Yusuf Küçükdağ
Şah İsmail’in Anadolu’yu Şiileştirme Çalışmaları ve Osmanlı Devleti’nin Aldığı Önlemler
Batılıların Küçük Asya adını verdikleri Anadolu, tarihin hemen her devrinde, İran sahasında kurulan devletlerin ilgi alanına girmiş; bu nedenle Anadolu’ya hakim olan siyasi güçle, İran devletleri arasında bir takım problemler yaşanmıştır. 16. yy. başlarından itibaren vuku bulan Osmanlı-Safevi çekişmesinin merkezi de Anadolu olmuş; bu iki sahada kurulan devletler arasındaki nüfuz mücadelesi, bazen sert, bazen de yumuşak biçimde günümüze kadar sürüp gelmiştir. Bu makalede, 15. yy. sonlarında ortaya çıkan Şah İsmail’in Anadolu’yu ele geçirme politikasına karşı Osmanlı Devleti’nin aldığı önlemler; bu çerçevede Halvetiyye tarikatı merkezli karşı koyma çabaları incelenecektir.
1. Safevi Devleti’nin Kurulmasından Önce Genel Durum
16. yy. başlarında, Şah İsmail (ölm. 930 H / 1524 M)’in önderliğinde İran’da ortaya çıkan Safevi Devleti, bu adı, altıncı batında dedesi olan Şeyh Safiyüddin (1252-1334)’in kurduğu Safeviyye tarikatından almıştır.
Safevi Devleti’nin, tarikattan devlete kadar uzanan ilginç bir yapılanması vardır. Safevi tarikatının kurucusu Şeyh Safiyüddin, Sünni olarak bilinen bir mutasavvıftır. Safeviliğin Şiiliğe dönüşmesi Şeyh Safiyüddin’in torunu Sultan Hoca Ali zamanında gündeme gelmiş; Safiyüddin’in kızı tarafından torunu olan Şeyh Cüneyd (ölm. 1460) ile de tarikatın bu yüzü, onun 1448’de Şiiliğini ilan etmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Cüneyd’in 1460 yılında Akkoyunlu Sultanı Halil ile yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine, oğlu Şeyh Haydar, Erdebil sûfilerinin başına geçmiş; 1488’de Şirvanşahlardan Ferrûh Yesâr ile yaptığı savaşta katledilmiştir. Onun yerine geçen Sultan Ali de 1494’te öldürülünce, Safeviyye tarikatının şeyhliğine henüz 7 yaşında olan Şah İsmail getirilmiştir.
1.1 Safevi Hanedanı'nda Devlet Kurma Fikrinin Ortaya Çıkması
Safeviyye tarikatının kurucusu Şeyh Safiyüddin’in[1] devlet kurma fikrine sahip olduğuna dair kaynaklarda açık bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, daha sağlığında, Anadolu’nun heterodoks Türklerinden çok sayıda müridin Erdebil’e onu ziyarete gitmesi[2] ve Safevi hanedanının, Şah İsmail’e kadar Safevi Devleti’ni kurma hususunda bu çevreden büyük destek görmesi, devlet kurma düşüncesinin Şeyh Safiyüddin’e kadar uzanan bir geçmişe sahip olduğuna işaret etmektedir. Muhtemelen Safiyüddin, tarikatın ana prensiblerinden biri olarak devlet kurmayı da koymuştur. Sadece aile fertlerinin bildiği bu amaç, bir sır gibi tarikatın halifelerinden bile gizlenmiş olmalıdır. Nitekim, Şeyh Safiyüddin’den itibaren Safeviyye tarikatı halifeleri, şeyh ailesinin devlet kurma fikrinden habersizlerdi. Bu durum ortaya çıkınca, hele bu ideallerini gerçekleştirmek için Şiiliğe yönelince, halifelerden bazıları onlardan ayrıldı. Şeyh Abdurrahman-i Erzincani bunlardan biridir. O, Şeyh Safiyüddin-i Erdebili’nin en tanınmış halifelerindendi. Amasya çevresinde Safeviyye tarikatını yaymakla görevlendirilmişti. Bir sabah üzüntülü olarak kaldığı zaviyenin hücresinden üzüntülü bir şekilde dışarı çıktı. Yakın müritleri, bunun nedenini sorunca şöyle dedi:
“Tâife-i Erdebiliyye şimdiye degin gâyetle vera’ ve takvâ ve hüsn-i ’akide üzere iken hâlen şeytân-ı bed-kemân anlarin sudûrına duhûl ve dimâ’-yi fâside gibi ’urûkuna hulûl idüp tarika-i eslâfdan ihrâc ve izlâl eyledi”. (Mecdî: Tercüme-i Sakaik-i Numaniyye. İstanbul 1269: 78)
İlhanlı Devleti’nde dağılma işaretlerinin ortaya çıktığı sırada Azerbaycan’da idareyi zorla ele geçiren Çoban sülalesinden Melek Eşref’in, Erdebil’de o zaman şeyh olan Safiyüddin’in oğlu Şeyh Sadreddin’den şüphelenip, onu 3 ay kadar Tebriz’de göz hapsinde tutması, bu ihtimali güçlendirmektedir. Şeyh Cüneyd’in tarikat şeyhi gibi değil de daha çok devlet başkanı gibi davranması[3] ve bu uğurda açıkça mücadele vererek, Safevi tarikatı kuralları çerçevesinde dini bir devlet kurmak istemesi[4], ailede uzun süreden beri gizlenen sırrın ortaya çıkmasından başka birşey değildir. Saltanatta gözü olduğu bütün davranışlarından belli olan Şeyh Haydar[5] da babası Cüneyd’in öldürülmesi ile kuruluşu tamamlanmayan devlet idealinin gerçekleşmesi için, müritlerini silahlandırmış ve başlattığı isyan hareketinde katledilmiştir. Safevi hanedan mensublarının uğruna canlarını feda ettikleri Safevi Devleti’ni Şah İsmail, çevresinde toplanan Türk asıllı binlerce mürit ile kurmayı başarmış; İran sahasında yeni bir dönem başlatmıştır.
1.2 Safevi Hanedanı’nda Şiiliğin Benimsenmesi
Safeviyye tarikatı, Halvetiyye gibi Şeyh Zâhid-i Geylâni (ölm. 690 H. / 1291 M.)’nin kurduğu Zâhidiyye’nin bir koluydu. Safeviyye’nin kurucusu Safiyüddin, Şeyh Zâhid-i Geylâni’nin müridi olup, Hulvi’ye göre Sünni bir şeyh idi. Bununla birlikte Hulvi’deki bir haber, Şeyh Safiyüddin’in Sünniliğinin tartışılabilir mahiyyette olduğunu göstermektedir. Şiilerce önemli kabul edilen Seyyidliği kullanma yönüne giderek, önce kendisini “Seyyid” ilan etmiş, daha sonra nedense bundan vazgeçmiştir. Hulvi, Seyyidilik konusunun Safevi ailesinde Hoca Ali’den çok sonra gündeme geldiğini söylemekte ise[6] de yapılan araştırmalar, Safevi tarikatının esas Hoca Ali zamanında Şii bir mahiyet aldığını göstermektedir. Şiiliği tam olarak benimseyen Şeyh Cüneyd’in ise; tarikatın hankah ve zaviyelerinde bunu geniş alanlara yaymaya çalıştığı bilinmektedir[7]. Faruk Sümer’e göre; Safevilerde Seyyidliği ilk Şeyh Cüneyd kullanmış; Anadolu Türkmenleri arasında bu vasıfla dolaşmıştır[8]. Onun Şiiliği savunması yüzünden amcası Cafer ile arası açılmış, bundan sonra Safeviyye tarikatı, biri Sünni diğeri Şii olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Şeyh Haydar bu hususta daha ileri giderek, kendisine bağlı olanların kıyafetine yeni bir düzenleme getirmiş; aynı tarikatın Sünni kolunca kabul edilen siyah giysiye karşılık müritlerine “Haydari Kızıltaç” ve “kızıl kisve” giydirmiş, bu nedenle müntesiplerine “Kızılbaş” denmeye başlanmıştır[9]. Şiiliği İran’da çok katı olarak uygulayan Şah İsmail’dir. Celâl-Zâde, İdris-i Bitlisi’ye dayanarak, Şah İsmail’in ecdadınca kurulan “tarikat-ı Muhammedi” dışına çıkmış; Ashaba küfretme esasına dayalı “Şiâ dimekle meşhûr” bir “bâtıl mezheb ihtira” etmiş[10] (vücuda getirmiş) olduğunu ileri sürmektedir.
Safevi tarikatıyla çoğunluğu Anadolu Türk’ü olan müritlerinin Şiileşmesi hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Sümer’in dışındaki araştırmacılar, tarikatta Şeyh Cüneyd döneminde Şiileşmenin başladığı, Anadolulu müritlerin de onun propagandaları sonucu Şiileştiği kanaatindedir[11]. Sümer ise, Cüneyd’in Anadolu’ya gelmesini takip eden yıllarda tarikatın Şiileştiği görüşündedir[12]. Ona göre, Anadolulu Şii veya Şiiliğe mütemayil müritler, onu bu konuda etkilemişlerdir. Erdebil Tekkesi’ne Anadolu’dan daha Şeyh Safiyüddin zamanında ziyaretçilerin geldiğine değinilmişti. Bu Anadolulu Türkmen müritlerin en belirgin özelliği, henüz medrese kültüründen etkilenmemiş, yüzeysel olarak İslamiyeti benimsemiş köylüler olmasıdır[13]. Bunlar, Ehl-i Beyt sevgisini inançlarının temeli olarak kabul etmiş kitlelerdi. Medrese eğitimi almış insanlara göre; bunlar Ehl-i Beyt konusunda daha heyecanlıydılar. İşte Şeyh Safiyüddin, onlardaki bu özelliği farketmiş, bu hassasiyetten yararlanmayı düşünmüş olmalıdır. Nitekim onun kendisini “Seyyid” ilan etmesinin temelinde bu düşüncenin yattığı söylenebilir. Bununla birlikte kendisinde Seyyidlik vasfı olmamasına rağmen onun böyle bir iddia ile ortaya çıkması, belki de çevresince yadırganmış, bu yüzden Seyyidlik iddiasından vazgeçmiştir. Ancak soyundan gelenler, Seyyidiliği amaçlarını gerçekleştirmek için kullanılarak bunun meyvelerini dermişlerdir. Onların, “Seyyid” olduklarına dair haberleri yaymalarından kısa bir süre sonra, çok sayıda Anadolulu Türk, Erdebilli şeyhlerin çevresinde toplanmış; Safevi Devleti’nin kurulması için canla başla mücadele etmişlerdir. Öyle ise, Safeviyye tarikatı, Anadolulu müntesiplerinin etkisiyle, daha Safiyüddin zamanında Şiileşmeye başlamış; devlet kurma idealinin bu yolla gerçekleşeceğini farkeden diğer Erdebilli şeyhler de tüm güçlerini bu yönde sarfetmişlerdir.
1.3 Safeviyye Tarikatı’nda Anadolulu Müritler
Beylikler döneminde Anadolu’da yaşayan Müslümanlar arasında Şii-Sünni ayırımının bulunmadığı bilinmektedir. O devir Anadolu’sunda yaşayan Bektaşiler dahil Müslümanların hepsi, Hz. Ali ve Ehl-i Beyti sevme konusunda aynı görüşte olmalarına rağmen, içlerinde Rafizi bulunmuyordu. Hatta, Rafizilik’e karşı idiler. Örneğin, Bektaşi Dervişi Sarı Saltık, Osman Gazi ile görüştüğünde şöyle nasihat etmiştir:
“... ulemâ ve sulehâyı sevün, rağbet idün ve şeri’ate boyun tutun, ilmü ibâdete şürû eylen. Rafiziye ve Hâriciye ve münafıka rahm itmen öldürün, oda urun. Ve bu Hanefi mezhebin dâim gözet ki cemi mezhebün akdem ve akvâsı ve pâkidür.” (Ebü’l-Hayr-ı Rumî: Saltuk-Nâme, Cilt 3. (Haz. Şükrü Haluk Akalın), Ankara 1990: 273)
Bu nedenle İbn Battuta, Anadolu’da yaşayan Müslümanların tamamının Sünni olduğunu söylemektedir[14]. Bununla birlikte Anadolu’da heterodoks olduğu bilinen gruplar da vardı ki; bunlardan Kalenderilik, en yaygın olanıydı[15]. Claude Cahen, Anadolu’nun bu yapısına bakarak, Şiilerle Sünniler arasında zıtlaşmadan çok “İslami öğretiyi dinsel tören uygulamalarına bağlayan tasavvuf tarikatlarının gelişmesi ön planda idi” demektedir[16]. Sünni olarak görülmeyen gruplar, Şeyh Bedreddin isyanı dışında, kuruluşundan II. Bayezid’e kadar Osmanlı Devleti’nde iyi muamele görmüşler; onlar da devlete karşı siyasi anlamda tavır alma yönüne gitmemişlerdir[17]. Bu sulh ve sükûn dönemi, Safeviyye şeyhlerinin Anadolu’da etkili olmaya başladıkları 15. yy. sonlarında yerini huzursuzluğa bırakmıştır. Özellikle Şah İsmail’in Safevi Devleti’ni kurma çalışmalarında Anadolu’daki Türkmen müritlerinden geniş çapta yararlanması, hele Anadolu’yu tümüyle içine alan Osmanlı topraklarını istila etmek için gizli çalışmalar yapması, heterodoks zümrelerle Osmanlı Devleti’ni karşı karşıya getirmiş; etkileri günümüze kadar süren birtakım problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Anadolu Türkmenleri ile Safeviyye tarikatı ilişkilerinin daha Safiyüddin zamanında başladığına değinilmişti. Anadolu’dan Erdebil’e ilk gidenler, Erzincan dolaylarında oturan Türkmenler olmalıdır. Teke-İli’ndeki Türmenlerin Erdebil Tekkesi’yle ilişkilerinin ise, daha sonra, Şeyh Sadreddin zamanında başladığı söylenebilir. Cenabi’nin yazdığına bakılırsa, Şah İsmail’e daha Lâhican’da iken müritleri Teke-İli’nde Şeyh Sadreddin’in çok sayıda müridinin bulunduğunu haber vermişlerdi[18]. Öyle ise, Teke-İli’nde oturan müritlerle diyalog, onun halefi Şeyh Sadreddin zamanında başlamıştır. Hoca Ali’nin şeyhliği sırasında Teke-İli, Hamit ve Karamanoğulları gibi Anadolu Beylikleri sınırları içinde yaşayan çok sayıda Türkmen mürit, Erdebil Tekkesi ile temas halinde idi[19]. Hoca Ali’nin, söylenen yerlerden çok sayıda müntesibinin bulunması, Timur’un 1402’de Anadolu’dan getirilip Şeyh Hoca Ali’nin ricası üzerine serbest bıraktığı Türk asıllı esirlere bağlanmaktadır[20]. Sayıları 30 bine ulaştığı söylenen bu esirlerden bir kısmı, o zaman ülkelerine döndüler. Bir kısmı da Erdebil’de kalarak, Safevi tarikatına intisap ettiler. Sümer tarafından kabul edilmemekle birlikte[21] daha sonra gelişen olaylarda, Teke-İli’nden olan Türkmenlerin birinci derecede rol oynamaları, bu haberi doğrulamaktadır.
Safeviyye şeyhleriyle Anadolu Türkmenleri arasındaki ilişkiler, bundan sonra daha da gelişmiştir. Nitekim Şeyh Cüneyd’in Anadolu’daki heterodokslarla yakından ilgilenmesi; hatta yoğun olarak yaşadıkları bölgelere gidip, onlarla görüşmesi[22], tarikatın güçlenmesi ve devlet kurma projesinin geniş çevrelere duyurulması bakımından önemlidir. Cüneyd, bu fırsatı çok iyi değerlendirmiş, muhtemelen müritlere Hz. Ali evladından geldiğini; amacının Safeviyye kurallarına bağlı bir tarikat devleti kurmak olduğunu açıklamış; hatta bu amacını gerçekleştirmek için çevresine söylenen yerlerden 5-10 bin kişi bile toplamıştır[23]. Onun anlattıkları, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan ve fıkıh kurallarına göre idare edildikleri için rahatları kaçan müritlere, oldukça cazip gelmiş olmalıdır. Öyle ya, başlarında kendi şeyhlerinin bulunduğu bir devletin kurulması ile onlardan olmayanların idaresinde bulunmaktan kurtulma fırsatı doğacaktı. Ayrıca şeyhlerinin onların rahat etmesi için her türlü kolaylığı sağlayacağından da şüpheleri yoktu. Fazlullah b. Ruzbihan’ın söylediklerine bakılırsa, Cüneyd’in halifeleri, onu tanrısal vasıflara sahip biri olarak müritlere tanıtıyor[24], tabii ki onlar da Cüneyd’ten olması gerekenden fazla şeyler bekliyorlardı. Türkmen müritler, Şeyh Haydar’la ilgili olarak da benzer duygular içinde idiler. Onların durumundan azami derecede faydalanmasını bilen Haydar, babası Cüneyd’ten daha çok Anadolulu müritleri siyasi amaçları için kullanmış, oğlu İsmail’e potansiyel bir güç bırakmıştır. Bunlar, Şah İsmail’in kurmaya muvaffak olduğu Safevi Devleti’nin muharip kuvveti olarak bilinen Tekelü, Karamanlu, Ustaclu, Dulgadır, Bayat ve Varsaklar diye anılan Türkmenler idi[25].
2. Safevi Devleti’nin Kurulması
2.1 Safevi Devleti’nin Kuruluşu Sırasında Şah İsmail ile Anadolulu Kızılbaş Türkmenler Arasındaki İlişkiler
Safevi Devleti, Şeyh Safiyüddin başta olmak üzere, Safevi tarikatının şeyhliğinde bulunmuş kişilerin tümünün gayretleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, Şah İsmail (1487-1524)’in çalışmaları sonucunda siyasi bir heyet halini aldığı gerçeği de göz ardı edilemez. Bunun için o, İran’da hüküm sürmüş olan Safevi hanedanının ilk hükümdarı olarak kabul edilir[26].
Şah İsmail, kardeşi Sultan Ali Akkoyunlu hükümdarı Rüstem’le yaptığı savaşta ölünce, Erdebil ve çevresinde, babasının sadık müritlerince gizlendi. Rüstem Bey’in 1497’de katli ile Akkoyunlu Devleti’nden karşısına çıkacak ciddi bir kuvvetin kalmadığını gördü. Kendisinden önceki Safevi şeyhleri gibi, Hz. Ali sevgisini kullanarak[27], çevresine insan toplamak ve bu uygun pozisyonu değerlendirerek Azerbaycan’ı ele geçirmek istiyordu. Bunun için, güçlü bir orduya ihtiyaç vardı. Gönlünden geçenleri, tarikatın imkânlarıyla gerçekleştirmenin mümkün olup olmadığını araştırdı. Yanındaki sadık müritleri, genç yaştaki şeyhlerine, Teke-İli’ndeki müritlerle İran’da devlet kurabileceğini söylediler:
“Biz hâzırız. Lâkin kârin yalınuz bizimle kuvvet dutmaz. Pes sana lâzımdur ki Rum’a varasun. Anda Teke-İli’nde Şeyh Sadreddin’in ehibbâsindan çokluk kimesneler vardur. Anlar ile mülâkat eylen. Eğer anlar itâ’at iderler ise diyâr-i Acem’e anlar ile gelesin ve biz dahi mülâki olup kâr-i sal-tanat üstüvâr olmak mukarrerdür”. (Cenabi: Muhtasar Târîh. Nûruosmaniye Kütüphanesi, No: 3097, vr. 155a.)
Şah İsmail, bunun üzerine Teke-İli’ne mektuplar gönderip, müritlerinin yanına gelmelerini istedi. Onlar da kalabalık gruplar halinde, Erzincan’da kendilerini bekleyen Şah İsmail’in yanına geldiler[28]. 1500’de Erdebil’e girdiler. Şah İsmail, 1502’ye kadar Azerbaycan’ın büyük bir kısmını işgal ederek, Tebriz’de “Şah” unvanını aldı.
Osmanlı Devleti’nin doğu sınırında meydana gelen bu siyasi gelişme, bölgede dengeleri alt üst etti. Şii Safevi Devleti’yle sınırı olan Sünni devletler, bu yeni yetme devlete karşı, birtakım önlemler almak zorunda kaldı. Bölgedeki en güçlü devletin hükümdarı II. Bayezid, Azerbaycan’da olup bitenleri casusları aracılığıyla öğrenince[29], orada Osmanlı Devleti için tehlikeli bir yapılanmanın olduğunu anladı. Daha önce Safeviyye tarikatı mensuplarına karşı izlenen yumuşak politika, yerini sertliğe bıraktı. İran sınırı kapatılarak, Şah İsmail’e Anadolu’daki müritlerinden gidecek her türlü yardımın önünün kesilmesine çalışıldı. II. Bayezid, Sivas sancak-beyine gönderdiği evâhir-i Zilkâde 906/Mayıs 1501 tarihli hükümle, “Erdebil sûfilerinden Erdebil-oğlu’na giderken, dutulan sûfiler”in “ehl-i fesât tâifesi” oldukları ve Azerbaycan’a vardıklarında akla hayale gelmedik kötülükler yaptıkları için sınırdan geçirilmeyip, katledilmelerini istemiştir[30]. Hükümde, “bundan evvel hükm-i hümâyûn” verildiğine dair kaydın bulunduğuna bakılırsa, ilk hüküm 1501’den önce; herhalde 1500’de, Erdebil’in işgali üzerine sınır valilerine gönderilmiş olmalıdır.
II. Bayezid, Azerbaycan’da olayların daha da şiddetlendiğini haber alınca, konunun hassasiyetini sancakbeylerine bildirmiş ve “Yukarı tarafa varan Erdebil sûfilerinden varışda ve gelişde bulunanun siyâset idesiz” şeklinde hükümler göndermiştir. Onun tüm gayretlerine rağmen, sınır görevlileri Şah’a bağlı olup, Anadolu’dan İran’a gitmek üzere yola çıkmış sûfileri idam edecekleri yerde, onlardan yüksek miktarlarda para alarak, sınırdan geçmelerine izin vermişlerdir[31]. Böyle olunca, Kızılbaşlarla Şah İsmail arasındaki temas kesilmemiş; bu yüzden Azerbaycan’dan Karaman Eyaleti’ne kadar uzanan sahada etkileri, eskiye göre daha da artmıştır[32].
Durumun vahameti devlet adamlarına anlatıldığından başka, sınırdan Safevi sûfilerinin geçirilmemesi konusunda yeni bir dizi önlemler alınmış; II. Bayezid gönderdiği hükümle
“...Ol bâbda gönderilen hükm-i hümâyûnum târihinden şimdiye dek ne denlü sûfi siyâset olunmışdur, defter idüb dergâh-ı mu‘allâma gönderesiz ve bundan böyle ayda bir, iki ayda bir, ne denlü siyâset olunursa defter idüb göndermek ardınca olasız...” (II. Bâyezid dönemine aid 906/1501 Tarihli Ahkâm Defteri. (Haz. İlhan Şahin; Feridun Emecen) İstanbul 1994, Sıra no: 454)
diyerek, sancakbeylerinden ayda bir sûfilerden idam edilenlerin deftere yazılıp gönderilmesini istemiştir. Böylece, merkezden gönderilen emirlerin uygulanması hususunda, devlet adamları yakın takibe alınmışlardır.
Merkez tarafından konunun çok ciddiye alındığını gören sancakbeyleri, Safevi sûfilerinin Azerbaycan’a gitmeleri konusunda daha sıkı önlemler almış olmalıdır. Nitekim, ordusunun temelini oluşturan Anadolulu müritleriyle eskisi gibi rahat bağlantı kuramayan Şah İsmail, bir elçi göndererek amacının devlet kurmak değil, dervişlik olduğunu bildirdi:
“Bu şark vilâyetine itdiğimiz ecdâdımızın kanın taleb itmek içündür ve bizim murâdımız yine dervişliktir” (Aşık Paşa-Zâde: Tevârîh-i Al-i Osman. İstanbul 1332: 269) dedi. II. Bayezid’ten müritlerinin kendisini ziyarete gelmelerine engel olunmamasını rica etti. Sultan, ziyaretten sonra geri dönmeleri şartıyla, bu yasanın uygulanmayacağını kendisine bildirdi[33]. Böylece, Safevi müritleriyle Şah İsmail arasındaki bağlar, yeniden kurulmuş oldu.
2.2 Safevi Devleti’nin Kurulduğu Yıllarda Kızılbaş Türkmenlerin Çıkardığı Ayaklanmalar
Şah İsmail, Safevi Devleti’ni kurunca, komşuları bulunan zayıf devletlere karşı hemen seferler düzenleyip[34], sınırlarını genişletmeye başlamıştır. O, bu sırada Osmanlı Devleti'ne karşı gayet yumuşak davranıyordu. Güçlü Osmanlı ordusundan çekindiğinden başka, bu devletle arayı açması durumunda, ordusunda görev alan Anadolu orijinli Kızılbaşlardan mahrum kalacağını hesap ederek böyle davranmış olmalıdır. Diğer taraftan, Osmanlı Devleti’yle zıtlaşması halinde, Anadolu’da faaliyet göstermekte olan halifelerin de işleri zorlaşmış, kendine taraftar toplayan bir kaynak kurutulmuş olurdu. Oysa sulh ve sükûn içinde iken, propogandalarla müritlerin sayısı çoğaltılır, uygun bir pozisyon yakalanarak Anadolu’da Safevi Devleti’nin sınırları içine alınırdı. Yani kaleyi içten fethetmenin yolunun, Osmanlı Devleti’yle barış içinde yaşamaktan geçtiğini çok iyi biliyordu. Nitekim II. Bayezid, müritlerini sınırdan geçirtmeyince zor durumda kalmıştı. Öyle ise, mümkün mertebe, Osmanlı Devleti’ni karşısına almaması gerekiyordu. Bunun için, Şehzade Selim’in sınır ihlallerini[35] bile sineye çekiyor, bunu savaş nedeni kabul edip, çatışmaya girerek başını derde sokmuyordu. Daha sonra değinileceği üzere, bu doğru bir tesbitti. Çünkü, halifelerinin zamansız ortaya çıkmaları, Osmanlı Devleti’nde Şah İsmail’e karşı kamuoyu oluşmasına ve I. Selim’in tahta oturmasına neden olmuştur. Tabii Şah’ın korktuğu başına gelmiş, Anadolu üzerindeki emellerini gerçekleştirme fırsatını kaçırmıştır.
Şah İsmail’in Anadolu ile ilgili plan ve projelerini alt üst eden ilk olay, Şah Kulu isyanıdır. Osmanlı Devleti’ne karşı başlatılan bu ayaklanma, hem Safevi hem de Osmanlı tarihi için bir dönüm noktasıdır. Çünkü, her iki devletin bünyesinde de beklenmedik değişikliklere neden olmuş, adeta tarihin seyri değişmiştir.
Teke-İli’nde ikamet eden Türkmenlerin Safeviyye şeyhleriyle olan münasebetlerinin eskiye dayandığına, daha önce değinilmişti. Bu yörenin Kızılbaş Türkmenleri, Erdebil ile haberleşmeyi kesintisiz sürdürüyorlardı. Bu durum, orada Safevi hanedanı lehine, Osmanlılar aleyhine bir kamuoyunun oluşmasına neden olmuştur. Çağdaş tarihçilerin iddia ettikleri gibi, ekonomik problemler onları bu yöne itmemiştir. Olay, tamamen siyasi olup, bunun dışındakiler bahane olmuştur. Nitekim, söylenen yöredeki ayaklanma belirtileri, Safevi Devleti’nin kurulmasından hemen sonra ortaya çıkmıştır. Şah Kulu isyanından önce, 1501’de Taş-İli’nde Nasûh adlı birinin isyan durumunda olduğu, bölge idarecilerince belirlenmiş, Karaman valisi Şehzade Şehinşâh ve Mesih Paşa’nın özel gayretleriyle bunların devlete karşı olan hareketleri önlenmeye çalışılmış; laf anlamadıkları görülünce, çoluk çocuklarıyla buradan kaldırılıp İstanbul’a sürülmeleri hükm-i şeriflerle istenmiştir[36]. Burası, eskiden beri Safevilerin ilgilendikleri bölgenin içine girmekteydi. Bundan başka, Safevi Devleti’nin kurulduğu döneme rastlaması, Nasûh’un Şah İsmail ile ilişkisinin varlığına işaret kabul edilebilir. Diğer taraftan Aşık Paşa-Zâde’nin “Erdebil’e varan Sûfileri Sultan Bâyezid tahkir idüp Rûm-İli’ne sürdü” demesinden sonra, Şah İsmail’in Tebriz’i aldığını söylemesi[37], Taş-İli’ndeki isyandan sonra vuku bulan sürgünün, Tebriz’in Şah tarafından alınmasıyla aynı seneye rastladığını göstermektedir. Öyle ise bu, Kızılbaşların o yöredeki ilk başkaldırma olayıdır.
Şah Kulu isyanı, Nasûh’un bertaraf edilmesinden 10 sene sonra ortaya çıkmıştır. Şeyh Haydar’ın halifelerinden Hasan Halife’nin oğlu olan Şah Kulu, babası gibi Safeviyye tarikatının halifelerinden olup[38], Elmalı’da zühd ve takvâ sahibi olduğu için II. Bayezid, ona her sene 6-7 bin akçe sadaka yolluyordu[39]. II. Bayezid’in ihtiyarlığı ve şehzadelerin taht mücadelesinden yararlanarak, Anadolu topraklarını, 8-10 senede Fırat’tan Ceyhun’a kadar geniş bir sahayı eline geçiren Şah İsmail’e bağlamak düşüncesiyle hurûc etmiş;
“Bana erenlerden işaret olmuştur. Hâlen sâhib-i zuhûr olan Şah İsmail’in halifesiyim”, “min-bâd devlet ve saltanat bizimdir” (Solak-Zâde: Târîh. İstanbul 1297: 329)
diye Şah Kulu, isyan olayını başlatmış ve Osmanlı kuvvetlerince katledilmiştir[40]. Ayaklanmaya katılanların bir kısmı canlarını kurtarıp, İran’a Şah İsmail’in yanına gitmiştir.
Şah Kulu’nun isyan hareketi, ne Osmanlıların ne de Safevilerin beklediği bir olaydır. Osmanlı devlet adamları, Azerbaycan’da bir tasavvuf hareketi olarak başlayıp bir devletin kurulmasıyla sonuçlanan siyasi hareketin, Antalya’da destek bulması ve hele bunun için hurûc edilmesine şaşırdılar. Celal-Zâde bunu, ülkede olup bitenden haberi olmayan vezirlerin işbaşında bulunmasına bağlamaktadır[41]. Onun bu söyledikleri doğru olarak kabul edilse bile, daha düne kadar II. Bayezid’in zühd ve takvâ sahibi olduğundan dolayı sadaka gönderdiği adamın, birdenbire Şah İsmail adına ayaklanması kimin aklına gelirdi? Öyle ki bu hareket, Şah İsmail için de sürpriz oldu. Hiç hesapta yokken, halifesinin Osmanlı Devleti'ne karşı harekete geçmesini çok yanlış bir davranış olarak kabul etti. Bunu başlatanlar, kaynar kazanlarda diri diri kaynatılarak, ağır bir biçimde cezalandırıldı[42]. Bu görülmemiş ceza, şeyhleri olarak kendisinden habersiz bir iş yapmaları durumunda kendilerini çok kötü sonucun beklediğine dair diğer müritlere işaret olmalıdır.
Daha önce kısaca değinildiği üzere, ok yaydan çıkmış, olan olmuştu. Artık Şah İsmail, halifesinin yaptığı hatayı telafi edecek durumda değildi. Çünkü, bu beklenmedik olay, Şah İsmail konusunda endişeli ve kararsız bir bekleyiş içinde olan Osmanlı Devlet adamlarıyla ulema ve askerlerin çoğunun, Kızılbaş hareketine başından beri iyi gözle bakmayan Şehzade I. Selim’in yanında yer almasına zemin hazırladı[43]. Şah Kulu olayı, Şehzade Ahmed taraftarlarınca da tahta çıkmak için bir fırsat olarak görüldü[44]. Fakat, Şehzade’nin Kızılbaş ayaklanmasına karşı başarısızlığı görülünce saltanat yolu I. Selim’e açıldı[45].
3. Şah Kulu Ayaklanmasından Sonra Osmanlı-Safevi İlişkileri
Yukarıda değinildiği üzere, Şah Kulu isyanı, Osmanlı Devleti’nde yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. Tahta oturan I. Selim’in en önemli projesi, Şah İsmail’i bertaraf edip Safevi Devleti’ni ortadan kaldırmaktı.
Osmanlı-Safevi çekişmesi, araştırmacılarca farklı sebeblere bağlanmış olup, bunlardan Sünni-Şii çatışması olduğu yönündeki görüş, daha fazla kabul görmüştür. İranlı yazar Vecih Kevserani, mezheb farklılığını, savaşı başlatmanın sebebi olarak görmekte, esas sebebin tarafların ekonomik çıkarlarını korumak olduğunu ileri sürmektedir[46]. Onun iddia ettiği husus, Kanûni’den sonraki İran-Osmanlı münasebetlerinde bir dereceye kadar kabul edilebilir. Fakat, Safevi Devleti’nin ortaya çıkmasından Çaldıran Savaşı'na kadar geçen dönemdeki olaylar derinlemesine incelendiğinde, Osmanlı bağımsızlığını tehlikeye düşürecek Şah önderliğindeki bir oluşumun önüne geçilmek istendiği açıkça görülür. Bunun daha iyi anlaşılması için, Şah İsmail’e karşı Osmanlı sultanlarının aldığı önlemler ve bunun nedenleri üzerinde durulması gerekir.
3.1 Osmanlı Devleti’nin Şah İsmail’in Yayılmasını Durdurmaya Yönelik Önlemleri
Şah İsmail, 1501’de kurmayı başardığı Safevi Devleti’nin sınırlarını 10 sene gibi kısa bir sürede, Ceyhun nehrinden Fırat’a kadar genişletti. Sünni Müslümanların çoğunlukta olduğu bu topraklarda, Sünniliği benimseyen Müslümanlara katliam uygulayarak[47] Şiileştirme projesini uygulamaya başladı. Bu durum, oralarda yaşayan insanları rahatsız etti. Kendilerini kurtaracak birini bekliyorlardı. Azerbaycanlı Sünni ilim adamları ve mutasavvıflar, bu zulme ancak Osmanlı Devleti’nin müdahele edebileceği görüşünde idiler[48]. Bağdat halkı çok sıkıntı çekiyor; oranın ileri gelenleri de kendilerini Osmanlı sultanının kurtarabileceğini söylüyordu[49].
I. Selim, Şah İsmail’i bertaraf etme konusunda oldukça iddialı idi. Tahta bunun için çıkmış, çevresindekiler ona bunun için destek vermişti[50]. Bu psikolojik hava içinde Şii-Safevi Devleti’ne karşı birtakım önlemler alındı ve uygulamaya konuldu. Bu yapılırken Sultan Selim, Şah’a karşı bir devlet adamına yakışmayan şeyleri de yaptı. Onun amacı, Şah İsmail’i psikolojik yönden de çökertmek olduğundan bunlara tevessül etmiş; bunda başarılı da olmuştur. Nitekim, Şah İsmail, Sultan Selim’in Çaldıran Zaferi’nden sonra sağlığını kaybetmiş[51] ve çok genç yaşta ölmüştür.
Osmanlı Devleti’nin Safevi yayılmacılığını önlemeye yönelik harekâtı, dört aşamada incelenebilir:
1. Askeri Harekat
2. Siyasi Tedbirler
3. Ekonomik Ambargo
4. Kültürel Önlemler
3.1.1 Askeri Harekat
Şah İsmail’in yayılmacılığının en önemli unsuru olan insan kaynağının Anadolu olduğuna, defaatle işaret olunmuş idi. Ordu komuta kademesindekiler ve devlet yönetiminde söz sahibi olan üst düzey yöneticiler, çoğunlukla Anadolulu Kızılbaş Türklerdi. Şah’ın İran halkını Şiileştirmede de Kızılbaş Türk boylarından yararlandığını Sümer ortaya koymuştur. Azerbaycan’daki gelişmelerin Osmanlı Devleti için tehlikeli olacağını 1500’de belirleyen II. Bayezid, birtakım askeri önlemler almıştı: Sivas kalesini onartmış; muhtemel Safevi saldırısını önlemek için 15 sancakbeyini Sivas’ın doğusunda, sınır boyunda konuşlandırmıştır[52]. Şah İsmail’in niyetinin ne olduğunu çok iyi bilen Sultan Selim de padişah olunca, Safevi Devleti’ni bu imkanlardan mahrum etmenin yollarını aramış, bunun için projeler hazırlamış olmalıdır. Bir an önce, Şah İsmail’in elini Anadolu’dan çektirmek için, bu projeyi hemen hayata geçirmek isteyen I. Selim’in tahta çıktıktan sonra ilk yaptığı iş, İran’a karşı savaş hazırlığı yapmak oldu[53]. Şah Kulu isyanı ve Şah’ın işgal ettiği topraklarda Sünni Müslümanlara yaptığı akla gelmedik zulümler, Osmanlı toplumunda Safevilere karşı bir nefret ortamının oluşmasına zemin hazırlamış, bu nedenle Osmanlı Devleti’nde hemen tüm faaliyetler, Kızılbaş’a karşı olma siyasetine indekslenmiştir.
Sultan Selim, hazırlıklarını tamamladıktan sonra İran üzerine yürüdü. 24 Ağustos 1514 günü Şah İsmail’in ordusu Çaldıran’da bozguna uğratıldı. Şah kaçarak canını kurtardı.
Çaldıran hezimeti, Şah İsmail’in hayatında bir dönüm noktası oldu. Müritlerinin gözünde herşeyin üstesinden gelen, yenilmez bir güce sahip olduğu sanılan Şah İsmail’in abartılacak derecede bir varlığa sahip olmadığı anlaşıldı. Bu nedenle Anadolulu Kızılbaş Türkmenlerin Şah’la olan ilişkileri gevşedi. Yenilgiden sonra Şah İsmail, topraklarında yaşayan Sünnilere karşı daha yumuşak bir tavır takınmaya başladı. Şah İsmail, Osmanlı ordusu Azerbaycan’dan çekilince Tebriz’e tekrar geldi. Tebriz halkının asker ve beylerinin çoluk çocuğunu tutsak ettiklerini gördü. Bunları cezalandırmak istedi. Ancak vezirleri ve beyleri yenilginin acılarını sarmak varken, halkı ezmenin bir anlamının olmayacağını söylediler. Şah bunun üzerine Tebrizlilerin suçlanmamasını; yargıçların, kan ve hasımlardan istekte bulunmayla ilgili davaları dinlemelerini yasakladı.[54] Kısaca Çaldıran yenilgisi, Şah İsmail’e bir devlet adamında olması gereken vasıfları kazanmasına vesile olmuştur. Sultan Selim, Şah İsmail’in Anadolu üzerindeki faaliyetlerine Çaldıran seferiyle sınır getirdikten sonra, Güneydoğu Anadolu’ya yöneldi. Amacı, Kürt beylerini bir araya toplayarak, buralardaki Kızılbaş işgaline son vermek, bu bölgeden Suriye ve Akdeniz’e inmek isteyen Şah İsmail’e karşı bir engel oluşturmaktı.
Şah İsmail’in ilgi alanına giren bir bölge de Güneydoğu Anadolu idi. Eğer bu bölgede hakimiyetini kuracak olursa, Suriye’yi elde etmenin kolaylaşacağını ve Akdeniz’e ineceğini biliyordu. Onun niyetinin ne olduğunu tahmin eden Sultan Selim, Çaldıran Zaferi’nden hemen sonra, halkının tamamı Sünni olan bu bölgeye el attı. Bölgede etkin olan Kürt beyleri, aralarındaki kavgalardan dolayı Şah İsmail’e karşı direnememişler, bu yüzden kent ve kasabaların birçoğu Safevilerin eline geçmişti. Çaldıran’dan hemen sonra bazı beyler, Sultan Selim’e bağlılıklarını bildirmiş; bir kısmı Şah’tan korktukları için çekinser davranmıştı. Güneydoğu’daki aşiret başkanlarını Safevi Devleti’ne karşı birleştirme işi, İdris–i Bitlisi’ye verilmiş; onun yoğun çalışmaları sonucu, bunların birçoğu Sultan Selim’e bağlanmıştır. Bıyıklı Mehmed Paşa ile Kürt beylerinin oluşturduğu ortak güçle Güneydoğu’da Şah İsmail’in elinde bulunan kaleler birer birer alınmış; buralara Osmanlı yöneticileri atanmıştır[55]. Güneydoğu’nun Osmanlı hakimiyetine girmesi, Şah İsmail’e Suriye ve Akdeniz üzerindeki emellerine set çekmesi yönünden ikinci bir darbe olmuştur. Aynı zamanda buradan Kızılbaşların Güneydoğu’ya doğru sızmaları önlenmiş; Hoca Sadeddin’in deyimiyle “düşmanın geliş kapısı örtül”müştür[56]. Çaldıran Zaferi ve hemen bunun ardından Şah İsmail’in Güneydoğu’dan atılmasıyla, Sultan Selim’in askeri harekâta dair projesi hayata geçirilmiştir. Çünkü, Şah İsmail’in faaliyetlerine karşı, ilk defa ciddi anlamda bir sınır oluşturulmuş oluyordu.
3.1.2 Siyasi Tedbirler
Sultan Selim, Şah’a karşı sağladığı askeri üstünlükten sonra, Safevi Devleti ile komşu olup, başı dertte olan devletlerle ilişki kurdu. Onun amacının Şah’ı İran’a hapsetmek, bu toprakların dışına çıkamaz duruma getirmek olduğu anlaşılıyor.
Çaldıran Zaferi Safevi Devleti’ne komşu olan diğer Sünni devletlerin de rahatlamasına sebeb olmuştu. Hazar Denizi’nin doğusundaki Özbekler, Şah’ın yenilgisini hemen değerlendirmişler; daha önce Şah İsmail tarafından işgal edilen Horasan ve Herat’ı 1515’te de hiçbir direnişle karşılaşmadan almışlardı. Özbek hükümdarı Ubeyd Han, İstanbul’a bir elçi göndererek (Eylül 1515) Horasan’ı fethettiğini bildirmiştir. Bu sırada Şirvanşahlardan II. İbrahim’in elçisi de İstanbul’da bulunuyordu[57].
Adı geçen iki İslam Devleti ile gerçekleştirilen bu siyasi ilişkiler, Sultan Selim’in Çaldıran’dan hemen sonra Safevi Devleti’ne karşı, bu devletlerle ortak bir tavır belirlediğini göstermektedir. Bu durumda Şah İsmail, artık eskisi gibi rahat hareket edemeyecek; yayılmacı politikasını uygulayamayacaktı.
Sultan Selim ve ondan sonra Osmanlı tahtına oturan Sultan Süleyman, içte de Kızılbaş hareketine darbe vuracak önlemler almışlardır. Bunlardan en önemlisi, Anadolu’da Şah taraftarı olanların sayısını azaltma girişimidir. Aslında bununla ilgili ilk uygulama, II. Bayezid zamanında oldu.
· Şah İsmail’in ortaya çıktığı ilk yıllarda, Şah taraftarı olanlar, Taş-İli’nden sürüldüler (1501).
· İkinci sürgün olayı da II. Bayezid döneminde vukû buldu. Şah Kulu isyanıyla İran’a gidenlerin dışında[58] Teke ve Hâmid vilayetlerinde kalan ve “Rafizilik kokusuna bulaşmış” olanlar da Rumeli tarafına sürüldüler[59].
Suyun öte yakasına, İran’a uzak olan bir yere bunların sürülmesinin nedeni, Şah İsmail ile olan ilişkilerini kesmekti. Bunun için, uc beylerine gönderilen hükümlerle, sûfilerin yolları kesilerek bundan sonra sınırlardan İran tarafına geçirilmemeleri istendi[60]. Alınan önlemler sonucunda Rumeli’deki Safeviyye müritleriyle Şah İsmail arasında ilişkiler kesilmiş oldu.
Sultan Selim, Rûm vilayetinde daha başka bir uygulamayı gündeme getirdi:
· Yöneticilerden, önce Şah İsmail taraftarlarını belirlemelerini istedi.
· Arkasından bunların bir kısmını ya katlettirdi ya da hapsettirdi[61].
Kanuni Sultan Süleyman döneminde, bu konuda alınan önlemlerin kapsamı genişletildi. Devletin temel siyasetini, artık Kızılbaşlığa karşı olma durumu belirliyordu.
· Sünni olmayanlar Rafizi, Zındık ve Mülhid gibi adlarla dışlanıyor, hatta cezalandırılıyorlardı[62].
· Ancak cezalar, II. Bayezid ve Sultan Selim dönemlerinden farklı olarak, mahkemece suçları sabitleştikten sonra uygulanıyordu.
Osmanlı Devleti, İran’ın yayılmacı emellerine set çekmek için, sınır boylarının güvenliğine çok önem verdi.
· İran tarafından vuku bulacak sızmaları önlemek için, İran sınırına Sünni aşiretler yerleştirildi[63].
· Kızılbaşlarla ilgisi belirlenen idareciler, sınırdan uzaklaştırıldı[64].
· İran’a yakın yerlerdeki sancaklar, Kızılbaşlıkla ilgisi olmayanlara verildi[65].
· İran’a komşu olan yerlerdeki şehirlerde askeri sınıftan olup, Kızılbaş olduğu yargı yoluyla belirlenenler hapsedildi[66].
· İran tarafından gelenlerle ilgisi olduğu belirlenenlere, vakıf mütevelliliği gibi fazla önemli olmayan görevler bile verilmiyordu[67].
· Toplum bu konuda o kadar hassaslaştı ki, kadın kocasını Kızılbaş olduğu için ihbar eder ve mahkemede onun aleyhine tanıklık yapar duruma geldi[68].
· Merzifon, Çerkeş, Budaközü, Yüzdepâre ve Hüseyinâbâd gibi kazalarda birçok kimsenin Kızılbaş olduğu mahkemece ispat edildi[69].
· Osmanlı yönetimi, Sünni inanca aykırı kitapların halk arasında dolaşmasına da engel olmuştur. Çorum ve Ortapâre kadılıkları sınırları içinde bir Rafiziye ait genel itikada aykırı kitapların, onun bunun elinde dolaştığını İstanbul’dan bu yöreye gönderilen casus Kara Yakup belirleyince, elinde kitap olanların cezalandırılması, kitapların da toplatılarak İstanbul’a gönderilmesi bir hükümle istenmiştir[70].
3.1.3 Ekonomik Ambargo
Sultan Selim, Şah İsmail’in işini bitirmeyi kafasına koyduğundan, ona zarar verecek her yola başvuruyordu. Onun, Anadolu’daki müritleri aracılığıyla birtakım imkânlar elde ettiği biliniyordu. Sınırlarda yapılan kontroller sonucu, Anadolu’dan İran’a giden maddi yardımların önüne kısmen de olsa geçilmişti.
Fakat, İran’ın 15. yy.da en önemli gelir kaynağı ipekti. İran ipeği, Tebriz-Bursa kervan yoluyla Akdeniz üzerinden Avrupa’ya gönderiliyordu[71]. Sultan Selim, İran ipeğine ambargo uygulayarak, Safevi Devleti’ni ekonomik yönden de çökertme düşüncesindeydi. Bunun için, ipek ticaretini ve tüccarın İran’a gidip gelmesini yasakladı.
Sultan Selim’in ipek ticaretini yasaklamasının nedeni, Şah İsmail’i sadece ipek ticaretinden elde edeceği gelirden yoksun bırakmak değildi. Hoca Sadeddin, tüccarın İran’a gitmesini engellemesinin başka nedenlerini de yazmaktadır. Tüccar kılığındaki insanlar, ticari malın yanında, bu ülkeye savaş aletleri ile gümüş, demir gibi madenler de taşıyorlardı[72]. Öyle anlaşılıyor ki, Sultan Selim, Safevi Devleti’nin dünya ile ilişkilerini tümüyle keserek, Osmanlı Devleti karşısında eli kolu bağlı hale getirmek istiyordu.
3.1.4 Kültürel Önlemler
Toplumları ayakta tutan en önemli unsur kültürdür. Bunun için tarih boyunca devletler, hükümran olduğu topraklarda kendi kültürünü yayarak ayakta kalmaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti, kurulduğu andan itibaren kültüre önem vermiş, elde ettiği topraklar üzerinde kendi toplum yapısına uygun eğitim kurumları geliştirmiştir. Bunlar mektep, medrese ve tekkedir. İlk ikisi, yapısı gereği devletin ideolojisini gerçekleştiren bir çeşit aracı eğitim kurumudur. Müderris, bağlı bulunduğu Osmanlı Devleti’nin İslamiyete dayalı ideolojisini gerçekleştiren resmi görevlisi durumundadır
Tekke, medreseden farklı olarak, değişik fikirlerin ortaya çıktığı ve filizlendiği merkezdi. Şeyh, müritleri üzerinde mutlak hakimiyete sahipti. Tekkedeki fikir ortamı, onun inisiyatifi doğrultusunda gelişir; devletin buna pek dahli olmazdı. Osmanlı Devleti, başlangıçta daha çok tekke kültürünün etkisi altında kalmış, 14. yy.ın ilk yarısında kurulmaya başlayan medreselerde verilen fıkıh ağırlıklı kültürün yaygınlaşması, tasavvufun ikinci plana itilmesi sonucu 15. yy.dan itibaren bu “popüler mistik” anlayış, sadece halk arasında kabul görür hale gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nde meydana gelen bu yapısal değişiklik, Ehl-i Beyt sevgisi esasını düstûr edinmiş, Osmanlı ideolojisine uymayan yapıya sahip tarikatların işine gelmiş; Anadolu’da medrese kültüründen habersiz, sade bir İslam anlayışına sahip bazı Türkmenleri yanlarına çekmişlerdir. Bunlardan biri de Azerbaycan’da doğup Anadolu’da yayılan Safeviyye tarikatıdır. Daha önce değinildiği üzere bu tarikatın silsilesi, Hz. Ali’ye dayanıyordu. Bunun gibi silsilesi Hz. Ali’ye kadar çıkan Halvetiyye tarikatı ile aynı kökte, yani Zâhidiyye’de birleşiyorlardı. Fakat Halvetiyye’de, daha kurulduğundan beri Ehl-i Beyt sevgisi öne çıkmış, buna rağmen geleneksel Sünni çizgiden sapma olmamış, Şiilerde olduğu gibi Ashâb’a küfretme yönüne gidilmemiştir. Oysa Safeviyye tarikatında, farklı bir süreç yaşanmıştır. Safevi şeyhleri, devlet kurma fikrini gerçekleştirme hususunda Ehl–i Beyt’e bağlılığı siyasi amaçları için kullandığından başka, bu konuda aşırı bir tutum içerisine girmişler, bu nedenle Safevi Devleti’nin kurulmasına kadar tarikatta dozu gün geçtikçe artan bir Şiileşme süreci yaşanmıştır.
Safevi tarikatının devlete dönüştürülmesi, çeşitli yönleriyle Osmanlı Devleti’ni yakından ilgilendiren bir husustu. II. Bayezid’ten başlamak üzere padişahlar, bu problemin halledilmesi için birtakım kültürel önlemler alma ihtiyacını hissettiler. Bunlardan biri de Şah’ın Anadolu Türkmenlerine yönelik propaganda usullerine uygun bir yol takip ederek, ülkede Ehl-i Beyt sevgisi esasına önem veren; fakat, Osmanlı Devleti’nin ideolojisi durumundaki Sünnilik sınırlarını aşmayan bir yapılanmaya gitme kararıdır. Bu nedenle, yine Azerbaycan orijinli Halvetiyye tarikatında aynı özelliklerin bulunmasından dolayı, gözler bu tarikatın üzerine çevrildi. Safevilerin baskılarına dayanamayan çok sayıda Halvetiyye dervişi, yerlerini yurtlarını terkederek 16. yy. başlarında Anadolu’ya veya Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altındaki topraklara göçmüşlerdi. Safeviyye’yi yakından tanıyan bu tarikat mensupları, Osmanlı Devleti için hazır bir güç olarak bulunmuş oldular. Bunlar sayesinde, Ehl-i Beyt sevgisi ile terketmek zorunda kaldıkları Azerbaycan ve çevresinde Safevilerin Sünnilere yaptıkları zulümler, halka anlatılacak; Osmanlı toplumunda Kızılbaş tehlikesi sürekli canlı tutulacak; böylece Halvetiler sayesinde halk Sünnileştirilmiş, Osmanlı toprak bütünlüğü de sağlanmış olacaktı. Halvetiyye’nin, daha önce aynı kaynaktan geldiğini söylediğimiz Safeviyye’den bir diğer farklı yönü, şeyh ve halifelerinin büyük çoğunluğunun medrese çıkışlı, kültür seviyesi yüksek; fakat, popüler özelliklere sahip kişiler olmalarıdır. Bunların önemli bir kısmı, bulunduğu kent veya kasabanın medresesinde tefsir, hadis dersleri veren müderrisler idi. İçlerinden çok sayıda şair, edebiyatçı ve musikişinas çıkmış, Türk kültürüne hizmet etmişlerdir. Osmanlı Devleti, Safeviyye tarikatı halifelerinin propagandalarını önlemenin dışında, 14. yy.ın ilk yarısında başlattığı medrese orijinli kültürü, bu yolla halka indirmeyi de planlamış olmalıdır. Devlet desteğini yanına alan Halvetiyye şeyhleri, Osmanlı Devleti’nin Sünnileştirme politikasını benimsemiş; hatta bu mücadelenin önderliğini yapmışlardır.
Halvetiyye tarikatının Anadolu Beylikleri’nde ve Osmanlı Devleti’nde yayılması yeni değildir. Halvetiyye tarikatının en büyük kolu olan Cemâliyye’nin kurucusu Çelebi Halife / Şeyh Mehmed Cemâli (ölm. 1497-1498), II. Bayezid’i daha Amasya’da vali iken tanımış, tahta çıktığında II. Bayezid onu İstanbul’a davet etmişti. Halvetiyye tarikatının Osmanlı Devleti’nde siyasi kulislerde gündeme oturması Çelebi Halife’nin İstanbul’a gelip yerleşmesinden, yani II. Bayezid’in tahta çıkmasından sonra olmuştur.
İstanbul’da bu ilk zamanlar Halvetiyye’nin devletle olan münasebetleri, II. Bayezid ile Çelebi Halife arasındaki şeyh-mürit ilişkisinden başka birşey değildir. Bununla birlikte Çelebi Halife’nin İstanbul’da bir süre bulunması, Osmanlı siyasi hayatı yönünden oldukça önemlidir. Çünkü bu dönem, Halvetiyye tarikatının, Osmanlı padişahı ile devlet adamları tarafından tanınması için bir geçiş aşaması kabul edilebilir. Ehl-i Beyt sevgisini faaliyetlerinde esas olarak aldıklarını söylediğimiz bu tarikatın müntesipleri, Safevilerin ortaya çıktığı zaman Osmanlı Devleti’yle temasa geçselerdi, iki tarikat arasındaki bazı ortak özellilerden dolayı kendilerini Osmanlı devlet adamlarıyla topluma anlatmada oldukça zorlanacaklardı. Çünkü Çelebi Halife’den önce, Halvetiyye tarikatı tam olarak tanınmadığı için, İstanbul’un tasavvuf çevrelerinde, bu tarikatın halifelerine pek de iyi gözle bakılmıyordu[73]. Çelebi Halife, İstanbul’da kendine tahsis edilen tekkede Ehl-i Sünnet inanç çerçevesindeki tutarlı davranışlarıyla, Halvetiyye hakkındaki yanlış kanaatleri ortadan kaldırmıştır. Bu durum, Osmanlı Devleti için bir avantaj kabul olmuştur. Çünkü, Safevilerin Kızılbaş propagandalarına Halvetiyye ile karşı koyma hususu gündeme geldiğinde, sıkıntı çekilmemiş, hazır yetişmiş bir mutasavvıf grubu bu sahada yerini almıştır.
Osmanlı toplumunda dedeleri Cemaleddin-i Aksarayi’den dolayı Cemâli diye adlandırılan Çelebi Halife’nin ailesinden II. Bayezid zamanında şeyhülislamlığa yükselen Zenbilli Ali Cemâli Efendi, onun yeğeni; I. Selim devrinde vezir-i azamlığa getirilen Piri Mehmed Paşa oğlu, ünlü Halvetiyye şeyhi Cemal Halife de amcasıdır[74]. Bunlar, Şah İsmail’in Safeviyye tarikatı aracılığıyla Türkmenleri Şiileştirerek, Anadolu’yu Safevi Devleti’nin sınırları içine almayı hedeflediğini biliyorlardı. Bunun için Şah’a karşı siyaset izleyen I. Selim’in yanında yer almışlar; onun tahtı elde etmesine yardım etmişlerdir. Adı geçen ailenin fertlerini yakından tanıyan Sultan Selim, padişahlığının daha başından itibaren Piri Mehmed Paşa ile hep diyalog içinde olmuş, onun fikirlerinden istifade etmiş; Mısır seferinde ise, onu vezir-i azamlığa getirmiştir[75]. Böylece Osmanlı Devleti’nde en yüksek makamlar, Şah İsmail’e muhalif olanların eline geçmiştir. Bu değişikliğin, Halvetilerin Osmanlı topraklarında faal rol oynamaları hususunun gündeme gelmesine neden olduğu anlaşılmaktadır. Aşağıda görüleceği üzere Halvetiyye tekkelerinin Osmanlı ülkesinde kısa sürede çoğalması, bundan sonradır.
I. Selim’e kadar, İstanbul’un ilk ve tek Halvetiyye tekkesi, II. Bayezid döneminde Çelebi Halife’ye tahsis edilen Koca Mustafa Paşa Hankahı idi. Sultan Selim zamanında başlatılan, Safevilere karşı Halvetiyye’yi öne çıkarma ve Osmanlı topraklarında örgütleme politikası çerçevesinde, başta İstanbul olmak üzere Balkanlar, Anadolu ve Arap topraklarında devlet adamları tarafından tekke ve zaviyeler yaptırılıp, buralara zengin vakıflar tahsis edilmiştir.
Balkanlardaki Halvetiyye örgütlenmesinin merkezi, İstanbul’da bulunduğuna işaret edilen Koca Mustafa Paşa Hankahı idi. Buraya bağlı olarak Rumeli’nin birçok şehir ve kasabasına tekke açılmış; merkezden gönderilen Halvetiyye tarikatının kolu olan Cemâliyye’nin halifeleri, buralara gönderilmiş; devletin kendilerine yüklediği misyon çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir[76].
Vezir-i azam Piri Mehmed Paşa, İstanbul’da yaptırdığı üç tekkeyi ünlü Halvetiyye şeyhlerinden amcası Cemâl Halife / Cemâleddin İshâk-ı Karamani’ye vermiştir[77]. Tekkelerin sayısı, Kanuni döneminde daha da artmış; böylece, Halvetiyye İstanbul’un en yaygın ve güçlü tarikatı haline gelmiştir.
Anadolu’da Şeyh Cemâl Halife’nin, Mısır’da ise Kızılbaş zulmünden dolayı Azerbaycan’ı terkederek buraya gelip yerleşen İbrahim-i Gülşeni’nin müntesipleri oldukça fazla idi. Halvetiler, başta padişahlar olmak üzere, Osmanlı devlet adamlarından büyük bir itibar ve destek gördüler. I. Selim’in, Safeviyye tarikatının Şiileşerek tasavvufu siyasi amaçlar için kullanmasından sonra, tarikatlara süphe ile baktığı bilinmektedir. Bununla birlikte, Mısır’ın fethinden sonra Çelebi Halife’nin damadı ve Koca Mustafa Paşa Tekkesi şeyhi Sünbül Efendi ile zaman zaman görüşüp sohbet ettiğini, Halveti yazar Yusuf b.Yakup eserinde zikretmektedir[78]. Oğlu Süleyman’ın, Manisa’da valiliği sırasında, ünlü Halvetiyye şeyhi Merkez Efendi ile münasebetlerine bakılacak olunursa[79], I. Selim, bu tarikatın ileri gelenlerine son derece güveniyor ve saygı gösteriyordu.
Halvetiyye terbiyesiyle yetişen Sultan Süleyman’ın da bu tarikatın şeyhlerine değer verip, onları mübarek insanlar olarak gördüğünü kaynaklar zikretmektedir[80].
I. Selim ve oğlu Sultan Süleyman’dan sonra Halvetiyye şeyhleriyle padişahlar arasında ilişkiler daha da gelişmiştir. II. Selim’in Halvetiyye’den Şeyh Süleyman Amidi’ye intisab ettiğini ve zaman zaman saraya çağırıp onun sohbetini dinlediğini ATAİ yazmaktadır[81]. III. Murad’ın şeyhi de Şeyh Şücâeddin idi. Padişah “hüsn-i i’tikad” eylediği bu şeyhe intisap etmiş ve sohbetlerini dinlemiştir. Bunun için, kendisine “Hünkar Şeyhi” denmiştir[82]. Sultan Murad’ın başka Halvetiyye şeyhleriyle görüştüğünü, ATAİ zikretmetedir. Bunlar, Şeyh Şaban[83] ve Şeyh Cafer efendilerdir[84]. Osmanlı hanedanından hanımlardan da Halvetiyye tarikatına intisap edenler vardı. Lütfi Paşa’nın eşi Şah Sultan, Halvetiyye şeyhlerinden Şeyh Yakub Efendi’nin müntesiplerinden olup, ona Davud Paşa Mahallesi’nde bir cami ve hankah yaptırmıştır[85].
Halvetilerin Kızılbaş hareketine karşı Sünni çizgide yer almaları, medrese kökenli ulema ile bu tarikat mensupları arasında sıcak ilişkilerin kurulmasına da zemin hazırlamıştır. Nitekim Osmanlı Devleti’nde Safevi propagandaları karşısında Sünniliği savunan ve Ehl-i Sünnet dışı her türlü tarikata karşı mücadele veren İbn Kemal ve Ebussuud Efendi[86], Halvetilere yakın ilgi göstermiştir. Sünbül Efendi’nin ölümünde, Kemal PaşaZâde bir manzumede tarih düşürmüştür[87]. Ebussuud Efendi ise, Merkez Efendi’nin cenaze namazını kıldırmıştır[88].
Osmanlı Devleti’nin halk üzerinde etkisinin azaldığı 16. yy. ortalarında, Halvetiyye şeyh ve halifeleri, toplum üzerinde devlete ve Sünniliğe bağlılığı artırmada önemli rol oynamıştır. Halvetiyye’nin faaliyetleri sonucu Safeviyye tarikatına bağlı olanların İran özlemi son bulmamış; fakat, eskiye göre azalmıştır. Çünkü, Osmanlı Devleti, Safevi propagandaları karşısında ne yapacağını bilmeyen Sünni halk tabakasına, Halvetiyye ile geniş çapta ulaşmış ve Şiilik konusunda toplumu bilinçlendirmiştir.
3.2 Safevi Devleti’ne Karşı Alınan Önlemlerin Sonuçları
Osmanlı sultanlarının ülke bütünlüğünü korumak ve siyasi istikrarı sağlamak amacıyla Şah İsmail’e karşı aldığı önlemler, ilk planlandığı gibi uygulanamamış, daha işin başında iken iddia edildiği gibi, Safevi Devleti yeryüzünden silinip atılamamıştır. İran üzerine yapılan çok sayıda sefere rağmen, karşı taraf, Osmanlı ordusunun işgal ettiği toprakları tekrar geri almıştır. Buna sebep, alınan yerlerde Osmanlı’nın güvenlik önlemlerini zamanında almamasıdır. Nitekim, Sultan Selim, Tebriz’i ele geçirmesine rağmen, orada herhangi bir asker bırakmadan geri çekilmiş; Şah İsmail, hiçbir direnişle karşılaşmadan Tebriz’e girip sarayında oturmuştur.
Çaldıran Zaferi’nin layıkı vechile değerlendirilememesinde yeniçeri faktörü büyüktür. Sultan Selim, Çaldıran’dan sonra kışı Azerbaycan’da geçirip, Şah İsmail problemini tam olarak halletme düşüncesinde idi. Buna karşılık yeniçeriler İstanbul’a dönmekte ısrar etmişlerdir[89]. Oysa daha İstanbul’dan çıkmadan hesaplar iyi yapılmalı; kendi istekleriyle kışı orada geçirmek üzere kalacak askerler belirlenmeli, onlara birtakım ekonomik imkânlar sağlanmalıydı. Bunlara komuta edecek kişinin de o yöreyi iyi bilenler arasından seçilmesi gerekirdi. İran’la askeri alanda mücadelede yanlışlıkların yapıldığı, 17. yy.da Osmanlı devlet adamlarınca anlaşılmış[90]; fakat, iş işten geçtiğinden İran seferlerinden istenen sonuç alınamamıştır. Oysa, Çaldıran Zaferi sırasında Azerbaycan halkı henüz Kızılbaşlığı benimsememiş; bu nedenle Osmanlı ordusunun Azerbaycan’a gelişini memnuniyetle karşılamıştı[91]. Fakat, kendileri yüzüstü bırakılarak tekrar Şah’ın insafına terkedilmişlerdir. Bu ilk fırsatın kaçırılması, dengelerin zamanla değişmesine sebep olmuş; Azerbaycan halkının Şiileşmesi yüzünden daha sonra yapılan seferler sonuç vermemiştir.
Siyasi tedbirlerde de askeri alanda olduğu gibi, beklenen sonuç alınamadı. Yukarıda değinildiği üzere, tüm çabalara rağmen Kızılbaş oldukları söylenen kişi veya grupların İran’la münasebetleri, eskiden az olmakla birlikte, yine de sürmüştür. Alınan tüm önlemlere rağmen, halkın İran’a göçünün önlenememiştir. Kürtün kazasında bulunan Çepni taifesinin, Kızılbaş sempatizanı olduğu; İran’la yapılan barış antlaşmasından sonra bir kısmının İran’a gittiği, bir kısmının da gidebileceği Trabzon Beyi Süleyman Bey tarafından belirlenerek merkeze bildirilmiştir[92].
Yani Safevi Devleti, eskisi kadar olmasa bile, Anadolu’da Türkmenler üzerinde etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Şah İsmail’e karşı Osmanlı Devleti’yle ittifak eden devletler de Safevilere karşı varlık gösteremediler. Şirvanşahlar, daha Şah İsmail zamanında Safevi Devleti’ne bağlandı, sonra da toprakları doğrudan doğruya İran’a ilhak edildi[93]. Özbekler de beklenen performansı gösteremedi. Bu yüzden Osmanlı Devleti, tek başına Safevi Devleti’yle uzun süre mücadele etmek zorunda kaldı.
Sultan Selim’in Şah İsmail’e karşı aldığı ekonomik önlemler de uzun süre devam ettirilmedi. Daha Selim’in sağlığında bu yasak, tüccarlar tarafından delinmiş[94]; Sultan Süleyman döneminde ise, tamamen kaldırılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin, Halvetiyye tarikatını ülkenin her tarafına yayılacak şekilde örgütlemesi, Kızılbaşlığı ortadan kaldırmamış; ancak medrese kültürünün bu tarikat -ve tabii diğer Sünni tarikatlar- aracılığıyla, Safeviyye tarikatının etkisine girmemiş Sünni halk kesiminin -Osmanlı Devleti’nin belirlediği ölçüler dahilinde- bilinçlenmesini sağlamıştır.
4. Sonuç
14. yy.ın ikinci yarısında Sünni bir tarikat görünümünde ortaya çıkan Safeviyye tarikatı, aslında Safevi ailesine devlet kurmanın alt yapısını oluşturan dini-siyasi bir teşekküldü. tarikatın gerçek yönü, daha ilk şeyhlerden itibaren gelişen siyasi olaylara göre aldıkları tavırlarla belli olmuş; ama hedefe ulaşamayacaklarını anladıkları zaman geri adım atmışlardır. 15. yy.ın son senelerinde ortaya çıkan Azerbaycan’daki siyasi boşluğu çok iyi değerlendiren Şah İsmail, Safevi hanedanının yaklaşık 200 yıllık devlet kurma hayalini gerçekleştirmiştir. Şiiliği ve Ehl-i Beyt sevgisini araç olarak kullanan Safevi ailesi, Anadolu’da sade bir İslam anlayışına sahip olan ve bunu kimseyi rahatsız etmeden yaşayan Türkmenleri, siyasi emelleri için kullanmış; Osmanlı Devleti’ni tahrik ettikten sonra, onları bu devletin ezici gücü karşısında, kaderleriyle başbaşa bırakarak olmadık ızdırabların çekilmesine sebeb olmuştur.
Safevi hanedanı, hayalindeki devleti kurduktan bir süre sonra, tarikat kurallarıyla devlet yönetiminin mümkün olmadığını anlayınca, devlet kademeleri ve orduda Şii fıkıh kurallarına göre yapılanmaya gitmiştir. Hâlâ eskisi gibi tarikat kurallarının yürürlükte kalmasını isteyen Anadolulu Kızılbaş Türkmen beyleri, yeni oluşuma ayak uyduramayacakları anlaşıldığı için ordu ve devlet kademelerinden uzaklaştırılmıştır. Safevi Devleti, bundan sonra Acem kültürünü öne çıkaran bir yapıya bürünmüştür. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki Safevi tarikatına bağlı müritlerle Şah İsmail’in ilişkilerini kesmek için aldığı önlemler, beklenen sonucu vermemiştir. Bununla birlikte, münasebetlerin hızı kesilmiş; Şah’ın Anadolu’yu Safevi toprağı yapma ideali bertaraf edilmiştir. İki devlet arasındaki zıtlaşma, birçok can kaybına sebep olmuş; fakat Şah İsmail ile ilişkileri kesilen Anadolu Kızılbaş Türkmenler, İran’daki Şii fıkıh kurallarından uzak kalmaları; Osmanlı medrese kültürüne de kapılarını kapamaları sonucu Cumhuriyet dönemine kadar, 14. yy. ortalarından beri bağlı bulundukları geleneksel tasavvufi yapılarını korumuşlardır. Onların orijinal hayat tarzlarını son dönemlere kadar korumaları, Türkiye’nin kültür zenginliği açısından önemli bir kazançtır.
[1] Hayatı için bkz. Franz Babinger: “Safiy-ed-Din” IA 10: 64-65.
[2] Walther Hinz: Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd. (Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu) Ankara 1992: 8.
[3] Müneccimbaşı, Sahâifü’l-Ahbâr, Cilt 3. İstanbul 1285: 180.
[4] Hinz 1992: 14-36.
[5] Solak-Zâde: Târîh. İstanbul 1297: 315.
[6] Bkz. Hulvi: Lemezât. Süleymaniye Kütüphanesi, Düğümlü Baba, No: 565, vr. 128a-129b.
[7] Mükrimin Halil Yınanç: “Cüneyd” IA 3: 242-244.
[8] Faruk Sümer: Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelismesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara 1992: 10.
[9] Hulvi: Lemezât, vr. 129a.
[10] Celâl-Zâde: Selim-Nâme. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan, No:1274, vr. 93a.
[11] Örnek olarak bkz. Hinz 1992: 16-19.
[12] Hinz 1992: 1-2, 10.
[13] Sümer 1992: 7.
[14] İbn Battuta: Seyahatnâme. İstanbul 1333-1335: 310.
[15] Geniş bilgi için bkz. Ahmet Yaşar Ocak: Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII. Yüzyıllar). Ankara 1992: 61-85.
[16] Claude Cahen: Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler. (Çev. Yıldız Moran) İstanbul 1984: 344; Claude Cahen: Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar İslamiyet. İstanbul 1990: 262.
[17] Kalenderiler, Avrupa’ya gidip, sınırları içinde yaşadıkları Sünni İslâm devletleri adına casusluk bi-le yapıyorlardı. Bkz. Ebü’l-Hayr-ı Rumi, Saltuk-Nâme, Cilt 2. (Haz. Şükrü Haluk Akalın) Ankara 1990: 190-191.
[18] Cenabi: Muhtasar Târîh. Nûruosmaniye Kütüphanesi, No: 3097, vr. 155a.
[19] Hinz 1992: 8-9.
[20] Hinz 1992: 8-9.
[21] Bkz. Sümer 1992: 6-7.
[22] Hinz 1992: 16-19.
[23] Sümer 1992: 10.
[24] Sümer 1992: 13, 20 nolu dipnot.
[25] Hinz 1992: 66-68.
[26] Hayati için bkz. Tahsin Yazıcı: “Şah İsmail” IA 11: 275-279.
[27] Kemal Paşa-Zâde: Tevârih-i Al-i Osman, 10. Defter. (Haz. Şerafettin Severcan) Ankara 1996: 205-206.
[28] İbn Kemal: Tevârih-i Al-i Osman, 8. Defter. (Haz. Ahmet Uğur) Ankara 1977: 276-277; Solak-Zâde 1297: 316-317.
[29] II. Bâyezid dönemine aid 906/1501 Tarihli Ahkâm Defteri. (Haz. İlhan Şahin; Feridun Emecen) İstanbul 1994, Sıra no: 11, 111, 330, 453.
[30] II. Bâyezid dönemine aid..., Sıra no: 27; Ayni tarihte bu konuyla ilgili bir hüküm de Şehzâde Sultan Mahmud’a gönderilmiştir. Bk. II. Bâyezid dönemine aid..., Sıra no: 71.
[31] II. Bâyezid dönemine aid..., Sıra no: 281.
[32] Hoca Sadeddin: Tâcü’t-Tevârih, Cilt 2. İstanbul 1279-1280: 139.
[33] Feridun: Münşeâtü’s-Selâtîn, Cilt 1. İstanbul 1274: 345-346.
[34] Peçevi: Târih I: 173-174; Vecih Kevserani: Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi. İstanbul 1992: 59-60.
[35] İbn Kemal 1977: 259; Hoca Sadeddin bunu Şah’ın korkaklığına vermektedir (Hoca Sadeddin 1279-1280: 257-258). Oysa Şah İsmail büyük düşünüyor, bunun için bazı şeyleri sineye çekiyordu.
[36] II. Bâyezid dönemine aid..., Sıra no: 451-452.
[37] Bkz. Hoca Sadeddin 1279-1280: 268.
[38] Ocak, Beaudier’e dayanarak bunun Torlak oldugunu ileri sürmektedir. Bkz. Ocak 1992: 132.
[39] Anonim: Tevârîh-i Al-i Osman. (Haz. Nihat Azamat) İstanbul 1992.
[40] Geniş bilgi için bkz. Şehabeddin Tekindağ: “Şah Kulu Baba Tekeli İsyanı”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi 3-4 (1967-1968): 34-39, 54-59.
[41] Celal-Zâde Selim-Nâme, vr. 51b.
[42] Solak-Zâde 1297: 336-338.
[43] Hoca Sadeddin: Selim-Nâme. İstanbul 1280: 603-604.
[44] Solak-Zâde 1297: 334.
[45] Hoca Sadeddin 1279-1280: 188-196; ayrıca bkz. Çağatay Uluçay: “Yavuz Selim Nasıl Padişah Oldu” Tarih Dergisi 9: 53-90; 10: 117-142.
[46] Uluçay: 63-68.
[47] Kevserani 1992: 59-60.
[48] Hoca Sadeddin 1280: 605-606.
[49] Celâl-Zâde: Tabakatü’l-Memâlik ve Derecâtü’l-Mesâlik. (Tıpkı Basıma Haz. Petra Kappert) Wiesbaden 1981 (vr.263a-263b).
[50] Hoca Sadeddin 1279-1280: 189-190.
[51] Hoca Sadeddin 1279-1280: 272-273.
[52] İbn Kemal 1977: 278-279.
[53] Hoca Sadeddin 1279-1280: 239.
[54] Bkz. Hoca Sadeddin 1279-1280: 305.
[55] Hoca Sadeddin 1279-1280: 245-268; Yusuf Küçükdağ: Vezîr-i Azam Pîrî Mehmed Paşa. Konya 1994: 39-42.
[56] Hoca Sadeddin 1279-1280: 299.
[57] Fahrettin Kırzıoğlu: Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi (1453-1590). Ankara 1993: 112-114.
[58] İbn Kemal 1977: 233-234.
[59] Solak-Zâde 1297: 318.
[60] Hoca Sadeddin 1279-1280: 162-167.
[61] Hoca Sadeddin 1279-1280: 252.
[62] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ahmet Yaşar Ocak: Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler. İstanbul 1998.
[63] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme, VI, Sıra no: 695.
[64] BOA, Mühimme V, Sıra no: 1142; VI, Sıra no: 247.
[65] BOA, Mühimme III, Sıra no: 1036.
[66] BOA, Mühimme V, Sıra no: 103.
[67] BOA, Mühimme VI, Sıra no: 1295.
[68] BOA, Mühimme XII, Sıra no: 816.
[69] BOA, Mühimme XII, Sıra no: 619, 880.
[70] BOA, Mühimme XXVIII, Sıra no: 883.
[71] Halil İnalcık: Osmanlı İmparatorluğu. (2. Baskı) İstanbul 1996: 209.
[72] Hoca Sadeddin 1279-1280: 275-277.
[73] Nakşibendi şeyhi Molla İlâhi, Halvetilerden Nureddin Halife’yi müridi Abid Çelebi’ye keşif yo-luyla “ruhban sûretinde” göstermiştir. Bkz. Cami: Nefehâtü’l-Üns. İstanbul 1270: 463. I. Selim, Vezir-i Azam Piri Mehmed Paşa’yı ve onun babası Çelebi Halife’yi çok yakından tanımasına rağmen, Sünbül Efendi’nin şeyh-liği sırasında Koca Mustafa Paşa Hânkahi’ni yıkmak istemiş; fakat Sünbül Efendi’yi tanıyınca bundan vazgeçmiştir. Bkz. Hulvi, Lemezât, vr. 169a-169b.
[74] Geniş bilgi için bkz. Yusuf Küçükdağ: II. Bâyezid. Yavuz ve Kanunî Dönemlerinde Cemâlî Ailesi. İstanbul 1995.
[75] Küçükdağ 1994: 38-39.
[76] Balkanlarda Halvetiyyenin durumu için bkz. Nathalie Clayer: Mystiques, Etat et Societe. Leiden 1994.
[77] Bunlar, Zeyrek’te Soğukkuyu, Çapa’da Koruklu ve Sütlüce Tekkeleridir. Bkz. Küçükdağ 1995: 81-104.
[78] Yusuf b.Yakup: Menâkib-i Serîf ve Tarîkat-âme-i Pîrân ve Mesâyih-i Tarîkat-i Aliyye-i Halvetiyye. İstanbul 1290: 35-36, 43-44.
[79] Yusuf b. Yakub 1290: 48-49.