocasının kardeşliği olarak meydana dahil olur.

Bu şekilde ortaya çıkan muvazaada bile "şüphe" ortaya çıkabileceğinden, genellikle Sûfiyân Sürekleri'nin Nasip Meydanı'na bir mihmân dede davet edilir ve bu dedeler, ayrı ayrı karı ve kocaya nasip telkini yaparlar.

Meydan erkânının bu kuvvetli güvenlik ve kuruluşuna göre, bazı şahısların gerek Kızılbaş ve gerekse Bektaşîlik hakkındaki namusa aykırı davrandıklarına dair suçlamalar, ancak kara çalma cinsinden bir iftira olmalıdır. Bu kurumun güvenliğinin dışında meydana gelebilecek ahlâkî saldırılar varsa bile, bu kişisel ve kendince yakışıksız davranışın kuruma izafe edilmesine hiç gerek yoktur; çünkü bu kurumun sosyal zümresi, saf kan Türklerden meydana gelmiştir. Türk kavmi ise, tarihin hiç bir devresinde bir "fuhuş cemiyeti" halinde yaşamamıştır. Anadolu'nun yarısının hemen hemen Bektaşî ocağına mensup saf kan Türk olduğunu bilmeyen ve bu Türklerin neden Kızılbaş kaldığını anlamayan şahsiyetlerin, Türk kavminin toplumsal ahlâkını, bilmeyerek lekelemeye hakları olmasa gerektir.

Bu açıklamalardan, Kızılbaşların aile ahlâkı ile cinsel ahlâkını, mevcut Türk camiası içinde bir "ahlâkî muhtariyet" şeklinde kurmayı veyahut mevcut [407] olan medenî ve sosyal ahlâkını tahrif etmeden devam ettirmeyi başarmış zümre olarak kabul edilmesi lâzım geldiğini anlayabiliriz.

Hakikaten, tekâmül etmiş bir Kızılbaş meydanında "Gözcü"nün anlamı çok yüksektir. Meydan'ı açıklarken belirttiğimiz gibi, "meydan zabıtası" görevi yapan, "dem"in güvenliğinden tek sorumlu olan oydu.

Meydan dışında da mü'minler arasında aynı güvenlik görevinden, Gözcü Dede sorumludur.

Bundan dolayı, müteselsil[=zincirleme] devam eden bir kefalet ile, ailece iman nasibi alan mü'minlerin içinden herhangi bir erkek ve kadın, başka bir kadın ve erkek ile "çift" olursa; bu çiftlerin nikâhları yürürlükten kaldırılmış olur ve boşanmaları vaciptir. Çift olan, zina yapan erkek ve kadın, Düşkün olur. Gereğinde de ortadan kaldırılacaktır. Fakat bir müminin gayr-ı mümin (Ehl-i Sünnet) ile "çift" olması gerçekleşecek olursa, mutlaka "ortadan kaldırılması" vaciptir. Bu şiddetli ceza, müminin rızasıyla vakı'olduğuna göredir. Bir mümin kadın, zorla vakı'olan sataşmayı, dedeye:"Üstümden it geçti" diyerek ifade eder ve bunun için usûlüne uygun bir biçimde aklandıktan sonra, Alaca Değnek altından geçirilmekle, günahı bağışlanmış olur.

Müminlerden"çift" olanlar varsa ve bu kadın-erkek bir dededen nasip almışlarsa, kardeşiyle günah işlemiş olmakla suçlanır ve ortadan kaldırılması vacip olur. Ayrı ayrı dededen nasip alanlar olursa, kendi talâklarından mahrum ve birbirleriyle nikâha mahkûm olur; fakat bu karı-koca, nasipli bile olsa, "meydan muhabbetinden", kendi mürşitlerinin sohbetinden mahrum kalacaktır. İşte bunun gibi çiftler, ahlâkın tasfiyesi için sürgün cezasına çarptırılırlar. Kendi köylerinden, ellerinden başka ellere, yurtlara seyahat alıp çıkar giderler. Yoksa, bir Kızılbaş, köyünden çıkmamak için, her fedakârlığı yapmayı göze alır.

Bir yerde, o yerin ahâlisinden olmayan yabancı bir Kızılbaş görürseniz, [408] bilmelisiniz ki bu adam, kendi köyünün meydanından "seyahat" emri almış bir "düşkün"dür. Kızılbaş olmayan kadınla evlenenler de aynı cezaya çarptırılırlar.

Bu ahlâkî şartlar altında bir sosyal muhtariyet ve sonuç olarak da bir aile ahlâkı kurmayı başaran Türk Kızılbaş topluluğu, kendi meydan muhabbetlerinde uryan sema'ı yapmakta hiç bir ahlâkî sakınca görmemekte haklı olabilirler. Bu uryan sema'da görülebilen çıplaklık, bir kardeşin görmesine izin verilebilen çıplaklıktan fazla bir şey de değildir. Bununla birlikte meydan erenleri'nin nazariyesine göre, açık görünmek, nefsi körletmek için tek çaredir. Kötülük, gizliliktedir. "Gizliyi açan, yalandan kaçan kâmillerdir" derler. Onların kanaatine göre, "ibadet de, kabahat da gizli" ilkesi yerine, "Muhabbet Meydanı'nda riyâ olmaz" ilkesi konulmuştur.

D. Sirkat, E. Katl

Eline, diline, beline hakim olmak; daha meydanın ilk aşamasında "söz" veren "mümin"in ikrarı, imanıdır. Şu halde sirkat, katl gibi iki büyük günah "sûfî mümin" için en büyük birer suçtur. Fakat üzülerek belirtelim ki bu fikir, yalnız kardeşler hakkındadır. Kardeş katili ile Yezid katili arasında, suçun büyüklüğü kadar fark vardır:"Bir Yezid'in kanı da malı da, mümin için helâldir" kuralı, örnek tutulan bir delildir.

Sirkat hakkında üç defaya kadar çeşitli ocak cezaları ve tazminat verilmekte olup; dört, beş ve altıncı defa tekrarı halinde, çeşitli zamanlar için seyahat emriyle cezalandırılır; -son olarak- yedinci defa tekrarı halinde ise, sakal, bıyık çalınmak (kırpılmak) şartıyla, "ebedî seyahat" yani ebedî sürgün cezasına mahkûm edilir.

Sûfiyân müminlerinden birini öldüren bir katil ise, "yuf Yezid ve lâ'ine" hükmüyle derhal tel'in edilir; ister istemez müminler tarafından "işi görülür"; yani, kısası temin olunur. Mümkün olmadığı halde, ancak hükûmete ihbar etmek son ve kaçınılması gereken bir çaredir. Sadece yanlışlıkla öldüğü takdirde, kan hakkını [409] sağlamak için, af ve mağfiret yetkisi çelebiye ait bulunurdu.

Katl-i Yezid'de, yani Ehl-i Sünnet'ten birisinin öldürülmesi halinde, bütün müminler "bu sırrı" saklamaya mecburdur; fakat bir "it geçirilmiş" olduğundan, üzüntü duymazlar. İt geçirilmek demek: İnsan suretinden Yezid'e bağlılık gösterip müminin hak yolunu kabul etmemekten dolayı, "kelp ile mesh" olduğunu îmâ etmek içindir.

Gerçek akide bu olmakla birlikte,bu günahı işlediğini kabul etmeye cesaret eden pek enderdir ve hattâ kalmamış gibidir. Çünkü mutlaka maktulün felâket sebebi olan olay, günün birinde hükûmetin veya maktulün muhitine intikal ederse, işin kolay olmadığını birçok örnek ile öğrenmişlerdir.

F. Dede ve Meydan Erenlerine Yalan Söylemek

Meydanda baş okutmuş, ikrar vermiş her mümin, kardeşlerine kesin olarak doğruyu söylemek zorundadır. Gerçekten bir bakıma göre, "aşta ve işte bir" olan bu "eş"lerin kötü fikri olmadıkça, yalan söylemek mecburiyetleri yoktur. Bu kötü fikir -her ne şekilde olursa olsun- kesinlikle eşler aleyhine plânlanmış bir kötülükten korunmanın başlangıcı olmalı veyahut "ikrarın inkârı"ndan doğmuş, "sûfilikte şüphe"nin varlığına delâlet etmelidir. O halde "münkire lânet" töhmeti altında kalacaktır.

"Aşta, işte bir" olan "'Ayn-i Cem" erenlerinin ne riyâya, ne de yalana ihtiyaçları olmadığı için; "şüphe ile riya"yı tasarlama ve yalan söylemenin cezası, "dil dağlamak" gibi korkunç bir işkencedir. Daha sonra ise, artan kefaletle, ancak "yeniden baş okutmak" suretiyle, sohbet meydanına girmek hakkını kazanır.

G. "Sır"rı İfşa Etme

Kızılbaş; harice, ham ve yarımlara karşı gerek âyin ve erkândan ve gerekse meydanda "dede buyruğu" ile "sır" olan işlerden, tek bir harf bile söylemeyecektir. "Edeb-i sûfiyânı ehliyle görüp" ehil olmayanlarla Haricîlere, "ser verip sır vermeyecektir."

Şu halde mümin sûfi, dede buyruğu olan sır için, "bilmem" diye [410] kime olursa olsun, gerçeği söylemediği gibi; "Erkân-ı Evliya" için de aynı inkârı yapmaya mecburdur. Bu da, inanç şartları ve amelden olan "takıyye ve sır saklama" şeklinde yorumlanır. Gerçekten bu "takıyye", Alevî mezhepleri ve özellikle Caferî ve İmamî Şiilik'in "âmentü"sünde, bir bağımsız şarttır. Her Şii ve Alevî, iman ve mezhep olarak, tehlikenin muhtemel olduğu her yerde -bir cemaatin binde biri Haricî olan muhitte bile- "takıyye" yapmaya mecburdur. Bu takıyye belâsı öyle bir âfettir ki, daha çocukluğundan beri şan ve şerefi büyük olan şeylerle, muhitlerinin yeni doğmuş ve bu yeni doğan çocuklardan terkip edilmiş olan cemaati, genellikle "yalan ve riya"ya gereği gibi sevk edebilmiştir.

Çünkü akide ve imanında hür olmayan bir kanaat doğduktan sonra, bunun bin bir tevil ile korunması hususunda çeşitli "yalan oyunlar"ıyla ilkel bir eğitim vermek, o toplumu çürütmekten başka neye yarar? Meselâ koca İran'a bir Sünnî girdi mi, onun Sünnî olduğunu bilen her fert, ona karşı "takıyye ve sır saklama" iman şartlarını mutlaka yapacaktır; bunu yapmamak ise, "imanın eksikliği" olarak kabul edilirdi.

Bu "sakınma" durumu, mutaassıp mollaların delâletiyle o kadar genişletilmiş bulunuyordu ki, bir Şii bir Sünnîye dokunmakla murdar olur; dokunduğu şeyden temizlemeden yiyemezdi.

Fakat Kızılbaş Alevîlerinde bu derece mekruh taassup pek o kadar hissolunmamakla birlikte, herhalde onlar da, mümin olmayanla bir kapta kaşık çalmaktan hoşlanmazlar.

Özetle, Şialıktaki takıyye'ye karşılık, Kızılbaşlıkta sadece "sır" vardır. Bu sır da toplumun ortak malı olduğu için , tasarrufta ferdin hakkı yoktur. Yalnız bu sır sahibi olma hadisesinin Bektaşîlik ve Kızılbaşlıkta, İranî Şialığa göre, olumlu yönde geliştiği görülmektedir.

Bektaşî ve Kızılbaş fertleri, genel muamelâtta hakkıyla yed-i emîn olmakta imtiyaza mazhar olmuşlardır. Çünkü Türkiye'de Kızılbaş cemaati ve Bektaşî fertleri, kendisini gizlemeye gerek görmez ve görmeyecek derecede de emniyet ve hürriyetine sahip olmuşlardır. [411] Bu hürriyet, onları yalancı olmaktan korumuş; bundan dolayı dürüst hareket etmişler ve mezhep terbiyeleri gereği, eline, diline, beline hakim olduklarını ispat etmekle, basit veya yüce görevlerinde de sıdk u emanet halinde bulunabilmişlerdir.

Sözün kısası, meseleyi şöylece özetleyebiliriz:Kızılbaş genel ve sosyal muamelâtında doğru, dürüst olmayı bilir ve bu davranışın tersinden kaçınır.

H. Vaktinde Baş Okutmamak

"Sûfiyân Süreği" nde (Türk Yurdu, nr. 22, s.357) "yeni nasip alan eşlerin üç Muharrem atlamadan pervâze[=semah] katılamayacakları"ndan söz edilmişti.

Bu üç Muharrem atlamak demek: İlk nasip senesinden sonra, gelecek üç senede, her sene bir kurban tığlamak ve "huzûr-ı hâzırûn"[=Meydan'da olanların huzurunda] da imanı kuvvetlendirmek demektir. İlk nasip kurbanıyla dördüncü kurbandan sonra, talip, genel seviyede rey[=görüş/kanaat] sahibi olur. Bu diğer üç kurban âyinine de, baş okutmak denilir. Talipler, dördüncü kurbanını dördüncü senede tığladıktan sonra, "eren"ler zümresine dahil olmuş ve "pervâz"a kalkmak hakkını kazanmış olurlar.

Bu dört kurbandan sonra her talip, dört senede bir defa baş okutmak zorundadır.

İşte vaktinde okutulmayan bir mümin başının imanı bozulur; bu bir nevi "tecdîd-i îmân"[= iman tazeleme] dır. Özellikle Düşkün olanlar, yeni talip gibi her sene baş okutmakla yükümlüdür. Vaktinde baş okutmayı ihmâl edenlere, iman ve ikrarında şek'li nazarıyla bakılır. Dede huzuruna ziyarete geldi mi, dede, avucunun içini öptürmez; üstünü öptürür ve kapıdan dışarı çıkarken gözcü, "paşmağını tersine" koyar. Yani erkân örfünde, meydana girerken ayakkabılarının ucu eşiğe doğru çıkarılırdı; ziyarete gelen kişi, ayakkabının ucunun kapının dışına çevrildiğini görürse, ona, "yürü", yani "çık dışarı" emri verilmiş demektir.

[412] Baş okutmamanın ilk cezası, "yürümek"tir. Ondan sonra talibin özür dilemesiyle, yeniden kurban töreni hazırlanır. "Yürü" emrini almış talip hakkında, genel bir muhabbet sırasında huzûr-ı hâzırûn'da, gözcü olan zât-ı umûm muvacehesinde şikâyet eder.

Cemaat, "Hakk'ı görür " ; dede de "Hakk'ı buyurur."

Bektaşîlikteki Dört Kapı Erkânı, Kızılbaşlıkta dört senede bu şekilde görülür.

I. Pîr ve Ocak Hakkını Ödememek

Her sûfî mümin, senede "yirmi sekiz çil kuruş4*" vergi vermekle yükümlüdür. Bu yirmi sekiz kuruş şu şekilde taksim olunurdu: Oniki kuruş Pîr hakkı (Hacı Bektaş Çelebisi'ne); on iki kuruş rehber hakkı (köy dedesine); dört kuruş gözcü hakkı (Bu hak da Alaca Değnek veya Erkân-ı Evliya namına tahsil olunur ve dede alır.)

Demek bir karı-koca, yılda 56 kuruş 5* ödemekle yükümlüdür.

Burada dikkat edilirse görülür ki, rehber hakkı adını alan değer, Pîr hakkını alan mürşîde izâfetendir. Çünkü Kızılbaşlar mürşid olarak yalnız ve bir tek Çelebi'yi tanırlardı. Köyün dedesi, ancak ona vekâleten ve hilâfeten "nasip verir"di.

Elbette "Pîr ve Ocak Hakkı" önemli mukaddesattan sayıldığına göre, bu husustaki ihmâl, kolay kolay bağışlanamazdı. Şüphesiz ki bu ihmâl yüzünden, bir düşkün cezasına düşmek, ekonomik bakımdan kârlı bir işlem de sayılmazdı. Onun için dede ve gözcü, pîr aşkına gözdağı vererek azamî mesai sarfına mecbur olur, -böylece- ertelenmeden senelik bütçe denkleştirilebilirdi.

J. "Eş" Günahından Sorumlu Olmamak

Talibin eşi, onun kefiliydi. Bundan dolayı bir müminin kasıtlı olarak irtikâp ettiği bir eylemde fail, ortak kabul edilecektir.Böyle bir suçlamanın da haliyle bir cezası vardır.

[413] Gerçekte kefilin hiç ilmi ve dahli de olmayabilir; fakat "Erkân-ı Meydan kardeşliği", kardeşliği sorumlu kabul eder; düşkünlüğün cezasının sahibinden, kefiline pay çıkarır. İşte bu cezaya razı olmamak, sorumluluğu gerektirir.

K. Ehl-i Yezid'e Yol Göstermek

Bu deyim -medlûlüne uygun değilse de- Haricî bir erkekle bir mümin kadının veya mümin bir erkekle Haricî bir kadının evlenmesi demektir. Rızası alınmadan gerçekleştirilen bu evlilikte, müminin kefili, kadın ve erkeğin akrabaları ve ehline gelinceye kadar düşkün ilân olunur. Büsbütün köyünden, obasından ilgisini kesecek bir vasıtası varsa, canını kurtarabilir; yoksa, "işi görülecek" bir çare bulunur; yok edilir.

*

*       *

Düşkün Meydanı

Düşkünlüğünün genel hatları ile sebepleri özet olarak -yukarıda- açıklandı. Şimdi, düşkünler için yapılan tören ve açılan meydanı, ayrıntılarıyla görebiliriz: Düşkünlük bir çeşit "aforoz"dur.

İşte bu "aforoz"a karar verebilecek olan iki makam vardır; biri Köy Ocağı, öteki de Çelebi Ocağı'dır. Köy meydanı, kendi "düşkün"ünün hâl ve şânına, düşkünlüğün mahiyet ve anlamına göre onu, Hacı Bektaş Postu'na kadar gönderebilir. Orada bulunan çelebi, bir nevi "papa" kutsallığına sahiptir. Dilediğini af ve mağfiretine lâyık görür. Orası, Köy Ocağı'nın verdiği kararın temyiz makamı ve istinâfıdır.

Düşkünlük, meydan canlarından herhangi bir ferdin gözcüye yapacağı şikâyetle başlar (Türk Yurdu, nr.:22). Oluşturulan bir meydan muhabbetinin çerağı uyarılırken, Gözcü Dede, dâra gelip "peymançe"de, irşad makamına arz eder:

"Bi-smi Şâh, bi-smi Şâh! Hak meydanı, er meydanı.. Gerçek demine ikrar veren, Hünkâr gemine boyun salan cânın günü ak, gücü sâk6 olsun!.. Cânın mürşid huzurunda [414] şikâyeti var! 'Ayn-i cem erenlerinin rızası varsa, meydanda görülsün, dile düzülsün; Hakk, pâk olsun! Münkir, münafığın şerri defolsun!"

diye muarız şikâyetini açar.

Dede: "Cânın dileği meydanda görülsün; dile düzülsün" diye cemaate "aşk-ı nazar" eder. Cemaat da:"Eyvallah bi-smi Şâh; dede buyruğu görülsün" cevabıyla "Şikâyet Meydanı" açılır. Çerağ gülbangi bitip herkes yerli yerine oturdu mu dede, şikâyetçiye hitaben:"Dileğin ne ise Hak meydanında hak söyle. Hû köpeğe, lânet Mervan'a" hitabıyla şikâyete izin verir. Alevîlere göre Mervan, yalancılık ve ikiyüzlülüğün timsali, şeytanın vekili kabul edildiği için; yalan söyleyen ve riyakâr olanlar, "lânet; Mervan" sözleri ile tel'in olunur.

Şikâyetçi, diyecek nesi varsa söyler.

Dikkat edilmesi ve bilinmesi gereken bir gerçek daha vardır ki, burada -bir münasebetle- açıklanması lâzımdır.

Mürşid makamı, yani Köy Ocağı'nın ruhânî başkanı olan fert, şu kanaattedir. Bütün meydan, evlâtlarına karşı ve meydan evlâtları da dedelerine karşı aynı inançtadır: "Mürşidden evlâtları sorulur; fakat mürşid, evlâttan sorulmaz."

Bu fikir ve inancın verdiği yetki sınırsızdır. Mürşid evlâtları üzerinde sınırsız hak velâyetine sahiptir. Fakat hiçbir mümin, mürşidin niyetini ve yaptığı işleri denetleme hakkına ve şahsî tasarruf hukukuna sahip bile değildir. İşte Kızılbaşların canına okuyan bu mürşidler, bu asil Türk cemaatini sonsuza kadar cehalet içerisinde bırakmışlardır. O, sorar; fakat ona sorulmaz. Gerçekten ne büyük kuvvettir!

Bu düşünce, aşağı yukarı diğer tarikatlerde de vardır. Mürşide irade ve nefsini teslim eden her yolun müridi, irşad makamı üzerinde murakabe[=denetleme] hakkına sahip olamaz. Fakat bu hususta hiçbir tarikat, Kızılbaşlar kadar geniş yetkilere sahip değildir.

[415] Doğu Anadolu'da görülen Nakşî, Kadirî, Rifâî tarikat reislerinin açığa çıkan iğrenç safahatı; işte bu "mürşid-mürid" dengesini körükörüne bilmemekten yararlanan en kesin olarak bilinen ve en te'vil götürmeyen misalidir.

Şimdi bu kadar geniş bir yetkiyle köy meydanını idare eden bir Kızılbaş dedesini düşününüz; sonra bu adamın vereceği cezaların şiddet ve sertliğini tasavvur edebilirsiniz.

Düşkün Meydanı'nda şikâyetçi, delilli ve ispatlı olarak davasını ortaya koyar. Baş taçlı bacı ile çerağcı ve gözcüden meydana gelen dedenin başkanlığında bir komite, "şeriat evi"nde7 halvet ederler. Sonra "şeriat evi"ne girip yerli yerine oturduktan sonra, saz ve zâkire işaret olunur. Onlar da Oniki İmam Medhiyesi'ni çalar ve söylerler. Dede ve cemaat ayağa kalkar. Dede, duvardaki bilinen üç boğmaklı değneği yeşil kılıfından çıkarıp, bir ucunu ocağa dayar.

Dede: "Altından geçen, suyundan içen Hakk yönünden (Hakk tarafından) dûr olsun mu?"

Şikâyetçi: "Olsun!" deyip bir defa geçer. Dedenin ardından dönüp tekrar önceki yerine gelir.

Dede: "Altından geçen, suyundan içip kötü dille gıybet eden Hakk yönünden dûr olsun mu?"

Şikâyetçi: "Olsun!"

Dede: "Kardeşlerine bilmeden kemlik(fenalık) eden Yezid kanına kaanîm (ganiym anlamında olsa gerek) olsun mu?"

Şikâyetçi: "Olsun!"

Bu törende görülüyor ki, davacıya ilk önce yemin ettiriliyor ve davasının [416] her türlü şaibe ve maksatlardan sâlim bir vicdanla, yalnız Hakk adına iddia edilmesinin arzu edildiği gösterilmek isteniliyor. Çünkü iddia işlerinin çeşitli safhalarda, farklı üzüntüler ve etkiler ile olması ihtimâlinin var olduğu sanılmaktadır.

Davacının yemininden sonra, şahitlere de aynı biçimde yemin ettirilir. Bu tören bittikten sonra, şikâyet olunan şahıs meydana davet edilir. Çünkü bu mümin hakkında şikâyet konusu, "Gözcü" ve mürşid tarafından önceden bilindiğinden, meydandan atılır. Bu meydana girmiş bile olsa, dede, sanığa avucunun tersini öptürdüğü için, o, kendi kendine dışarı çıkarken, "pabucunu tersine görünce" gözcü dedeye başvurmuş; gözcü dede de: "Görülecek günün var; sabret" demiştir. Bu sebeple, kahve ocağında, içeri çağrılmayı bekleyecektir.

Çağırılan sanık, "eşik öpüp" peymançede durur; eşiğe niyâz edip içeri giremez.

Meydancı, dede emriyle davayı açıklar. Her ne diyecekse sanığın ifadesi "erenler divanında" işitilir ve savunma tanıkları varsa, onlar da Alaca Değnek altından geçmek şartıyla yemin ettirilerek, ayakta, tanıklıklarını arz ederler. Ondan sonra dede başkanlığında üçler komisyonu "şeriat evine varıp hal görürler." Bu sırada sanık, kahve ocağında bulunur. Komisyonun geri gelişinde, sanık içeri davet edilir. Bu sefer sanık "eşiğe baş koyup yükünür" (diz çöker) ve meydan rehberi tarafından boynuna teslim kemendi geçirilip, baş yalın ve kefeni omuzunda bir vaziyette huzura getirilmiştir.

Zâkir ve saz, Oniki İmam Marşı'nı söyler. Ve sonunda zâkir:

" Bi-smi Şâh!

Hak kılıcı keskin olur, mümin kalbi incitme!

Bu meydanda gerçek vardır, yalan yok.

Bu meydana eğri bakan Mervanlara aman yok.

[417] Bu çerâğın ışığını geçirene zaman yok.

Bu ocağı söndürene umulmadık ziyan yok.

İkrârına, münkirlere erenlerden aman yok.

Hak kılıcı keskin olur, mümin kalbi incitme!"

bag'ını okur.

Dede kararı bildirir. Mümin, "düşkün" ilân olunur ve gözcü tarafından dışarı çıkarılırken, içeriden "yuf münkire" sesleri yükselir ve üç beş dakika sonra, evliyadan izin alıp, düşkünün kardeşlikleri de meydandan çıkar ve düşkünün yanına varırlar.

*

*       *

Düşkün, o sahneden çıkıp evine gitmez. Kardeşliği onu alıp, meydanda en yaşlı bir ihtiyarın evine, eşiğine sığındırır. Tercihen bir taçlı bacı eşiği, daha çok etkili olur.

Fakat ertesi günden itibaren, düşkünün davarı, davardan (hayvanları sürüden) çıkarılır. Kırk gün, kardeşliğine bile selâm verilmez; çocuklarına, karısına, sözün kısası evine kimse uğramaz. Tuttuğu tutulmaz. Kadınlar kadınlarına, çocuklar çocuklarına: "Mervan, Yezid vs." diyerek hakaret ederler. Kırk gün sonra, dahil olduğu "eşik sahibi", düşkün adına 'Ayn-i Cem erenlerini- buradaki 'Ayn-ı Cem erenleri, düşkünün ilk nasip aldığı gecede hazır bulunan fertler demektir- mürüvvet meydanına okur[=çağırır].

Mürüvvet Meydanı açılınca, "düşkünün eşik sahibi", şefaat, kerem ve mürüvvet rica eder. 'Ayn-i Cem erenlerinden "rızalık" ister. Hayli tartışmadan sonra "düşkün", mürüvvet meydanına çağırılır.

Düşkünün medenî hukukunu iade için Hacı Bektaş Çelebisi nezdinde rehberlik etmesi, ocak dedesinden istirham edilir. O da kabul ederse, gözcü, düşkünü [418] belden aşağı bir peştemal ile örtülü olduğu halde, boynundaki iple sürükleyerek eşiğe getirir. Yüzü koyun yatırılır ve şu beyitle af ve mağfiret talep eder:

"Lâlamdır efendisi, efendinin efendisi

Kulda kusur çok olur, affeder efendisi!"

Bilindiği gibi, bağışlamak hakkı, efendinin yani mürşidindir. Rehber izin verir. Böyle çıplak, sürüne sürüne meydanın ortasına kadar gider. Orada hazır bulundurulan 24'er okkalık iki taş8* , bu çıplak adamın boynuna asılır; ayağa kaldırılır ve ayaklarını da falâka ile bağlarlar. Bu sırada zâkir ve saz Oniki İmam faslına başlar. Dedenin işareti olmayınca saz durmaz, çalmaya devam eder. Bu sırada, gözcü yardımcısı olan kahveci, ocakta kızdırılan bir demirle düşkünün pazularını dağlar.

Boynunda 48 okkalık taşların tahammül kuvveti bırakmayan yükü altında ezilen bu insan, kızgın dağlarla inlemeye başlar. Dede: "Edepsiz, münkir!.. Çık dışarı, yürütün bunu!" diye kovar. Suçlu, tekrar yerde sürüne sürüne geri geri giderek eşikte büzülür ve: "Mürüvvet meydanın, kerem evliyanın, suç kulların! Pîr aşkına, Cemâlu'llah aşkına.. Günümü gördüm. Kurtarın suçumu düzün" sözleriyle yalvarmaya başlar. Tekrar rehber izin verir. Yerde sürüne sürüne meydanın ortasına gelir. Bu ikinci gelişte, suçunu itiraf etmek zorundadır.

Bu sefer dede: "Günahını boynuma alamam; bu 'yük'ü ben kaldıramam! Pîr'e, Cemâlu'llâh'a sığın" der. Artık başka çare yoktur. "Eşik sahibi" refakatinde, Pîr ziyareti alır, yollanır. Bekler; aylarca orada bekler. Cemâlu'llâh'a isteğini arz eder. Fakat yüzünü görmek nasip olmaz.. İster uzaktan, isterse yakından yüzünü görmesi mümkün oldu mu, af ile şereflendi demektir. Artık köy ocağına geri dönebilir. Eğer görmek [419] mümkün olamamışsa, Cemâlu'llâh'ın "kapı kulları", "günahın bağışlandı" diye sözlü olarak tebligatta bulunurlar. Yine, artık geri dönebilir.

Köyüne döndü mü, doğruca meydan ocağına misafir olur. O akşam, yurdun düşkünü görülmek -yani düşkünlük kaldırılıp medenî hukuku geri verilmek için- kurban hazırlanıp mürüvvet meydanı açılır. Bu meydanda, iman tazelemek için rıza talep edilir. Karısı da birlikte bulunacaktır.

Burada asıl şuna dikkat etmeliyiz: Düşkün, hükmü aldığı ilk geceden itibaren kendi evine gitmemiştir ve gidemez. İşte ilk defa bu akşam mürüvvet meydanında, karısını görür. Kardeşlikleri meydana girer. Düşkün, kadın da olsa, o bile evine gidemez.

Özetle, meydan açılıp çerağ uyandırılırken zâkir: "Hak kılıcı keskin olur, mümin kalbi incitme" bag'ı ile ilk nefesi haklar.

Bu sefer, gözcü değil, rehber aracı olup herkesten haklarını helâl etmesini isteyerek, düşkünün meydanda niyazına izin rica eder. Kahve ocağından çağırırlar. Önceki gibi uryan gelip eşiğe baş koyar. Dededen barışıklık diler:" Haklım hakkını alsın.. Lânet münkire" diye bir gülbank çeker. Düşküne, eşik öpüp meydanda dâra durması için izin verilir. Dede cemaatle ayağa kalkar. Alaca Değnek'i yeşil kılıfından sıyırır ve ocak başına dikilir. Rehber, düşkünü yüzü koyun yere yatırır. Dede, otuzüç defa "Allah, Muhammed, Ali" deyip sırtına doksandokuz darbe vurur.

Bu darbeler bedava günah çıkarmaz. Düşkün, vakit ve haline göre, kırk paradan kırk kuruşa9* kadar beher darbe için "kefaret cezası" vermeye mecburdur. Bu ceza, Erkân Değneği'nin hakkıdır.

Yukarıda sayılan düşkünlük sebeplerinin hangisi olursa olsun, bu doksandokuz darbe,[420] tasarlayarak adam öldürme'den başka hepsinde var. Bir mümini tasarlayarak öldürenden Alaca Değnek günah çıkarmaz, ona "tığ çalınır."

Anılan darbeler bittikten sonra, haklı ile düşkün, meydan ortasında dedeye dönerek diz çöküp otururlar. Dede, hak dava edene, hakkını teslim ve iade eder.

*

*       *

Düşkünlük meydanının cezaları şunlardır:

1.     Hırsızlık yapanın elleri ayakları, kızgın saçla dağlanır.

2.     Kaza ile adam öldürmede; bilekler, pazular, kızgın bıçak ucuyla çizilir.

3.     Yalan söyleyenin dili ve avurdu, kızgın kıskaçla çekilir.

4.     Zinada, cinsel organa dağ vurulur.

5.     Sırrı açığa vurmada, gözler bağlanıp tepesine ve diline dağ verilir ve acı nesnelerden bir şey içirilir. Başka suçlarda dağ vurmak cezası yoktur.

Bazı süreklerde, mümin olmayanla evlenen erkek ile zina eden kişi burulurmuş.

*

*       *

Düşkünlük ceza ve tazminatı:

1.     Hırsızlıkta, çalınmış malın iki misli ödenir ve üç ay düşkünlük cezası çekilir; sonra Mürüvvet Meydanı'na kabul edilir.

2.     Katil, ancak üç sene sonra bu hakka sahip olabilir. Bu da önce, Pîr Evi'nde mazhar-ı cemâl olacak, sonra da ocağın takdir ettiği "kan bedelini" ödeyecektir. Zikredilen üç sene, köy dışında geçirilir.

3.     Yalanın düşkün müddeti yüzbir gün olup, Muhabbet Meydanı'nın masrafı ve çifte kurbanla haklanır. Yalanda; gıybet, iftira, koğuculuk gibi davranışlar da dahil olup, ferdin hakkını kapsamaktadır.

4.     Zina eden erkek, tam bir sene üç gün sürgün edilir ve dönüşünde davacının rızasını alamadığı [421] zaman ise,onunla evlenmeye mecburdur. Kendi karısını, dilerse, davacı zevce edinebilir.

5.     Sırrı açığa vuran, dört yıl baş okuttuktan sonra, evliya sohbetine nail olur.

Sözün kısası, Düşkünlük cezalarında, verilen cezalar ile bunların sınır ve zamanını takdir etmek, mürşide göre her yerde bir başka türlü yapılır.

*

*       *

Netice şu ki:

On asırdan beri Himalâya ve Altay arasında yaşayan "Budistler" arasında Kızılbaş ve Sarıbaş diye ayrılan topluluklar, hâlâ Karakurum, Mongol ve Tibet lâmaları arasındaki mezhebe ait bazı farklı uygulamaları devam ettirmektedirler. Bunlar arasında da les bonnets rouge / kızıl külâh'lar şu anda bile yaşıyor ve aynı korkutucu cezaları tatbik ediyorlar.

Şimdi görüyoruz ki, Anadolu Kızılbaşları dediğimiz topluluk, töreye göre bunların birer uzantısıdır. Genel mahiyetteki inanç şekillerinde, Budizm-Şamanizm, Mezdekîlik, Maniheizm; İslâmiyet ve Hıristiyanlık gibi inanç sistemleri ve dinlerden neler aldıklarını ve ne gibi tesirlerle kurulduğunu, ayrıca incelemek gerekecektir.

Bkz. Baha Said Bey: Türkiye'de Alevî-Bektaşî, Ahi ve Nusayrî Zümreleri. (Haz. İsmail Görkem), Ankara 2000: 149-161.


 

* Türk Yurdu, c. IV, nr. 23, Teşrîn-i sâni/Kasım l926, s.404-421.

1* 1926 yılında, 22 ayar olan 1 gram altın, 14 kuruştur. Dolayısıyla 28 kuruşa 2 gram altın gelmektedir. Günümüz fiyatlarıyla 1.300.000 x 2 = 2.600.000 TL. tutmaktadır. [=Bk. Borsa Rehberi, İstanbul Esham ve Tahvilât-Kambiyo ve Nukud Borsası Meclis-i İdaresi Yayını, İst. 1928, s.410].

2 Burada ok, kur'a anlamında kullanılmaktadır. Anadolu'da bunun bir ismi de "nükü"dür.

3* Habersizce.

4* Bkz. l* numaralı dipnot. Bugünkü değerle 2.600.000 TL'dir.

5*Bugünkü parayla 5.200.000 TL.'sı etmektedir (Bkz. l* numaralı dipnot).

6 Sâk: Gizli

7 "Şeriat Evi", meydana ilk defa giren taliplerin rehber vasıtasıyla ilk girdiği odadır. Talibe şeriat abdesti aldırılır ve tarikat elbisesi olan kefen giydirilir. Tarikat evi olan "Meydan"a götürülür.

8* Bir okka 1283 gramdır. Toplam olarak 48 okka 61 kilo 584 gram etmektedir.

9* 40 kuruş, günümüz fiyatlarıyla yaklaşık olarak 3.600.000 TL. etmektedir (Bk. l* numaralı dipnot).

*

Hazırlayan: İsmail Görkem

Türk Yurdu'nun 4. cildinin 22. sayısında "Kızılbaş Meydanı"nını açıklarken, asıl meydanlardan müstakil olarak bir de "Düşkün Meydanı" olduğunu yazmıştık. Şimdi bu müstakil meydanı tasvir ederken, bazı bilgilerin hatırlatılması, meseleyi gereği gibi kavramak için gereklidir.

Düşkünlük Meydanı, Kızılbaş erkânında "hukukî kudret ve ceza"nın "icra kuvveti" mahiyetindedir. Meydan, ceza çeşitleri ile işkencenin garip bir sahnesidir. Niçin? Kızılbaşlıkta hukuk nedir ki, onun yerine getirilmemesinden dolayı -kişiye- ceza verilsin?

Bu hukuku genel sûrette şöyle özetleyelim:

A.   Taaddüd-i Zevcât[=birden fazla kadınla nikâhlı olarak evli olma],

B.   Talâk[=nikâhlı kadını boşama],

C.   Zina,

D.   Sirkat[=hırsızlık],

E.   Katl [=öldürme],

F.    Dede ve Meydan Erenlerine Yalan Söylemek,

G.  "Sır"rı İfşa Etme,

H.   Vaktinde Baş Okutmamak,

I.      Pîr ve Ocak Hakkını (senede 28 kuruş1*) Ödememek,

J.     "Eş" Günahından Sorumlu Olmamak,

K.   Yezîd Ehli(Ehl-i Sünnet)'ne Yol Göstermek Yani Onunla Evlenmek,

L.    Gereğinde Sufî Dostlarından Yardımlaşma ve Dayanışmasını Esirgemek.

İşte bu maddeler, genel yasaklardan olup, bunlara aykırı hareket edildiğinde, -kişi- sorumlu olur.

[406] Bundan başka birtakım teamüller de vardır: Meselâ bir Kızılbaş köyünde okka ile mal satılmaz; ancak ölçek ve "pay / ok / sehm" veya "sayı" ile satılır; fakat çoğunlukla mallar değiş-tokuş edilir.

Diyelim ki bir koyun kesilecek. Kaç kişi alacaksa, "kemik / süyek / sükâk" üzerine önce "ok"2 atılır, sonra hayvan kesilir. Her okun payı kümelenir. Sahipleri toplanır. Kemiklerin ayrılmasında bazı parçalara daha fazla gitmesinden dolayı bir anlaşmazlık olursa, tekrar bir daha "kümelere" ok atılır. Kurbanı kesen kim ise; "Artık eksik, helâl olsun mu? Nasibine razı mısınız?" der. Onlar da: "Nûş-ı cân.. Helâl lokmanız olsun!" diye payını alıp çekilir.

Görülüyor ki Bir Kızılbaş sûfîsinin "et"in istediği parçasını almak, elinde değildir. Kadr ü kıymeti neyse, ancak onu alabilecektir. Bir ferdin tek başına bir hayvanı boğazlayıp onu kendi evinde yediği pek enderdir! Çünkü et lâzımsa, et isteyenler ortak bir küme halinde tüketecekler ve her koyun kesiminde köy ocağının, dedesinin de bir payı olacaktır ve o da kur'aya dahildir. Fakat, değeri ortadan çıkar. Tek başına niye hayvan kesilmediği ve niçin "ok"la pay alındığı anlaşılıyor! Bir sûfiyân köyünün bu biçimde başlayan hayatından anlaşılıyor ki, her üretimde bir "genel hukuk" değeri var ve her değerde de ocağın bir "ortaklık hakkı" mevcut.

Artık, dede ve ocak disiplininin niçin bu kadar kutsal bir şahsî güce sahip olduğunu mükemmel olarak anlayabiliyoruz. Bu inzibatta, toplumun genel hukuku da bir dayanışma görevi ile tamamlanmış bulunacaktır. Elbette bu dayanışmada zaaf gösterenler, cezaya çarptırılacaktır. Çünkü-toplumdaki- genel âhengin devamlılığı, ancak bu yaptırım ile sağlanabilir.

A.Taaddüd-i Zevcât, B. Talâk, C. Zina

Kızılbaş ve Bektaşî, karısı ölmedikçe veya meydandan düşkün olmadıkça, başka bir kadınla evlenemez.Gariptir ki, Bektaşîlerde, karı ve koca, bir babadan nasip alamaz. Min gayrı ilmin3*. Bir karı-koca bir babadan nasip almışlarsa, boşanmaları gerekir. Çünkü artık kardeş olmuşlardır ve ferrâşi[=eşi] gayri meşru kabul edilir. Bundan dolayıdır ki bir baba veya bir dededen nasip alanlar, meydan görenler, o mürşidin evlâtları kabul edilir ve bu evlâtlara nikâh da düşmez.

Kızılbaş meydanında, dikkat edilirse görülüyor ki, meydana her ne kadar karı-koca birlikte gidiyorsa da, gerçekte bu karı-koca oraya diğer bir çiftin "gölgesi" olarak girer. Erkek, başkasının karısının kardeşliği ve kadın da başkasının kocasının kardeşliği olarak meydana dahil olur.

Bu şekilde ortaya çıkan muvazaada bile "şüphe" ortaya çıkabileceğinden, genellikle Sûfiyân Sürekleri'nin Nasip Meydanı'na bir mihmân dede davet edilir ve bu dedeler, ayrı ayrı karı ve kocaya nasip telkini yaparlar.

Meydan erkânının bu kuvvetli güvenlik ve kuruluşuna göre, bazı şahısların gerek Kızılbaş ve gerekse Bektaşîlik hakkındaki namusa aykırı davrandıklarına dair suçlamalar, ancak kara çalma cinsinden bir iftira olmalıdır. Bu kurumun güvenliğinin dışında meydana gelebilecek ahlâkî saldırılar varsa bile, bu kişisel ve kendince yakışıksız davranışın kuruma izafe edilmesine hiç gerek yoktur; çünkü bu kurumun sosyal zümresi, saf kan Türklerden meydana gelmiştir. Türk kavmi ise, tarihin hiç bir devresinde bir "fuhuş cemiyeti" halinde yaşamamıştır. Anadolu'nun yarısının hemen hemen Bektaşî ocağına mensup saf kan Türk olduğunu bilmeyen ve bu Türklerin neden Kızılbaş kaldığını anlamayan şahsiyetlerin, Türk kavminin toplumsal ahlâkını, bilmeyerek lekelemeye hakları olmasa gerektir.

Bu açıklamalardan, Kızılbaşların aile ahlâkı ile cinsel ahlâkını, mevcut Türk camiası içinde bir "ahlâkî muhtariyet" şeklinde kurmayı veyahut mevcut [407] olan medenî ve sosyal ahlâkını tahrif etmeden devam ettirmeyi başarmış zümre olarak kabul edilmesi lâzım geldiğini anlayabiliriz.

Hakikaten, tekâmül etmiş bir Kızılbaş meydanında "Gözcü"nün anlamı çok yüksektir. Meydan'ı açıklarken belirttiğimiz gibi, "meydan zabıtası" görevi yapan, "dem"in güvenliğinden tek sorumlu olan oydu.

Meydan dışında da mü'minler arasında aynı güvenlik görevinden, Gözcü Dede sorumludur.

Bundan dolayı, müteselsil[=zincirleme] devam eden bir kefalet ile, ailece iman nasibi alan mü'minlerin içinden herhangi bir erkek ve kadın, başka bir kadın ve erkek ile "çift" olursa; bu çiftlerin nikâhları yürürlükten kaldırılmış olur ve boşanmaları vaciptir. Çift olan, zina yapan erkek ve kadın, Düşkün olur. Gereğinde de ortadan kaldırılacaktır. Fakat bir müminin gayr-ı mümin (Ehl-i Sünnet) ile "çift" olması gerçekleşecek olursa, mutlaka "ortadan kaldırılması" vaciptir. Bu şiddetli ceza, müminin rızasıyla vakı'olduğuna göredir. Bir mümin kadın, zorla vakı'olan sataşmayı, dedeye:"Üstümden it geçti" diyerek ifade eder ve bunun için usûlüne uygun bir biçimde aklandıktan sonra, Alaca Değnek altından geçirilmekle, günahı bağışlanmış olur.

Müminlerden"çift" olanlar varsa ve bu kadın-erkek bir dededen nasip almışlarsa, kardeşiyle günah işlemiş olmakla suçlanır ve ortadan kaldırılması vacip olur. Ayrı ayrı dededen nasip alanlar olursa, kendi talâklarından mahrum ve birbirleriyle nikâha mahkûm olur; fakat bu karı-koca, nasipli bile olsa, "meydan muhabbetinden", kendi mürşitlerinin sohbetinden mahrum kalacaktır. İşte bunun gibi çiftler, ahlâkın tasfiyesi için sürgün cezasına çarptırılırlar. Kendi köylerinden, ellerinden başka ellere, yurtlara seyahat alıp çıkar giderler. Yoksa, bir Kızılbaş, köyünden çıkmamak için, her fedakârlığı yapmayı göze alır.

Bir yerde, o yerin ahâlisinden olmayan yabancı bir Kızılbaş görürseniz, [408] bilmelisiniz ki bu adam, kendi köyünün meydanından "seyahat" emri almış bir "düşkün"dür. Kızılbaş olmayan kadınla evlenenler de aynı cezaya çarptırılırlar.

Bu ahlâkî şartlar altında bir sosyal muhtariyet ve sonuç olarak da bir aile ahlâkı kurmayı başaran Türk Kızılbaş topluluğu, kendi meydan muhabbetlerinde uryan sema'ı yapmakta hiç bir ahlâkî sakınca görmemekte haklı olabilirler. Bu uryan sema'da görülebilen çıplaklık, bir kardeşin görmesine izin verilebilen çıplaklıktan fazla bir şey de değildir. Bununla birlikte meydan erenleri'nin nazariyesine göre, açık görünmek, nefsi körletmek için tek çaredir. Kötülük, gizliliktedir. "Gizliyi açan, yalandan kaçan kâmillerdir" derler. Onların kanaatine göre, "ibadet de, kabahat da gizli" ilkesi yerine, "Muhabbet Meydanı'nda riyâ olmaz" ilkesi konulmuştur.

D. Sirkat, E. Katl

Eline, diline, beline hakim olmak; daha meydanın ilk aşamasında "söz" veren "mümin"in ikrarı, imanıdır. Şu halde sirkat, katl gibi iki büyük günah "sûfî mümin" için en büyük birer suçtur. Fakat üzülerek belirtelim ki bu fikir, yalnız kardeşler hakkındadır. Kardeş katili ile Yezid katili arasında, suçun büyüklüğü kadar fark vardır:"Bir Yezid'in kanı da malı da, mümin için helâldir" kuralı, örnek tutulan bir delildir.

Sirkat hakkında üç defaya kadar çeşitli ocak cezaları ve tazminat verilmekte olup; dört, beş ve altıncı defa tekrarı halinde, çeşitli zamanlar için seyahat emriyle cezalandırılır; -son olarak- yedinci defa tekrarı halinde ise, sakal, bıyık çalınmak (kırpılmak) şartıyla, "ebedî seyahat" yani ebedî sürgün cezasına mahkûm edilir.

Sûfiyân müminlerinden birini öldüren bir katil ise, "yuf Yezid ve lâ'ine" hükmüyle derhal tel'in edilir; ister istemez müminler tarafından "işi görülür"; yani, kısası temin olunur. Mümkün olmadığı halde, ancak hükûmete ihbar etmek son ve kaçınılması gereken bir çaredir. Sadece yanlışlıkla öldüğü takdirde, kan hakkını [409] sağlamak için, af ve mağfiret yetkisi çelebiye ait bulunurdu.

Katl-i Yezid'de, yani Ehl-i Sünnet'ten birisinin öldürülmesi halinde, bütün müminler "bu sırrı" saklamaya mecburdur; fakat bir "it geçirilmiş" olduğundan, üzüntü duymazlar. İt geçirilmek demek: İnsan suretinden Yezid'e bağlılık gösterip müminin hak yolunu kabul etmemekten dolayı, "kelp ile mesh" olduğunu îmâ etmek içindir.

Gerçek akide bu olmakla birlikte,bu günahı işlediğini kabul etmeye cesaret eden pek enderdir ve hattâ kalmamış gibidir. Çünkü mutlaka maktulün felâket sebebi olan olay, günün birinde hükûmetin veya maktulün muhitine intikal ederse, işin kolay olmadığını birçok örnek ile öğrenmişlerdir.

F. Dede ve Meydan Erenlerine Yalan Söylemek

Meydanda baş okutmuş, ikrar vermiş her mümin, kardeşlerine kesin olarak doğruyu söylemek zorundadır. Gerçekten bir bakıma göre, "aşta ve işte bir" olan bu "eş"lerin kötü fikri olmadıkça, yalan söylemek mecburiyetleri yoktur. Bu kötü fikir -her ne şekilde olursa olsun- kesinlikle eşler aleyhine plânlanmış bir kötülükten korunmanın başlangıcı olmalı veyahut "ikrarın inkârı"ndan doğmuş, "sûfilikte şüphe"nin varlığına delâlet etmelidir. O halde "münkire lânet" töhmeti altında kalacaktır.

"Aşta, işte bir" olan "'Ayn-i Cem" erenlerinin ne riyâya, ne de yalana ihtiyaçları olmadığı için; "şüphe ile riya"yı tasarlama ve yalan söylemenin cezası, "dil dağlamak" gibi korkunç bir işkencedir. Daha sonra ise, artan kefaletle, ancak "yeniden baş okutmak" suretiyle, sohbet meydanına girmek hakkını kazanır.

G. "Sır"rı İfşa Etme

Kızılbaş; harice, ham ve yarımlara karşı gerek âyin ve erkândan ve gerekse meydanda "dede buyruğu" ile "sır" olan işlerden, tek bir harf bile söylemeyecektir. "Edeb-i sûfiyânı ehliyle görüp" ehil olmayanlarla Haricîlere, "ser verip sır vermeyecektir."

Şu halde mümin sûfi, dede buyruğu olan sır için, "bilmem" diye [410] kime olursa olsun, gerçeği söylemediği gibi; "Erkân-ı Evliya" için de aynı inkârı yapmaya mecburdur. Bu da, inanç şartları ve amelden olan "takıyye ve sır saklama" şeklinde yorumlanır. Gerçekten bu "takıyye", Alevî mezhepleri ve özellikle Caferî ve İmamî Şiilik'in "âmentü"sünde, bir bağımsız şarttır. Her Şii ve Alevî, iman ve mezhep olarak, tehlikenin muhtemel olduğu her yerde -bir cemaatin binde biri Haricî olan muhitte bile- "takıyye" yapmaya mecburdur. Bu takıyye belâsı öyle bir âfettir ki, daha çocukluğundan beri şan ve şerefi büyük olan şeylerle, muhitlerinin yeni doğmuş ve bu yeni doğan çocuklardan terkip edilmiş olan cemaati, genellikle "yalan ve riya"ya gereği gibi sevk edebilmiştir.

Çünkü akide ve imanında hür olmayan bir kanaat doğduktan sonra, bunun bin bir tevil ile korunması hususunda çeşitli "yalan oyunlar"ıyla ilkel bir eğitim vermek, o toplumu çürütmekten başka neye yarar? Meselâ koca İran'a bir Sünnî girdi mi, onun Sünnî olduğunu bilen her fert, ona karşı "takıyye ve sır saklama" iman şartlarını mutlaka yapacaktır; bunu yapmamak ise, "imanın eksikliği" olarak kabul edilirdi.

Bu "sakınma" durumu, mutaassıp mollaların delâletiyle o kadar genişletilmiş bulunuyordu ki, bir Şii bir Sünnîye dokunmakla murdar olur; dokunduğu şeyden temizlemeden yiyemezdi.

Fakat Kızılbaş Alevîlerinde bu derece mekruh taassup pek o kadar hissolunmamakla birlikte, herhalde onlar da, mümin olmayanla bir kapta kaşık çalmaktan hoşlanmazlar.

Özetle, Şialıktaki takıyye'ye karşılık, Kızılbaşlıkta sadece "sır" vardır. Bu sır da toplumun ortak malı olduğu için , tasarrufta ferdin hakkı yoktur. Yalnız bu sır sahibi olma hadisesinin Bektaşîlik ve Kızılbaşlıkta, İranî Şialığa göre, olumlu yönde geliştiği görülmektedir.

Bektaşî ve Kızılbaş fertleri, genel muamelâtta hakkıyla yed-i emîn olmakta imtiyaza mazhar olmuşlardır. Çünkü Türkiye'de Kızılbaş cemaati ve Bektaşî fertleri, kendisini gizlemeye gerek görmez ve görmeyecek derecede de emniyet ve hürriyetine sahip olmuşlardır. [411] Bu hürriyet, onları yalancı olmaktan korumuş; bundan dolayı dürüst hareket etmişler ve mezhep terbiyeleri gereği, eline, diline, beline hakim olduklarını ispat etmekle, basit veya yüce görevlerinde de sıdk u emanet halinde bulunabilmişlerdir.

Sözün kısası, meseleyi şöylece özetleyebiliriz:Kızılbaş genel ve sosyal muamelâtında doğru, dürüst olmayı bilir ve bu davranışın tersinden kaçınır.

H. Vaktinde Baş Okutmamak

"Sûfiyân Süreği" nde (Türk Yurdu, nr. 22, s.357) "yeni nasip alan eşlerin üç Muharrem atlamadan pervâze[=semah] katılamayacakları"ndan söz edilmişti.

Bu üç Muharrem atlamak demek: İlk nasip senesinden sonra, gelecek üç senede, her sene bir kurban tığlamak ve "huzûr-ı hâzırûn"[=Meydan'da olanların huzurunda] da imanı kuvvetlendirmek demektir. İlk nasip kurbanıyla dördüncü kurbandan sonra, talip, genel seviyede rey[=görüş/kanaat] sahibi olur. Bu diğer üç kurban âyinine de, baş okutmak denilir. Talipler, dördüncü kurbanını dördüncü senede tığladıktan sonra, "eren"ler zümresine dahil olmuş ve "pervâz"a kalkmak hakkını kazanmış olurlar.

Bu dört kurbandan sonra her talip, dört senede bir defa baş okutmak zorundadır.

İşte vaktinde okutulmayan bir mümin başının imanı bozulur; bu bir nevi "tecdîd-i îmân"[= iman tazeleme] dır. Özellikle Düşkün olanlar, yeni talip gibi her sene baş okutmakla yükümlüdür. Vaktinde baş okutmayı ihmâl edenlere, iman ve ikrarında şek'li nazarıyla bakılır. Dede huzuruna ziyarete geldi mi, dede, avucunun içini öptürmez; üstünü öptürür ve kapıdan dışarı çıkarken gözcü, "paşmağını tersine" koyar. Yani erkân örfünde, meydana girerken ayakkabılarının ucu eşiğe doğru çıkarılırdı; ziyarete gelen kişi, ayakkabının ucunun kapının dışına çevrildiğini görürse, ona, "yürü", yani "çık dışarı" emri verilmiş demektir.

[412] Baş okutmamanın ilk cezası, "yürümek"tir. Ondan sonra talibin özür dilemesiyle, yeniden kurban töreni hazırlanır. "Yürü" emrini almış talip hakkında, genel bir muhabbet sırasında huzûr-ı hâzırûn'da, gözcü olan zât-ı umûm muvacehesinde şikâyet eder.

Cemaat, "Hakk'ı görür " ; dede de "Hakk'ı buyurur."

Bektaşîlikteki Dört Kapı Erkânı, Kızılbaşlıkta dört senede bu şekilde görülür.

I. Pîr ve Ocak Hakkını Ödememek

Her sûfî mümin, senede "yirmi sekiz çil kuruş4*" vergi vermekle yükümlüdür. Bu yirmi sekiz kuruş şu şekilde taksim olunurdu: Oniki kuruş Pîr hakkı (Hacı Bektaş Çelebisi'ne); on iki kuruş rehber hakkı (köy dedesine); dört kuruş gözcü hakkı (Bu hak da Alaca Değnek veya Erkân-ı Evliya namına tahsil olunur ve dede alır.)

Demek bir karı-koca, yılda 56 kuruş 5* ödemekle yükümlüdür.

Burada dikkat edilirse görülür ki, rehber hakkı adını alan değer, Pîr hakkını alan mürşîde izâfetendir. Çünkü Kızılbaşlar mürşid olarak yalnız ve bir tek Çelebi'yi tanırlardı. Köyün dedesi, ancak ona vekâleten ve hilâfeten "nasip verir"di.

Elbette "Pîr ve Ocak Hakkı" önemli mukaddesattan sayıldığına göre, bu husustaki ihmâl, kolay kolay bağışlanamazdı. Şüphesiz ki bu ihmâl yüzünden, bir düşkün cezasına düşmek, ekonomik bakımdan kârlı bir işlem de sayılmazdı. Onun için dede ve gözcü, pîr aşkına gözdağı vererek azamî mesai sarfına mecbur olur, -böylece- ertelenmeden senelik bütçe denkleştirilebilirdi.

J. "Eş" Günahından Sorumlu Olmamak

Talibin eşi, onun kefiliydi. Bundan dolayı bir müminin kasıtlı olarak irtikâp ettiği bir eylemde fail, ortak kabul edilecektir.Böyle bir suçlamanın da haliyle bir cezası vardır.

[413] Gerçekte kefilin hiç ilmi ve dahli de olmayabilir; fakat "Erkân-ı Meydan kardeşliği", kardeşliği sorumlu kabul eder; düşkünlüğün cezasının sahibinden, kefiline pay çıkarır. İşte bu cezaya razı olmamak, sorumluluğu gerektirir.

K. Ehl-i Yezid'e Yol Göstermek

Bu deyim -medlûlüne uygun değilse de- Haricî bir erkekle bir mümin kadının veya mümin bir erkekle Haricî bir kadının evlenmesi demektir. Rızası alınmadan gerçekleştirilen bu evlilikte, müminin kefili, kadın ve erkeğin akrabaları ve ehline gelinceye kadar düşkün ilân olunur. Büsbütün köyünden, obasından ilgisini kesecek bir vasıtası varsa, canını kurtarabilir; yoksa, "işi görülecek" bir çare bulunur; yok edilir.

*

*       *

Düşkün Meydanı

Düşkünlüğünün genel hatları ile sebepleri özet olarak -yukarıda- açıklandı. Şimdi, düşkünler için yapılan tören ve açılan meydanı, ayrıntılarıyla görebiliriz: Düşkünlük bir çeşit "aforoz"dur.

İşte bu "aforoz"a karar verebilecek olan iki makam vardır; biri Köy Ocağı, öteki de Çelebi Ocağı'dır. Köy meydanı, kendi "düşkün"ünün hâl ve şânına, düşkünlüğün mahiyet ve anlamına göre onu, Hacı Bektaş Postu'na kadar gönderebilir. Orada bulunan çelebi, bir nevi "papa" kutsallığına sahiptir. Dilediğini af ve mağfiretine lâyık görür. Orası, Köy Ocağı'nın verdiği kararın temyiz makamı ve istinâfıdır.

Düşkünlük, meydan canlarından herhangi bir ferdin gözcüye yapacağı şikâyetle başlar (Türk Yurdu, nr.:22). Oluşturulan bir meydan muhabbetinin çerağı uyarılırken, Gözcü Dede, dâra gelip "peymançe"de, irşad makamına arz eder:

"Bi-smi Şâh, bi-smi Şâh! Hak meydanı, er meydanı.. Gerçek demine ikrar veren, Hünkâr gemine boyun salan cânın günü ak, gücü sâk6 olsun!.. Cânın mürşid huzurunda [414] şikâyeti var! 'Ayn-i cem erenlerinin rızası varsa, meydanda görülsün, dile düzülsün; Hakk, pâk olsun! Münkir, münafığın şerri defolsun!"

diye muarız şikâyetini açar.

Dede: "Cânın dileği meydanda görülsün; dile düzülsün" diye cemaate "aşk-ı nazar" eder. Cemaat da:"Eyvallah bi-smi Şâh; dede buyruğu görülsün" cevabıyla "Şikâyet Meydanı" açılır. Çerağ gülbangi bitip herkes yerli yerine oturdu mu dede, şikâyetçiye hitaben:"Dileğin ne ise Hak meydanında hak söyle. Hû köpeğe, lânet Mervan'a" hitabıyla şikâyete izin verir. Alevîlere göre Mervan, yalancılık ve ikiyüzlülüğün timsali, şeytanın vekili kabul edildiği için; yalan söyleyen ve riyakâr olanlar, "lânet; Mervan" sözleri ile tel'in olunur.

Şikâyetçi, diyecek nesi varsa söyler.

Dikkat edilmesi ve bilinmesi gereken bir gerçek daha vardır ki, burada -bir münasebetle- açıklanması lâzımdır.

Mürşid makamı, yani Köy Ocağı'nın ruhânî başkanı olan fert, şu kanaattedir. Bütün meydan, evlâtlarına karşı ve meydan evlâtları da dedelerine karşı aynı inançtadır: "Mürşidden evlâtları sorulur; fakat mürşid, evlâttan sorulmaz."

Bu fikir ve inancın verdiği yetki sınırsızdır. Mürşid evlâtları üzerinde sınırsız hak velâyetine sahiptir. Fakat hiçbir mümin, mürşidin niyetini ve yaptığı işleri denetleme hakkına ve şahsî tasarruf hukukuna sahip bile değildir. İşte Kızılbaşların canına okuyan bu mürşidler, bu asil Türk cemaatini sonsuza kadar cehalet içerisinde bırakmışlardır. O, sorar; fakat ona sorulmaz. Gerçekten ne büyük kuvvettir!

Bu düşünce, aşağı yukarı diğer tarikatlerde de vardır. Mürşide irade ve nefsini teslim eden her yolun müridi, irşad makamı üzerinde murakabe[=denetleme] hakkına sahip olamaz. Fakat bu hususta hiçbir tarikat, Kızılbaşlar kadar geniş yetkilere sahip değildir.

[415] Doğu Anadolu'da görülen Nakşî, Kadirî, Rifâî tarikat reislerinin açığa çıkan iğrenç safahatı; işte bu "mürşid-mürid" dengesini körükörüne bilmemekten yararlanan en kesin olarak bilinen ve en te'vil götürmeyen misalidir.

Şimdi bu kadar geniş bir yetkiyle köy meydanını idare eden bir Kızılbaş dedesini düşününüz; sonra bu adamın vereceği cezaların şiddet ve sertliğini tasavvur edebilirsiniz.

Düşkün Meydanı'nda şikâyetçi, delilli ve ispatlı olarak davasını ortaya koyar. Baş taçlı bacı ile çerağcı ve gözcüden meydana gelen dedenin başkanlığında bir komite, "şeriat evi"nde7 halvet ederler. Sonra "şeriat evi"ne girip yerli yerine oturduktan sonra, saz ve zâkire işaret olunur. Onlar da Oniki İmam Medhiyesi'ni çalar ve söylerler. Dede ve cemaat ayağa kalkar. Dede, duvardaki bilinen üç boğmaklı değneği yeşil kılıfından çıkarıp, bir ucunu ocağa dayar.

Dede: "Altından geçen, suyundan içen Hakk yönünden (Hakk tarafından) dûr olsun mu?"

Şikâyetçi: "Olsun!" deyip bir defa geçer. Dedenin ardından dönüp tekrar önceki yerine gelir.

Dede: "Altından geçen, suyundan içip kötü dille gıybet eden Hakk yönünden dûr olsun mu?"

Şikâyetçi: "Olsun!"

Dede: "Kardeşlerine bilmeden kemlik(fenalık) eden Yezid kanına kaanîm (ganiym anlamında olsa gerek) olsun mu?"

Şikâyetçi: "Olsun!"

Bu törende görülüyor ki, davacıya ilk önce yemin ettiriliyor ve davasının [416] her türlü şaibe ve maksatlardan sâlim bir vicdanla, yalnız Hakk adına iddia edilmesinin arzu edildiği gösterilmek isteniliyor. Çünkü iddia işlerinin çeşitli safhalarda, farklı üzüntüler ve etkiler ile olması ihtimâlinin var olduğu sanılmaktadır.

Davacının yemininden sonra, şahitlere de aynı biçimde yemin ettirilir. Bu tören bittikten sonra, şikâyet olunan şahıs meydana davet edilir. Çünkü bu mümin hakkında şikâyet konusu, "Gözcü" ve mürşid tarafından önceden bilindiğinden, meydandan atılır. Bu meydana girmiş bile olsa, dede, sanığa avucunun tersini öptürdüğü için, o, kendi kendine dışarı çıkarken, "pabucunu tersine görünce" gözcü dedeye başvurmuş; gözcü dede de: "Görülecek günün var; sabret" demiştir. Bu sebeple, kahve ocağında, içeri çağrılmayı bekleyecektir.

Çağırılan sanık, "eşik öpüp" peymançede durur; eşiğe niyâz edip içeri giremez.

Meydancı, dede emriyle davayı açıklar. Her ne diyecekse sanığın ifadesi "erenler divanında" işitilir ve savunma tanıkları varsa, onlar da Alaca Değnek altından geçmek şartıyla yemin ettirilerek, ayakta, tanıklıklarını arz ederler. Ondan sonra dede başkanlığında üçler komisyonu "şeriat evine varıp hal görürler." Bu sırada sanık, kahve ocağında bulunur. Komisyonun geri gelişinde, sanık içeri davet edilir. Bu sefer sanık "eşiğe baş koyup yükünür" (diz çöker) ve meydan rehberi tarafından boynuna teslim kemendi geçirilip, baş yalın ve kefeni omuzunda bir vaziyette huzura getirilmiştir.

Zâkir ve saz, Oniki İmam Marşı'nı söyler. Ve sonunda zâkir:

" Bi-smi Şâh!

Hak kılıcı keskin olur, mümin kalbi incitme!

Bu meydanda gerçek vardır, yalan yok.

Bu meydana eğri bakan Mervanlara aman yok.

[417] Bu çerâğın ışığını geçirene zaman yok.

Bu ocağı söndürene umulmadık ziyan yok.

İkrârına, münkirlere erenlerden aman yok.

Hak kılıcı keskin olur, mümin kalbi incitme!"

bag'ını okur.

Dede kararı bildirir. Mümin, "düşkün" ilân olunur ve gözcü tarafından dışarı çıkarılırken, içeriden "yuf münkire" sesleri yükselir ve üç beş dakika sonra, evliyadan izin alıp, düşkünün kardeşlikleri de meydandan çıkar ve düşkünün yanına varırlar.

*

*       *

Düşkün, o sahneden çıkıp evine gitmez. Kardeşliği onu alıp, meydanda en yaşlı bir ihtiyarın evine, eşiğine sığındırır. Tercihen bir taçlı bacı eşiği, daha çok etkili olur.

Fakat ertesi günden itibaren, düşkünün davarı, davardan (hayvanları sürüden) çıkarılır. Kırk gün, kardeşliğine bile selâm verilmez; çocuklarına, karısına, sözün kısası evine kimse uğramaz. Tuttuğu tutulmaz. Kadınlar kadınlarına, çocuklar çocuklarına: "Mervan, Yezid vs." diyerek hakaret ederler. Kırk gün sonra, dahil olduğu "eşik sahibi", düşkün adına 'Ayn-i Cem erenlerini- buradaki 'Ayn-ı Cem erenleri, düşkünün ilk nasip aldığı gecede hazır bulunan fertler demektir- mürüvvet meydanına okur[=çağırır].

Mürüvvet Meydanı açılınca, "düşkünün eşik sahibi", şefaat, kerem ve mürüvvet rica eder. 'Ayn-i Cem erenlerinden "rızalık" ister. Hayli tartışmadan sonra "düşkün", mürüvvet meydanına çağırılır.

Düşkünün medenî hukukunu iade için Hacı Bektaş Çelebisi nezdinde rehberlik etmesi, ocak dedesinden istirham edilir. O da kabul ederse, gözcü, düşkünü [418] belden aşağı bir peştemal ile örtülü olduğu halde, boynundaki iple sürükleyerek eşiğe getirir. Yüzü koyun yatırılır ve şu beyitle af ve mağfiret talep eder:

"Lâlamdır efendisi, efendinin efendisi

Kulda kusur çok olur, affeder efendisi!"

Bilindiği gibi, bağışlamak hakkı, efendinin yani mürşidindir. Rehber izin verir. Böyle çıplak, sürüne sürüne meydanın ortasına kadar gider. Orada hazır bulundurulan 24'er okkalık iki taş8* , bu çıplak adamın boynuna asılır; ayağa kaldırılır ve ayaklarını da falâka ile bağlarlar. Bu sırada zâkir ve saz Oniki İmam faslına başlar. Dedenin işareti olmayınca saz durmaz, çalmaya devam eder. Bu sırada, gözcü yardımcısı olan kahveci, ocakta kızdırılan bir demirle düşkünün pazularını dağlar.

Boynunda 48 okkalık taşların tahammül kuvveti bırakmayan yükü altında ezilen bu insan, kızgın dağlarla inlemeye başlar. Dede: "Edepsiz, münkir!.. Çık dışarı, yürütün bunu!" diye kovar. Suçlu, tekrar yerde sürüne sürüne geri geri giderek eşikte büzülür ve: "Mürüvvet meydanın, kerem evliyanın, suç kulların! Pîr aşkına, Cemâlu'llah aşkına.. Günümü gördüm. Kurtarın suçumu düzün" sözleriyle yalvarmaya başlar. Tekrar rehber izin verir. Yerde sürüne sürüne meydanın ortasına gelir. Bu ikinci gelişte, suçunu itiraf etmek zorundadır.

Bu sefer dede: "Günahını boynuma alamam; bu 'yük'ü ben kaldıramam! Pîr'e, Cemâlu'llâh'a sığın" der. Artık başka çare yoktur. "Eşik sahibi" refakatinde, Pîr ziyareti alır, yollanır. Bekler; aylarca orada bekler. Cemâlu'llâh'a isteğini arz eder. Fakat yüzünü görmek nasip olmaz.. İster uzaktan, isterse yakından yüzünü görmesi mümkün oldu mu, af ile şereflendi demektir. Artık köy ocağına geri dönebilir. Eğer görmek [419] mümkün olamamışsa, Cemâlu'llâh'ın "kapı kulları", "günahın bağışlandı" diye sözlü olarak tebligatta bulunurlar. Yine, artık geri dönebilir.

Köyüne döndü mü, doğruca meydan ocağına misafir olur. O akşam, yurdun düşkünü görülmek -yani düşkünlük kaldırılıp medenî hukuku geri verilmek için- kurban hazırlanıp mürüvvet meydanı açılır. Bu meydanda, iman tazelemek için rıza talep edilir. Karısı da birlikte bulunacaktır.

Burada asıl şuna dikkat etmeliyiz: Düşkün, hükmü aldığı ilk geceden itibaren kendi evine gitmemiştir ve gidemez. İşte ilk defa bu akşam mürüvvet meydanında, karısını görür. Kardeşlikleri meydana girer. Düşkün, kadın da olsa, o bile evine gidemez.

Özetle, meydan açılıp çerağ uyandırılırken zâkir: "Hak kılıcı keskin olur, mümin kalbi incitme" bag'ı ile ilk nefesi haklar.

Bu sefer, gözcü değil, rehber aracı olup herkesten haklarını helâl etmesini isteyerek, düşkünün meydanda niyazına izin rica eder. Kahve ocağından çağırırlar. Önceki gibi uryan gelip eşiğe baş koyar. Dededen barışıklık diler:" Haklım hakkını alsın.. Lânet münkire" diye bir gülbank çeker. Düşküne, eşik öpüp meydanda dâra durması için izin verilir. Dede cemaatle ayağa kalkar. Alaca Değnek'i yeşil kılıfından sıyırır ve ocak başına dikilir. Rehber, düşkünü yüzü koyun yere yatırır. Dede, otuzüç defa "Allah, Muhammed, Ali" deyip sırtına doksandokuz darbe vurur.

Bu darbeler bedava günah çıkarmaz. Düşkün, vakit ve haline göre, kırk paradan kırk kuruşa9* kadar beher darbe için "kefaret cezası" vermeye mecburdur. Bu ceza, Erkân Değneği'nin hakkıdır.

Yukarıda sayılan düşkünlük sebeplerinin hangisi olursa olsun, bu doksandokuz darbe,[420] tasarlayarak adam öldürme'den başka hepsinde var. Bir mümini tasarlayarak öldürenden Alaca Değnek günah çıkarmaz, ona "tığ çalınır."

Anılan darbeler bittikten sonra, haklı ile düşkün, meydan ortasında dedeye dönerek diz çöküp otururlar. Dede, hak dava edene, hakkını teslim ve iade eder.

*

*       *

Düşkünlük meydanının cezaları şunlardır:

1.     Hırsızlık yapanın elleri ayakları, kızgın saçla dağlanır.

2.     Kaza ile adam öldürmede; bilekler, pazular, kızgın bıçak ucuyla çizilir.

3.     Yalan söyleyenin dili ve avurdu, kızgın kıskaçla çekilir.

4.     Zinada, cinsel organa dağ vurulur.

5.     Sırrı açığa vurmada, gözler bağlanıp tepesine ve diline dağ verilir ve acı nesnelerden bir şey içirilir. Başka suçlarda dağ vurmak cezası yoktur.

Bazı süreklerde, mümin olmayanla evlenen erkek ile zina eden kişi burulurmuş.

*

*       *

Düşkünlük ceza ve tazminatı:

1.     Hırsızlıkta, çalınmış malın iki misli ödenir ve üç ay düşkünlük cezası çekilir; sonra Mürüvvet Meydanı'na kabul edilir.

2.     Katil, ancak üç sene sonra bu hakka sahip olabilir. Bu da önce, Pîr Evi'nde mazhar-ı cemâl olacak, sonra da ocağın takdir ettiği "kan bedelini" ödeyecektir. Zikredilen üç sene, köy dışında geçirilir.

3.     Yalanın düşkün müddeti yüzbir gün olup, Muhabbet Meydanı'nın masrafı ve çifte kurbanla haklanır. Yalanda; gıybet, iftira, koğuculuk gibi davranışlar da dahil olup, ferdin hakkını kapsamaktadır.

4.     Zina eden erkek, tam bir sene üç gün sürgün edilir ve dönüşünde davacının rızasını alamadığı [421] zaman ise,onunla evlenmeye mecburdur. Kendi karısını, dilerse, davacı zevce edinebilir.

5.     Sırrı açığa vuran, dört yıl baş okuttuktan sonra, evliya sohbetine nail olur.

Sözün kısası, Düşkünlük cezalarında, verilen cezalar ile bunların sınır ve zamanını takdir etmek, mürşide göre her yerde bir başka türlü yapılır.

*

*       *

Netice şu ki:

On asırdan beri Himalâya ve Altay arasında yaşayan "Budistler" arasında Kızılbaş ve Sarıbaş diye ayrılan topluluklar, hâlâ Karakurum, Mongol ve Tibet lâmaları arasındaki mezhebe ait bazı farklı uygulamaları devam ettirmektedirler. Bunlar arasında da les bonnets rouge / kızıl külâh'lar şu anda bile yaşıyor ve aynı korkutucu cezaları tatbik ediyorlar.

Şimdi görüyoruz ki, Anadolu Kızılbaşları dediğimiz topluluk, töreye göre bunların birer uzantısıdır. Genel mahiyetteki inanç şekillerinde, Budizm-Şamanizm, Mezdekîlik, Maniheizm; İslâmiyet ve Hıristiyanlık gibi inanç sistemleri ve dinlerden neler aldıklarını ve ne gibi tesirlerle kurulduğunu, ayrıca incelemek gerekecektir.

Bkz. Baha Said Bey: Türkiye'de Alevî-Bektaşî, Ahi ve Nusayrî Zümreleri. (Haz. İsmail Görkem), Ankara 2000: 149-161.


 

* Türk Yurdu, c. IV, nr. 23, Teşrîn-i sâni/Kasım l926, s.404-421.

1* 1926 yılında, 22 ayar olan 1 gram altın, 14 kuruştur. Dolayısıyla 28 kuruşa 2 gram altın gelmektedir. Günümüz fiyatlarıyla 1.300.000 x 2 = 2.600.000 TL. tutmaktadır. [=Bk. Borsa Rehberi, İstanbul Esham ve Tahvilât-Kambiyo ve Nukud Borsası Meclis-i İdaresi Yayını, İst. 1928, s.410].

2 Burada ok, kur'a anlamında kullanılmaktadır. Anadolu'da bunun bir ismi de "nükü"dür.

3* Habersizce.

4* Bkz. l* numaralı dipnot. Bugünkü değerle 2.600.000 TL'dir.

5*Bugünkü parayla 5.200.000 TL.'sı etmektedir (Bkz. l* numaralı dipnot).

6 Sâk: Gizli

7 "Şeriat Evi", meydana ilk defa giren taliplerin rehber vasıtasıyla ilk girdiği odadır. Talibe şeriat abdesti aldırılır ve tarikat elbisesi olan kefen giydirilir. Tarikat evi olan "Meydan"a götürülür.

8* Bir okka 1283 gramdır. Toplam olarak 48 okka 61 kilo 584 gram etmektedir.

9* 40 kuruş, günümüz fiyatlarıyla yaklaşık olarak 3.600.000 TL. etmektedir (Bk. l* numaralı dipnot).

e İnsan Adları" adlı eserim baskıya hazırdır.

Sizce Bu konudilir.

Bektaşilikteki Muharrem ayini hakkında bizi aydınlatabilir misiniz?

― Muharrem mateminde, Muharretanbul 1997: 15-26.