Şakir Keçeli

Aleviliği Yaratan Sosyo-Ekonomik Kaynaklar

Alevilik; sanayi devriminden önce ortaya çıkan, kapalı ekonomi ya da prekapitalizm adını alan ve emeği ile yaşayan toplumların İslam dini yorumunun adıdır. Başka bir söylemle Alevilik, Ortaçağ’ın yani kapitalizm öncesi de yaşayan insanların ürünüdür.

Nedir Kapalı Ekonomi?

Bir toplum, pazar için değil kendisi için üretim yapıyorsa yani ürettiğinin büyük çoğunluğunu paraya çevirmiyor ve kendisi tüketiyorsa o toplum kapalı ekonominin egemen olduğu bir toplumdur. Bir örnek ile anlatımımı somutlaştırmak istiyorum.

Erzincan Ticaret Odası'nın 1931 yılında 1. Ziraat Kongresine sunduğu bir tebliğe göre, Erzincan köylüsü ürettiği ürünün % 98’ini kendisi tüketiyor sadece % 2’sini pazara götürüp satıyordu. Muş Ticaret Odası'nın tebliğine göre ise, bu oran Muş’ta % 20’dir. Yani, Muş köylüsü ürettiğinin yalnızca % 20’sini pazara götürmektedir.

İşte Alevilik bu tür toplumların yarattığı bir inançtır. Alevilik kendisini bu tür toplumların özelliklerine göre tanımlamış, ilkelerini ona göre koymuştur. Bu yargımızın kanıtlarını ayrıntılı açıklamak olanağına sahibim. Fakat buna zaman yoktur.

Neden anlattım bunları?

Hem Türkiye’de ve hem de Batı Avrupa’da yaşayan Aleviler için kapalı toplum yapıları artık tarihe karışmıştır. Bugün Alevilerin % 90'ları; kapitalist üretim yapan coğrafyada, Türkiye’de ise çarpık kapitalizmin egemen olduğu yerlerde yaşamaktadırlar. Ama inançları kapalı ekonomiye göre tanımlanmıştır. Örneğin, Alevi her yıl bir kurban tığlayarak (keserek) görülmek zorundadır. Bugün bir kurban 100-150 milyon TL. arasındadır. Soruyorum size bugün Türkiye’de Alevilerin yüzde kaçı her yıl 100-150 milyon lirasını kurbana harcayabilir? Babagân Bektaşiliğinde kurban da yetmez dem, helva, pilav parası da ister.

Batı Avrupa Alevileri, görülmek için yılda 100-150 milyon TL harcayabilir. Fakat, hayvanı cemevine alıp nişan göstermesini bekleyebilir mi? Hayvanı cemevinde tığlayabilir, yani kesebilir mi?

Aleviliğin bugün yaşadığı bunalımın en önemli nedenlerinden birisi, kendisini kapitalizme göre tanımlayamaması, Ortaçağ koşullarının ürünü olan bir inancı, bir kültürü, kapitalist topluma aktarmaya kalkışmasıdır.

Aleviliğin önemli bir sorunu daha vardır. O sorun ise, bir bölüm aydınlardan kaynaklanmaktadır. Bu gruba giren aydın, tıpkı Osmanlı aydını gibi halkına yabancılaşmakta, halkı gibi inanmamakta, halkı gibi düşünmemektedir. Bunlara göre Alevilik, bir din değildir. O, bir yaşam biçimidir. O, bir kültürdür. Alevilik, Ortaçağ'ın ürünüdür. Ortaçağ'da akıl ve aklın ürünü olan bilimler din denilen zindanda tutsaktır. Öyle ki matematik bile kendisini dinsel kalıplarla açıklamak zorunda kalmıştır. Bizdeki Hurûfîlik, yani harfleri rakamlarla yorumlama yöntemi, rakamlara dinsellik vermekten, aritmetiği din içine zorla sokmadan başka bir şey değildir.

Ortaçağ'da felsefe, tarih, fizik, kimya gibi bütün bilimler kendisini dinsel kılıflarla açıklarken, din topluma tam anlamı ile egemenken, Alevilik neden din dışı oluyor? Bunu anlamak olanaksızdır. Anlaşılıyor ki bizim dine inanmayan aydınlarımız zorlama yöntemlerle Aleviliği kendi dünyalarına benzetmeye kalkışmaktadırlar.

Aydınlarımızın bir bölümü ise: İslamiyeti oruç, namaz, hac, zekat ile sınırlayan ham sofuya baktıktan sonra, Alevilere bakıyor; Alevi oruç tutmuyor, hacca gitmiyor, namaz kılmıyor, zekat vermiyor... O zaman diyor ki “Arkadaş Alevilikle İslamiyetin uzaktan yakından ilgisi yoktur...” Bu gruba giren aydınlar, cami mollasına, Zahide, ham sofuya gideceğine babasına, anasına, amcasına, yani Alevi halka gitse ve onlara "Biz Müslüman mıyız?" diye sorsa "Evet Müslümanız hem de Kalû-belâ’dan beri" yanıtını alırdı.

Bazıları Aleviliği incelerken, onu toptan ele almıyor. Önce onu parçalıyor, içindeki motifleri ele alarak, bütünü tanımlamaya kalkışıyor. Yani ormanı değil, ağaçları görüyor. Gördüğü ağaç meşe ise, ormanı meşe ormanıdır sanıyor. Örneğin Alevilikte temel, eline diline ve beline sahip olmaktır sözünden yola çıkıyor ve bu söz Mani dininde de vardır. Öyleyse Alevilik Mani dininin uzantısıdır diyor. Oysa bu sözler Hz. Alî tarafından söylenmiştir ve de İslamın Peygamberi Hz. Muhammed “İslam güzel ahlaktır” diyerek, el – dil – bel kuralını ilke edinmiştir. Bu sözcüklerin baş harfi olan E-D-B harfleri yan yana getirirsek Arapça EDEB sözcüğünü yazarız. Keza cemlerimizde uyarılan çerağları da Mecûsîlikten aldığımızı, Aleviliğin Mecûsîlik olduğunu savlıyorlar. Oysa biz çerağlarımızı uyarırken Kur’ân-ı Kerîm Nûr Sûresi 35. âyetini okuruz. Biz çerağlarımızın yaydığı ışıkta Hakikat’ın yani Tanrı’nın nurunu görürüz.

Din, bir giysi değildir. İnsanoğlu ve toplumlar bir dinden öteki dine geçerken, bir elbiseyi soyunup yenisini giymezler. Eski dinin kalıntıları yeni dinin içinde varlığını aynen sürdürür. Örneğin, bundan onbin yıl kadar önce insanoğlu sihir ve büyüye inanıyordu. Yani, bir şeyin benzerini etkileyince, aslını etkileyeceğini sanıyordu. Bildiğiniz gibi, eşek kendisine sahip çıkan her insanın buyruklarına, en zor koşullarda bile uyan uysal bir hayvandır. Anadolu kadını, eşeğin beynini, kendisini döven kocasına yedirince, kocasının uslanacağına inanır ve zaman zaman da bu sihiri uygular. Keza, kötü huylu, küfürbaz geçimsiz erkeklere eşek dili yedirilirse, erkeğin bunlardan vaz geçileceğine de inanılır. Sevdiğiniz kızı elinizden alan erkekten intikam almak mı istiyorsunuz? Erkek gerdeğe girmeden dualar okuyarak, erkeğin adını anarak bir yere çivi çakarsınız, o çivi orada durdukça erkek erkeklik görevini yapamaz. Bu büyü kilitle de yapılır. Yozgat – Kayseri illerinde nikah sırasında 3 İhlâs (Kulfü) bir Fâtiha okunarak bıçak bağlanırsa, aynı sonuca ulaşılacağına inanılır. Karadenizli kendinden çok muskasına güvenmektedir. O yüzden de sevgilisini şöyle tehdit etmektedir.

E Kemençemun yayı

Gider gelur dolayı

Gız seni alamasam

Muskalandur kolayı

Ya Hamaylı (Muska) yüzünden sevgilisine sarılamayan Karadenizliye ne demeli?

Hamayıl

Hemayilin zenciri

Vurdu belçeğezumi

Uzandum memesine

Tuttu elcuğezumi

Kadın beline hamayıl takmış, sarılmaya o engel oluyor.

Onbin yıl önceki dinsel motifler, bugün Anadolu’da tüm sıcaklığı ile yaşamaktadır. Şimdi soruyorum size: Anadolu halkı Müslüman değil mi? Bırakın Anadolu halkını, Kur’an-ı Kerîm’de bile eski dinlerin, felsefelerin uzantıları ve kalıntıları vardır. Eski Yunanlılara göre Tanrı, yani Demiurgos, insana burun deliklerinden üfleyerek can vermiştir. Bu konuda Hz. Hünkâr Hacı Bektaş Veli şunları buyurur:

“Hak Suphane hu tealâ hazretleri Âdem’e ruh üflemeyi diledi ve ruha emreyledi. Bazıları derki Hak Tealâ hazretlerinin emriyle ruh, Âdem’in burnundan dimağına girdi”[1]

Hz. Pir bu sözleri Eski Yunan’dan değil Kur’an-ı Kerim’den esinlenerek söylemiştir. Çünkü Kur’an 38 Sad Suresi 72 ayeti şunları söyler: “Ve nefahtü fihi min rûhi” yani “Sana (Âdem’e) ruhumdan üfledim”. Ruhla ilgi açıklamalarımızın tümü Keldâni inançlarının tümünde de vardır. Şimdi bu karşılaştırmalardan sonra “İslam orijinal bir din değildir, o başka dinlerin sentezidir” diyebilir miyiz? Hayır diyemeyiz. Çünkü, dinler ve felsefeler bir giysi ya da eskiyince atılacak bir gereç değildir. Eski din ve felsefeler yeni din ve felsefeyi yaratır. Yarattığı din içinde de önemli ölçüde yaşar. Bu gerçeği gören Hz. Ali;

“Kur’an kendisinden önceki dinlerin özetidir. Kur’ân’ın özeti Fatihâ Sûresinde yapılmıştır. Fatihâ Sûresinin özeti Bismillahirrahmanirrahiym sözünde özetlenmiştir. Ben ise, Bismillahirrahmanırrahiym sözünün ilk harfi olan Ba (yani B) harfinin altındaki noktayım

diye buyurarak, dinlerin ortak özellikler taşıdığına, bundan 1400 yıl önce işaret etmiştir. Üzülerek söyleyeyim Hz. Haydar’ın Milâdî 600 yıllarında gördüğü bu bilimsel gerçeği, bizim aydınlarımız hakikat çağında yani 21. yüzyılda görememektedir.

Eski Yunan filozofu Platon (yani Eflâtun)’a göre: Her insanın ruhu bedende hapsolmadan önce İdealar âleminde yaşıyordu. İdealar âleminde yaşarken bütün cisimleri, biçimlerini görmüş ve onların özelliklerini öğrenmiştir. O isimlerin tümü onun gönlünde yerleşik olarak vardır. Fakat, insan bu dünyaya gelirken bir şok geçirmiş ve gönlündeki isimleri unutmuştur. Ama unuttuklarını, bir eğitim süreci sonunda anımsayabilir.

Kur’ân-ı Kerim 2. Bakara Suresi 31. ayettinde şu sözler geçer:

“Ve alleme ademel ‘esma külleha sümme aredahüm ...” yani “Allah Âdem’e bütün eşyanın isimlerini öğretti...” Benzer sözler Ahd-i Âtik yani Tevrat 2. Bab 19-20 âyetlerde şöyle geçer:

“Ve Rabb Allah sahra hayvanlarının toplamını ve hava kuşlarının cümlesini topraktan oluşturunca, onlara ne isimler vereceğini görmek için, onları Âdem’in huzuruna getirdi ve Âdem her canlıya ne (ad) verdi ise, ismi o oldu”.

Eflâtun ile Kur’ân karşılaştırımasından ve her ikisi arasındaki bu benzerlikten sonra, İslamın kendisine özgü (nev’i şahsına münhasır) din olmadığını söyleyebilir miyiz? Hayır söyleyemeyiz. Çünkü Bektâşi – Alevilerin inancına göre İslam, tüm dinlerin özü ve özetidir. Hatta bir kısım Müslümanlara (Mu’tezile akımına) göre “Eflâtun Kur’ân’da adı geçmeyen 124 bin peygamberden birisidir”. Eflatun (Platon),

insan ruhsal durumdan bedene dönüşürken bir şok geçirdi ve bu şok nedeni ile tüm öğrendiklerini unuttu. Fakat diyaloglar yolu ile unuttuklarını (Hz. Ali’nin deyimi ile gönlüne yazılanları) anımsayabilir

demektedir.

Bakınız yaşayan ünlü Bektaşilerden Uluğ Kızılkeçili bu şoku şöyle anlatıyor: “İnsan yere düşmüş göğe ağar bir İlâh (Tanrı)’tır”.

Eflatun’a göre öğrenmek, bulmak ya da keşfetmek olmayıp anımsamaktır. Platon anımsamak için bir anımsatana yani filozofa gereksinim vardır der. Bu bilge kişi soru – cevap (diyalog) yöntemiyle insanın unuttuklarını anımsatır ve onu Kâmil insan olmaya doğru götürür der.

Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle der: “Men arefe nefse hu fekad arefe rabbehu” yani “Nefsini bilen (yani önceki dünyayı anımsayan) Rabbini de bilir”, başka bir anlatımla, kendi gönlündeki yazıları okuyan ilahlaşır ve evrenin tüm sırlarını öğrenir.

Hazreti İmam Alî bunu şöyle anlatır:

“Derman sende, fakat senin haberin yok / Derdin senden fakat sen görmüyorsun / Oysa ki koskoca alem dürülmüş içinde senin / Öylesine apaçık, ap aydınlık bir kitapsın ki / Gizli şeyler onun harfleriyle meydana çıkmada / Dışarıya bir gereksinimin yok senin / Gönlünde yazılmış yazılar her şeyden haber verir sana“

Hz. Alî’nin bu açıklamasına koşut âyetler de vardır. Örneğin: 51. Zariyat Sûresi 20 ve 21 âyetler şunları söyler;

“Yeryüzünde kuşkusuz bilerek inanana / Nice âyetler vardır yakın ıssı olana / Sizin kendinizde de kanıtlar var biliniz / Bu kanıtları hala görmeyecek misiniz“

Solcu aydınlarımızın meftûn olduğu Baba İlyas Horasânî’nin oğlunun oğlu Âşık Paşa-yı Velî bu âyet ve hadisleri şöyler yorumlar:

Dün ü gündüz, yir ve gök, uçmak-tamu

Sendedir âhir ne kim varsa kamu

İlle hayf kim sen seni bilemedin

Geçti ömrün bir sana gelemedin

Bilemedün sen seni, kimsün sen nesin?

Kend’ özünde sen dahi bir dünyesin

Dünye’de her ne ki var sende dahi

Bir elüf eksik değil Tengri hakı

Sen eğer kend’özünü bilmez isen

Ben diyem eğer melûl olmaz isen

Nushasıdır âdem uşbu âlemin

Serveri vü hâsıdur her nesnenin

Âlem içre ne ki varsa bahş bahş

Kamusu bu âdemîde oldu nakş [2]

Hz. Hünkâr bu konuda şunları söyler: “Her ne ararsan kendinde ara”. Kaygusuz Abdal ise Hz. Peygamber ve Alî’nin sözlerini şöyle yorumlar:

Özün bilen bilir can niye dirler

Neyimiş insan, hayvan niye dirler

(...)

Özünü bilen bilübdür Tanrı’ya

Tanrı’yı bilen kayubtur gayrıya

Bizim eline kalem aldığı için kendisini aydın sanan cahillerimiz, insanı yücelten, onu özgürleştirmeyi amaçlayan Muhammed-Alî yolunu reddetmekte, bilmeden onun yerine, insanı köleleştiren sistemi getirmek istemektedirler.

Eflatun’a göre idealar âleminde öğrendiklerimizi, bir bilge kişi ile sohbete diyaloğa, muhabbete girerek anımsayabiliriz. Bizim Bektaşîmiz ise; “Muhabbetten Muhammed’e gidilir” dememiş miydi? 12. yüzyılımızın ünlü düşünürü Yunus İmre şöyle der:

Çıktım erik dalına anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakuyub der: “Ne yersin kozumu”

Bu nefeste geçen erik, şeriat; üzüm, tarikat; ceviz (koz) marifettir. Erik dalından erik yani şeriat yenir. Üzüm dalından ise tarikat yenilir. Eğer Marifete ulaşmak istiyorsan ceviz dalına çıkmak gerekir. Fakat bu meyveleri, bir şeyleri öğrenmek, gönlümüzdeki yazıları okumak için yemek istiyorsan, bostan ıssına (sahibine) başvurmalısın. Çünkü bu meyveleri tek başına yiyemezsin. Bostan ıssı ise mürşid, yani aydınlatıcıdır. Yunus İmre devam ediyor:

Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım

Nedür deyüb sorana bandım verdim özümü

Kendi başına Hakikata (İdealar alemine) ulaşmak isteyenler, poyrazla bir şeyi kaynatacağını zannedenlere benzer. Oysa soğuk kaynatmaz dondurur. Böyle bir yemek ise insanlar dokunur. Bir mürşidin (aydınlatıcının) nefesi, yol göstermesi ile, isteklinin (talibin) gönlündeki yazıları birer birer okumak gerekir.[3]

Görülüyor ki dinler felsefeler ve ideolojiler iç içe girmiştir. Öylesine iç içe girmiştir ki hangi sözler Tanrı’ya hangi sözler kula ait bunu saptamak bile olanaksızdır. Fakat bizim sosyalizmi kavrayamayan cahillerimiz salt ünlü olmak için, bir ayrıştırma yapıyor ve Aleviliği tanınmaz hale getiriyor. Daha somut deyimle ormanı değil ağacı görüyor. Son bir örnekle konuyu kapatmak istiyorum:

Anadolu’nun Milet (Efes) Kenti’nde doğan Thales (Tales) yaratılışın sudan kaynaklandığını, hayatı yaratanın su olduğunu söylemiştir. Kur’ân-ı Kerîm 21. Enbiya Sûresi 30. âyet şunları söyler:

“Diri olan her şeye hayat buldurduk sudan

Etmeyecek midir yine buna iman?”

Bu sözlerin Arapçası şudur: ”Ve Ce’alnâ minelmâi külle şey’in hayy, efelâ yü’minûn”. Sözünü ettiğimiz âyet, Alevi Bektaşi cemlerinde sakka suyu dağıtılırken okunur. Yine 24 Nûr Sûresi 45 âyetinin baş bölümünde şunlar söylenir: “Hak Çalab her canlıyı sudan yarattı bütün / Bir kısmı karın üstü sürünür, yürür gördün” yani, “Vallahü halaka külle dabbetin min mâ”. Şimdi bu iki âyetten hareketle, İslamın din olmadığını söyleyebilir miyiz? Hayır söyleyemeyiz. Çünkü İslamın tek Tanrılı din olduğunu, düşmanları bile kabul etmektedir. Biz Bektaşilere göre, bu benzerlikler doğaldır. Çünkü İslam, tüm dinlerin özü ve özetidir. Bunu Aşık Paşayı Velî şöyle anlatmıştır:

Kamu dilde ma’ni vardur biline

Kamu Yol’da Hakk bulundu buluna

Her nefesten yol açıktır Tanrı’ya

Kim ana bildiyse anı, bîriyâ

(.....)

Ma’niyi bir dilde sanman siz heman

Cümle diller ânı söyler bî-güman

Şimdi size soruyorum, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ayetlerin içeriği ile eski Yunan filozoflarının sözleri, birbirine benzeşiyor diye koskoca İslam dinini yok mu sayacağız? İkimilyar civarındaki insanın inandığı İslamiyeti temelsiz kozmopolit ve uyduruk bir din olarak mı tanımlayacağız? Bu sorulara evet yanıtı vermek; ya bir kinin ya da bir cehaletin ürünüdür. Çünkü İslamiyet kendine özgü özellikleri olan, Hıristiyanlık ya da Mûsevîlik benzeri bir dindir.

Bu nedenlerle, Aleviliğin içinde yer alan ritüel ya da kuralların başka dinlerdeki kurallara benzemesi, onun İslam olmadığı anlamına asla gelemez.

Şamanizm, Animizm, Totemizm gibi ilk dinler hariç, yer yüzünde yaşamış bütün dinler iki ayrı şekilde yorumlanmıştır:

Bu yorumun birincisi tutucudur, yüzlerce yıl önce saptanmış kuralların ufakta olsa, asla değişmeyeceğine inanır. Şekilcidir. Yaşamını insanı korkutarak sürdürür. Bu din yorumunda asla sevgi yoktur. Uzlaşmacılığı ve hoşgörüyü reddeder. İnsan iradesini ve kişiliğini inkâr eder. Ona göre insan ile insanın buyruğundaki hayvanın bir farkı yoktur.

Din yorumunun ikincisi ise, şekle değil öze önem verir. İnancın temeli korku olmayıp aşk ve sevgidir. Din kurallarının zaman içinde değişeceğine inanır. Dinlerin tapınım özelliğine değil ahlak özelliğine önem verir. İnsana hizmeti Tanrı’ya ulaşmanın ön koşulu olarak görür. Bu nedenle de insan merkezlidir.

Musevilikte de, Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da iki farklı din yorumu vardır. Her üç dinde de şekilciler ve kullaştırmacılar / aşk ve sevgi yandaşlarını dinsizlikle suçlamışlar ve onları acımasızca katletmişlerdir. Bir bölüm aydın da sırf Alevilikle İslamiyetin bağını koparıp Aleviliği din olmaktan çıkarmak için, “Aleviliğin geçmişi binlerce yıl önceye dayanır, onun İslamiyetle ilgisi yoktur” der.

Soruna şekilcilik – barışçılık / sevgi dini-korku dini / kullaştırma dini-özgürleşme dini açısından bakarsak; dinlerin tümünde Aleviliğe benzeyen yorumları buluruz. Örneğin, Mûsevilikte Kabala; Hıristiyanlıkta İskenderiyeli Platinos, Pavlucienler, Bogomiller, İtalya ve Bosna’da Patarinler, Katar Şovalyeleri; Müslümanlıkta Hz. Alî ve Şi’ası, Mu’tezile, Batınilik, Türkistan’da Melâmetilik, Kalenderilik, Haydarilik ve Yesevilik; Anadolu’da ise Babailik, Bektaşilik ve Alevilik.

Soruna benzerlik açısından bakarsanız Alevilik, Bogomilizm ya da Kabala içinde İslamiyetten önce de vardır. Fakat Kabala ya da Bogomilizm ile Alevilik arasında hiçbir organik bağ yoktur. Bu din yorumcularının öncüleri birbirlerinden haberdar bile değillerdir. Fakat din yorumları birbirlerine benzemektedirler. Tıpkı, birinci gruba giren şekilci din yorumcularının acımasızlığının birbirine çok benzemesi gibi... Örnek mi istiyorsunuz?

“Kudurmuş köpekleri gebertir gibi, gizlice ve açıktan açığa bunları parçalamak bunları boğmak, bunları, boğazlamak gerek... Bu nedenle benim azîz beylerim, bunları boğazlayın, bunları gebertin bunları boğun... Eğer bu savaşımda ölürseniz bundan daha kutsal ölüm olmaz:” [4]

Bu fetva kime mi ait? Bu fetva, Osmanlı Şeyhulİslamı Ebussuud’a ait değildir. Fetva, ünlü Hıristiyan reformisti Luther’e aittir ve Münzer tarikatı üyeleri için verilmiştir. Fakat, Ebussuud’un dili ile Luther’in dili tam bir benzerilik göstermektedir? İşte örneği:

“Soru: Kızılbaş grubunun öldürülmesi dinen helâl olup, öldüren gazî ve Kızılbaşların öldürdükleri şehit olur mu?

Yanıt: Olur, öldüren en büyük gazî, öldürülen ulu şehit olur

Şu buyruk ta Osmanlı Sadrazamına aittir:

“... adı geçenleri (yani Alevileri) güzelce ele geçirip ve de hiç kimseye duyurmadan elaltından Kızılırmak’a götürüp boğdurasın...”[5]

Sanki Luther sözlerini bu fetva ile buyruklardan kopyalamış. Örneklerden de anlaşılacağı üzere Ebussuud ile Luther – Engizisyon ile Osmanlı Sultanı aynı çarkın ürünü ve sanki birbirinin kardeşidir. Ayrı Tanrılar, ayrı Peygamberler ve ayrı din adamları adına konuşan bu insanları, aynı dili konuşmaya zorlayan nedir? Her iki dinin de din anlayışı insanın köleleşmesini, yani kullaşmasını amaçlamaktadır. İnsanın kullaşması ise, zulümle, korkutmakla olanaklıdır.

Alevilik Nedir

Fâkir’e göre Alevilik bir İslam dini yorumudur. Fakat o bir mezhep ya da tarikat değildir. Onun mezhep olmadığını Kul Nesîmî şöyle anlatır:

Sorma ey birader Mezhebimizi

Biz Mezhep bilmeyiz Yolumuz vardır

Çağırma meclis-i riyâya bizi

Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır

Burada vahim bir yanlışı, büyük bir cehaleti düzeltmek zorundayım. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Bektaşi Alevilerin bir Fıkhı olmadığını, Alevilerin amelde Ebu Hanife’ye inançta Maturidi’ye bağlandığını” söylemiştir. Aleviliğin kendisine özgü bir fıkhı, yani günlük yaşamlarını düzenleyen kuralları ve kelâmı vardır. Bu kurallar toplamının adına erkân denir. Yüzlerce erkannâmeden süzülerek rahmetli Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba tarafından hazırlanan, tekkelerde hizmet gören Bektaşi baba ve halifebabalarının eleştirisinden geçen erkannâmeyi önümüzdeki yıllarda Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik adlı kitabın 10-11 ve 12 cildi olarak halkımıza sunacağız.

Evet Alevilik Bektaşilik bir mezhep ve tarikat değildir. O, insanı kendi kendisiyle, toplumla ve doğa ile barıştıran bir metodoloji yani yöntem bilimdir. Onun Sünnilikle tek ortak noktası Tanrı’ya ve Hz. Muhammed’e bağlılıktır. Aslında Alevinin Tanrı anlayışı ile Sünniliğin Tanrı anlayışı da farklıdır. Keza Tanrı elçiliği, vahiy gibi konularda da ikisi arasında çok önemli ayrılıklar vardır. Fakat bu ayrı bir konudur.

İslamın şeriatçı yorumcusu, İslamın şekil (ritüel) özelliğini ön plana çıkartırken, Alevilik, İslam dininin güzel ahlak ilkesine, şekilden daha çok, önem verir. Yargımızı örneklerle kanıtlayalım:

Yukarıda Bektaşilik Alevilik bir tarikat değildir, o insanı güzel insan, üstün insan yani, kâmil insan yapmayı amaçlayan eğitimbilimdir dedik. Bu yargımızın en güçlü kanıtı, bir din olan Aleviliğin ibadete yaklaşımıdır. Alevi gündüz ibadet etmez, onun için gündüz ibadeti haramdır. Çünkü Kur’an’da Tanrı, sık sık gündüzü dünya işi için, geceyi de ahiret işi için yarattığını açıklamıştır. Hz. Hünkâr buna dayanarak “Gündüz şevkle dünya işine gece aşkla ahiret işine” diye buyurmuştur. Yukarıda, Aleviliğin kapalı tarım toplumlarına göre tanımlandığını sunmuştuk. Bunun en belirgin kanıtlarından birisi, Alevinin 21 marttan, yani Nevruzdan ekim kasım aylarına değin ibadet etmemesidir. Çünkü Hacı Bektaş Velî “Çalışmanın da ibadet” olduğunu” söylemiştir.

Bir din düşünür ki inananlarını, yaşamdan koparmamakta ve onların zamanlarının önemli bir bölümünü, dünya işine harcatmaktadır. Oysa dinler bir anlamda tapınım, yani kulluk için yaratılmışlardır.

Alevi ibadetine de dem adını verdiği içkiyi karıştırmakta, kendisine bağlananları ikna ederek, yani muhabbet yolu ile Tanrı’ya, yani kendi özüne ulaştırmaktadır. Bu din, uyuşturucu bir din olur mu?

Şimdi gelin bir de şeriatın ibadete yaklaşımını görelim:

“Soru: Zeyd Amr’a, müezzin ezan okurken ‘bin kerre çağırsan bizden sanı varır yoktur’ dese Zeyd’e ne (ceza vermek gerekir)

Yanıt: Alaydır, kâfir olur, nikahı kalkmıştır.” [6]

“Soru: Bazı müslümanlar çıbanlarım vardır’ bazıları dahi ‘yaralarım vardır’ diyerek özür bildirip, namaz kılmasalar, şeriat açısından ne gerekir?

Yanıt: Namaza özür olmaz, kan akarken bile kılmak gerek.” [7]

Eskiden “Namazı terk etmek alışkanlığı olan insanları tabut üzerine yatırır ve kentte dolaştırırlar ve tövbe edinceye dek döverlerdi.” [8]

Görülüyor ki namaz kılmayanı cezalandıran da Müslüman, çalışana ibadeti (tapınımı) yasaklayan da Müslüman. Her ikisi de Tanrı’ya, onun elçisinin Hz. Muhammed olduğuna ve Kur’ân-ı Kerîm’in Tanrı’dan gelen bir kitap olduğuna inanmaktadır. Fakat aynı Tanrı adına farklı şeyler söylemektedir.

Bu farklılığı nasıl açıklayacağız? Bu farklılığı dindarlık ya da dinsizlik yargıları ile açıklayamayız. Böyle bir açıklamanın akla yatkın bir kanıtını bulmak olanaksızdır. Bu nedenle böyle bir açıklama bilimsel değildir. Çünkü hiçbir insan, Tanrı katına çıkarak, inancının Tanrı iradesine uygun olup olmadığını test ettirememiştir. Bunu Bektaşi canlardan Yahya Kemal erenler, “Tüm gidenler memnun ki yerinden / Birçok gidenler oldu dönen yok seferinden” sözleri ile anlatmakta, bir anlamda, tüm inançların Hakk yolu olabileceğini vurgulamaktadır.

Alevilik Bektaşilikte İbâdet ve Ahlak İlişkileri

Ayn-ül-cem, Görgü ya da Cem adını alan tapınımın üç ayrı toplumsal işlevi vardır:

·        Cem, insanların yargılanıp dünya kirlerinden arındığı bir mahşer yeridir.

·        Cem, varsılın sermayesinin ya da tüketim mallarının, yoksulun kabak çekirdeği ile kaynaştığı, varsıl ile yoksulun eşitlendiği, paylaşım yeridir.

·        Cem, insanoğlunun kendisini yaratan ve kendisine verimli ve de güzel bir evren bağışlayan Tanrı’ya ve Tanrı dostlarına bağlılıkların ifade edildiği ibadet yeridir.

Cemin bu işlevlerinden biri ötekinden üstün değildir. Esasen bu işlevleri birbirinden ayırmak da doğru değildir.

Üzülerek söyleyeyim, Alevilik üzerinde araştırma yapan araştırmacılarımız Ayn-ül-cem’in bu işlevlerinden birini ön plana çıkartarak Aleviliği tarif etmeye kalkışmaktadır. Örneğin, canların yargılanmasını ön plana çıkartanlar, “Cem bir halk mahkemesidir. Alevilik din değil yaşam biçimidir” diyebilmektedirler. Cemin lokmaların bir araya getirilmesinden ve bunların eşitçe dağıtılmasından hareket edenler de “Alevilik sosyalizmdir” sonucuna ulaşabiliyorlar. Cemlerde okunan Kur’an âyetlerinden, çekilen salavatlardan hareket edenler ise: “Alevilik İslamın kendisidir, Sünnilerin İslamda hiçbir hakkı yoktur” iddiasını sürdürmektedirler. Oysa bilim bütünün parçalara ayrılmasını ve hele bu parçalardan birinden hareketle bütünün tarifini, saçmalık olarak yorumlamaktadır. Eğer sosyalizm adına konuşuyorsanız, bütünü parçalara ayırmanız diyalektiğe aykırıdır.

Yukarıda aynı din, ona inananlar tarafından farklı farklı yorumlanmıştır demiştik. Soruna ahlak açısından bakarsak Alevi İslam ile Sünni İslam arasında önemli farklar bulunduğunu görürüz. Çünkü Alevi olmayan Sünni İslam için ahlak, dinin olmazsa olmazı değildir. Bir insan ahlaka aykırı yaşasa bile Müslümandır. Örnek mi istiyorsunuz?

“Soru: Çalıntı elbise ile namaz kılanın namazı kabul olur mu?

Yanıt: Dinimizde ibadetler yüce Tanrı’nın buyruğu gereği görevimizdir. Bu nedenle çalıntı elbiseyle namaz kılınsa, bu namaz koşullarına uyularak yerine getirilirse dinsel açıdan geçerlidir. Kabul olunup olunmaması Allah’a aittir. Elbiseyi çalan bunun cezasını ayrıca çekecektir.”[9]

dendikten sonra haram para ile hacca gidilebileceği, bu ibadetin Tanrı katında makbul olacağı buyurulmuştur.

“Soru: Haram para ile inşa edilen camide namaz kılınabilir mi?

Yanıt: Kılarsın onsuz cami zor bulursun vebali yapanlarındır. Hepsini kurcalıyarak, karıştıracak olursan, adımını basacak yer bulamazsın, halin harab olur. O kadarını karıştırmadan namazını kıldınsa onların boynuna.”[10]

“Soru: Zeyd’in helâl parası olmayıp, Amr’ın helal parasıyla takas yaparak (yani kendi haram parasını ona verip onun helal parasını alarak) hacca gitmesinde (dinsel sakınca var mıdır?)

Yanıt: Amr’dan borç alıp, sonradan verirse, (Hacc ibadeti dine uygun yapılmış olur)[11]

Ahlak Alevilik-Bektaşilikte inancın önüne geçer. Çünkü Alevi çaldığı bir giysi ile ceme katılamaz. Ceme katılamayınca da Alevi olamaz ceme katılmayan ya da alınmayan bir Alevi ile öteki Aleviler konuşmaz, alışverişte bulunamaz bırakınız onu, ceme katılmayan yani düşkün olan bir insanın kızını oğluna almaz, onun musahibine bile selam verilemez.

Alevi için ahlaklı yaşam, inancın önüne geçmektedir. Acaba bu ilke Bektaşiliğin yarattığı, İslamsal kaynağı olmayan bir ilke midir? Hayır! Çünkü Alevinin bu inancı; Hz. Peygamber’in “Ölmeden önce ölünüz”, yani “mu’tu kable ente kable mutu” buyruğundan kaynaklanmaktadır. Bektaşi-Aleviye göre insan yaptıkları kütülüklerinin hesabını bu dünyada vermeli, ölmeden tabuta girip mahşer denilen yerde, yani cem veya Meydan Evi’nde arınmalıdır. Şayet cemevinde aranırsa öte dünyada ne ezâ vardır ne de ceza. Alevilikte buna; ölmeden önce ölmek, kendi cenazesini yıkamak kendi kefenini sarmak gibi adlar verilir.

Cenazeme imam oldu nazarım

Öldürende benim ölende benim

Mezarımı eliminen ben kazarım

Ağlayan da benim gülen de benim[12]

Allah gizli değil sana benziyor

Canı katı, teni bana benziyor

Gâh doğar, gâh batar güne benziyor

Gidenlerde benim kalan da benim

 Ali İzzet

Azrayıldan korkumuz yok

Ölmeden evvel öldük biz

Cenazemiz teneşirde

Sal gibi Bektaşiyiz

Ali İzzet

Yensiz yakasız gömlekçe

Amma er olduk örnekçe

Yunduk, arındık erkekçe

Aşk yağmuru sellerinden

Aşık Noyan bu toprakta

Bahar bulmuş her yaprakta

Her gün ölüp, asılmakta

Yâr zülfüzün tellerinden

***

Zerresi yok elde nazın

Sözün etmez çoğun, azın

Ölmeden meyyit namazın

Kılan can bir aşk olsun

***

Sevdâ eri dost bendesi, yol âdemi olduk

Dinden çıkarak Tanrıların hemdemi olduk

Mansûr gibi dârdan geçerek ölmeden öldük

Hâl ehline cân vermede Aşk zemzemi olduk

***

Ben, sen, o, nedir bilmeden

Beni, sende, onda gören

Ben ölmeden, sen ölmeden

Ölen cânı bin aşk olsun

(...)

Damlada umman gizleyüb

Gönülde cihân gizleyüb

Bir Âşık Noyan özleyüb

Eren câna bin aşk olsun

Bektaşi Alevi için ölüm ile yaşam birbirinin kardeşidir. Ona göre ölüm tutsaklık zincirinden kurtulup Yüce Sevgili’ye yani Allah’a koşmaktır. Ona göre güzel ahlaktır insanı sevgilisiyle buluşturan... Namaz, niyaz “kendinden şüpheliye” buyurulmuştur.

Sen öldemen gönlüm dirilmez

H. Lütfi Şuşud

Su döküp gaslime kalkışmayınız,

O su, bir volkanı hiç söndüremez!

Sarsanız zırh ile, patlar kefenim!

Arşı üç arşın olan bez düremez

Kılmayın naşımın üstünde namaz

Çevirip, kıbleye düşmüş başımı,

Beni bir ömür yakân Allah ateşi

Eritir belki, musalla taşımı

Uluğ Kızılkeçili

Hoca sordukta: “Nasıldır bu adam”?

Deyiniz: “Şarap içer, ayyaştı!

Tanrı’nın ağlar iken halimize

Yere damlattığı bir yaştı!”

Musevilik hariç, hiçbir din, hiçbir kültür ve ideoloji bir halkın ya da bir ulusun tekelinde değildir. Dinler, felsefeler ve bilim insanlığın ortak malıdır. Bu nedenle Arap ulusuna ve onun Mel’un Muaviye’si ile Mel’un Yezîd’ine ya da Türk’ün Ebussuud’una kızıp İslama kızmak, “Papaza kızarak oruç bozmaya” benzer.

Alevilik İslam dininin emeği ile yaşayanlar tarafından yapılmış bir yorumudur. Şüphesiz bu yorum yapılırken ona yeni eklemeler yapılmıştır. Bu eklemeler Aleviliğin İslam özelliğini ortadan asla kaldırmaz. Aşağıda sunacağım düşünce zincirleri, Aleviliğin Hz. Muhammet ve Alî’ye değin uzandığını gösteren özet kanıtlardır.

Büyük Arap mutasavvıflarından Ebû Said İbn-i Abi’l Hayr yaşamı boyunca hiç hacca gitmemiştir. O daha sonra öteki dinsel borçlarını da yerine getirmemiştir. O Lokman adlı bir kişinin ağzından şunları anlatır:

“Tanrı’ya ne kadar çok hizmet etsem, benden daha fazlası istendi. Çaresizlikten bağırdım: Ya Allah! Krallar yaşlı kölelerini özgürleştirirler. Sen kadir-i mutlak kıralsın. Azad et beni, zira hizmetinde yaşlandım dedim. Tanrı’da seni özgürleştirdim dedi. Ben o yüzden dinsel borçlarımı yerine getirmiyorum.”

Ebû Said’in şu sözleri çok ilginçtir.

Yeryüzünde her câmi harab oluncaya kadar

Kutsal görevlerimiz yerine getirilmiş olmaz

Ve imanla küfür bir oluncaya kadar da

Gerçek Müslüman bulunamaz[13]

Aynı düşünceyi Muhiddin-i Arabî şöyle yineler:

“Her kalıba girer benim yüreğim / Ceylanlara çayır çimen / Manastır Keşişlere / Haça tapanlara putlar evi / Hacılara Kâ’be; / Kur’ân’dır Müslümanlara / Tevrat Mûsa’ya inananlara / Aşk dinidir benim dinim”[14]

Kimilerinin Aleviğin yanına yaklaştırmadıkları Hz. Mevlânâ ise kendisine bağlananlara şunları salık veriyor:

“Medreseler ve minareler viran olmadıkça kalenderilik cereyanı gelişmez / İman (yani inanç) küfür (yani kafirlik), küfür iman olmadıkça, Hakk’ın hiçbir kulu gerçek Muslüman olamaz”[15]

Bu sözler bindörtyüz yıl boyunca ağızdan ağıza intikal etti ve Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba’da şu şekli aldı:

Aşk dini başka bir din, âşık başka bir kitâb

Ayetleri bir tek söz, sözleri inler rebâb

(.....)

Secde yok bu mezhebde, namaz, niyaz, duâ yok

Yâr’in ayak altında olmuşlar hepsi turâb

Cenneti, Cehennemi bir boncuğa almazlar

Dermanlar derde esir, ellerde dosttan şarab

(....)

Aşka kurban olanın, kan bahâsı didârmış

Âşık Noyan ezelden etti bu dine şitib [16]

Alevilik Bektaşiliğin Aşk ve Sevgi kuramı, bu kuramın kaynakları ile Tanrı’yı insanda görme inancının kaynak açıklaması saatlerce konuşmayı gerektirmektedir. Ama bunları açıklayacak zamanımız yoktur.

Sözlerimi tamalarken tümünüze aşk-ı niyazlarımı sunarım.

Hakk Muhammet Alî’nin ve de Hünkâr Hacı Bektâş Velî’nin koruyucu bakışları ve nefeslerinin, bütün insanlığın ve nazarlarımın üzerinde olmasını dilerim.

Hü!


 

[1] Es’ad Coşan, Makâlât, Kültür Bakanlığı Yayınları, s. 45

[2] Garibname, s. 147.

[3] Şiirin tam yorumu için: Doç. Dr. Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Cilt 1: 208 vd.

[4] K. Marx – Friedrich Engels, Din Üzerine, Sol Yayınları, Ankara 1995: 100

[5] Ahmet Refik, 16. Asırda Türkiye’de Rafızîlik ve Bektaşiliğe Dair Hazine-i Hassa Evrak Vesikaları, Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İstanbul 1932: 26, 27.

[6] M. Ertuğrul Düzdağ, Kanunî Devrinde Osmanlı Hayatı, Şule Yayınları, İstanbul 1998: 178 – 179.

[7] M. Erduğrul Düzdağ, Agy, s. 91.

[8] Agy, s. 92 özetlenerek aktarılmıştır. Ayrıca aynı sayfada yer alan 92 nolu dipnota bakınız.

[9] Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Günümüz Meselelerine Dair Fetvalar, Ankara 1996: 45

[10] Prof. Dr. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler 2, Seha Neşriyat, İstanbul 1995: 46.

[11] M. Ertuğrul Düzdağ, Agy, s. 100.

[12] Hz. Peygamber’in bir hadisi açıklanıyor

[13] Reynold A. Nikolson, İslâm Sufîleri, s. 75-6

[14] İlhan Başgöz, Âşık Ali İzzet Özkan, Ankara 1979: 19-20.

[15] Mevlanâ’nın Rubâîleri, asaf Hâlet Çelebi, Kanaat Kitapevi, İstanbul 1944: 31.

[16] Doç. Dr. Bedri Noyan, enel’ Aşk (Tasavvuf Şiirleri), Gayret Basımevi, İzmir 1955: 73.