İlhan Cem Erseven
Semahlar ve Cem
Nazım Hikmet, bir şiirinde Anadolu'yu şöyle betimler:
"dört nala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim"
Ne güzel anlatıyor bu şiir Anadolu'yu. O Anadolu ki, üzerinden ipek yolu geçmektedir. Uzak Asya'dan Balkanlara dek uzanan... Bu yoldan nice kavimler, nice boylar, nice aşiretler gelip geçti, yol üstünde bir tutam tarih bırakarak... Kimileri bu tarihi, Küçük Asya'ya Anadolu'nun ortasına dek getirdiler, bıraktılar ve geleceğe aydınlık olsun diye ektiler... Çünkü onların dağarcıklarında, heybelerinde türkü vardı, ağıt vardı, oyun vardı... Kulaklarında kopuz sesi, altlarında at kişnemesi... Ve ceylanlar gibi, boy boy, soy soy gelip girdiler Horasan dedikleri doğu kapısından... Onlar ki, Yaşar Kemal'in dediği gibi, ".. kalkıp Horasan'dan sökün eylediler.." ve Anadolu'da çıktı karşılarına Ağrı, Süphan, Cilo, Toroslar, Kazdağı.. Ve Fırat, Dicle, Kızılırmak, Sakarya, Ceyhan.. Anadolu'nun her karış toprağına bir ad buldular, ovalara, sulara, dağlara... Onlar ki tozlu yollara düşüp, karlı dağlar aşıp geldiler. Zaten Anadolu, onlara kucak açmıştı. Nemrut'ta koca başlı yüce tanrılar, Kazdağı'nda İda, Fenike'de Noel Baba, Alacahöyük'te Kybele, Olimpos'da Zeus ve Promete, Dionysos, Akdeniz ve Ege'nin köpüklü sularında Hera, Afrodit ve nice tanrılar-tanrıçalar... Nice boylar, beyler, sultanlar, köylüler, erenler, sevgililer... Gelenler Anadolu'nun taşıyla, toprağıyla, akan suyu, esen yeliyle, onbinlerce yıldır işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy vermiş sarayları, tapınakları, obaları, hanları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, inançları, sevdaları, acıları, bilgisi ve görgüsüyle bir olup kaynaştılar. "Kılıçsız, kalkansız / Bir sofra kurdular "... Etle kemik gibi, suyla balık gibi, yerle gök gibi... yağmurla toprak gibi... Ve Harran ovasında, Mezopotamya'da, yüzbin ulu kartal konmuş gibi kara çadırlar önünde ateş yakıp, kopuz çalıp binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttular, ulu şahinler gibi, üç gün üç gece, kırk gün kırk gece.
Türkmen boyları, Kybele toprağı Anadolu'ya geldiklerinde, orada kendi sayılarının on katı kadar bir halkla karşılaştı, karıştı. Bir harman oluşturdu... Bu harmanın bir başında elinde kopuzuyla Dedem Korkut, öte başında sazıyla, sözüyle Âşık Veysel yer aldı. Bu harmanda nice kavimlerin, nice inançların, nice törelerin izi vardı, rengi vardı... Biraz Şamanca, biraz Zerdüştçe, biraz Müslümanca... Biraz Türk, biraz Hitit, biraz Kürt, biraz İon'dular.. Biraz Dede Korkut, biraz Dionysos, biraz Bedreddin, biraz Ali, biraz Hacı Bektaş Veli, biraz Pir Sultan idiler.
Ve bunların hepsini Kırklar Meydanı'nda, bir sevginin, bir kardeşliğin, dostluğun etrafında semah dönerken gördü... Turna oldu, uçtu göğe, erişti kırklara... Orda Şahım Aliyel Murtaza'ya niyaz eyledi... Kırat oldu, karşı geldi beylere Köroğluca. Dâr'a düşen de "Ya Hızır" diye yardım istedi boz atlı, ak sakallı ermişten, dervişten.. Dilek diledi Balım Sultan'dan, Abdal Musa'dan Koçi Baba'dan... Ve bunları semaha kattı, semah döndü birlikte..
Peki niçin semah? Nedir semah? O söylencedir ki, Hz. Peygamber, Miraç'a giden de Kırklara uğrayıp kırkı bir, biri kırk olmuşcasına semah dönmemiş miydi?..
Gelin öyleyse, biraz kitap karıştırıp semah nedir, onu açıklayalım:
Semah adının ne zamandan beri kullanıldığı bilinmemekle birlikte, ünlü tasavvuf düşünürü Hacı Bektaş Veli dönemine, hatta daha eski dönemlere dek uzanmaktadır. Orta-Asya Şaman ve diğer Uzak-Doğu inanç kalıntılarını taşır. Bu nedenle gökbilimsel danslardan sayılır. Semahta, gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir ki, bu. da çoktanrılı inanç sisteminden geldiğini gösterir. Alevi (öte yandan Tahtacılar) semahlarında Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli, bir ulu kişi ya da Cem töreninde mürşit postunda oturan Dede, güneşi temsil etmektedir. Diğer oyuncular ve ana-bacılar, yıldızları ve gezegenleri oluştururlar. Semah oyununda ellerin yukarı kalkması Gök-Tanrı'ya, yere doğru uzanması Yer-Tanrı'ya olan inancı ve tapınmayı anlatır. Ayakların yere vuruşuyla kötü ruhları kovmaktadır. Ellerin göğüste çapraz olarak birleşmesi, tüm insanlığı kucaklamak ve sevgi dağıtmaktır.
Alevi-Bektaşi düşünce ve geleneğinde, dolayısıyla semahlarda İslami motifler fazla yer almaz. Yalnızca Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hacı Bektaş Veli sevgisi, Ehlibeyt ve 12 İmam kültü, ulu sayılan kişilere saygı ve bağlılık aşırı biçimdedir. Dairesel dönüşlerde bir gülün açılmasını, sevgi ve barışın dünyaya pay edilişi, yürüyüşlerde ayak ve kol hareketlerinin biçimleriyle bir atın yürüyüşünü ya da Turna kuşunun uçuşunu, kanat süzüşünü görürüz. Alevi-Bektaşi inancında Turna kutsaldır ve Hz. Ali'nin sesi kabul edilir. Ne demişti Pir Sultan Abdal: "Hazreti Şah'n avazı / Tuma derler bir kuştadır". At ise, ta Orta - Asya'dan beri kutsal sayılan bir hayvan kültüdür.
Semahların eski dönemlerdeki izleri oldukça belirsizdir. Eldeki verilere göre, semahların İsa'dan önce de oynandığı ileri sürülmektedir, otantik olarak ateş çevresinde yapılan ritüel Şaman dansları, daha sonraları tasavvuf ve İslamlığın etkisiyle Cem denilen toplantılara girmiştir. Anadolu öncesi biçimi hakkında fazla bilgimiz yoktur. Anadolu'ya göç eden Oğuzlar tarafından getirildiği düşünülmektedir. Benzer dans figürlerine erken Çin dönemi kaynaklarında da raslanılmaktadır. Bunlar, kadın-erkek birlikte, yalnızca kadınların ya da erkeklerin oynadıklarına yakın gözüküyorsa bilin ki aynı gözeden su içilmiştir. Sanırım bu da Şems-i Tebrizi'nin işi olsa gerek...
Semahlar, Anadolu Alevi-Bektaşi zümrelerinde belli kurallara göre ritüel hava içinde Cem düzenine göre oynanır. Çünkü semah, Cem'de yapılan 12 hizmet'ten biri ve sonuncusudur. Semah başlamadan önce kadın erkek birbirlerine niyaz ederler. İşte kadın erkek eşitliği ve birlikteliği.. Ardından Mürşit postunda (makamında) oturan Dede, semah oyuncularını kutsar, gülbank denilen Türkçe dua okur. Bu sırada oyuncuların başlan hafif eğik, eller göğüste çapraz biçimde ve ayaklar da mühürlüdür.
Semah orta, ağır, hızlı olmak üzere üç bölümlüdür. Önce ağır semah nefesi'yle (şiir) başlar, gittikçe, müziğin ritmine göre hızlanır. Semahlarda oyuncuların ayaklan çıplaktır. El ele tutuşmak yoktur. Semah oynanırken, Mürşit-Dede'nin oturduğu, çerağ tahtı denilen makama sırt dönülmez. Geri geri 3 adım (buna Teslis: Üçleme denir ki anlamı Allah-Muhammed-Ali'dir) gidildikten sonra dönülür. Dönülürse tarikata ve makama saygısızlık olarak kabul edilir.
Cemlere karı-koca gidilmesi köy Aleviliğinde koşuldur. Çağrılmayan ve düşkün sayılan kimseler ceme alınmazlar.
Alevi-Bektaşilerce kutsal sayılan ve en bilineni Kırklar Semahı'dır. Hatta, semahın kaynağı olarak, Hz. Ali'nin başkanlığında yapılan ve Hz. Muhammed'in de Miraç'a giderken katıldığı Kırklar Meclisi olayından alındığı söylencesi de bulunmaktadır.
"Bütün evren semah döner
Aşkından güneşler yanar".
Böylece semahı anlatageldik. Dedik, semah cem denilen muhabbet toplantılarında, görgü ve ikrar-törenlerinde dönülür. Öyleyse cem nedir, bunu kısaca irdeleyelim:
Cem, sözlük anlamıyla toplanmak, bir arada bulunmak, tümleşmek demektir.
Cem, sözcüğü için çeşitli söylenceler bulunmaktadır. İran hükümdarlarından Cemşid'in adından geldiğini, Cemşid döneminde yapılan toplantılarda şarap içildiğinden Cemşid'in bu toplantılarını çağrıştırmak için Ayin-ül Cem denildiği ileri sürülmektedir. Hatta bundan dolayı Alevi cemleri hep içki içilen, kadın-erkek dans-edilen sıradan bir eğlence olarak görülmüş ve art niyetli düşüncelerle olaya yaklaşılıp çamur atılmıştır.
Cem, Alevi-Bektaşi kültür ve yaşam biçiminin-temel öğelerinden biridir. Talip, bu toplantıda can bulur, kişilik kazanır, ham iken pişer ve insan-ı kâmilleşir.
Anadolu Aleviliğinde genellikle cemler, kış aylarında daha çok şubat ayında yapılır. Cem, Dede denilen mürşit kişinin önderliğinde gelişir. Her köyün kendine özgü Dede'si vardır. Ancak bu Dede geldiğinde cem yapılır. Komşu köyün Dede'si bu köyün cemine karışmaz. Ancak diğer Dede'nin olur vermesi gerekir.
Cem, cemevi denilen geniş, büyük bir salonda yapılır. Girişin tam karşısına gelen kısımda taht-ı çerağı denilen makam vardır ki buraya Dede oturur. Dede'nin yanında zakir denilen âşıklar / saz şairleri bulunur. Zakirlerden sonra o köyün büyükleri, yaşlıları yer alır. Cemevinin bir tarafında erkek canlar, diğer tarafında ise bacılar oturur. Bu oturma biçimi haremlik selamlık durumu yaratmaz. Bu oturma biçimi 12 hizmetin daha rahat yerine gelmesi ve karışıklığın, düzensizliğin olmaması içindir. Cemin ayin kısmı başlamadan önce Dede, görevlileri çağırır, onları dualar ve görevlerinin ne olduğunu bildirir, öğütlerde bulunur. Cemevinde düzenin sağlanması, gereksiz konuşmaların ve gürültülerin önlenmesi için gözcü denilen görevli sürekli ayakta bulunur ve gerekli durumlarda taliplere "Gerçeğe hû" diyerek cemde olduklarını anımsatır ve uyarır.
Cemde muhabbet edilir. Bu muhabbet sırasında köyün ve ülkenin sorunları tartışılır, çeşitli menkıbeler anlatılır. 12 Hizmet bölümüne geçildiğinde her hizmet görevlisi Dede'nin karşısına gelir, kendisinin hangi hizmette olduğunu söyler ve duasını alır, görevinin başına gider. Alevi-Bektaşi ceminde [kimi] görevliler ve görevleri şunlardır.
Mürşit: Dede de denilir. Törenin yöneticisidir.
Rehber: Mürşidin yardımcısıdır. Hizmetlerin yerine getirilmesini sağlar.
Çerağcı: Cemevinin aydınlatılmasından sorumludur. Mumları (lambaları) yakar. Bu işleme çerağ uyandırmak denir.
Zakir: Bunlar sazcılardır. Cemde deyiş ve nefes okurlar.
Meydancı: Cemevinin temizlenmesinden, tören için hazırlanmasından sorumludur.
Saki: Dem ve su dağıtır.
Gözcü: Görevi, cemdeki canlan gözetmek, kurallara uymasını, gürültü etmemesini, yasak olan davranışta bulunmamasını sağlamaktır.
Pervane: Semaha kalkacak semahçıları belirler.
Ferraş / Süpürgeci: Cemevinin süpürülmesinden, temizlenmesinden sorumludur.
İbrikdar: İbrikle su taşır. Lokma yenildikten sonra canların ellerini yıkaması için ibrikle su döker. El temizliğinden sorumludur.
Ayakçı: Davetçi / Okuyucu da denilir. Meydancı ile birlikte cemevinin düzenlenmesinden sorumludur.
Cem başlamadan bir gün önce görevliler, görevleri için gerekli hazırlıkları yaparlar. Cem yapılacağı akşam, cemevine 12 post serilir ki her birinin bir adı, simgesi vardır.
Cem'in ilk başında kurbanlar meydana getirilir ve dualanır. Böylece erkenden lokmanın pişmesi başlatılmış olunur. Kesilen kurbanlar, ancak Cemin bitimine doğru pişirilip meydana getirilir. Lokma yenilmesiyle birlikte cem de sona erer.
Ceme bekarlar, düşkün olanlar giremez. Küsülü olanlar bir gün öncesinden barışırlar ve ceme barışık olarak giderler.
Ceme giderken özel bir giysi giyilmez. Yöreye göre değişiktir. Ancak en temiz giysilerini giymek zorundadırlar. Cemden önce yıkanılır ve sandıktan en temiz giysiler çıkarılıp giyilir. Böylece hem beden temizliği, hem ruh temizliği yapılmış olunur.
Cemde canlar gelişigüzel oturmazlar. Bağdaş biçiminde otururlar. Dededen izinsiz bir eyleme girişemezler. Dede'den izin almak zorundadırlar. Örneğin Dede başlamadan önce lokma yenilirse cezalandırılır.
Cemde eğer varsa küsülü olanlar barıştırılır, birbirinden şikayetçi olanların sorunları muhakeme edilip çözüme kavuşturulur.
Osmanlı dönemi Kadı defterleri incelendiğinde Alevi-Bektaşi yerleşim bölgelerinden herhangi bir Alevinin kadıya gitmediği görülür. Çünkü mahkemelik işi, Dede'nin huzurunda çözülmüştür. Bu da ayrı bir hukuk düzeninin yerleşmiş olduğunu ve sağlamlığını göstermektedir.
Alevi cemlerinde dedikodu yapılmaz. Kaş-göz olayı yoktur. Herkes birbirine bacı-kardeştir. Gerici kafaların söylediği gibi cemde mum söndürülüp horoz çırpındırılmaz. Tüm bunlar iftiradan, kara çalmadan başka bir şey değildir. Oysa öte yandan Alevilikte en ağır suç, zinadır, bir kadına kötü gözle bakmadır. Böyle bir suç işleyen düşkün ilan edilir ve köyden kovulur. Bu konuda titiz olan bir inanç sahibinin böyle bir haltı yemesi bağışlanır gibi değil..
Zaten ceme giren talibe, talip olma töreni sırasında "Gelme gelme, gelenin malı, gidenin can"ı diye uyarıda bulunur.
Cemevi bir okuldur, bir mahkemedir, bir muhabbet yeridir.
Cem'de "eline, diline, beline sahip ol" ilkesi geçerlidir.
"Güzel âşık çevrimizi,
Çekemezsin demedim mi?
Bu bir rıza lokmasıdır,
Yiyemezsin demedim mi?"
Pir Sultan Abdal
www.alewiten.com, 2.12.2002
Bkz. Pir Sultan Abdal 17 (1996).