Burak Gümüş

12 Eylül'den Bugüne Değin Aleviler

1. Giriş

Türkiye'nin nüfusunun aşağı yukarı 1/3'ünü oluşturan Aleviler, Sünnilerden sonra en büyük inanç cemaatini teşkil etmekte. Kendilerini Müslüman görmelerine rağmen, İslamiyeti gevşek yorumlamaları ve bazı insanlara dinsiz gibi gelen törenleri yüzünden kimi kesimlerce "sapkın" olarak görülüyorlar. Böyle damgalanmış bir azınlığın mensuplarının Sünni çoğunluğun toplumunda kaynak elde edebilmeleri ancak kendi kimliklerini gizliyerek mümkün olur. Bu meyanda Osmanlı'dan süre gelen ayrım çeşidi, sosyal ilişkilerden dışlanmadan başlayıp, Çorum, K. Maraş ve Sivas gibi katliamlara kadar varabiliyor. Egemen olan seçkin zümrelerin dayattığı İslamlaşma, seksenlerin sonu ve doksanların başlarında toplumda dini hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getirdi. Bununla beraber, nice Alevilerin takiyye davranışından vazgeçtikleri ve Aleviliğe dönük yoğunlaşan bir ilgi izlenebilir. Bu konuyla ilgili Alevilerin devletçe tanınması ve eşitliğe kavuşması taleplerinin dile getirildiği nice dergi yayınlanıp, dernekler kurulmakta, seminer, panel, açık oturum, kongre ve konserler düzelenmekte. Son on-onbeş yıl Alevi yayınlarında görülen patlama göz önüne alındığında, bunların iki konu kümesinde yoğunlaştığını görmekteyiz: Tarih ve inanç. Fakat Alevilerin marjinalleşmesinin sosyolojik neden ve sonuçlarını inceleyen, sistematik bilimsel araştırmaların kıtlığı, bir iktidar-teoretik yaklaşımın analiz çerçevesi olan bu tezi gerekli kıldı. Bu teoriye göre, marjinalleşme kendiliğinden olmayıp, bir elit tabakanın güç çıkarına göre oluşturulmakta. Bu egemen tabakanın hükümdarlığını kalıcılaştırılması için, onun otoritesini meşrulaştıran, toplumda kabul gören resmi ideoloji diye de adlandırılabilen bir değer ve normlar sistemini gerekli kılıyor. Her mevcut görüş ve düzen, kendi karşıtlarını da oluşturmakta. İşte bu yaklaşımla, üç örnek olayın araştırılmasıyla (Osmanlı, Kemalist Tek Parti Dönemi, 1946'dan bugüne kadar varan çok partili süreç), Alevilerin Osmanlı'dan bugüne değin iniş ve çıkışlarını analiz edildi. Makalenin yer kıtlığı yüzünden, son örnek olayının 12 Eylül'den bugüne kadar varan süreçte bu yaklaşımla incelenen Alevilerin Türk toplumundaki konumu ele alınacak.

2. Temel Sanılar

2.1 Egemenlerin Hükümranlıklarının Kalıcılılaştırılması İçin İktidar-Teoritik Yaklaşım

İnsanlar sosyal ilişkiye girerler. Her insanın davranışı olumlu ve/veya olumsuz ve iç ve/veya dış etkilere yol açar. Bundan dolayı öteki insanlar da bu davranışlar yüzünden fayda ya da zarar görebilir. Bu davranışlar, onlarda bu gibi davranışları desteklemek ya da azaltmak için, bu hareketleri kontrol etme çabasına itebilir (bkz. Coleman 1995: 325 vd.). İşte bunun için değerler ve düzgüler var. Normlar insanlara neyin yasak veya zaruri olduğunu gösterir. Düzgülerin tüm toplumsal alandaki fonksiyonları sosyal koordinasyon, toplumda egemen olan mevcut bir düzenin istikrarı ve bir devrimin engellenmesidir. Normlar seçkinlerin çıkarlarını yansıtır. Çünkü düzgüler, egemenlerin çıkarına yarayan davranışları zorlatıcı tedbirlerle emrederler veya onlara zarar veren hareketleri cezalarla yasaklarlar: Egemen olan (yükselmiş) değerler ve normlar, egemenlerin, yani tanımlama gücüne sahip olan seçkinlerin değerleri ve normlarıdır. Seçkinler bir otorite sisteminin değişik branşlarında (politika, hükümet, ordu, yönetim, kültür, eğitim, adliye vs.) nüfuz etkisine sahip olan zümrelerdir. Egemen olan seçkin zümre, kıt olan kaynakları kendisi için kullanmak ve kendi statüsünü muhafaza etmek için, mevcut otorite (ve sömürü) düzeninin, değerler ve düzgüler sisteminin ayakta kalmasından yana. Devlette, zor kullanmayı tekeline alan, ''kanun ve nizamı'' sağlamak, kabul ettirmek ve korumak için, kapsayıcı bir ceza ve adliye sistemine sahip olan bir teşkilat olarak seçkin zümreye hizmet ediyor. Fakat uygulanan cezaların giderleri de var. Bunun yüzünden bu cezalar sadece kısa vadede egemen kitlelerin durumunu muhafaza edebilirler. Egemenliğinin kalıcılaştırılması için, egemenler ve hükmedilenler arasında değerler ve düzgüler hakkında bir toplumsal konsensüse ihtiyaç var. Çünkü o zaman egemenlik meşrulaşmış olur. Egemenliğin meşruluğuna inanç (bkz. Weber 1980: 122) hükmedilenlerin hükümdarlarına karşı sadakatlarına yol açar ve sadece caydırıcı cezaya endeksli olan iktidarlarını sağlamlaştırır. Hükmedilenlerin düzene karşı vefası, onların hükümdarlar tarafından propagandası yapılmış olan bir grup ile bir tutmaları ve kendilerini bu (algılanan) topluluğun (çekirdek toplum, örneğin devlet ulusu) doğal bir parçası olarak görmeleriyle sağlanabilir. Bu da belirli değer ve düzgülerin devlet/resmi ideolojide vurgulanması, böylece belirli unsurların topluma entegre edilmesi veya toplumdan dışlanması için kullanılan referans kriterlerinin yüksel(til)mesi ve törenlerin düzenlenmesiyle oluyor.

Referans kriterlerinin rolü

Yaratılan çekirdek toplum Weber'in tanımladığı bir etnik gruba benzeyebilir (bkz. Weber 1980: 237). Bu türlü bir toplulğunun oluşturulması, insanların atıf çerçevesi ve algılayış biçimlerinin ''değiştirilmesine'' bağlı. Çünkü bunlar, bir toplulukta kolektif bilincinin olup olmamasını belirliyor. İnsanlar o zaman sosyal ilişkilerinde gerçekten etnik veya mehzepsel gruplar varmış gibi davranabilmekteler. Topluluklar, kolektif bilinç ve kimliklerinin oluşması için, belirli referans kriterlerinin vurgulanmasına gereksinme duyarlar. Atıf çerçevesi ve algılayış biçimini değiştiren bu kriterler herkesin ortak olduğu zannedilen dil, din, ırk, mezhep, köken vs. gibi niteliklerdir: Her tanımlama kendi karşıtını da oluşturuyor. Ben ne veya kim olduğumu, söylersem, aynı anda da ne veya kim olmadığımı da belirtmiş olurum. Bu durumda da bu topluluğun mensuplarının niteliklerini aza olmayanlarının karakterlerinden üstün görme eğilimi de oluşmakta. Öznel algılanan veya nesnel var olan deri, kılık kıyafet (başörtüsü), yüz çizgileri, yaşam tarzı vs. gibi benzerlik veya farklılıklar değil de bunların nasıl yorumlandığı ve değerlendirildiği aslında önemli olan. Belirli benzerlik ve farklılıkların kriter olarak yüksel(til)mesi, topluma kabul ettirilmesi ve uzun vadede kalıcı olması tanımlama hakkına, medya (TV, radyo, gazete vs.) ve toplumsallaşma kurumlarına (okul, askerlik vs.) sahip olan seçkin zümrelere bağlı. Çünkü onlar bu kriterleri hem ceza yoluyla hem de okul ve medya gibi kurumlarla topluma kabul ettirip ve belirli değer ve normların içselleştirilmelerini sağlıyorlar. Örneğin okulda ve derste sosyal öğrenme çerçevesi içinde talebeler tanımlama hakkına sahip olan ve meşru görülen öğretmenlerinin beklentilerine dikkat edip, onlara sunulan değerleri ve normları benimsiyorlar.

Kolektif kimliğin direği olan törenlerin işlevi

Çekirdek toplumun kimliği sadece içeriye ve dışarıya çizilen sınırlara endeksi olmayarak, içeride olan farklılıkların ve bireysel çeşitliliğin giderilmelerine de bağlı. Bir topluluğa bağlılığın sosyal oluşturulması ve sürekli tasdiklenmesi gerekli (bkz. Giesen 1999a: 134; Donnan/Wilson 1999:64). Bu işlevi de törenler görür. Törenler, standartize olan, bireysel değişikliklere izin vermeyen ve böylece de kolektif kimlik üreten ortak davranışlardır (bkz. Giesen 1999b: 83). Törenler, önceden hazırlanmış, seyyar ve her yere koyabilinen ve net bir taslağa ('montaj planı') göre tıpkı sanayideki akarbant üretimindeki gibi yeniden birleştirilen hazır parçalardan oluşmaktadır (bkz. Oppitz 1999: 73)[1].Törene katılanların birbirlerini görebilmesi, onların kendi utangaçlıklarını ve güvensizlik duygularının giderilmesine yol açar ve insanların tek başına ancak zor yapabileceği davranışları kolaylaştırır. Törene katılanların görülebilmesi bedensel jestlerle duygulara yol açan, böylece karşılıklı bağlılık hissini pekiştiren ve kolektif bilinci yaratan dolaysız iletişimi kolaylaştırır (bkz. Giesen 1999b: 85; Voigt 1999: 66). Hiç bir tören spontane, tesadüf ve keyfi değildir (bkz. Michaels 1999: 34). Tekrarlanan, kurallara göre aynı anda aynen yapılan törensel davranışlar topluluğun kendi kendini ifadesini sağlar ve onu onun kurala uyduğu kadar da ayakta tutar. Katılanların şahsi duygularının kolektif birlik ruhuna dönüşen süreç de topluluğun kendi kendine karizma verdiği süreç olur (bkz. Soeffner 1992b: 116). Çeşitli törenler var[2].

Törene katılanların birbirlerini görebilmesi, çevre kontrolünü de kolaylaştırıyor: ''Bizim'' gibi törene katılmayan, dans, dua etmeyen, şarkı veya marş söylemeyen, içki içmeyen, yani belirli kurallara itaat etmeyenler, sapan davranışlarını böylece açıkça belli ediyor (bkz. Giesen 1999b: 85). ''Bizden'' olmayanların törene katılmayışı, bu ''ötekilerin'' daha fazla marjinal olarak göze çarpmalarına yol açıp, bir topluluğunun üyelerini ve ona aza olmayanları açığa çıkarıyor. Böylece bir törene katılım da bir topluluğunun dışlama kriteri olabilir.

Marjinal grupların oluşumu

Sosyal marjinal gruplar, hakim olan değerler ve normlara göre bir veya birden fazla referans kriterler kayda alınarak, çekirdek topluma nazaran dışlanan, baskı altında bulunan, ayrıma tabi tutulan, imtiyazlarını kaybeden, ezilen, takip edilen, yok edilen azınlık gruplarıdır (bkz. Wiehn ty.: 1). Marjinal grupar, eğer aralarında ilişki varsa, kolektif bilince sahipseler ve bir topluluk olarak davranabilirlerse, sosyal nitelik kazanabilirler. Bu, onların içeriye ve dışarıya karşı kimliklerini sağlamlaştırır (bkz. Wiehn 1994: 169). Çekirdek toplumun yaratılması için yararlanan gerçekten var olan veya suni oluşturulan nitelikler, belirli grupları entegre etmek ve dışlamak için kullanılabilirler, eğer egemenlerin geçerli olan hakim değer ve normlar sisteminden türemişler, damgalama ve karalama gücüne sahip olurlar; 'biz' ve 'ötekilerden' basmakalıp imajlar üretebilirler; 'bizim' ve ötekinin' davranışlarını etkileyebilirlerse (bkz. Wiehn 1994: 172).

Sosyal marjinal gruplar, bir çekirdek toplumun egemen seçkinler tarafından değerler ve normlar sisteminin inşaası sonucu kolektif bilincinin yaratılmasından sonra oluşuyor. Bu süreç toplumlararası (göç, toprak işgali vs.) veya bir toplum içinde (iç savaş, dışlama, öcüleştirme gibi) gelişebilir. Sapık olarak sayılıyorlar ve bu durum, onların dışlanmasını meşru kılıyor. Fakat bu sapıklık evvelden var olmayıp, ancak inşa edilmiş olan belirli bir değerler ve normların sistemine uymamazlıktan yaratılıyor.

Ötekilerin öcüleştirilmesinde marjinallere çekirdek toplumun bekasını tehdit eden bir kimlik atfediliyor (bkz. Giesen 1999b: 36-37). Öcüleştirme, önyargılarla da olur. Önyargılara maruz kalan insanlarda, kolektif kimlik ve kişisel karakterleri arasında dolaysız neden-sonuç bağlantısı kuruluyor. Önyargıların yayılması toplumsal öğrenim, yanı mesela okul ve de medya yoluyla yayılıyor. Öcüleşme ve önyargılar bir güvenlik mesafesinin bırakılmasına ya da savaş veya karşı taaruz ile oluşmasına neden oluyor (bkz. Giesen 1999b: 37). Bu güvenlik mesafesinin basit çeşitlerine kuşku duygusunu ve sosyal ilişkiden mahrum bırakmayı sayabiliriz. Önyargılar ve öcüleşme insanlararası davranışlar ve ilişkileri etkilemeye, dışlanmaya, toplu kıyım derecesine varan şiddete yol açabilir.

Marjinal grupların işlevi

Sosyal marjinal gruplarının bir otorite sisteminin ayakta kalabilmesi için önemli fonksiyonları vardır (bkz. Wiehn 1994: 179):

·        Onlar, ''öteki'' diye damgalanan grup olarak, çekirdek toplumun iç dayanışmasına, bütünleşmesine, kenetleşmesine ve de bir çekirdek toplumun ''olumsuz öztanımlamasına'' (negative self-definition) yararlı oluyor (kötü örnek).

·        Onlar, dışlanmaları ve cezalandırmalarıyla, belirli bir düzene karşı gelmenin ve hakim değerler ve düzgüler sisteminden sapmanın ne kadar pahalıya mal olacağını kanıtlayıp, olası muhalif kesimleri başkaldırmadan caydırıp, mevcut düzene boyun eğilmelerinde yararlı oluyorlar (bkz. Haas, Berndt, Dommermuth 1998: 9). Böylece marjinal gruplar ibret-i alem için 'caydırma örneği' işlevini görmekte. Onların tamamen kıyımı, uzun vadede sistemi ayakta tutabilme yararlarına son verir, caydırma örneğini yokettiği için. Bunun yüzünden kısmi katliamların düzene daha fazla yararı olur.

·        Marjinal gruplar, ayrıma maruz kaldıkları için, dışlanarak imtiyaz sahibi olan çekirdek toplumun üyelerine maddi veya manevi kaynak sağlamakta ( iş piyasası, prestij vs.).

·        Sistemin önemli krizlerinde, egemenler tarafından sorunun asıl nedeni gibi gösterilen marjinal gruplar, günah keçisi ve şiddet nesnesi olarak mevcut düzene karşı duyulan öfkeyi kendi üstlerine çekip, nizamın ayakta kalabilmesine yardımcı oluyorlar (bkz. Lenk 1979: 30-31).

·        Hem baskı altında oldukları hem de düzenin zaaflarını dışardan çekirdek toplumun üyelerine nazaran daha kolay algılaya- ve çözümleyebildikleri için, yenilikçi, değişimden ve devrimden yana olan hareketlerin yanında daha kolay yer alabiliyorlar (bkz. Wiehn 1994: 179).

Marjinal grupların davranışları

Marjinal grupların sistemdeki konumlarına göre, kısmen eşit haklara kavuşmaları mümkündür. Onlar, ya mevcut düzeni kabul edebilir ya da ona karşı çıkar. Eğer kabul ederlerse, değer ve düzgüleri içselleştirdiklerini ıspatlamış olup, bazen de düzene gerektiğinden daha da fazla itaat edebiliyorlar. Ya da aslında itaat etmeyip, dışarıya yani çekirdek topluma karşı kabul ediyorlarmış gibi görünebilirler (takiyye). Açıkça düzene başkaldırmaları da, imkân çerçevesinde (bkz. Wiehn 1994: 178)[3]. Hakim olan değerler ve düzgüler düzeni, sosyal statüyü ve kaynakları ele geçirme şansını belirleyip, yapısal düzen olarak marjinal gruplarının davranış biçimlerini etkiliyor. Onların dışlanma ve toplumla bütünleşme derecesine göre endeksli, sadakat, takiyye ve başkaldırma (çekirdek topluma göre hıyanet) aralarında seçme imkânları var. Eğer çekirdek toplum marjinal grup üyelerini bu nitelikleriyle fark edemiyor, onlara da güncel yaşamda 'normal' davranıyorsa ya da o grup düzen tarafından diğer topluluklara göre daha fazla entegre olmuşsa, takiyye ve aslını dışarıya karşı inkâr etme ihtimali yükseliyor. Fakat gizlenmenin ve çift kişilikli çift hayat sürdürmenin beraberinde getirdiği psikolojik sorunlar (bkz. Goffman 1975: 111) ya da grubun büyük ve ağır ayrıma maruz kalması, bunların tepki olarak kendi kimliğini dışarıya karşı adeta haykırmasına ve bunun için de onları damgalayan simge kullanmasına yol açabilir. Çünkü açık ve belli olan kabul edilmemeye, belirsizlik ortamından daha kolay dayanılabilir. Bir marjinal grup darbe üstüne darbe yedikten sonra, çoğunluğa yani çekirdek topluma kısmen entegre ya da asimile olmuş bazı üyeleri, artık sistem tarafından hiç kabul edilmeyeceklerini, hatta büyük tehdit altında olduklarını ve daha da korkunç olaylar yaşayabileceklerini zannedip ya da farkına varıp, dışlanmaya karşı bir tepki olarak ateşli bir biçimde kendi unuttukları kimlik ve kültürlerini yeniden benimsemeye ve düzene açıkça karşı gelmeye başlıyorlar. Çevre tarafından dışlanma özizolasyonun da nedeni sayılabilir. Çekirdek toplum tarafından belirli kriterlere uymadığı için, dışlanan insanlar bu sefer onlara atfedilen nitelikleri benimseyip ve vurgulayıp, kendi öz kimliklerini yaratmaya çalışıyorlar. Bu meyanda da onların dışlanmasında kullanılan referans kriterlerine de sahip çıkmaktadırlar. Kimlik ve kültürlerini dış dünyaya gösterebilmek için, belirli amblemlerin ve kalıplaşmış davranış biçimlerini ''simgesel ifade aracı olarak kullanılmasına'' (bkz. Soeffner 1992a: 112) başvuruyorlar. Marjinal bir grubun mensubu olan bir birey, bu gruba aza olduğunu, o gruba atfedilen tipik davranış, görüş, ideoloji, yargı, inanç kalıplarına, töre, örf ve âdetine, giyim ve traj tarzına vs. sımsıkı bağlanıp ve benimseyip, kendisini sahneye koyar. Çekirdek toplumdan marjinal gruba ''Kâbe değiştiren'' birey, böylece kendi grubunun sunuşu için tipik örnek olmaya çalışır (bkz. Soeffner 1992b: 79). Böylece dışardaki seyirci, simgeyi taşıyanların 'iç' görüşlerini ve asıl kimliklerini kolayca kavrayabiliyor ve sezebiliyor (bkz. Soeffner 1992a: 113). Bu davranışlar ve simgeler, ''sadece kimin >>kim<< ve >>ne<< olduğunu göstermekte kalmayıp, ayrıca kimin belirli bir durumda, kime karşı >>kim<< olduğunu açıklıyor.'' (Soeffner 1992b: 78). Bu simgelerle insanlar, bir topluluktan kendilerini sıyırıp, başka bir gruba mensup olduklarını sembolize ediyorlar. Bu sürecin bir aşaması da marjinal grubun durumunu düzeltmek için siyasalaşmasıdır. Kavga ve sorunun ciddiyetine, güç dağılımına ve aktörlerin başarı beklentilerine göre, çekirdek toplum ve marjinal gruplar arası ilişkilerde de iç savaş ve ayrılıkçı hareketler meydana çıkabilir.

Eğer Sünni İslam toplumda hakim olan değerler ve normlar sistemi olarak geçerliyse, İslamın beş şartı ve diğer düzgüler dışlanma kriteri olarak kullanılabilir. Kısacası, bu şartlara uyan ''bizden'', ''doğru yoldan'' ayrılanlar da ''ötekilerden'' sayılır. Sünni İslam da kendi karşıtını yaratıyor. Böylece İslam dini, mümin olan çekirdek toplumu, bir de ilahi gerçeğe inanmayıp, ''hak yoldan'' sapan marjinal grupları yaratır. Marjinalleşen grupların sapkınlığı evvelden var olmayıp, ancak inşa edilmiş ve toplumda geçerli kılınmış hakim İslami değer ve kurallara itaatsizlikten türüyor.

2.2 Dışlama Kriteri Olarak İslamiyetin Değer ve Normları (seçmeler)[4]

Açıklama töreni olarak Kelime-i Şehadet Getirmek

Sünni İslam dinine mensup olmanın temel şartlarından biri, aslında bir itiraf töreni olan Kelime-i Şehadet getirmektir: ''Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur ve yine şahitlik ederim ki, Hz. Muhammed Allah'ın kulu ve Peygamberidir.'' İman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, kadere, iyilik ve kötülüğün Allah'ın yaratması ile olduğuna inanmaktan ibarettir. ''Bir dinsel anlayışa göre; 'Hayır ve şer Allah'tandır.' denir. Alevilik bu anlayışı benimsemez.'' (Aydemir/Sener 2000: 22; vurgulanma eklenmemişdir) Müslümanlar daima şehadet ile İslam dinine bağlı olduklarını açıklarken, inanmayanlar ya da başka inanç grubuna mensup olanlar kendi itaatsizliklerini bu şartın reddi ya da eklenmesiyle ifade edebilirler. Aleviler de Kelime-i Şehadet'e ''Ali, velidir'' (bkz. Bozkurt 1993: 153) sözleriyle, Sünni değer ve normlar sistemine itaat etmediklerini kanıtlıyorlar. Alevilik'teki Allah-Muhammed-Ali arasındaki bağlantı ve Ali'nin konumu, Sünni inançla bağdaşmaz (bkz. Bal 1997: 78 vd.). Sünni İslama nazaran, Alevilikte Tanrı anlayışı ve Allah-insan arasındaki ilişkisi de farklıdır: ''Alevilikte Allah korkusu yoktur. Allah'a yapacağı kötülüklerden dolayı inanılmaz. Allah sevgisi vardır. Din korkusu, cennet, cehennem korkusu yoktur. Her şey insandadır.'' (Aydemir/Sener 2000: 22).

Namaz kılma

Bütün yetişkin Müslümanların, Sünni değer ve normlar sistemine göre, günde beş vakit namaz kılmaları lazım. Bu tören, Muhammed Peygamber'in Miraç mitosundan gelmekte. Miraç gecesinde, namaz kılmak şart koşulmuş (bkz. Al-Buhari 1991: 94 vd.). Cumaları topluca sadece erkekler tarafından kılınan namaz, ayrıntılarıyla herkes için tekdüzen olarak saptanmış[5]. Günde beş vakit namaz vardır. Bu ibadetlerin, her birinin belirli vakitleri vardır ve her namazın kendi vaktinde kılınması şarttır. Güneşin durumuna endeksli olan ibadet vakti gelince, minareden ezan okunup ve Müslümanlar, 'yukarıdan gelen bir sesle' (bkz. Canetti 1993: 156) ibadet yeri olan camiye çağrılırlar. Ezandan sonra her Müslüman, topluca temizlenme törenine katılır, yani abdest alır. Bu temizlenmeyle, kirli olarak görülen dış dünyanın müminlere sembolik biçimde olası etkisini azaltıp ve böylece Müslüman camianın dışarıya karşı sınırını vurgulamakta. Abdestin alınışı, detaylerına göre niyet etmekten, buruna su çekilmesine ve kulağı temizlerken parmakların duruşuna kadar herkes için tekdüzen belirlenmiştir. İbadet törenine katılanların, bedenlerinde, üzerlerindeki elbiselerde ve namaz kılacakları yerde Sünni İslamın tanımladığı pisliğin olmaması şarttır. Namaz, belirli anlarda yapılacak dualardan hariç bir de belirli ve herkes için geçerli olan durumlarda tekbir almaktan, ayakta durmaktan, ayaktayken Kuranıkerim okumaktan, ellerin dizkapağına erişecek kadar eğilmekten, dizler ve ellerle beraber alnı yere koymaktan ve oturmaktan ibarettir.

Tüm katılanlar tarafından topluca aynı, aynı anda kılınan namaz, ibadette bulunan grubun kolektif bilinci ve kimliğinin oluşması ve sürdürülmesine yolaçar. Törene katılanların görülmesi, katılmayanların İslama karşı aykırı davranışını da açıkça göze çarpmasına neden olur. Aleviler, Sünnilerin temizlenme ve ibadet törenlerine katılmazlar. Yani, onlar abdest almaz ve namaz kılmaz (bkz. Bozkurt 1993: 153 vd.) ve böylece de camiye gitmemeleri açıkça belli olur:

"The Alevites "have their own religious ceremonies (cem), officiated by 'holy men' (dede) belonging to a hereditary priestly caste, at which religious poems (nefes) in Turkish are sung and (in some communities at least) men and women carry out ritual dances (semah).'' (van Bruinessen ty.: 2)

Alevilerin törensel buluşmaları cemevlerinde olur. Mekke'ye karşı secde edilmeyip, insanlar bir dairenin etrafında dizlerinin üstüne oturup, ibadet ediyor. Ayin-i Cem, sadece ibadetten ibaret değil. Lokmanın verilişi, seçilmiş kardeşlik ilişkisine girme (musahiplik) töreni, semah dönme ve Alevi kurallardan sapan cemaat mensubu insanların davranışlarını yargılayayarak, Alevi değer ve normların yayılması için işlev gören olan halk mahkemesi duruşması da Alevilerin cem törenlerinde düzenlenmekte ve onların Sünnilerden farklı kolektif kimliğini oluşturmakta.

Züht olan Ramazan Orucu tutma

Sünni İslama göre oruç, her ergenlik çağına gelmiş olan sağlıklı Müslümana farzdır. Oruç, tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren, akşam güneş batıncaya kadar yemek yememek, içecek içmemek ve cinsel ilişkide bulunmamaktadır. Her sabah güneş doğmadan önce niyet edilmesi lazım (bkz. Schimmel 1990: 34). Bundan evvel, son bir yemek sahurda yenir. Oruç, her Ramazan ayında tutulur ve 30 gün sürer. Buna bir anma töreni de bağlı: ''it was in this month ... that the Koran was sent down as guıdance for the people.'' (Connerton 1989: 48) Müslümanlar bu mitosu anıp, kendi İslami kolektif kimliklerini oluşturup, sürdürüyorlar. Bu anma, kolektif kimlik inşa eden bir zühdeyede bağlı, çünkü Müslümanlar, ''kendilerini hergün gördükleri ve onlarla 'beraber' oruç tuttukları başkalarıyla adeta birlik içinde görmekte.'' (Antes 1994: 39). Bu toplumsal züht törenine katılanların bireysel farklılıkları azalılıyor: ''İster zengin, ister fakir, ister asilzade, ister dilenci olsun, Ramazan'da hepsinin yemekten feragat etmeleri zaruridir.'' (Antes 1994: 39) Sapkın davranış olarak sayılan gün ışığında yemek yemeğinin aykırılığı evvelden var olmayıp, ancak inşa edilen yasağa itaatsizlik sonucu oluştu: Sürüden ayrılan, gayrimüslümvari bir davranış sergilemekte. Bir Müslümanın görüşünü okuyalım: ''Bu insanlar davranışlarıyla, Allah'ın emirlerini hiç umursamadıklarını gösteriyorlar (...) ayrıca Müslüman toplumunun samimi ve güvenilir üyeleri olmadıklarını, bilakis o topluma ait olmadıklarını kanıtlıyorlar. Bu iki yüzlülerden sadece şerrin beklenebileceği ortada.'' (Antes 1994: 39) Aleviler, Ramazan ayında oruç tutmayıp, Sünni değerler ve düzgüler sistemine göre, İslamiyetten sapıp, İslamiyete mensup olmadıklarını kanıtlamaktadırlar. Aleviler buna karşın Hüseyin'in Muaviye tarafından öldürülüşünün anısına Muharrem ayında on-oniki gün oruç tutarlar.

Sünni değerler ve normlar sistemi geçerli olursa, bazı emir, yasak ve törenler referans kriteri olarak kullanılıp, sınırları çizilmiş olan ''Müslüman'' çekirdek toplumun yaratılışında ve aynı zamanda, bunlara itaat etmeyen ve bunun yüzünden dışlanan marjinal grupların oluşumunda büyük rol oynar.

Tezimde, Osmanlı ve Kemalist dönemlerden ziyade, bir de 1950'lerden bu yana olan zaman dilimini örnek olay olarak seçmiştim. Yer kıtlığı yüzünden, temel sanılarda tanıtılan iktidar-teoretik yaklaşım sadece 12 Eylül Türkiye'sinden bugüne değin olan Aleviler'in marjinal grup durumunu analiz etmek için kullanılacak.

Tek partili dönemden çok partili düzene geçişle, Sünni değer ve normlar, toplumda yeniden yayılıp, insanlararası ilişkeri Kemalist zaman dilimine nazaran daha fazla etkilemeye başladılar. 12 Eylül'e gelmeden evvel, 1946 ile 1980 arasında Alevileri ilgilendiren olguları kısaca özetleyeceğim.

3. Türkiye'nin 1946'dan 1980'e Kadar Olan Süreçteki Siyasi Durumu

Çok partili sisteme geçişten sonra, Kemalist devletin seçkin sınıfının yerine, 1950 senesinde seçimleri kazanan sermayenin temsilcisi olan Demokratik Parti geçti. Seçimleri dindar propagandayla da kazanan DP, Kemalist laikliği, tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi, yeniden Sünniliğinin lehine değiştirdi. Kemalist Altıok'unun revizyonun bir nedeni, çok partili sistemin beraberinde getirdiği hükümetin ve hükümdarın artık demokratik meşruluğu gerekçesidir. Yani, tek partin tekelinin kalkmasından sonra doğan siyasal piyasa sisteminin oluşması sonucu, hükümet erkini ele geçirmek veya elde tutmak isteyen her aktörün, rakiplerini yenmesi için, artık en azından seçim zamanında Atatürk'ün laiklik anlayışını tamamen benimsememiş dindar Sünni halkın çoğunluğunun isteklerine uyuyormuş gibi gözükmesi lazım. İslam, hem seçimlerde seçimlerde verilebilen hem de kolayca tutulabilen bir sözdü (bkz. Werle/Kreile 1987: 50). Böylece 1950 seçimi bir açıdan da bir referandumdu (bkz. Rinehart 1988: 56). Kemalist din politikasından vazgeçilmesinin öteki nedeni de İslami değerler ve normlar sisteminin soğuk savaş yıllarında ateist Komünizm'e karşı bir panzehir ve sermaye çevrelerinin düzenini böylece sağlamlaştıran bir ideolojik araç olmasıydı (bkz. Baş 1992: 148). Menderes'in DP'si, Sünni değerler ve normların uygulanıp, öğretilip yayıldığı camileri ve kapalı olan İmam-Hatip Okullarını yeniden açıp, tek parti döneminde Kemalistler tarafından toplumsallaşma kurumu ve propaganda merkezi olarak kullanılan halkevleri ve köy enstitüleri kapattırıp (bkz. Yeğen 1999: 187; Roth/Taylan 1982: 65 vd.), yeni koyulan gönüllü Sünni din dersine katılmamayı zorlaştırıp (bkz. Werle/Kreile 1987: 50), Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkçe olan ezanı, tekrar Arapça'ya çevirip ve zamanında yasaklanan tarikatların liderlerine yakınlaştı. Bu yeniden Sünnileşme, MEB'in ders kitaplarında Türk milletinin tanımlanmasında da İslami unsurun vurgulanmasına neden oldu (bkz. Dreßler 1999: 42): Artık çekirdek toplum, ''Çağdaş Türk Ulusu'' değil de ''Komünistler'' ve Alevilerin mensup olmadığı, Sünni olan ''Müslüman Türk Milleti''ydi. 27 Mayıs'tan sonra DP'nin devamı olan Demirel'in Adalet Partisi de Sünni değer ve düzgüleri seçim malzemesi yapıp (bkz. Ahmad 1977: 377), cami ve İmam-Hatip'lerin yeni dini toplumsallaşma kurumu olarak açılmasını sağladı. Camiler, sadece Sünni kimliğinin ibadet törenleriyle tekrarlanarak vurgulanıp inşa edildiği tapınaklar değil. Ayrıca rejimin dini medya kurumu işlevini de görmekte. Sünni hükmedilenlerin davranışlarının dinsel söylem ve yolla kontrol edilmesini sağlayan devlete bağlı olan Diyanet'in örnek vaaz ve hutbeleri, egemenlerin düzenlerini sağlamlaştırıyor. Dinsel okullarda da sayısı gittikçe artan öğrencilerinin Sünni eğitim görüp, o değer ve normlar sistemini içselleştirdi. Dinin politize edilmesi ve toplumda yayılması ve Sünni değer ve normların toplumda referans kriteri olarak kullanılması, Alevilerin bu inanç sisteminin kurallarına aykırı olduğu için, siyasetin de mezhepleşmesini beraberinde getirdi. Sünnilerin DP ve AP iktidarlarında yeniden Sünnileşmesi, Alevilerin buna karşı tepki olarak siyasal mücadelere katılmalarına yol açtı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 10).

Sonuç, 1960'ların ortasında özellikle kentleşmiş ve talebe olan Alevi gençlerinin hem kendi durumlarını hem de dışardan kolayca sezebildikleri sistemin zaaflarını düzeltmek için, Sosyalist hareketlere yönelmesiydi. Bu sürecin sonucu da toplumun Alevi-devrimci-sol ve Sünni-muhafazakar-sağ kamplara bölünmesiydi (bkz. Seufert 1997a: 75; Seufert 1997b: 210-211). AP hükümeti, temsil ettiği seçkin sermaye tabakanın düzenini Komünizm'e karşı korumak ve mevcut düzeni tehdit etmeyen dindarların hükmedilenlerin içinde çoğalması, bunun için de Sünni değer ve düzgüler sisteminin toplumda yayılıp geçerli kılnması için, daha fazla İmam-Hatip Okulları'nın açılmasını sağladı. Ayrıca dünyevi okullar, mevcut düzeninin bekası için de pek güvenilir görünmüyordu. Bunun için de Cumhurbaşkanı Sunay, ''Ülkenin geleceğinin imam hatip okullarından yetişecek kadrolara teslim edileceğini'' (Tuşalp 1999: 28, Coşturoğlu 1977: 21-22) söylemekteydi. 1965/1966 ve 1969/1970 seneleri arasında bu okuldaki öğrencilerin sayısı üç katına çıktı. AP mevcut düzeninin güvenliği için aşırı sağcı ve Sünni dindar çevreleri ve hareketleri sola karşı dengelemek için kullandı. Bu meyanda İmam-Hatipler ve camilerin açılmasından ziyade, tarikatlarla ''Komünizm'e karşı topluca namaz'' törenleri organize edilip, aşırı sağcı, genelde Aleviler tarafından desteklenen solcularla çatışmaya giren komandoların kamplarda eğitilmesine en azından göz yumuldu (bkz. Kaynak Yayınevi 1997). Bu sokak çatışmalarına, siyasal cinayetlere (bkz. Weiher 1978: 150) ve Komünist diye öcü olarak algılanan çoğunlukta Alevi vatandaşların mal ve can varlığını tehdit eden pogromlara yol açtı (bkz. Laçiner 1984: 243; Çetinkaya 1996: 30). Sosyo-ekonomik seçkinlerin düzenini solcu hareketlere karşı sağlamak için, 12 Mart 1973'de Türk Silahlı Kuvvetleri politikaya muhtıra verip, müdahale etti. Holdingleşen Ordu Yardımlaşma Kurumu'nun sahipliğiyle, maddi durumunu değiştiren ve siyasal görüşüyle sermaye çevrelerine yakınlaşan ordu (bkz. Werle/Kreile 1987: 61, Hoffmann/Balkan 1985: 69 vd.; Weiher 1978: 147; Bulut 1995: 71; Roth/Taylan 1982: 81 vd.), bazı bölgelerde sıkıyönetimi ilan edip, temel hak ve özgürlüklerinin büyük bir kısmını rafa kaldırıp (bkz. Kongar 1998: 174; Rinehart 1988: 65; Weiher 1978: 148 vd.; Hoffmann/Balkan 1985: 59), çoğunlukta sadece radikal solcuları takibe aldı. Sünni köktendincilerin oylarıyla parlamentoya ve CHP ile koalisyona giren MSP, İmam-Hatip'li lise mezunlarının polis akademisine girişini mümkün kılıp, polis, yani iç güvenliği muhafaza eden bir kurumun, Sünni dincilerce kadrolaşmasını sağladı (bkz. Tuşalp 1999: 37). 1975 ve 1980 arası iç savaşa yakın olan ve genelde Alevilerce desteklenen CHP ve umumi Sünnilerce tutulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinin (AP, MHP ve MSP koalisyonun iktidarı) birbilerini izledikleri ortamda, solcu ve ateist olarak algılanan Aleviler Çorum, K. Maraş, Malatya ve Sivas'ta, aşırı sağcıların sorumlu olduğu toplu katliamlara maruz kaldılar (bkz. Laçiner 1984).

MC hükümetleri sırasında, yani siyasal seçkinler AP, MHP ve MSP'lilerden ibaretken, bürokratik seçkinlerin kadrolaşması da bu partiler tarafından sağlanıp (bkz. Sönmez 1985: 89; Roth/Taylan 1982: 68; Hoffmann/Balkan 1987: 65)), daha fazla cami, Kur'an kursları ve İmam-Hatipler açıldı. Bu toplumun daha fazla Sünnileşmesine neden oldu. Sünni değer ve düzgüler sistemi böylece yeni açılan dini okullar, Kur'an kursları ve camilerle yayıldı ve geçerli bir kural düzeni oldu. Seçimlerde, Aleviler, özellikle MHP tarafından ekonomik sorunlar için günah keçisi ve siyasal malzeme olarak kullanıldı (bkz. Werle/Kreile 1987: 92). Bu edinilen tecrübeler sonucunda Aleviler, kendilerini yüzyıllarca haksızlığa karşı çıkan, başkaldırı kültürü birikimine sahip olan ve Sünni hükümdarlar tarafından sürekli ezilen bir inanç grubu olarak algıladılar.

4. Aleviler'in 12 Eylül'den Bugüne Değin Durumu

4.1 Askeri Darbe'nin Arkasında Yatan Nedenler ve İhtilalin Gelişmesi

Sokak çatışmaları tarafından tehdit edilen iç güvenliği, egemenlerin düzenini ve siyasal istikrarı tekrar sağlamak için, Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime 12 Eylül 1980'de el koydu (bkz. Werle/Kreile 1987: 60). Darbenin ikinci bir nedeni de yabancı ve Türk sermayenin savunduğu ve Demirel hükümetinin direniş yüzünden bir türlü uygulamadığı IMF programına karşı olan muhtemel mukavemeti gidermekti (bkz. Werle/Kreile 1987; Roth/Taylan 1982: 171). Anarşi olarak algılanan sokak çatışmalarının ordunun müdahalesi sonucu son bulması, darbeyi toplumda, yani hükmedilenlerin büyük kısmında meşrulaştırdı (bkz. Werle/Kreile 1987: 72).

Millet Meclisi'nin feshi, partilerin ve liderlerinin siyaset yapmasının yasaklanması, 61 anayasasının kaldırılması, tüm yurtta sıkıyönetimin ilan edilmesi, yürüyüşlerinin yasaklanması ve medyanın sansürü, ordunun ilk kararlarındandı. Yüzde 54'ünün solcu ve sadece yüzde 14'ünün sağcı olduğu, 60.000 sanık tutuklandı (bkz. Pevsner 1988: 88). 1983'e kadar Orgeneral Kenan Evren'in komutası altında bulunan cunta, ülkeyi doğrudan yönetip, hükümdar ve hükmedilenlerin arasındaki ilişkileri seçkinlerin lehine yeniden belirlemek için, egemenlerin düzeninin resmi kurallarını, yani anayasayı değiştirdi.

4.2 Yeni Yarı-resmi İdeoloji, Değerler ve Düzgüler Sistemi Olan Türk-İslam Sentezi'nin Kurumsallaşmasıyla Çekirdek Toplumun ve Marjinal Grupların Tekrar Belirlenmesi

Mevcut düzen içinde tehlikeli olan Komünist ve güçlenen bölücü-Kürtçü hareketleri dengelemek için Sünni ve Türkleri çekirdek toplumu içinde kapsayan milliyetçi-dinci Türk-İslam Sentezi yeni yarı-resmi ideoloji olarak yürürlüğe girdi. Bundan evvel son Kemalist müesseler olan ve ''Çağdaş Türk Ulusal Kimliği''nin inşasında etkili olan Türk Dil ve Türk Tarih Kurumları kapatıldı (bkz. Mater 1989: 457). Onların yerine 82 anayasası ile kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK), 1986'da olan ve Cumhurbaşkanı Evren, Başbakan Turgut Özal, Tanıtma ve Enformasyon İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Mesut Yılmaz, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Metin Emiroğlu, MGK Genel Sekreteri, YÖK Başkanı İhsan Sabri Doğramacı ve kurumun başkanı olan Suat İlhan'ın katıldığı onuncu toplantısında, Türk-İslam Sentezi'ni milli kültür planlaması için hakim değerler ve düzgüler sistemi olarak kabul etti (bkz. İkibin'e Doğru, 25.1.1987: 8; Copeaux 1999: 58).

Mevcut düzenin ve egemenlerin otoritesini sağlamlaştırmak için kurumsallaşan Türk-İslam Sentezi'nin bazı nedenleri şunlardır:

Kızıl tehlikeye karşı milliyetçi-dinci savunma ideolojisi ve çeşitli parti ve hareketlere bölünmüş olan sağın Sosyalizm'e karşı yeniden birleştirilmesi

Milliyetçi muhafazakar aydınlardan oluşan Aydınlar Ocağı, ''2500 yıl (!) Türklüğü, 1000 yıl İslamı ve (sadece) 150 yıl olan batı düşünce tarzını birleştirmek '' (Steinbach 2000: 98), ve Komünizm'e karşı panzehir ve çeşitli fraksiyonlara parçalanmış olan sağın birleştirilmesi için üretildi (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 12). Komünizm'le mücadeleden en fazla serbest piyasa ekonomisi sistemini savunan seçkin olan sermaye çevreleri ve OYAK Holdingi'nin sahibi olduğu için o çevrelere yakınlık duyan, bunların ve devletin güvenini sağlayan ordu yararlanabildi.

Milliyetçi-muhafazakar olan Sünni-Türk çoğunluğun, sisteme ideolojik yollarla bağlanmasıyla, sistemin demokratik meşrulaşması

Sermaye çevrelerinin lehine kurulan kapitalist düzen, hükmedilmesi gereken toplumun çoğunluğunu oluşturan Sünni Türklerin Türk-İslam Sentezi tarafından vurgulanan çekirdek toplum olan milliyetçi-dindar ''Müslüman Türk Milleti'''yle kendini bir tutmasıyla meşrulaştırabildi.

Sovyetler'e karşı ''yeşil kuşak''

ABD, müttefiği olan Türkiye'nin toplumunun, Sovyetler'in Orta-Doğu'da nüfuz alanını daraltmak için, İslamlaşmasını istemiş (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 12).

Dindar ve olası bölücü olan Sünni Kürtlerin çekirdek topluma dahil edilmesi

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürtçülüğe karşı üniter devlet yapısı, milletin ve toprağın bütünlüğünü savunmak için, dindar ve muhtemelen bölücü olan Sünni Kürtlerin sisteme entegre edilmesi lazımdı (bkz. Bulut 1995: 77). Çünkü Kürtleri Türklere bağlayan önemli bir rabıta dindi. Böylece bu hükmedilecek olan grubun da otoritenin meşruluğuna inancı ayakta tutulabilirdi. AKDTYK'nun raporu bunu saptıyor: ''İslamın getirdiği birlik, beraberlik ve kardeşlik fikri işlenebilir. Biz ne kadar bazı vatandaşlarımızı Türk kabul etsek de onlar kendilerini bizden saymıyorlar. O zaman Müslümanlık fikrinden hareket edebiliriz.'' (İkibin'e Doğru, 25.1.1987: 13).

Bu nedenler yüzünden İslam dini, Türk toplumundan geri itilmeyip, tam tersine toplumda ahlak, moral ve kültürel manevi değerlerin kaynağı olarak kullanılabilirdi. Dinin, ulusların oluşmasındaki rolü gözardı edilemeyeceğeni, milli kültürün güçlenmesi ve bütünleşmesine yararlı olduğu, AKDTYK'nın raporunda vurgulanıyordu (bkz. Seufert 1997b: 183). Çekirdek toplum, artık Kemalistlerin tanımladığı muassır medeniyet yolundaki ''Çağdaş Türk Ulusu''ndan değil de kendi dinini, töre, örf ve âdetine sahip çıkan ''Müslüman Türk Milleti''nden oluşuyordu. Böylece ''en iyi Türk, Müslüman Türk'tür, ve en iyi Müslüman, Türk Müslümanıdır'' (Seufert 1997a: 66).

Türk-İslam Sentezi'nde dinin, yani Sünni değer ve düzgüler sisteminin çekirdek toplumun tanımlanması için referans kriteri olarak yükseltilmesiyle, Sünni Kürtler çekirdek topluma entegre edilip, Aleviler dışlandılar.

4.3 Türk-İslam Sentezi'nin Kurumlarla Kabul Ettirilmesi

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, milli kültürün örgütlenmesi ve Sünni-Türk değer ve normların yayılması işini üstlenmesi gereken kuruluşları raporunda belirlemişti: TRT (medya), Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler (bkz. Copeaux 1998: 60), Diyanet. Bundan ziyade de Kur'an Kursları'ndan ve ulusun bir bütünleştirici simgesi olan Atatürk'den de istifade edilecekti.

Milli Eğitim Bakanlığı

·        Sünni din dersi

Sünni değerler ve normların, atıf çerçevesinin, hayat bakışı, ahlak anlayışının ve davranış biçiminin hakim kültür olarak yayılması için, ilk ve ortaokullarda da herkese için zorunlu din dersi başlatıldı. ''[d]in dersinin ana amacı milli ve dini bütünlüğü pekiştirmek olduğu için'' (Spuler-Stegemann 1996: 239), Aleviler ve kendilerini Müslüman gören başka Sünni olmayan mezhepler de gözardı edilip, bu derslere girme mecburiyetinde bulundular. Bu derslerde, sadece Sünnilik tek hak mezhep olarak öğretildiği için, Aleviler de otomatikman sapan grup olarak algılanmakta.

·        İmam-Hatip Okulları

Bu medrese işlevini gören ve Sünni İslamın öğretildiği dini okulların açılışı ve yayılması, sağlandı (bkz. Seufert 1997a: 66). Bu okulun öğrenci ve mezunlarının sayısı İlahiyat Fakültesi'ne yazılabilenlerin ve dini meslekler edinenlerin sayısından kat kat daha fazla. Cunta ve onu izleyen sivil yönetilerde, bu okulun mezularının başka fakültelere (kamu yönetim, hukuk vs.) gitmesi sağlanıp Türk milletinin öğretim birliğini koruyan Tevhid-i Tedrisat Kanun'u ihlal edildi (bkz. Kongar 1998: 253). Böylece ortodoks İslami değerleri benimseyen ve savunan seçmen tabakası ve dinci siyasal-bürokratik yönetici bir kadro oluştu. İslamiyette, kadınlara dini meslek öngörülmediği halde, kızların da onyıllarca bu okullara gittiği dikkate alınırsa, onların dindar anne olarak çocuklarını eğiticek ve terbiye edeceği tahmin edilebilir. Böylece İslamcı hareketler için önemli olan Sünni İslam değer ve norm anlayışını benimsemiş ve içselleştirmiş insan sayısı İmam-Hatip öğrenci ve mezunlarınkinden daha yüksek (bkz. Engin 1998a: 89).

·        Malazgirt Zaferi olan kuruluş mitosu, ders kitapları ve Atatürk'ün imajı

Kolektif belleğin etkilenmesi ve milliyetçi-dinci değerlerin yayılması için, tarih, edebiyat ve coğrafya ders kitapları yeniden hazırlandı (bkz. Seufert 1997a: 66). Türk ulusunun kuruluş mitosu, artık Kuvayı Milliye ruhunu pekiştiren Kurtuluş Savaşı Destanı olmayıp, Müslüman Türklüğü ön plana çıkaran ''Malazgirt Zaferi''ydi. Türkiye ve Türk Milleti'nin ve temeli artık Cumhuriyet'e değil, 1071'deki Malazgirt Zaferi'ne dayanıyordu (bkz. İkibin'e Doğru, 25.1.1987: 13). Böylece Selçuklu ve Osmanlı'lardan 12 Eylül Türkiye'sine değin bir tarihsel Müslüman Türk Milleti'nin bir tarihsel sürekliliği oluşturuldu. Bu muharebede Müslüman ve rakiplerine nazaran daha iyi organize olan Türkmenler Bizanslı karşıtlarına üstünlük sağlayıp, Anadolu'nun kapısı Türklere açıldı. Bu meydan muharebesinin ders kitaplarına yansımasında dinsel motifler de var. Buna göre, Selçuklular çatışma öncesi tüm ordularıyla Alparslan'ın önderliğinde Sünni bir ibadet töreni olan öğle namazını kılmışlar. ''Bu inanç birliği, farklı yerlerden gelen paralı askerlerden oluşan düşman ordusunun karışık niteliğiyle zıtlık içinde sunulmaktadır. İman ve dua savaşçıları çoşturur; birçok yazara göre, sayıca az olmalarına karşın, savaşçıların moral durumlarını çok yükseltir; bunlar inançlı, dinç askerlerdir'' (Copeaux 1999: 162-163). Dindar Selçuklular, ders kitaplarına göre böylece dini birliklerini güçlendiren, zaferlerine yol açan ve meşrulaştıran ve maddeci, disiplinsiz, para düşkünü olan paralı askerlerden oluşan düzensiz Bizanzlılara karşı dinsel ve ahlaksal üstünlüklerini sağladılar (bkz. Copeaux 1999: 163 vd.). Bir ders kitabında, "bizim", ''bin yıllık Hıristiyan Anadolu'yu aldık, Türk yurdu ve Müslüman toprağı haline'' (Copeaux 1999: 167) getirdiğimiz yazıyor. Tek parti dönemine nazaran Muhammed Peygamber'in hayatı da tarihsel değil de İslami açıdan sunulup, olumlu olarak gösterilen Osmanlı'daki Müslüman Türklerin din savaşçıları, meşru fatih ve İslamın koruyucu rolleri vurgulandı (bkz. Copeaux 1998: 180 vd.). Bu durum, Sünni Türklerin kolektif belleği ve tarih anlayışını, İslamın meşru koruyucuları ve Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye devletlerinin asıl sahibileridir diye belirlemiş olması gerek. Buna karşın, Alevilerin hem derneklerinin ürettiği resmi tarihten hem de anne-babanın anlattığından etkilenmiş kolektif belleğinde, yüzyıllar boyunca süren başkaldırı ve zulüm efsaneleri var.

Türk milletinin bütünleştirici simgesi olan Atatürk'ün imajı da yeni anlayışa göre, yeniden uyarlanıp; ''İslamiyet'in amansız eleştirmeni, bir dindar Müslüman olarak gösterildi.'' (Seufert 1997a: 66) AKDTYK bunun yüzünden Atatürk'ün İslam, Muhammed'in Peygamberliği ve Din hakkında eleştirel yazılarını senelerce arşivlerde gizledi (bkz. İkibin'e Doğru 25.1.1987: 13).

Diyanet İşleri Başkanlığı

DİB devletin İslamı kontrol etmek için yarattığı bir kuruluştan bu dini teşvik eden güçlü bir kurum haline dönüştü. Görev alanı, fetva çıkarmayı; dini yazıların hazırlanışı, tercümesi veya yasaklanması; Cuma vaazları için örnek hutbelerin yazılması; cami personeline maaş ödenmesi; Hacc'ın organizasyonunu; yeni camilerin açılması ve yönetilmesini vs. kapsar. Rejimin medya kurumu ve Sünni kolektif kimliğin ibadet töreniyle sürdürüldüğü tapınak olan camiler ve Kur'an Kurslarının açılışını her sene teşvik ediliyordu. Her sene 1500-2000 arası cami yapılmakta (bkz. Spuler-Stegemann 1996: 241). 1994 yılında 75000 cami vardı Türkiye'de. İslami olmayan yaşam alanlarında da (parlamento, bakanlık, okul, üniversite) cami ve mescit yapıldı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 14). 1980-1990 arası Kur'an Kurslarının sayısı % 52 arttı (bkz. Seufert 1997a: 69). Böylece Sünni değerler toplumun diğer alanlarına da girdiler. Bir fetvanın hazırlanışı ve devletin güttüğü bir politikanın (örneğin ateist PKK'ya karşı Terörle Mücadele Kanunu'nu) dinle meşrulaştırılması DİB'in başkanını Osmanlı'nın şeyhülislamını andırmakta (bkz. Seufert 1997a: 70-71). Diyanet'in finanse edilmesi için, 1986 senesinde dini kitabevi zincirlerine sahip olan Türkiye Diyanet Vakfı kuruldu. Raflarında tek parti döneminde yasaklanan tarikatların yapıtlarının yanı sıra, köktendinci hareketin uluslararsı önderleri, Yehova Şahitleri, Museviler, Baha-i ve Alevilere karşı olan kitaplar bulunuyor. Diyanet, Alevileri mezhep olarak tanımadığı için, Alevi vatandaşların vergileri de Sünni projeler için kullanılmakta (bkz. Die Zeit 13/24.3.1995: 95). DİB'in şimdiki başkanı 1993'de başkanlığında çalışabilmek için bir önkoşul olarak Alevilerin asimilasyonunu öne sürdü: ''Bir Alevi vatandaşımız ilahiyat tahsili yapmış, kendini olgunlaştırmış geliştirmiş ise, bunlara kapımız açıktır.'' (Güvenç 1995: 244) Mezhepsel asimilasyon için Alevi köylerindeki devlet tarafından cami yapımı cemevlerinin yerine devam etmekte (bkz. Çamuroğlu 1994: 13-24). Bu asimilasyon politikasını tüm Sünniler eleştirmiyorlar. Çünkü, etnik ve dinsel farklılığı yüzünden ve dış müdahalenin sonucu Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanıp, Türklerinin bekasını da tehdit etmesi, Sünni Türklerin kolektif belleğinden hem edinilen tecrübe hem de resmi tarih nedeniyle silinmedi. Bu Sevr Sendromu yüzünden, Sünniler, Alevilik ve Sünni İslamiyet arasındaki farklılığının önemini azaltmak isteyebilir (Kehl-Bodrogi 1992: 15). Aleviler, Sünni hocaların baskıları yadırgayıp, bunların köylerde olmadığı zaman, cem ayinini törenini düzenliyorlar (bkz. Kaplan 2001a: 6). Köylerin altyapısal durumlarının iyileştirilmesi, köy halkının Sünni ibadet töreni olan namaza katılmalarına bağlı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 14). Böylece, inanç özgürlüğü de bir açıdan kısıtlanmış oluyor.

Devletin İslamlaştırma politikasının diğer örnekleri

Darbeden sonra Diyarbakır cezaevinde ''Peygamber'imizin mucizeleri'' dersi öğretilip, genç tutsaklara da zorla namaz kıldırıldı (bkz. Çiçek 2000: 29). Laik devlet, Sünni Kürtleri "ateist" PKK'ya karşı cihada çağırdı. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde cami ve bayrak resimli, ayetli ve Hadisli bildiriler dağıtıldı (bkz. İkibin'e Doğru, 4.1.1987). Bu da halkın dindar olduğu için, İslami söylemin siyaset için kullanıldığının bir örneğidir[6]. Turgut Özal'la Atatürk zamanında yasaklanan Nakşibendi tarikatının bir üyesinin darbeden sonra ilk sivil başbakan olması (bkz. Seufert 1997a: 66), buna izin veren ordunun Kemalist ideolojiden vazgeçtiğinin bir göstergesidir. Bölücü-kürtçü hareketini bölmek için, güvenlik görevlileri, muhtemelen radikal dinci Sünni Kürtlerden oluşan Hizbullah örgütünü, 'ateist-solcu' PKK'ya karşı destekledi (bkz. Bulut 1995: 77; Çiçek 1999; Steinbach 2000: 100).

Özal hükümetinin İslamlaştırma politikası

Özal'ın cumhurbaşkanlığı sırasında daha fazla dincilerin yuvalarına dönüşen İmam-Hatip Okulları, Kur'an Kursları ve camilerin açılışının yanı sıra, köktendinci propagandayı yasaklayıp cezalandıran Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesi kaldırıldı ve böylece Sünni köktendincilik teşvik edildi (bkz. Kongar 1998: 225; Steinbach 2000: 60).

Böylece Türk-İslam Sentezi'ne göre sermaye çevrelerinin düzenini sağlamlaştırmak ve egemenlerin hükümdarlığını güçlendirmek için, devlet kuruluşları ve hükümet, yani siyasal, bürokratik ve askeri seçkinler tarafından, Sünni İslami değer ve normlarını teşvik edip, bunlar toplum çapında yayıldı. Bu da Alevileri dışlayan ve onların dinsel açıdan sapkın ilan edilmesinde yardımcı olan Sünni referans kriterlerinin vurgulanmasını beraberinde getirdi. Bu değer ve düzgü sistemi hem çekirdek toplumu hem de marjinal grupları belirledi. Çünkü her düzen, görüş ve sistem kendi karşıtını da beraberinde getirir. Çekirdek toplum, Müslüman Türklerden, marjinal gruplarda ''Üç K'' 'den ibaret: (bölücü) Kürt, Komünist ve ''Kızılbaşlar''.

4.4 1995'e Kadar Türkiye'deki Hükümetlerin Kısa Bir Tarihçesi

Özal'ın sermaye çevrelerinin çıkarlarını savunan muhafazakar Anavatan Partisi, 1987 seçimlerinde kapatılan CHP'nin devamı olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ve AP'nin devamı olan Demirel'in önderliğindeki Doğru Yol Partisi'ni (DYP) yenip, iktidara geçti. Özal'ın devlet başkanı olması ve ekonomik krizler nedeniyle ANAP'ın yerine DYP-SHP koalisyonu 1991'de hükümeti oluşturdu. Özal'ın ölümüyle Demirel cumhurbaşkanlığı ve Çiller'de 1995'e kadar süren DYP-SHP başbakanlık görevini üstelendi (bkz. Steinbach 2000: 60).

4.5 Toplumun Yeniden Sünnileşmesi ve Alevilerin Marjinalleşmesi

Seksenli yılların ortasında muhafazakar Sünnilerce desteklenen dinci-sağcı anlayış, hareket ve partiler (ANAP, DYP, MSP'nin devamı olan RP, MHP) solun aleyhine göre güçlendi. Doksanların başından beri Sünni köktendinci Refah Partisi yerel ve ulusal seçimlerde gittikçe puan topladı. Devlet ve hükümet kurulaşlarının teşvikinden yanı sıra işsizlik, fakirlik ve ekonomik krizler sonucu yayılan Sünni İslami değer ve düzgüler, toplumun çoğu kesimlerinde hissedilmeye başlandı (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 54-71). İştirak edilen cami ve Kur'an kursu sayısı çoğaldı. Bu toplumda, Sünni değer ve normların yayıldığının göstergisidir. 1979 ve 1989 yılları arsında Hacc'a gidenlerin sayısı dokuz katına çıktı (bkz. Frankfurter Rundschau 9.5.1989). Bu olgular, Sünni İslamın şartlarının en azından bir kısmının toplum tarafından yerine getirildiğini kanıtlıyor. Ayrıca bu şartların kabul edilmesi onların dışlama için referans kriteri işlevi görmeleri ihtimalini yükseltiyor. Sünni köktendinci dergi ve gazetelerinin yükselen sayı ve tirajları da bir gösterge olarak görülebilir (Sarıbay 1989: 92). Tarikatlar, partiler ve hareketlerin artık kendi dükkan zincirleri, holdingleri, televizyon ve radyo kanalları, dergi ve gazeteleri var (bkz. Seufert 1997a: 49; Kuloğlu 1998). Buna artık internet siteleri de eklenebilir. İç Anadolu'da yükselen sermaye çevreleri de batıcı büyük sermayenin derneği olan TÜSİAD'a karşı bir denge unsuru olarak dinci sermaye teşkilatı MÜSİAD'ı kurdular (bkz. Seufert 1997a: 118). RP'nin yükselen oyları da mevcut düzeni dinsiz olarak damgalayıp, ona karşı çıkan siyasal İslamın nüfuzunu kanıtlamakta. Müslümanların, yani Sünnilerin kendi kolektif kimliklerinin sahneye koyabileceği büyükşehirlerde sakal, takke ve tesettürler simgesel ifade aracı olarak kullanılmakta. Sokakta takke ve sakallı adam ve tesettürlü kadınlar bu simgelerle ortodoks Sünni İslamiyete bağlılıklarını ve kendilerinin laik çevre ve Alevilerden sıyırdıklarını dışarıya karşı göstermekteler. Onların iç görüşleri, böylece dıştaki sembolleriyle kolayca ifade edilebilir. Bu simgeler, dinin kamusal alana geri dönüşünün göstergesidir (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 12). Bu dini kurallara uymayan ötekilerin aykırılıkları toplumun bazı kesimlerinde hakim olan ve cezalarla korunulan dindar giyim değerlerini benimsememeleriyle, hemen göze çarpıyor. Bu giyim tarzını benimseyenlerin yükselen sayısı belirli bir kritik sayı eşiğinin aşımından sonra, dindarları ahlaki ve normatif çoğunluk olarak gösterip, ötekilere daha fazla İslam şartlarını uymakla zorlamakta. Sünni İslamın, İslamın beş şartının ve diğer emir (başörtüsü) ve yasakların (alkol, bazı yerlerde kadın-erkek ayrılması) Kemalist Tek Parti Dönemi'nden sonra kamusal alana geri dönüşü, doğru ve sapkın davranışları tanımlama hakkının artık dini çevrelerde olduğunu göstermekte. Dini kurallara karşı davrananların toplumda cezaya tabi tutulması, bu kuralların geçerli olduğunu da kanıtlamakta. Ramazan ayında oruç tutmayan, alkol alan ve 'açık' dolaşan dindar olmayan Sünni veya Aleviler, hakim olan değerlere aykırı davranmakla, Müslüman Türklerin kendi kendilerini olumsuz öztanımlamalarında yararlı ve İslami kurallara uymayan öteki insanlara, bu davranışlarını bırakmaları için caydırma örneği oluyorlar. Dini kanuna itaat etmeyen, alkol alan, Ramazan orucunu tutmayan, açık giyinen ve haremlik-selamlık kuralına uymayan insanlara karşı düzenlenen ve liberal gazetelerde 'din terörü' olarak adı geçen saldırılar çoğaldı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 15-16). Alkol almak ve başörtüsüz dolaşmak Sünni değer ve düzgülerin geçerliliği durumunda, sapan davranış olarak damgalanıyor. Bazı İmam-Hatip Okulları'nda kız ve erkek öğrencilerin kanunen yasak olduğu halde beraber oturmaları engelleniyor, onların beraber konuşması yasaklanıp, orucun tutulması için baskı uygulanıp ve yemekhaneler Ramazan ayında kapatılıp (bkz. Seufert 1997a: 68), Kemalist olan ve Osmanlı'yı söven öğretmenler sürülüyor (bkz. Çetinkaya 1995: 65). Dindar olmayan Sünnilerden ziyade namaz kılmayan, oruç tutmayan, alkol içen, 'açık' ve karşı cinsle sokakta gezebilen Aleviler, ''gittikçe davranışlarını İslami kurallara göre ayarlayan insanlarının sayısı artan bir zamanda, Aleviler olarak kolayca ayırt edilebilip, saldırılara maruz kalmakta'' (Kehl-Bodrogi 1992: 16). Bu durum bazı Alevilerin Sünni dünyada takiyye ugulamalarına yolaçmakta: ''Davulcular, güneşin doğuşundan evvel son bir kez yemek için müminleri uyandırmak için, sokaklarda gezerken, nice Alevi aileler, komşularını kuşkulandırmamak için ışıklarını yakmakta. Böylece onların da bu emirlere sadık oluyorlarmış gibi görünüyorlar.'' (Kehl-Bodrogi 1992: 17) Sünnileri boşuna tahrik etmemek için, Aleviler Ramazan ayında Sünnilerin çoğunluğu oluşturduğu Divriği'de açık alanda yemek yemiyor ve su içmiyorlar (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 17). Yaşanılan veya önceden tahmin edilen ayrım, Alevileri Sünnilere karşı bir güvenlik mesafesi bırakmalarına neden oluyor. Sivas'tan Sünni köktendincilerden Antalya'ya kaçan bir aile: ''Antalya'da biz kendimize Sünni İslamcılara karşı (...) güvenlikte hisediyorduk. Ama, baksana, artık onlar da burada. Her yerden buraya gelmişler. Eskiden o kadar çok başörtülü kadın hiç gördün mü? Artık kızlarımız açık giyimle sokağa çıkamayacaklar!'' (Kehl-Bodrogi 1992: 17) demekte.

Aleviler'e karşı çok önyargı varolup ve ayrım yapıldı.

Aleviler'e karşı önyargılar (seçmeler)

·        Aleviler, kadın ve çocukların da iştirak ettiği Ayin-i Cem törenlerinde, mum söndürüp, incest yapıyorlar (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 52, dipnot 6). Bir özel televizyonun düzenlediği bir yarışma programının sunucusu da bu iddia da (gaf olarak) bulundu (bkz. Die Zeit 13/24.3.1995: 3).

·        Aleviler, köktendinciliğe karşı oldukları için, cinsel ilişkiden sonra abdest almıyorlar. Bunun yüzünden Sünniler, Alevilerin hazırladığı eti yemezler (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 52, dipnot 3)[7].

·        Kızılbaş köyünden geçen suyla toprağını sulayanın hasadı kirlidir (bkz. Engin 1999a: 559).

·        Aleviler solcu olarak gerçek Müslüman değildir (bkz. Güvenç 1995: 243).

·        Aleviler, hazırladıkları kahvelere tükürürler (bkz. Türkdoğan 1995: 34).

Bu önyargılar devlet tarafından giderilmemekle beraber, Alevileri aşağılayan bazı öğretmen de var:

·        Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkartılan bazı kitaplarda, Alevilerin kendi yakın akrabalarıyla zinada bulundukları öne sürülmekte (bkz. Tagesanzeiger 13.3.1996: 2).

·        Derste, bir öğretmenin önce erkeklerin kızlara el vermelerini eleştirmesinden sonra, Alevilerde ana-oğul ve baba-kız arasında zina yapıldığını, diğer bir okul öğretmeni de Alevi kızlarının yüzde 70'inin artık bakire olmadığını ve onlarda aile hayatının mevcut olmadığını öne sürdüler (bkz. Yörükoğlu 1995: 427).

Böylece Aleviler, Müslüman-Türklerin kimliklerinin olumsuz öztanımlamaları için yararlı olan kötü örnek oluyorlar. Bu önyargılar, insanların bakış açısını, atıf çerçevesini ve böylece de davranışlarını etkilemekte.

Alevilere karşı uygulanan ayrım

·        Çorum'daki otobüs şirketleri genelde kendi mezhepdaşları tarafından yeğlenmekte (bkz. Türkdoğan 1995: 341). Böylece mezhep, dışlanma kriteri olarak, çalışma ve kaynak elde edebilme şansını da belirliyor. Çünkü, yanlış mezhebe sahip olan firmalardan bilet isteme ve böylece de belirli bir taşıma servisi için ücret ödeme nadir oluyor.

·        Alevilerden İslami usullere göre uygun cenaze merasimi esirgenmekte.

·        Alevi oldukları için kirli olarak görünen kasaplardan, et istenilmemekte.

·        Sünniler, Alevilerle evlenmek istemiyorlar (bkz. Güvenç 1995: 243). Sünnilerin evlenme piyasasında, Aleviler mezhebin referans kriteri olarak kullanılması yüzünden dışlanıp, çekirdek toplumu üyelerine kaynak sağlamakta.

·        Mezhep, iş piyasasında da etkili bir dışlama kriteri olup, Aleviler Sünnilere dışlandıkları için maddi kaynak sağlıyor. Divriği'deki ocağa, Alevi olanlar değil de Sünni vatandaşların yoğun olarak yaşadığı bölgelerden işçi alındı (bkz. Tagesanzeiger, 13.6.1996: 1-2).

·        Aleviler, Sünnilerce Alevi oldukları için sosyal ilişkilerden mahrum bırakılmakta[8].

Bazı olaylar da, DSP, SHP ve CHP tarafından Meclis'in gündemine de getirildiler.

·        Bingöl ilinde Alevi ve Sünni vatandaşlar arasındaki bir toprak kavgası bir mezhep çatışmasına dönüşüp, hem aşiret hem de Sünni aile reisi olan bir köy imamı, Şeyh Sait Ayaklanması'nın tenkilini misillemek için, Aleviler'e karşı cihada çağırıp, birbuçuk metre boyunda bir duvarının inşasını emretmiş (bkz. Engin 1999b: 246).

·        Eskişehir'deki olaydan sonra alınan tepkiler yüzünden karşı bir işlem başlatılan imam, diğer camilerde de yayınlanan vaazında, Alevilerin kestiği etin pis olduğunu söyleyip, onların hazırladığı etli yemeğinin yenmemesi gerektiğini, onların cenaze namazının kılınamayacağını, onların evinin önünden geçmekte iyi olmadığını savunmuş (bkz. Engin 1999b: 246).

·        İstanbul'un RP'li belediye başkanı, kaçak inşaat olduğu gerekçesiyle kaçak camiler korunduğu halde bir cemevi yıktırdı (bkz. Engin 1999b: 246 vd.; Korkmaz 1997: 65 vd.).

·        Olaydan sonra başka yere gönderilen bir öğretmen, okulda hem Aleviliği aşağılayıp hem de Alevi öğrencileri dersten kovup, eğitimdeki eşitliği zedeledi (bkz. Engin 1999b: 243).

·        PKK örgütü Sünni köylere saldırdıktan sonra, güvenlik güçlerinin sadece Alevi köylerinde yoklama yapıp, oradaki vatandaşları terörüstlere karşı sempati duyan insanlar olarak görüp, bunları tutuklayıp, o köyleri boşalttı (bkz. Engin 1999b: 242)[9].

Fakat, muhafazakar Sünni'lerin çoğunluğu oluşturan parlamento da, sorunları çözemedi. Hükümet sözcüleri, olaylar abartılı bir biçimde yansıtıldığını belirttiler. Sözcüler, sürekli inanç, peygamber ve kutsal kitap birliğini vurguladılar. Onlara göre Alevilere devlet tarafından hiç bir zaman ayrım yapılmadı. Milletin bir Alevi ve bir de Sünni kampa ayrılması, suni bir mesele ve dış mihrakların bir politikası olduğu açıklandı[10]. Bu iki dini görüşler arasında sorunların mevcut olmadığı belirtildi (bkz. Engin 1999b: 249).

Siyasal seçkinlerin, yani hükümetin sözcülerinin ifadeleri, gerçeği tamamen yansıtmadıkları, hakim olan kanun ve nizamın ayakta kalmasını sağlayan devlet kuruluşunun bazı üyelerinin (polis) ve siyasal-bürokratik seçkinlerin Sivas ve Gazi Olayları sırasındaki davranışları kanıtlamaktadır. Onlar, en azından pasif suç ortağı sayılabilir. Mazlumların dini kurallara aykırı oldukları için cezalandırıldıkları bu katliamlar, Sünni değer ve normların en azından o an ve o yerde hakim ve geçerli olduğunu göstermektedir. Çünkü hakim olan kurallara uymayanlar, doğru yoldan sapan davranışları yüzünden cezalandırılır.

Sivas Katliamı (2 Temmuz 1993)

Sivas'ta düzenlenen Aleviler'in Pir Sultan Abdal Kültür Festivali'nde çoğu Alevi aydınlardan oluşan 37 insan, cuma namazından çıkan tahrik edilmiş binlerce radikal Sünni tarafından, bulundukları otelin saatler süren bir kuşatılmasından sonra yakılmasıyla, canlı yayında ve güvenlik güçlerinin gözleri önünde öldü. Saldırganların, köktendinci RP'nin mahalli liderleri tarafından yönetildiği söyleniyor (bkz. Çoşkun 1995: 354; Gölbaşı 1997; Eral 1995: 219 vd.; Kongar 1998: 254-263). Şölenden önce, ''Müslümanlar'' tarafından ''Müslüman kamuoyuna'' bildiriler dağıtıldı. Salman Rüşdü'nün ''Şeytan Ayetleri'' kitabının bir kısmını Türkçe'ye çevirip ve bir gazetede yayınlayan tanınmış ateist yazar Aziz Nesin'in bu festivale katılması, bu bildiride öteki Alevi sanatkarlarla beraber kötülenip, Müslüman çekirdek toplumu için öcü olarak gösterildi:

''Bismillahirrahmanirrahim

'Peygamber, mü'minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü'minlerin analarıdır.' (AHZAB: 6)

Mü'minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resulu (SAV)'ne ve O'na temiz zevcelerine, Allah'ın beytine (Kabe'ye) ve Kitabı Kur'an'a alçakça küfredilmekte ve mü'minlerin izzet ve namusuna saldırılmaktadır.

...

AZİZ NESİN, [Salman Rüşdü gibi; BG], aynı şekilde, Kur'an'ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (SAV)'in aile hayatını (haşa) bir genelev ortamı ile benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (haşa) fahişe deme cür'etinde bulunmuştur. Bu olay dünyanın değişik yerlerinde kafir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve iki yüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca, bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından joplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır.

Salman Rüşdi köpeği müslümanların çok az olduğu kafir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir.

Kafirler şunu iyi bilmeli ki:

İslam'ın Peygamberini ve Kitabın izzetini korumak için bu uğurda verilecek canlarımız vardır.

Gün; müslümanlığımızın gereğinin yerine getirme günüdür.

Gün; Allah (CC)'ın vahyi Kur'an-ı Kerim'e, Allah'ın meleklerine, Allah'ın Resulu Hz. Muhammed (SAV)'e, O'nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür.

'İman edenler Allah yolunda savaşırlar ... O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.' (NİSA: 76)

Galip gelecek olanlar şüphesiz ki Allah taraftarları olanlardır.

-Müslümanlar-''

(Çoşkun 1995: 364; Eral 1995: 228-229; Gölbaşı 1997: 15-16)

Öncelikle Sünni İslami bilgi, değerler ve normların yaygın, hakim ve geçerli olmaları lazım ki, birileri onları ve onların söylemini kendi eylemleri için kullanabilsin. Sünni Müslümanlar, İslami söylem ve ayetlerle kötülülenip, çekirdek topluma dönük bir tehdit olan öcü ('şeytanın dostları') olarak damgalanan Aziz Nesin ve diğer katılanlara karşı eyleme çağrıldılar. Dini değer, norm ve hayata bakış açısının yaygın ve hakim olmaları, Sünni Sivaslıları atıf çerçevelerinin dinsel söylemle yöneltilmesiyle, İslamın düşmanları olarak gösterilen insanlara karşı dini şiddete başvurmalarını kolaylaştırdı. Ayrıca, Alevi şölenine bütün katılanlar, hedef gösterilen Aziz Nesin'e sadece refakat eden insanlar olarak gösterildiler. Onlar, Müslümanların kötü örnek olarak kendi kendilerini olumsuz öztanımlamalarını ve cezalandırılan caydırma örneği olarak diğer insanları, ''Allah'ın nizamına'' karşı gelmelerini engellediler. Cuma namazından sonra saatlerce süren on ile onbeşbin göstericiden ibaret olan ve ''Müslüman Türkiye!'', ''Şeriat isteriz!'' (Gülçiçek 1994: 115), ''İslam'a uzanan eller kırılır!'' (Çoşkun 1995: 369) diye atılan sloganlarla yürüyüşler düzenlendi. Atatürk büstünün ve Pir Sultan Abdal'ın heykelinin tahrip edilmesinden ziyade, festivale katılan insanların kaldığı otel saatler süren kuşatma sonrasında polis alkışlarıyla kundaklandı (bkz. Gölbaşı 1997: 35). Vali tarafından göstericileri yumuşatmak için çağrılan RP'li belediye reisi de ''Gazanız mübarek olsun!'' diyerek, gerilimi artırdı (bkz. Gülçiçek 1994; Gölbaşı 1997: 35). Yangını söndürmeye giden itfaiyenin yolu kesildi (bkz. Çoşkun 1995: 371), yangın yerine varabilen itfaiyeler de ateşi söndürmek için suyu sıkmadılar (bkz. Eral 1995: 236, 240). Birkaç insanı kurtarabilen itfaiyenin yangın merdiveni tekrar geri çekildi (bkz. Eral 1995: 240). Valinin iç güvenliği sağlamak için istediği güvenlik güçlerinin müdahalesi, dönemin cumhurbaşkanı olan Demirel tarafından engellendi. Demirel, ''benim halkımla polisimi karşı karşıya getirmeyin ...'' (Gölbaşı 1997: 75) diyerek, kimin devlet seçkinleri tarafından ''bizden'', yani çekirdek toplumun bir parçası olup ve kimin olmadığını vurguladı. Medya kuruluşları öldürülen mazlumları suçlu ilan ettiler. Sistem yanlısı olan en büyük gazetelerin başyazarları (Hürriyet, Milliyet, Sabah), köktendinci veya milliyetçi-dinci olan Zaman, Milli Gazete ve Türkiye gibi gazetelerin tümü Aziz Nesin'i tahrikle suçlayarak, failleri kısmen akladılar (bkz. Tuşalp 1998: 36-37; Tuşalp 1999: 183-184; Cuma 204/8.7.1994: 30-31). Başlangıçta devletin hukuk kuruluşları, yani mahkemeleri de sonraki RP hükümetinin Adalet Bakanı olan Şevket Kazan tarafından savunan sanıklara az ceza verip, Aziz Nesin'i suçladılar. Yüzyirmidört sanıktan, yirmialtısı onbeşer yıla, altmışı üçer yıla çarptırıldı, otuz yedi sanık da beraat etti (bkz. Die Tageszeitung 4394/18.8.1994: 8; Die Tageszeitung 4503/27.12.1994: 2); Die Tageszeitung 4504/28.4.1994: 10; Cumhuriyet Hafta 20/2001/18.5.2001:6).[11][12] Bu kararlar sonra sanıkların aleyhine bozuldu, fakat bu mazlum travmalarına yolaçan toplu kıyım, güvenlik güçleri ve siyasal seçkinlerin, mahkeme ve medya kuruluşların tekyanlı davranışı, Alevilerin hakim olan düzene ve çekirdek topluma güvensizlik duygularını ve kuşkularını artırdı (bkz. Dural 1995: 148).

Gazi Olayları (12 Mart 1995)

Alevilerin mezhepsel güvenlik ve emniyetleri İstanbul'un Gazi Mahallesi'nde bizzat egemen zümrelerin kanun ve nizamını korumayla görevli olan polislerce de tehdit edildi. Bir kahvede bir Alevi dedesinin faili meçhul bir cinayete kurban gittikten saatler sonra ne polisin, ne de savcının olay yerine gelmemesi, mahalle sakinleri tarafından protesto edildi. Bu devletin vurdumduymazlığıyla birlikte yeni edinen kurban tecrübesi Alevilerin devlete karşı güvencelerinin kaybetmesinin bir nedenidir ve onların bazı sorunları kendi kendine halletme eğilimine yolaçtı. Çünkü ''Sivas'taki gibi yine gelmiyor polis. Ama bu sefer hakkımızı arayacağız ...'' (Dural 1995: 20) Çıkan olaylar 17 ölüyle sonuçlandı. Polisler, protesto göstericilerine ateş etti[13]. Cesetlerin otopsi raporuna göre, olaylarda ölen onyedi kişinin onüçü polis kurşunu tarafından vurularak öldürüldü (bkz. Erzeren 1997: 127). Kurbanların büyük bir sayısı sadece isabet eden tek bir kurşun tarafından öldürüldü (bkz. Dural 1995: 155 vd.). Polisin saldırıları sırasında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir kısmı da Alevi vatandaşları korumak için, göstericiler ve polisin arasına girdiler (bkz. Dural 1995: 59, 64). Yerel polislerin davranışların bir muhtemel nedeni, onlara vur emri vermiş olabilen ve kriz bölgesi olan Gaziosmanpaşa'ya tayin edilen, ''işkence ve adam öldürme'' savıyla yargılanmış olan ve idari soruşturma geçiren, aşırı bir sağcı bir partinin taraftarı olan bir Emniyet Amiri olabilir (bkz. Dural 1995: 124). Bundan ziyade, İmam-Hatip mezunu büyük bir ihtimalle dinci Sünni kökenlilerin 1974'ten beri polis akademisine girebilmeleri de bir neden sayılabilir (bkz. van Bruinessen ty.: 3; Tagesanzeiger 16.3.1996: 2).

4.6 Alevilerin Marjinalleşmelerine Karşı Tepkileri

Devletin ve böylece egemenlerin düzeninin güvenliğini sağlayacak kuruluşlar, Sivas ve Gazi'de olduğu gibi, Alevileri korumamakla kalmayıp, Gaziosmanpaşa'da bizzat kendileri de onlara saldırdılar. Hakim olan mevcut sisteminin yasama kuruluşları tarafından çıkartılan kanunlara göre insanları yargılama yetkisine sahip olan mahkemeler de Alevilere karşı Sivas Olayları'ndaki gibi suç işleyeyen sanıklara az ceza vermesi, Millet Meclisi'ndeki hükümet sözcülerinin de olayların önemini azaltması, Alevilerin sistem ve devlete karşı güvencelerini yıprattı. Alevilerin öznel durum mahkemesine göre onların mezhepsel güvenliği köktendinci Sünniler tarafından o kadar tehlikedeydi ki, onlar o güne değin sürülen dışlanmaya karşı bir tepki olarak ateşli bir biçimde kendi (unuttukları) kimlik ve kültürlerini yeniden benimsemeye[14] ve düzene açıkça karşı gelmeye başladılar. Onlar, hiç bir zaman mevcut olan hakim değer ve düzgüler sistemi olan Türk-İslam Sentezi'nin yarattığı çekirdek toplumuna, yani Müslüman Türk milletine, hiç bir zaman aza olamayacaklarını, tam tersine büyük bir tehlikede bulunduklarını zannettip, Sünni köktendinciliği dengelemek istediler. Bunun sonucu da Aleviliğin yeniden canlanmasıydı. Derneklerin kurulması ve mevcut kuruluşların (şube) sayısının artması, Alevilerin kendi kimliklerini törensel bir biçimde ayakta tutan, kendi (unuttukları) dini değer ve normlarının yayıldığı Ayin-i Cem merasimine katılmaları, kendi kendilerini liberal olan Sünni vatandaşlardan da uzaklaşmaları ve yıllarca gizledikleri kendi asıl kimliklerini dış dünyaya artık açıklamaları (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 56), dışlanmalarına karşı olan tepkisel davranışlardır. Bu kolektif kimliğe yeniden sarılmanın arkasında algılanan Sünni tehdidi dengeleme isteyi yatmakta. Kendi durumlarını düzeltmek için, devlet tarafından tahammül edilen dernekler kurulmakta (bkz. Aydın 1997: 88 vd.). Aleviler, hiç bir zaman çekirdek topluma ait olamayacaklarını sanıyor. Bundan ziyade fiziksel güvenliklerinin de tehlikede olduğunu algılayıp, bu mevcut düzene itaat etmenin onlara hiç bir şey getirmeyeceğini varsayıp, kendileri yıkıcı hareket ve örgütlere yöneliyorlar. Bunun bir göstergesi, Alevi kökenlilerin DHKP-C ve TİKKO gibi radikal solcu ve terörist olarak nitelenebilen örgütlerde çoğunluğudur. Engin'e göre parlamentonun Alevi sorununu çözmemesi, bu militan örgütlerinin faaliyetlerini çoğalttı (bkz. Engin 1999b: 250). Alevilerin militanlaşması, Türk-İslam Sentezi düzeninden dışlanmalarına karşı bir tepkidir.

Aleviliğin yeniden canlanması seksenli yıllardan beri bu konuyla ilgilenen yüzlerce kitabın yayımlanmasında görülebilir (bkz. Engin 1996). Türkiye ve Batı Avrupa'da Cem, Pir Sultan Abdal, Kavga, Gönüllerin Sesi, Karacaahmet Sultan, PKK yanlısı olan Zülfikar ve Pir, Türkçü olan Hacı Bektaş Veli ve Genç Erenler veya Ehl-i Beyt Dünyası ve AABF'nin yayın organı Alevilerin Sesi vs. diye çok Alevi dergisi yayımlanıp, tirajlarını artırdılar. Tekniksel ilerleme sonucu da Alevi kimliğinin medyayla oluşturulduğu yeni alanlar keşfedildi. İnternet çağında, Aleviliğe artık bilgisayardaki ''veri yolunda'' ulaşılabilir. Çeşitli dernek, akademisyenler cemiyetleri, sanal tartışma forumları[15] artık hatta: www.alewiten.com, www.aleviyol.com, www.tahtacılar.com, www.alevi.com, www.cemvakfi.org, www.pirsultanabdal.8m.net, www.karacaahmet.org vs. sadece bir kaç örnek. 1993 senesinden beri ağırlıklarını Alevilerin ağır bastığı Türk halk müziğine koyan radyo kanalları açıldı. Televizyondaki açık oturumda bu konu işlenmekte ve müzik proğramlarına Alevi sanatçılar davet edilmekte (bkz. Vorhoff 2000: 61, dipnot 6).

4.7 Alevilerin Kendi Gizlenen Kimliklerini Açıklama, Sünnilere Karşı Önyargıları ve Kendi Kendilerini Sünnilerden Sıyırmaları

Bu sefer de Aleviler, kendi özkimliklerini kazanmak için, dışlamayı kolaylaştıran referans kriterlerini vurgulayıp, kendi kimliklerini dış dünyada ifade eden sembol ve simgeleri takıp kullanmakta: ''Biz var olduğumuzu saldırgan bir biçimde gösteriyoruz. Sayısı gittikçe artan gençler ... boyunlarında küçük altın bir kolye takmakta: [adı Zülfikar olan; BG] Ali'nin (...) kılıcı'' (bkz. Die Zeit 14/31.3.1995: 18)[16]. Bir simge olan Zülfikar, 'dışarda' taşınan bir amblem olarak taşıyanın 'iç' görüşünü ve kökenini kolayca dışarıya karşı gösterebilir. Bu simgeyle Aleviler, Sünnilerden kendilerini sıyırıp, Aleviliğe mensup olduklarını sembolize ediyorlar. Kimlikleri ve kültürlerini Sünnilerin ağır bastığı dış dünyaya karşı göstermek için, Zülfikar, Pir Sultan Abdal ve Ali'nin portresini amblem olarak ve kendi mezheplerine atfedilen kalıplaşmış davranış biçimlerini 'simgesel ifade aracı olarak' kullanmaktalar. Alevi birey, bu inanç topluluğuna aza olduğunu, o gruba atfedilen tipik davranış, görüş, ideoloji, yargı, inanç kalıplarına, töre, örf ve âdetine, giyim ve traj tarzına vs. sımsıkı bağlanıp ve benimseyip, kendisini sahneye koymakta. Alevi birey, böylece kendi Alevi topluluğuna bağlılığını Sünnilere karşı sunup, bir Alevi için tipik bir örnek olmaya çalışmakta. Böylece, genelde Sünnilere atfedilen ''inşallah, maşallah ... bismillah, elhamdilüllah'' (Baş 1992: 29) gibi sözler, Aleviler tarafından pek kullanılmamakta. Onların 'solcu' veya 'liberal' olması önyargısı da Aleviliğinin normatif yerini tespit etmek için kullanılıyor. Alevi olmak isteyen insanlar, Metin'e göre kriter olarak kullanılan şu niteliklere sahip olmaları gerekmekte[17]: ''İnsan'', ''çağdaş'', ''ilerici'', ''laik'' vs. olmak (bkz. Metin 1999: 73-74). ''Siyasi olarak Aleviler gibi düşünmeyen kişi Alevilikle büyük ölçüde ilişkisini kesmiştir.'' (Metin 1999: 71) Bu ''Alevi değer ve normlar'' kendilerini Sünnilerden sıyırmaları için, Alevilerce vurgulanmakta: ''Hoşgörü (...) ve aydınlık Aleviliğin (...) olmazsa olmaz koşulları olarak sayılırken, Alevilere göre Sünniler, dini fanatizmi ve hoşgörüsüzlüğü (...) temsil etmekte'' (Kehl-Bodrogi 1992: 31). Kuralcılığın ve yasakların İslamı olan Sünniliğe karşı, özgürlüğün İslamı olan Alevilik sunulmakta (bkz. Baş 1992: 24-35). Fakat Alevi değer normları tanıtırlırken, bireysel özgürlüğün kısıtlanması ve Alevi kurallardan sapan davranışının Ayin-i Cem törenlerinde kurulan halk mahkemelerinde cezalandırılmasına değinilmiyor. Alevi yazar ve vatandaşların bazıları, Alevilik ve Sünniliği mukayese edip, Alevilerde kadınların Sünnilere nazaran daha fazla hakka sahip olduklarını vurgularken, norm ve davranış, ideal ve yaşanan gerçeğin arasındaki farkı ayırt etmiyorlar. Alevi kadının da fiilen belirli bir pasifliği söz konusuymuş gibi bir izlenim var. Örneğin, önde gelen Alevi yazar, önder ve dedelerin arasında hiç bir kadın yok (bkz. Çakır 1999: 82; Engin 1999a: 555). Bazı kitapların okunmasından sonra (bkz. Baş 1992 veya Metin 1999), okuyucuda Sünniler, körükörüne iktidar düşkünü olan zorbaların yaydığı bir geleneğe bağlı olan insanlar olarak gösterildiği için, Alevilerin aslında daha iyi Müslüman oldukları bir izlenim bırakmakta (bkz. Vorhoff 2000: 65). Aleviler konuşmalarda, Sünnilerin içinde de aydınların var olduğunu eklemekte, ''fakat bu bireysel niteliklerle, Alevilerde ise kolektif özelliklerle ilgiliymiş.'' (Kehl-Bodrogi 1992: 32) Alevilere karşı girişilen tarihte düzenlenen katliamların vurgulanmasıyla, Sünniler, araya güvenlik mesafesi koyulması gereken Alevilere dönük bir tehdit olarak sunulmakta. Sünniler, şiddet yanlısı, şeriatçı, gerici ve faşist olarak algılanmakta (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000: 24). İstanbul, Ankara, İzmir, Çorum ve Tokat'ta düzenlenen bir ankette, Sünnileri nasıl gördükleri hakkında bir soru sorulan Alevilerin yüzde 78.3'ü ''şeriat yanlısı'' ve yüzde 62,4 ''sağcı'' diye cevap verdi (bkz. Engin 1999a: 559). Öteki olan Sünniler, Alevi topluluğunun ayakta kalması ve tutulması için yararlı, çünkü ortak düşman cemaatin birliğine yol açar[18]. Alevilerin de Sünnilere karşı aynı önyargıları var. Aleviler, kendilerine karşı mevcut olan aynı önyargıları, bu sefer Sünnilere karşı kullanmakta. Kehl-Bodrogi'ye Sünni köylerdeki adam öldürme, hırsızlık, zina ve akrabalar arası ilişki olayları anlatılırken, böyle şeylerin Alevilerde hiç bir zaman mümkün olamayacağını vurgunlandı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 31). Hatta gerçek İslamın sadece Alevilik olduğu görüşü bile öne sürülmekte (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 33).

Alevilerin Sünnilerce dışlanmaları, onların da buna karşı bir tepki olarak Sünnilerden geri çekilmelerini de beraberinde getirmekte. Onların dışlanması için kullanılan referans kriterleri (İslamın beş şartı, tesettür, alkol yasağı, siyasal düşünce), bu sefer Aleviler tarafından da Zülfikar ve diğer simgelerle birlikte kendi kendilerini Sünnilerden sıyırmalarında yardımcı oluyor[19]. Bu 'simgesel ifade araçları', insanın karşısındaki bulunduğu şahsın önceden bu işinin bireysel karakterleriyle bağlantı kurulan mezhebi hakkında yeterli bilgiler sunmakta. Böylece bu amblemler insanların dost ve arkadaş tercihlerini de etkiliyor. Aleviler, Sünnilerle ilişkiden kaçarken, mezhepsel sınırların bu gibi davranışlarla vurgulanarak ayakta kalmasını sağlamaktalar.

Son zamanlarda kentlerde genelde Alevilerce ziyaret edilen ve Alevilerin böylece kendi aralarında kaldığı türkü-barların sayısı artmakta. Bu yerlerde öncelikle aşk, acı ve başkaldırma motifleri olan duygusal türküler saz veya gitarlarla canlı okunmakta. Bu motifler, ortak geçmiş ve kader birliğini vurgulayarak Alevilerin atıf çerçevelerini yeniden canlandırmakta. Tarih ve bugünden acı, haksızlık ve başkaldırma motifleriyle süslü olan türküler, dinleyicilerin kolektif belleğini tazelemekte ve onların yüzyıllardır baskı altında tutulan ve muhalefet birikimine sahip olan ilerici bir grubun üyeleri olduklarını, hatırlatmakta. Çoğu kez bu türküler hem şarkıcı hem dinleyici tarafından beraber okunmakta ve böylece bir kolektif şarkı merasimi çerçevesi içinde törenle Alevi kimliğini oluşturmakta. Bu tören, katılanların ve aynı anda birlikte aynı türküyü okuyanların bireysel farklılıkları azaltıp, hisli melodi ve sözlerle aralarında duygusal bağları pekiştirip, kolektif bilinç ve kimliği oluşturmakta. Bu türkü-barlarda, sokaklara hakim olan sakallı ve tesettürlü 'ötekilerin' olmamaları göze çarpıp, onların kesinlikle ''bizden'' olmadığını kanıtlamakta.

Alevilerin, kendilerinin Sünnilerden sıyırmaları, tüketim davranışlarında da fark edilebilir. Aleviler artık, 'kendi' esnaflarıyla (gıda, giyim, kaset) alış-veriş yapıp, 'kendi' lokanta ve kahvelerine gitmektedirler (bkz. Sarıönder ty.: 6).

Özellikle Gazi ve Sivas Olayları'ndan sonra açılan dernekler ve işlenen mazlum söylemi Alevi kimliğinin oluşturulması ve sürdürülmesinde katkıda bulunmakta.

4.8 Alevi Derneklerinin Alevi Kimliğinin Oluşturulmasındaki Rolü

Alevi dernekleri ve teşkilatlarının hem Türkiye hem de Batı Avrupa'da açılışı Aleviliğinin rönesansının bir göstergesidir. Aralarında Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (Ankara, Ali Doğan), Cumhuriyetçi Eğitim (Cem) Vakfı (İstanbul, İzzetin Doğan) ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu AABF (Almanya, Turgut Öker) derneklerinin başkanları, Alevileri NGO ve hükümetlere karşı temsil etmeye kalkışan transnasyonal seçkinleri oluşturmaktadırlar (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000: 21).

Cem Ayinleri ve din öğretimi

Bu dernekler, kolektif kimliğinin inşasında katkıda bulunan Ayin-i Cem törenleri, saz- ve semah kursları düzenlemekte, ikrar töreninden evvel derse katılanlara Alevi değer ve normlarını öğretmekteler. Cem ayinlerinin düzenlenmesi ve Alevilerin tekrardan dinsel kurallarına sağlanmasıyla, merasimleri yöneten dedeler değer kazandılar (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 57). Bu ifade tam geçerli değil. Çünkü modernleşme ve kentleşmeyle beraber Alevi değer ve normları dedelerin dini bilgi tekelini kıran dernekler tarafından yayılmakta. Dernek yapısı dedelerin yükünü hafifletmekte (bkz. Yavuz 2000: 91). Dedelerin böylece sadece sembolik değeri kalmakta. Kentlerin büyüklüğü, mezhepsel kökeni kontrol etme ihtimalini azalttığı için, Ayin-i Cem törenleri artık geneleksel Alevi değerlerine rağmen herkese açık (bkz. Kehl-Bodrogi ty.: 3), ve Alevi değer ve normları, derneklerin verdiği kurslarda herkese, yani Alevi olmayanlara da öğretilebilir. Böylece dış dünyaya karşı kendi inançsal ayrıntıları gizleme kuralı geçerli değildir. Almanya'da İslam din derslerinin düzenlenmesiyle, Alevi öğretisinin sadece dernek üyelerine değil tüm Alevi öğrencilere yayılması ihtimalini yükseltti (bkz. Kaplan 2001b). Belirli bir çerçeve içinde herkese aynı Alevi değer ve normların tekdüze ve yazılı bir biçimde öğretilmesi, dedenin öğretiyi ikrar töreninde sözle öğretmesi geleneğine aykırı. Batı Avrupa'daki Alevi derneklerindeki Türkiye'deyken değişik ocaklara mensup üyelere, cemiyetin çevresinde bulunan aynı dede dini hizmet vermekte. Cem ayinlerindeki mezhep kontrolünün sona ermesiyle Alevilik, değişen toplumsal koşullara ayak uydurmakta (dernek kuruluşu, kentlere ve yurtdışına göç) ve dışarıya doğru açılmakta. Bu dışa açılmanın arkasında da çok insanlara ulaşma ve şefaflıkla önyargıları giderme isteğe yatıyor.

Kültürel Şölenler

Bundan ziyade de dernekler, Aşure ve Muharrem Orucu için törenler ve Arif Sağ veya Musa Eroğlu gibi Alevi ozanların davet edildiği konserler düzenlemekte. Alevilikle ilgili açık oturumlar ve mazlum söylemi çerçevesi içinde katliamları anma törenleri (Sivas, Gazi, Çorum, Maraş vs.) organize edilmekte (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000: 9). Bu tertipler, Alevilik konusunun sürekli canlı tutulmasında yararlı olmakta.

Her sene 16 ile 18 Ağustos sırasında Hacıbektaş'ta (oy hakkına sahip 'uyanan' Alevilerin de önemli bir siyasi faktör olduğu için, artık) devlet ve hükümetin önde gelenlerinin de katıldığı Hacı Bektaş Veli'nin anısına bir cem ayinli Alevi kültür festivali düzenlenmekte.

Yeni binyıla giriş vesilesiyle, 13 Mayıs 2000'de AABF'nin Köln'de organize ettiği 'Binyıl'ın Türküsü' gecesinde 1246 ozanın saz eşliğinde 674 bayan ve erkek törensel dans olan semahı döndüler. Bu tören[20], katılanların şahsi duygularını kolektif birlik ruhuna dönüştürdü (bkz. Alevilerin Sesi'nin editörlüğü 2000a: 5-8).

Mazlum söylemi çapında düzenlenen katiamları anma vesilesiyle, yıldönümlerinde (Gazi 12.3.95 ve Sivas 2.7.93) tartışma forumları, paneller, toplantılar, sergiler, anma törenleri, konserler, yürüyüşler ve seminerler tertip ediliyor. Bu meyanda bu törenlere katılan Aleviler birlikte kendi kolektif geçmişlerini göz önünde bulunduruyorlar. Anma süreci, bu kendi resmi tarihlerinin sunduğu hatıraları tazeleyen topluluğu bir yüzyıllardır baskı altında tutulan ve zulüme başkaldırma birikimine sahip olan bir grup olarak yaratan bir geçmiş oluşturmakta.

Alevi mazlum söyleminin kolektif kimliğinin oluşturulması ve sürdürülmesine katkısı

Ayin-i Cem, lokmanın verilişi, seçilmiş kardeşlik ilişkisine girme (musahiplik) töreni, semah dönme ve Alevi kurallardan sapan cemaat mensubu insanların davranışlarını yargılayayarak, değer ve normların yayılması için önemli olan halk mahkemelerinin duruşmasından ziyade, Alevi mazlum söylemi ve anma törenleri kolektif kimliğinin oluşturmasında büyük önem taşımaktadır. Aleviler birlikte kendi kolektif belleklerini belirleyen geçmişlerini anıp, kendilerini bugün Alevi olarak oluşturuyorlar. Belirli yıldönümülerinde sürekli ve üstüne basılarak ve tekrar vurgulanarak anılan, olmuş ve olduğu inanılan felaket olayları anma törenlerinde tazelenmekte.

Bu törenler, geçmişi belirli şahıslarda (Ali, Hasan, Hüseyin, Şah İsmail, Pir Sultan, Hacı Bektaş, Sivas ve Gazi Şehitleri), olaylarda (Muaviye'ye karşı savaş, Yezid tarafından öldürülme, ''tahrik edilmiş'' bir kalabalık veya polis tarafından öldürülme), zamanlarda (Muharrem, 2 Temmuz, vs.) ve yerlerde (Kerbela, Çorum, Sivas, Gazi, Maraş vs.) hatırlatır. Bu merasimler, Alevilerin algılayış tarzını, atıf çerçevesini belirleyip, yüzyıllardan beri bugüne değin baskı altında tutulan ilerici bir muhalif inanç grubu olarak oluşturulan Alevi anma topluluğunun dışarıya karşı sınırını törenlerle vurgulayıp güçlendiriyorlar. Şiilerden alınan travmatik kuruluş efsanesi olarak kullanılan ''Kerbela Destanı''nından Alevilerin bugünkü durumları sonuç olarak çıkartılıyor. Bu anma törenleri, seminer, konser, panel ve sergiler tam yıldönümlerinde veya onlara yakın bir zamanda düzenlenmekte.

Zakir, ozan ve halk müziği sanatçıların mazlum söyleminde önemli rolleri var. Mazlum motifli türküler Alevilerin kendi resmi tarih ve kolektif belleklerini belirlemekteler: Kerbela, Çaldıran, Çorum, Maraş, Malatya, Sivas ve Gazi Olayları arasında bir tarihsel bağlantı zinciri kurulmakta. Böylece yüzyıllardan beri süren Alevi (yanlısı) kahraman ve Sünni düşmanları arasında bulunan baskı ve zulüme karşı başkaldırılar tarihsel süreklilik kazanmakta: Ali-Ebubekir, Ömer, Osman ve Muaviye; Hüseyin-Yezid; Hacı Bektaş-Selçuklu seçkinleri; Şah İsmail-Yavuz Sultan Selim; Atatürk-Vahdettin (bkz. Vorhoff 2000: 63-64); Deniz Gezmiş-cunta vs. ikilemleri yaratılmakta. ''Kerbela Destanı'' olan türkü bunun bir örneği sayılabilir:

''yüreğimi parça parça ayırdım / biri Kerbela'nın çölünde kaldı / biri yola çıktı Şam diyarına / biri Muaviye elinde kaldı / biri gitti Hacı Bektaş yurduna / takılıpda erenlerin ardına / biri Pir Sultan'ın düştü eline / biri Hızır Paşa elinde kaldı / ... / biri dalgasında Karadeniz'in / biri Kızıldere yolunda kaldı / ... / bir Nurhak'ların gölünde kaldı / ... / biri dedi unuttun mu Maraş'ı / orda aktı mazlumların gözyaşı / ...''

Alevilere karşı baskıların tarihsel olaylar zinciri kronolojik biçimde Hüseyin'in Kerbela çölünde Yezid tarafından öldürülmesinden bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'ndeki olaylara kadar halka halka ele alınmış: Hacı Bektaş Veli'nin ve diğer heterodoks dervişlerin Selçuklulara karşı isyanı; Hızır Paşa tarafından infaz edilen Alevi ozanı Pir Sultan'ın akıbeti, 1921 senesinde, Karadeniz'de faili meçhul bir cinayete Moskova yanlısı TKP'nin önderi Mustafa Suphi'nin sonu, 12 Mart'a dönemlerinde Nurhak ve Kızıldere'de ölü ele geçirilen militan THKO ve THKP-C örgütlerinin efsanevi üye ve liderlerinin kaderi. Maraş katliamı bu türkü de sunulan Alevilerin tarihi ıstırap yolunun son durağını temsil etmekte. Fakat bu türkülere karışmış olaylar zincirine yeni halka olan, türkülerde konu edilen yeni Sivas Katliamı'da Edip Akbayram (Türküler yanmaz), Moğollar (Issızlığın ortasında), Zülfü Livaneli (Yangın yeri) gibi eleştirel müzik sanatçıları tarafından ekleniyor. Alevi yazarları da mazlum söylemine katkıda bulunuyorlar. Eral, 'Çaldıran'dan Çorum'a Alevi Katliamları'' eserinde Sivas Olaylarında itfaiyenin su kullanmamasını şöyle yorumluyor: ''İtfaiye yangını söndürmek için su kullanmıyor. Tıpkı Kerbela'da olduğu gibi su ambargosu uygulanıyor.'' (Eral 1995: 240) Eral, Arap çölünde dinsel seçkinlerin arasındaki iktidar çatışmasını radikal dincilerin bir liberal mezhepsel azınlığa karşı girişilen bir toplu cinayetle mukayese edip, iki farklı tarihsel olay arasında bir bağlantı kurmakta. Bunun bir yorumu, Alevilerin o zaman ve bugün de fanatik Sünniler tarafından öldürüldüğüdür. Pir Sultan Abdal dergisinin başredaktörü, ''gerçek şu ki, bizi Sivas'ta yaktılar. Sivas'a, Alevi ozanı Nesimi'nin dersini düzen ... Hallacı Mansur'un ağzına kurşun döken ... Pir Sultan Abdal'ı asan ... Maraş'ta hamile kadınları bıçaklayanlar geldi.'' (Gülçiçek 1994: 114) Aleviler, Arap, Selçuklu, Osmanlı ve Türk tarihlerinde sürekli mazlum olarak gösterilip, Alevilerin olumsuz öztanımlamasında (negative self-definition) ve onların yüzyıllardan beri sürekli baskı gören ilerici muhalif bir inanç topluluğu olarak oluşturulmasına katkıda bulunan öcüleştirilmiş, hoşgörüsüz, şiddet yanlısı Sünni olan bir öteki icat ediliyor. Bu mazlum söylemi çerçevesinde sadece Alevilerin kurban tecrübeleri diğer özgürlüğe kavuşma ve işbirliği olayları dikkate alınmazken konu edilmekte. Sadece bir benzeri veya sürekliliği olan tarihsel olaylar vurgulandığı için (bkz. Assmann 1992: 40), 1826'ya kadar süren Bektaşi-Osmanlı işbirliği görmemezlikten geliniyor. Bununla beraber, İran'a kaçıp ve iltica eden Şah İsmail yanlısı Şahkulu ayaklanmacıların bazı önderlerinin bizzat Hatayi'nin emriyle idam edildiği (bkz. Öz 1992: 172) göz ardı ediliyor. Çünkü aksi takdirde bu tarihsel olaylar zincirinin sürekliliğini bozar. Bektaşilerin milliyetçi-dinci çevreler tarafından idealize edilen ve Alevilerce sövülen Osmanlı'yla işbirliğinin üzerinde durulması, kanımca Alevi davasının yararında olmaz. Bu Alevilerce sevilen Şah İsmail'in ölüm emirleri yüzünden eleştirilmesi için de geçerlidir[21]. Bektaşilerin kısmen özgürlüğe kavuşup, Alevi-Bektaşilerin İttihatçılarla Birinci Cihan Harbi'nde Ermeni ve Ruslara karşı işbirliğine girişmesine (bkz. Şener 1994: 57; Şener 1995: 149; Öz 1997: 59) de pek değinilmiyor. Böylece sadece Alevilere karşı yapılan katliamlar, yani seçilmiş felaketler (chosen trauma) vurgulanmakta (bkz. Yavuz 2000: 87; Volkan 1991). Alevilerin baskı altında bulunmalarının tarihsel sürecini devam ettirmek, Atatürk'ü devletin söyleminde bir bütünleşme sembolü olarak kullanan Türk-İslam Sentezi Türkiyesi'nden kendilerini sıyırmak, dışlanan Sol ve Kürtçü kesimlerle işbirliği yapmak veya Türk ve Kürt kökenli Aleviler arasındaki bağları pekiştirmek için, kanımca Kemalist Tek Parti Dönemi de yeniden yorumlanıyor. Cumhuriyet Türkiyesi'nin Alevileri resmen tanımaması, onları ortodoks İslam ve şeriatın geri itilmesiyle kısmen de olsa rahatlatan Kemalist Devrim'in Sünnilik karşıtı laikliğine karşı artık daha fazla önem kazanmakta ve bundan ziyade Tunceli tenkil harekatı da Alevilere karşı işlenmiş bir eylem olarak sunulmaktadır (bkz. Aydın 1999; Balkız 1999; Yıldırım 1999; Bozarslan 2000: 31; Kılıç 1998: 6; Kehl-Bodrogi 2000: 149). Tek Parti Dönemi'nin de Alevilerin ıstırap yolundaki bir başka durak olarak sunulması, onların artık her dönem de baskı altında olduklarını kanıtlama ve Türkiye Cumhuriyet'in itibar kaybetmesi çabalarına yararlıdır: Emevi, Selçuklu, Osmanlı, 12 Mart dönemlerinde, 78'lerde, 12 Eylül zamanında, doksanlarda ve de nihayet Atatürk Türkiye'sinde Aleviler bu yaklaşıma göre sorunlarla karşılaşmışlar.

4.9 Refahyol Hükümeti'nden 28 Şubat Süreci'ne

1995 seçimlerini kazanan RP, 1996'da AP'nin devamı olan ve Tansu Çiller tarafından yönetilen Doğru Yol Partisi'yle muhafazakar-dinci koalisyon hükümeti kurdu. RP tarafından başı çekilen siyasal hükümet seçkinleri provokatif söz ve eylemlerle kısmen laik olan çevreleri tehdit edip, mevcut olan düzenin daha da fazla İslamlaşmasını istediğini belirtti. RP döneminde de Alevilere karşı baskılar arttı. Türk-İslam Sentezi'nin yerine "Adil Düzen" gelmeliydi: ''Dini millet fikrine nazaran ikinci planda tutan (...) Türk-İslam Sentezi'ne karşın Adil Düzen, devlet ve milleti, dine nazaran ikinci plana alıyor.'' (Dreßler 1999: 45)

Bu değerler ve normlar sistemi, büsbütün Sünnilikten ibaret ve Türk-İslam Sentezi'nden daha radikal olup, hakim iktisadi ve diğer seçkinleri de tehdit etmekteydi.

Mevcut değer ve normlar sistemini Sünni-köktendinci Adil Düzen'den korumak için, Türk Silahlı Kuvvetleri 28 Şubat'taki Milli Güvenlik Kurulu'nun toplantısında irticayı sınırlama politikasını uygulamaya zorladılar.

Ordunun açısından izlenecek siyaset, bu programdan ibaret olmalıydı:

·        Eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi: Mecburi öğretim süresinin beşden sekiz yıla çıkartılmasıyla, Şeriatçı Sünni değer ve normların yayıldığı İmam-Hatip Okulları'nın orta kısmının kapatılması; çağdaş giyim tarzının yayılması.

·        Sünni köktendincilerin yuvası olan Kur'an Kursları'nın izlenilmeye alınıp veya kapatılması (bkz. Engin 1998b: 87).

·        İslami holdinglerinin ekonomik güçlerinin azaltılması (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 93).

·        Ordunun içinde irticayla mücadele için Batı Çalışma Grubu'nun kurulması ve dincilerin devlet kuruluşlarından dışlanmaları ve devlet birimlerine girmelerine engellenmesi (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 21)[22]. İmam-Hatip'li mezunların polis akademisine girişlerinin engellenmesi de bu kapsamın içinde (bkz. Özyanık 2001).

·        RP'ye karşı işlemler için baskı: RP yasaklandı (bkz. Steinbach 2000: 62; Savaş 1997, 2000).

Sünni Şeriatçılığı sınırlamak için ordunun 28 Şubat Süreci'ni başlatmasının ardında siyasal, iktisadi ve mezhepsel nedenler yatıyor:

·        Ordunun müdahalesi için siyasi nedenler: Mevcut otorite düzeninin muhafazası ve iç harbe yol açabilecek toplumun iki düşman siyasi (laik-dinci) ve mezhepsel (Alevi-Sünni) kamplara bölünmesinin engellenmesi.

Refah Partisi'nin çağdaş aile, miras ve kıyafet kanunlarının Sünni köktendinciliğe göre yeniden düzenlenmeleri ve Taksim'de bir cami inşaatı için öneride bulunması (bkz. Kongar 1998: 278), 12 Eylül'den beri hakim egemenlerin amaçladığı İslamlaşmanın tasarlanmayıp istenilmeyen yan etkilerinin belirtileriydi. Bu gibi faaliyetler, toplumun iki siyasi ve mezhepsel kaplara bölünmesini teşvik ediyordu (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 30). Bu durum da mevcut düzeni tehdit ediyordu. Refahyol hükümeti ve kısmen laik çevreler arasındaki güç kavgası, aslında iki seçkinler fraksyonu (muhafazakar-dinci siyasal hükümet seçkinleri ve en azından kısmen laik askeri elit) arasındaki bir kavgaydı. Demek, Sünni köktendinciler o kadar güçlenmişti ki, mevcut anayasal düzeni değiştirme teşebüssü aşamasına gelebildiler. Bu hükümet ve ordu güç kavgasının bir göstergesi de hükümetin sistematik bir biçimde (İmam-Hatip'li mezunların bünyesinde gittikçe artan) polisi orduyu ispiyonlamak için kullanmasıydı (bkz. Erzeren 1997: 28). Başka bir örnek de RP'li belediye reisinin 31 Ocak 1997'de Sincan'da organize ettiği ve konuşmacı olarak davet edilen İran'ın büyükelçisinin Türkiye için Şeriat'ı istediği 'Kudüs gecesi'' 'ydi (bkz. Steinbach 2000: 62; Kongar 1998: 280). Dinci hareketi ve köktendincileri daha ileri giden irticai faaliyetlerden caydırmak için, Sincan'da askerler tankla gösteri yaptılar. 28 Şubat'ta toplanan Milli Güvenlik Kurulu isteklerini Refahyol hükümetine yöneltti (bkz. Kaynak Yayınevi 1997). Türk-İslam Sentezi'ne göre daha dinci, yani daha Sünni köktendinci olan İslamcılık, egemenlerin 'ulusal güvenliği' için PKK örgütünden bile daha tehlikeli olarak tanımlandı (bkz. Kongar 1998: 286). Mevcut düzenin savununcusu böylece ''son elli yıllık din politikasından'' (Özcan 2000: 57) vazgeçti. Çünkü mevcut düzen için tehdit, artık Sünni İslamla dengelenen soldan değil de irticadan temsil ediliyordu.

Sınırlama politikasının ekonomik nedenleri

RP, MSP gibi İslami sermayeye devlet adına hükümet siparişi veren, yükselen Anadolu burjuvazisinin ve onun lobi teşkilatı olan MÜSİAD'ın siyasal temsilcisi olarak görülüyordu. ''Adil Düzen'' diye adlandırılan değer ve normlar nizamı, İslami çevrelerin hem siyasi hem de iktisadi çıkarlarını savunma işlevini görmekte.

İstanbul ve Anadolu'daki ekonomi seçkinlerinin arasındaki rekabetten yanı sıra, RP'nin öncelik tanıdığı İslami firmalar, hükümetin siparişleri için ordunun sahip olduğu OYAK şirketleriyle de rekabete girdiler. Böylece, Türk Silahlı Kuvvetleri irticayla mücadeleyi başlattı (bkz. Die Tageszeitung 5496/31.3.1998: 12).

·        Ordunun önde gelenlerin bazılarının mezhepsel kökeni ve Kemalizm'e yakınlığı

Atatürk'ün (Çağdaş Türk Ulusu'nun içinde mevcut olan mezhepsel farklılıkların önemini azaltan) laiklik anlayışıyla askeri kademlerde yükselen Alevi kökenli üst rütbeli subaylar ya Alevi ya da Kemalist olarak Sünni İslami hareketi bir tehdit olarak algılayıp, müdahaleye karar verdiler. Engin'e göre, RP'ye karşı izlenen ordunun politikasına Alevi subayların da bir katkıları var (bkz. Engin 1999b: 238)[23].

28 Şubat Süreci'nin Aleviler'e etkisi ve onların buna karşı tepkileri

Sünni köktendinci hareketi sınırlama ve marjinalleştirme politikası, bir yandan da resmi bir mezhep olarak tanınmayan[24] Alevilere yapılan baskıları azalttı. Fakat bazı sorunlara işaret etme veya devletin Alevi politikasını fazla eleştirel ele alan konuşma, kitap ve dergilerdeki yaklaşımlar, köktendinci ve bölücülere karşı da kullanan 312. madde'ye göre cezalandırılmakta (bkz. Alevilerin Sesi'nin editörlüğü 2000b: 12). Yani köktendinci karşıtı politika, Alevilere yönelik başka adımlar kapsamıyor. Siyasal sahnede önemli bir aktör olan ordu'ya şirin gözükmek için, Alevilerce Alevilik, hem esasen İslamiyetin laik bir varyantı olarak sunulup hem de onun Türklüğü vurgulandı. Devletin kökteninci karşıtı politikasına rağmen diğer teşkilatlar, mevcut düzeni de eleştirmekteler. Örneğin, Türkiye'deki Pir Sultan Abdal Derneği Cumhuriyet'in 75. yıldönümü konu alan yayınında meşrutiyetini Atatürk'ten alan bugünkü düzen ve devleti, Kemalist Tek Parti Dönemi'ni de Alevi düşmanı bir zaman olarak göstererek, itibar kaybettirmekte. Alevilerin Kemalist Cumhuriyet tarafından resmen tanınmamasını ve Tunceli tenkil harekatını aslında Alevi'lere karşı girişilen bir davranış olarak gösterilerek, Sünni köktendinciliğe karşı yapılan laik Atatürk Devrimleri'nin önemi azaltılmakta (bkz. Aydın 1999: 21; Balkız 1999: 41; Kaleli 1999: 94; Yıldırım 1999: 71).

Diaspora'daki Alevi derneklerinin hareket alanı daha geniş ve böylece Türkiye Cumhuriyeti'ndeki mevcut değer ve normlar düzenine hiç cezalandırılmadan karşı çıkabilirler. Ayrıca, Batı Avrupa'daki Alevileri etkileme imkânları daha fazla. Almanya'da faaliyet ve lobi etkinliklerinde bulunan AABF, hem federasyon çapında hem de yerel dernekleriyle düzenlediği panel, sergi, forum, konser, cem ayinleri ve medya kuruluşlarıyla (internet adresi: www.alevi.com, dergi: Alevilerin Sesi) Alevi kimliğini oluşturmaya çalışmakta (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000). Almanya'daki okullarda Almanca İslam derslerinin artık mümkün olması[25], AABF tarafından Aleviler için de bir din dersi fırsatı olarak görülüyor (bkz. Föderation der Alevitengemeinden e.V. 2000; Kaplan 2001b)[26]. Böylece yakında öğrencilerin atıf çerçevesini, hayata bakış açısı, ahlak ve davranış tarzını belirleyebilecek olan Alevi değer ve normlar, Almanya'da olası bir Alevi din dersinde öğrencilere öğretilebilecek. Alevilik böylece ilk kez bir okulda belirli bir çerçeve içinde her öğrenciye tekdüzen, aynı ve ders kitaplarında, yani yazılı bir biçimde öğretilme imkânına kavuşacak. Bu durum ve Türkiye'nin AB adaylığı için demokratlaşma kriterlerini (bkz. Engin 2001b), Alevi konusu hakkındaki şimdiki statükoyu değiştirebilir. Şimdiye kadar bu konuda büyük gelişmeler olmadı.

5. Sonuç

12 Eylül'den sonra Türk-İslam Sentezi hakim değerler ve normlar sistemi, yani fiilen resmi ideoloji olduktan sonra, çekirdek toplum, Sünni olan Türkler yahut Türk olan Sünnileri kapsadı. Böylece ayrılıkçı Kürtçüler, Sosyalistler ve Aleviler marjinalleşti. Kemalizm'e nazaran, dinci (Kürt) Sünnilerin değeri artıp, laik (Kürt ve Zaza) Aleviler de itibar kaybetti. Milliyetçi-dinci ideoloji, toprak ağaları ve büyük sermayenin düzenini solculardan koruyup, Müslüman Kürtleri sisteme bağlayıp ve egemen seçkinlerin hükümranlıklarını dindar Sünni çoğunluğun gözünde meşru kılmaktı. Bunun yüzünden de topluma İslami değerleri yaymak için İmam-Hatip Okulları, zorunlu din dersi ve camiler açılıp, Kur'an Kursları en azından hoşgörüyle karşılandı. Alevilikten din dersinde bahsedilmeyip, Alevi köylerinde cami yapılması, egemenlerin aslında bu inanç grubunu asimile etmek istediğini gösterebilir. Atatürk zamanında İslamı kontrol etmek için kurulan Diyanet, İslamiyeti teşvik eden en büyük kuruluşlardan oldu. Osmanlı'daki şeyhlülislam gibi devlet politikasını meşru kılmak ve hükmedilen Müslümanları sistem lehinde etkilemek için, fetva yayınlanıyor. Sünniler gibi vergi ödeyen Aleviler, mezhepsel birliği koruma veya dinsel nedenlerden dolayı, temsil edilmiyor. Bu kuruluşların da etkisiyle dinci Sünnilerin sayısı artması, Sünni değer ve normların (İslamın beş şartı, başörtüsü takma, alkol içmeme) hakim olmasını kolaylaştırdı. Davranış (Ramazan'da yemek yememe, alkol içme, kadın-erkeğin beraber gezmesi), giyim tarzı ('açık' dolaşma) ve sakal şekliyle bu değerlere açıkça itaat etmeyen dünyevi Sünni ve Aleviler, dinle meşrulaşan şiddete maruz kalıyorlar. 1980'lerin ortasından beri yaygın olan İslamcı medya ve holdingler, dinci hareket ve partileri finanse edebiliyorlar. Dindarlığın ve Sünni referans kriterlerinin topluma geri dönmesiyle Alevilere karşı mevcut olan önyargılar, milliyetçi-dinci ders kitaplarında, bazı hoca ve öğretmenlerce yayıldı. Bu değerlerin geçerliliğinin bir göstergesi de Sivas Olayları'ydı. Ortodoks Sünni değerler, kurallar ve normları benimsemeyen ve bunlara karşı çıkan ve çoğu Alevilerin kültürel seçkinlerini oluşturan 37 insan, 2 Temmuz 1993'de polislerin gözleri önünde saatlerce kuşatılıp ve kundaklanan bir otelde vefat ettiler. Gaziosmanpaşa'da da ondan fazla kişi güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldü. Bu edinen mazlum tecrübeleri Alevi kolektif belleği ve öz anlayışlarını belirledi. Buna göre onlar, ilerici, baskı altında ve muhalif bir inanç grubuydu. Sünni Şeriatçılar tarafından dışlanma, Alevilerin çoğunun sistem ve çekirdek toplumdan yüz çevirmelerini sağladı. Bu olgu, onların siyasallaşması (dernek faaliyetleri), Aleviliğin yeniden keşfedilmesi, sol örgütlere yardım, kolektif kimliği ifade eden simgeleri taşımaları, kendi kimliklerini açıklamaları ve klişelere uymalarıyla (ideoloji, müzik zevki ve oy vermek istedikleri partiler) ve Alevi dini seremoni, kültürel şölen ve mazlumluk söylem çerçevesi içinde anma törenlerine katılmalarıyla anlaşılabilir. Alevileri yüzyıllarca Sünni despotlar tarafından baskı altındaki ilerici ve mahalif bir grup olarak sahneye koymak için, Kerbela'dan Gazi'ye felaketler seçilip vurgulanmakta. Bektaşilerin Osmanlı'yla işbirliği, onların İttihatçılar tarafından iyi muamele görmesi ve Kerbela motifinin Şiilerden ithal edilmesinin üzerinde pek durulmayıp, Tunceli tenkil harekatı Alevilere karşı girişilen bir operasyon gibi gösterilmekte. Bundan ziyade Alevilerin önemli bir kısmı, kendilerini Sünnilerden sıyırıp, 'kendi' esnaflarıyla alış-veriş yapmakta ve sadece 'kendi aralarında' oldukları türkü-barları ziyaret etmekteler. Doksanların başından beri, Alevilik ve Aleviler hakkında çok yazılıp çizilmekte. Bu, Aleviliğinin medyada da ilgi görmesini sağladı. Bu konularla ilgili internet bir yana, çok kitap, dergi ve gazete basılmakta, televizyon ve radyo programı düzenlenmekte.

28 Şubat Süreci bile Alevilerin sistemden yüz çevirmesini tamamen engelliyememekte. Özellikle Batı Avrupa diasporasındaki Alevi dernekleri Türkiye'deki cemaatlerinin durumlarını düzeltmek için faaliyete geçtip kurs, seminer, konser, sergi, açık oturum ve anma törenleriyle Türkiye Cumhuriyeti devletinin nüfuz alanının dışında Türk devletine eleştirel yaklaşan bir Alevi kolektif kimliği yaratmaya çalışmaktadırlar.

Kaynakça

Ahmad, Feroz: The Turkish Experiment in Democracy, 1950-1975. Boulder 1977.

Alevilerin Sesi Editörlüğü: "Alevi Festivali Bin Yılın Türküsü'nün Ardından" Alevilerin Sesi 37 (2000a): 5-8

Alevilerin Sesi Editörlüğü: "Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Alevilere yaptığı baskılardan bir örnek" Alevilerin Sesi 38 (2000b): 12.

Alptekin, Orhan: "Diyanet Aleviliğe Sahip Çıktı" Yeni Düşünce 16.02.2001: 6-9.

Antes, Peter: Der Islam als politischer Faktor. Bonn 1994.

Assmann, Jan: Das kulturelle Gedächtnis: Schrift, Erinnerung und politische Identität in frühen Hochkulturen. München 1992.

Aydemir, Celal; Şener, Cemal: Alevilik Dersleri 1. Hückelhoven 2000.

Aydın, Erdoğan: "Cumhuriyet'in kuruluşunda Din Devlet İlişkileri ya da Türk ve Sünni Bir Ulusun İnşası" Pir Sultan Abdal 30 (1999): 16-22.

Aydın, Hayrettin: "Das ethnische Mosaik der Türkei" Zentrum für Türkeistudien 10 (1997): 65-102.

Bal, Hüseyin: Alevi-Bektaşi Sosyolojisi. İstanbul 1997.

Balkız, Ali: "Dede, Baba, Celebi, Seyit, Nakip ve Cumhuriyet" Pir Sultan Abdal 30 (1999): 39-44.

Baş¸ Mustafa: Alevitische Glaubens- Philosophie. Eine kritische Auseinandersetzung mit den Dogmen des Islam oder Auswirkungen grundlegender Prinzipien des Islam auf die Erziehung islamischer Kinder. Berlin 1992.

Bozarslan, Hamit: "Araştırmanın Mitosları ya da Aleviliğin Tarihsel ve Sosyal Bir Olgu Olarak Değerlendirilmesinin Zorunluluğu Üzerine" Engin, İsmail; Franz, Erhard (Haz./Hrsg.): Aleviler / Alewiten. Kimlik ve Tarih / Identität und Geschichte. Cilt 1 / Band 1. Hamburg 2000.

Bozkurt, Fuat: Aleviliğin Toplumsal Boyutları. İstanbul 1993.

van Bruinessen, Martin: "'Aslını inkar eden haramzadedir!' The Debate of the Ethnic Identity of the Kurdish Alevis" Kehl-Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter- Beaujean, Anke (Ed.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Collected Papers of the International Symposium "Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”. Berlin, 14- 17 April 1995. Leiden 1997.

van Bruinessen, Martin: "Kurds, Turks and the Alevi Revival in Turkey" http://www.uga.edu/religion/ag/alevivanb.html. (Originally at: http://www.ruu.ul/ oriental_studies/mvbalevi.html). ty.

al-Buhari; Sahih: Nachrichten von Taten und Aussprüchen des Propheten Muhammad. Stuttgart 1991.

Bulut, Faik: Ordu ve Din. Asker gözüyle İslamcı faaliyetler. İstanbul 1995.

Canetti, Elias: Masse und Macht. Frankfurt 1993.

Çamuroglu, Reha: "Some Notes on the Contemporary Process of Reconstructuring Alevilik in Turkey" Kehl-Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter-Beaujean, Anke (Ed.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Collected Papers of the International Symposium "Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”. Berlin, 14- 17 April 1995. Leiden 1997.

Coleman, James S.: Grundlagen der Sozialtheorien (übersetzt aus dem Amerikanischen von Michael Sukale und Martina Wiese). Studienausgabe (Band 1 :Handlungen und Handlungssysteme) . München 1995 .

Connerton, Paul: How societies remember. Cambridge 1989.

Copeaux, Etienne: Tarih Ders Kitaplarinda (1931-1993) Türk Tarih Tezi'nden Türk-İslam Sentezi'ne. (2. Baskı) İstanbul 1998.

Cuma: "Aziz Nesin'in provokasyonu: Sivas" Nr.204/8.7.1994: 30-31.

Cumhuriyet Hafta: "Avluda yankılanan üç genç ses" Nr. 21/2001/25.05.2001: 15.

Cumhuriyet Hafta: "Şeriatçı teröre ölüm cezası" Nr. 20/2001/18.05.2001: 6.

Çakır, Ruşen: "Politik Alevilik ve Politik Sünnilik: Benzerlikler ve Farklılıklar" Olsson, Tord; Özdalga, Elisabeth; Raudvere, Catharina (Haz.): Alevi Kimliği. İstanbul 1999.

Çamuroğlu, Reha: Günümüz Aleviliğin Sorunları. (2. Baskı) İstanbul 1994.

Çicek, Hikmet: Hangi Hizbullah. İstanbul 2000.

Çoşkun, Zeki: Aleviler, Sünniler ve ... Öteki Sivas. İstanbul 1995.

Çoşturoğlu, Mustafa: "Laik Okullara Karşı Bir Seçenek mi?" Halkoyu 11 (1977): 21-22.

Die Tageszeitung: "Aziz Nesin –vom Opfer zum Täter" Nr.4394/18.08.1994: 8.

Die Tageszeitung: "Der Staat ist der Mörder". Nr.4504/28.12.1994, S. 10.

Die Tageszeitung: "Gnade vor Recht im Prozeß um Sivas-Attentat" Nr.4503/27.12.1994: 2.

Die Tageszeitung: "Aufruhr vor dem Café des Ostens" Nr. 4569/14.3.1995: 3.

Die Tageszeitung: "Die Armee als Gesamtkapitalist" Nr. 5496/31.03.1998.

Die Zeit: "Die Freundschaft zersplittert" Nr. 14/31.3.1995: 17-19.

Die Zeit: "Jagd auf die Rotschöpfe" Nr. 13/24.3.1995: 3.

Donnan, Hastings; Wilson, Thomas M.: Borders: Frontier of Identity, Nation and State. New York 1999.

Dreßler, Markus: Die civil religion der Türkei. Kemalistische und alevitische Atatürk-Rezeption im Vergleich. Würzburg 1999.

Dural, Tamasa: Aleviler ve Gazi Olayları. İstanbul 1995.

Engin, İsmail: "Imam Hatip Okulları in der Türkei- Zündstoff für das Regime?" Orient 39 (1998a): 85-101.

Engin, İsmail: "İzzetin Dogan" Orient 39 (1998b): 541-547.

Engin, İsmail: "Abschlußbericht des Forschungsprojekts "Entstehung, Tradierung und Relevanz von Fremd- und Feindbildern im alewitisch-sunnitischen Konflikt in der Türkei" Orient 40 (1999a): 545-572.

Engin, İsmail: "Eine Analyse der Alevitenproblematik auf der Grundlage der Sitzungsprotokolle des Türkischen Parlaments (Türkiye Büyük Millet Meclisi) der Jahre 1989-1997" Orient 40 (1999b): 235-253.

Engin, İsmail: "Alevi Kollektif Bilincinin oluşturulması ile sürdürülmesinde Zakirlerin ve Ozanların rolü" Alevilerin Sesi 43 (2001a): 24-25.

Engin, İsmail: "Avrupa Birliği ve Türkiye: Türkiye'de Demokratiklesmenin Önemli Bir Unsuru Olarak Aleviler" Alevilerin Sesi 42 (2001b): 36-37.

Eral, Sadık: Çaldıran'dan Çorum'a. Anadolu'da Alevi Katliamları. (2. Baskı) İstanbul 1995.

Erdemir, Aykan: "Death of a Community: Kizilbas-Alevi-Predicament in 1990's in İstanbul" www.sahkulu.org/aykan_sempoz.htm.

Erzeren, Ömer: Der lange Abschied von Atatürk. Berlin 1997.

Föderation der Aleviten-Gemeinden in Deutschland e.V.: "Alevitentum in den Deutschen Schulen" Alevilerin Sesi 37 (2000): 29-32.

Frankfurter Rundschau: Jeden Tag entstehen vier neue Moscheen. 9.5.1989.

Giesen, Bernhard: "Europa als Konstruktion der Intellektuellen" Viehoff, Reinhold; Segers, Rient T.: Kultur. Identität. Europa. Frankfurt 1999a.

Giesen, Bernhard: Kollektive Identität. Die Intellektuellen und die Nation 2. Frankfurt: 1999b.

Giesen, Bernhard: Die soziale Konstruktion von Erinnerung. [Masch.-schr.] Manuskript. Universität Konstanz. Geisteswissenschaftliche Sektion. Fachbereich für Geschichte und Soziologie 2000.

Goffman, Erving: Stigma. Über Techniken der Bewältigung beschädigter Identität. Frankfurt 1975.

Gölbaşı, Haydar: Aleviler ve Sivas Olayları. İstanbul 1997.

Gronau, Dietrich: Mustafa Kemal Atatürk oder die Geburt der Republik. Frankfurt 1994.

Gülçiçek, Ali Duran: Der Weg der Aleviten (Bektaschiten). Köln 1994.

Gündüz, Hurşit: "Demokrasiye Ters Bir Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığı" Alevilerin Sesi 44 (2001): 10-11.

Güvenç, Bozkurt: Türk kimliği. Kültür tarihinin kaynakları. İstanbul 1995.

Haas, Angelika; Berndt, Thorsten; Dommermuth, Lars: "2. Theoretische Vorüberlegungen" Haas, Angelika; Berndt, Thorsten; Dommermuth, Lars et al: Studierende türkischer Herkunft an der Universität Konstanz. Vorwort von Ekin Deligöz. Konstanz 1998.

Halbwachs, Maurice: Das kollektive Gedächtnis. Frankfurt 1991.

Heckmann, Friedrich: Ethnische Minderheit, Volk und Nation. Soziologie interethnischer Beziehungen. Stuttgart 1992.

Hoffmann, Barbara; Balkan C.: Militär und Demokratie in der Türkei. Berlin 1985.

Hürriyet-Avrupa Baskısı: "Aleviler MGK'ya gidiyor" 19.01.2001: 31.

İkibin'e/2000'e Doğru: "Resmi İstikamet: Türk-İslam Sentezi" 25.01.1987: 8-13.

İkibin'e/2000'e Doğru: "Laik Devlet Cihad'a Çağrıyor" 4.1.1987.

Kaleli, Lütfi: "Cumhuriyet ve Aleviler" Pir Sultan Abdal 30 (1999): 92-95.

Kaplan, İsmail: "Diyanet İşleri Yasası Değişmelidir" Alevilerin Sesi 44 (2001a): 5-6.

Kaplan, İsmail: "Warum Alevitischer Religionsunterricht?" Alevilerin Sesi 46 (2001b): 27-29.

Kaynak Yayınevi: İrticaya Karşı Genelkurmay Belgeleri. İstanbul 1997.

Kehl-Bodrogi, Krisztina: Vom revolutionären Klassenkampf zum "wahren" Islam. Transformationsprozesse im Alevitentum der Türkei nach 1980. Sozialanthroplogische Arbeitspapiere 49. Berlin 1992.

Kehl-Bodrogi, Krisztina: "Tarih mitosu ve kolektif kimlik" Birikim 88 (1996): 52-63.

Kehl-Bodrogi, Krisztina: "Prozesse ethnisch-sprachlicher Differenzierung am Beispiel der zazakisprachigen Alewiten aus Dersim" Engin, İsmail; Franz, Erhard (Haz./Hrsg.): Aleviler / Alewiten. Kimlik ve Tarih / Identität und Geschichte. Cilt 1 / Band 1. Hamburg 2000.

Kehl-Bodrogi, Krisztina: The New Garments of Alevism. In http:// www.isim.nl.newsletter/5/regional/7.html. ty.

Kılıç, Ali: "Europäische Aleviten" Die Stimme der Aleviten 26 (1998): 6-9.

Kongar, Emre: 21. Yüzyilda Türkiye'nin toplumsal yapısı. (11. Baskı) İstanbul 1998.

Kuloğlu, Nazan: "Basın ve yayın ile verilen dinsel eğitim" Alevilerin Sesi 25 (1998): 49-52.

Laçiner, Ömer: "Der Konflikt zwischen Sunniten und Aleviten in der Türkei" Blaschke, Jochen; van Bruinessen, Martin (Hrsg.): Thema: Islam und Politik in der Türkei. Berlin 1984.

Lenk, Kurt: Volk und Staat. Stuttgart/Berlin 1979.

Mater, O. Tayfun: Devrimci Yol Savunması. 12 Eylül Öncesi ve Sonrasi. Ankara 1989.

Metin, İsmail: Aleviliğinin Anayasası. İstanbul 2000.

Michaels, Alex: ">>Le rituel pour le rituel<< oder wie sinnlos sind Rituale?" Caduff, Corina; Pfaff-Czarnecka, Joanna: Rituale heute. Berlin 1999.

Ocak, Ahmet Yaşar: "Un aperçu général sur l'Hétérodoxie Musulmane en Turquie: Réfléxions sur les origines et les caracteristiques du Kizilbachisme (Alévisme) dans la perspective de l'histoire" Kehl- Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter-Beaujean, Anke (Ed.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Collected Papers of the International Symposium "Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”. Berlin, 14- 17 April 1995. Leiden 1997.

Ocak, Ahmet Yaşar: "Babailer İsyanından Kızılbaşlığa: Anadolu'da İslam Heterodoksinin Doguş ve Gelişim Tarihine Kısa Bir Bakış" Engin, İsmail; Franz, Erhard (Haz./Hrsg.): Aleviler / Alewiten. Kimlik ve Tarih / Identität und Geschichte. Cilt 1 / Band 1. Hamburg 2000.

Oppitz, Michael: "Montageplan von Ritualen" Caduff, Corina; Pfaff-Czarnecka, Joanna: Rituale heute. Berlin 1999.

Öz, Baki: Kurtuluş Savaşında Alevi-Bektaşiler. İstanbul 1997.

Öz, Baki: Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları. İstanbul 1992.

Özcan, Ahmet: "28 Subat: Cözülüsün Restorasyonu" Birikim 131 (2000): 55-59.

Özyanık, Turan: "İHL'ye üvey evlat muamelesi" Yeni Düsünce, 11.05.2001: 16-19.

Pevsner, Lucille W.: Turkey’s political crisis. Background, Perspectives. Foreword by James W. Spain. New York 1984.

Rinehart, Robert: "Chapter 1. Historical Setting" Pitman III, Paul M. (Ed.): Turkey: a country study. 4. A. Federal Research Division. O.O. 1988.

Roth, Jürgen; Taylan, Kamil: Die Türkei. Republik unter Wölfen. (2. Baskı) Bornheim/Merten 1982.

Sarıbay, Ali Yaşar: "Der Einfluß der Religion auf die türkische Gesellschaft und ihre Rolle im politischen Leben" Özak, Halil; Dagyeli, Yıldırım (Hrsg.): Die Türkei im Umbruch. Frankfurt 1989.

Sarıönder, Refika: "Globalisierung, Politische Öffentlichkeit und Alevitentum" www.sahkulu.org/xrefika.htm.

Seufert, Günter: Café İstanbul. Alltag, Religion und Politik in der modernen Türkei. München 1997a.

Seufert, Günter: Politischer Islam in der Türkei. Islamismus als symbolische Repräsentation einer sich modernisierenden muslimischen Gesellschaft. Stuttgart 1997b.

Soeffner, Hans-Georg: ">>Auf dem Rücken eines Tigers<<. Über die Hoffnung, Kollektivrituale als Ordnungsmächte in interkulturellen Gesellschaften kultivieren zu können" Heitmeyer, Wilhelm (Hrsg.): Was hält die Gesellschaft zusammen? Frankfurt 1997.

Soeffner, Hans-Georg: "Rituale des Antiritualismus" Soeffner, Hans-Georg: Die Ordnung der Rituale. Die Auslegung des Alltags 2. Frankfurt 1992a.

Soeffner, Hans-Georg: "Stil und Stilisierung. Punk oder die Überhöhung des Alltags" Soeffner, Hans-Georg: Die Ordnung der Rituale. Die Auslegung des Alltags 2. Frankfurt 1992b.

Sökefeld, Martin; Schwalgram, Susanne: Institutions and their Agents in Diaspora. A Comparison of Armenians in Athens and Alevis in Germany [Masch.-schr.]. Paper presented at the 6th European Association of Social Anthropologists Conference, Krakau, 26-29 July 2000. Universität Hamburg. Institut für Sozial- und Kulturanthroplogie 2000.

Sönmez, Ergün: Die Türkei von Atatürk bis heute. Berlin 1985.

Spuler-Stegemann, Ursula: "2. Türkei" Ende, Werner; Steinbach, Udo (Hrsg.): Der Islam in der Gegenwart. (4. Baskı) München 1996.

Steinbach, Udo: Die Türkei im 20. Jahrhundert. Bergisch Gladbach 1996.

Steinbach, Udo: Geschichte der Türkei. München 2000.

Stonequist, Everett V.: The Marginal Man. A study in Personality and Culture Conflict. New York 1937.

Şener, Cemal: Atatürk ve Aleviler. İstanbul 1994.

Şener, Cemal: Alevilik Olayı. İstanbul 1995.

Şener, Cemal; İknur, Miyase: Şeriat ve Alevilik. İstanbul 1995.

Tagesanzeiger: Das lange Warten auf mehr Demokratie.13.3.96. http://www.tages-anzeiger.ch/archiv/96maerz/960313/188662.htm

Türkdoğan, Orhan: Alevi-Bektasi Kimliği. Sosyo-Antropolojik Araştırma. İstanbul 1995.

Tuşalp, Erbil: "Sivas 1993'den Türkiye 1998'e" Alevilerin Sesi 27 (1998): 36-37.

Tuşalp, Erbil: İslam Faşizmi. İstanbul 1999.

Voigt, Rüdiger: "Mythen, Rituale und Symbole in der Politik" Pribersky, Andreas; Unfried, Berthold (Hrsg.): Symbole und Rituale des Politischen. Ost und Westeuropa im Vergleich. Frankfurt 1999.

Volkan, Vamik: "On Chosen Trauma" Mind and Human Interaction 3 (1991): 3-19.

Vorhoff, Karin: "Alewitische Identität in der Türkei heute" Engin, İsmail; Franz, Erhard (Haz./Hrsg.): Aleviler / Alewiten. Kimlik ve Tarih / Identität und Geschichte. Cilt 1 / Band 1. Hamburg 2000.

Weber, Max: Wirtschaft und Gesellschaft. Grundriß der verstehenden Soziologie. (5. Baskı) Tübingen 1980.

Weiher, Gerhard: Militär und Entwicklung in der Türkei, 1945-1973. Ein Beitrag zur Untersuchung der Rolle der Militärs in der Entwicklung der Dritten Welt. Opladen 1978.

Werle, Rainer; Kreile, Renate: Renaissance des Islam. Das Beispiel Türkei. Hamburg 1987.

Wiehn, Erhard Roy: Mechanismen der Marginalisierung und Rassismus. [Masch-schr.] Manuskript. Universität Konstanz. Geisteswissenschaftliche Sektion. Fachbereich für Geschichte und Soziologie. (ty.)

Wiehn, Erhard Roy: "Soziale Randgruppen. Mechanismen der Absonderung" Becker, Georg E.; Coburn-Staege, Ursula (Hrsg.): Pädagogik gegen Fremdenfeindlichkeit, Rassismus und Gewalt. Mut und Engagement in der Schule. Weinheim / Basel 1994.

Yavuz, M. Hakan: "Değişim Sürecindeki Alevi Kimliği" Engin, İsmail; Franz, Erhard (Haz./Hrsg.): Aleviler / Alewiten. Kimlik ve Tarih/ Identität und Geschichte. Cilt 1 / Band 1. Hamburg 2000.

Yeğen, Mesut: Devlet Söyleminde Kürt Sorunu. İstanbul 2000.

Yıldırım, Ali: "Alevi'nin Adı yok" Pir Sultan Abdal 30 (1999): 68-73.

Yörükoğlu, Rıza: Okunacak en büyük kitap insandır. Tarihte ve Günümüzde Alevilik. (5. Baskı) İstanbul 1995.


 

[1] Bu hazır parçalar, gereçler, dil, hareket ve sesten ibarettir. Gereçler, törenin belirli zamanda belirli yerlerde düzenlenmesi için gereken bazı nesnelerdir. Dil, önceden ifade edlilen sözlerden, yani yemin, dua, sihirli laflardan ya da inşat edilen efsanelerden oluşmakta. Törene katılanların standardize davranışları, dansları ve jestleri de hareket olarak görülebilir. Müzik enstrümanları tarafından oluşturulan seste, bir törenin hazır parçalarını oluşturmakta (bkz. Oppitz 1999: 73 vd.).

[2] En az üç tane tören çeşidi ayırt edilebilir: 1) Yemin, ant içme ve açıklama törenleri, bir şahsın belirli bir topluluğun üyesi olduğunu vurgulayıp söylediği, hep tekrarlanıp özel and içmelerden veya itiraflardan oluşan merasimlerdir (bkz. Giesen 1999b: 58). 2) Anma törenleri, geçmişin şimdiki zamanda hatırlandığı ve ''kolektif belleğin'' (Halbwachs 1991) etkilenip ve kolektif bilinci oluşturulduğu merasimlerdir. Toplumsal anma bir geçmişi yaratıyor, ve bu anılan geçmiş de, kendi tarihini hatırlayan topluluğu oluşturmakta (bkz. Giesen 2000: 9). Anma törenleri geçmişi, belirli şahıslar, olaylar, zaman ve yerlerde hatırlatır ve bir topluluğun geçmişinin şimdiki zamana ve geleceğe değin sürekliliğini öne sürer. Anma törenlerinin arkasında yatan ve topluluğun yaratılmasında etkili olan ve tarihi bir 'zafer' veya 'felaketten' ibaret olan bir 'kuruluş efsanesi' vardır: Bir aşirettin belirli bir bölgeye gelip, vatan etmesi, bir millettin anavatanından kovulması, bir ulusun istilacı dış düşmana karşı verilen kurtuluş savaşı, bir muharebe sonucu oluşan işgal, bir topluğu birleştiren bir kahraman, bir despot hükümdara karşı girişilen devrim bunun bir kaç örneğidir sadece (bkz. Giesen 1999b: 45). 3) Aklanma törenleri: bir topluluğun yeni üyelerin kabulünde ve şimdiye kadar aza olanların terk etmesiyle dışarıya karşı olan sınırı (doğum, cenaze, evlenme vs.) bu törenler belirler. Temizlenme ve yıkanma merasimleri, oruç ve cinsel züht, vs. dış dünyanın etkisini azaltmayı amaçlayıp, bir topluluğun üyelerinin yaşamını etkiler: Züht, temizlik emirleri ve belirli gıdaların yasağı, 'vücudun' pislenmemesini sağlar.

[3] Etnik gruplarda rastlanan çeşitli davranış tiplerini Heckmann ve Stonequist araştırdılar (bkz. Heckmann 1992: 204-206, Stonequist 1937).

[4] Hacc'a gitmek ve Zekat'a yer sorunu yüzünden değinmiyorum.

[5] 'Montaj planı' konseptine göre; namaz örneğin hareketlerden (ayakta durma, ellerin dizkapağına erişecek kadar eğilmesi, dizler ve ellerle beraber alnı yere koyma ve oturma), dilden (Kur'an okuma) ve gereçlerden (temiz elbise ve yer vs.) ibarettir.

[6] PKK örgütü de dindar Sünni Kürtleri, hem kendi militanlarını mücahitlerle mukayese ederek, hem de Türkiye Cumhuriyeti'ni Kemalist ve ateist olarak damgalayarak, kendine doğru çekmeye çalıştı (bkz. Seufert 1997b: 227).

[7] Bunun yüzünden tanıdığım bir Alevi dönerci, kendi kimliğini Sünnilerden gizli tutuyor.

[8] Bazı Alevi tanıdıklarım, Alevi olduklarını açıkladıktan sonra, dışlandıklarını söylediler.

[9] Bölücü PKK örgütü Alevi-Sünni sorununa değinmekle, bu problemi kendi leyhine kullanmaya çalıştı: ''Zülfikar, gerillanın elinde.'' (Şener/İlknur 1995: 65). PKK, doğu kökenli Alevileri hem kendi yan kuruluşlarıyla hem de dergileriyle kendisine doğru çekmeyi çalıştı (bkz. van Bruinessen 1997: 18).

[10] Mezhepsel farklılıklarının önemini azaltma davranışının nedeni, etnik ve dinsel değişikliklerin bahane olarak kullanılmasıyla Osmanlı'nın ayrılıkçı azınlıklar ve dış ülkeler tarafından bölünmesi ve bunun sonucu birden bire azınlık olan Osmanlı-Müslüman-Türklerin kovulup veya katliama maruz kalmasından doğan Sevr Sendromu olabilir.

[11] Sanıklardan birisi kayıp.

[12] Karar, birkaç kez bozuldu. Son karara göre 31 sanık idam cezasına çarptırıldı. Son karara göre sanıklar, örgütlü bir suç işleyerek, devletin laik düzenini devirmek isteyip ve bunun için de 'namusu iade edilen' yazar Aziz Nesin'in görüş ve faaliyetlerini bahane ettiler (bkz. Cumhuriyet Hafta 20/18.5.2001:6).

[13] Fakat yaralı çocukları olaylardan uzaklaştıran polis memurları da vardı (bkz. Dural 1995: 65).

[14] Sünni dinciliğe karşı tepki bu olgunun tek nedeni olmasa gerek. Çamuroğlu'na göre, Alevilik, Sosyalizm'in çöküşü sonucu oluşan anlam boşluğunu doldurmak için değer kazandı. Bu mezhepsel kimliğin vurgulanmasının başka bir nedeni de Alevi batı ve Kürt kökenli insanları dinsel topluluğun bünyesinde birleştirme çabasıdır (bkz. Çamuroğlu 1997: 26-27). Ayrıca van Bruinessen ve Erdemir'e göre, Alevilik, Alevi kökenli Zaza ve Kürtleri alternatif bir kolektif kimlikle PKK'dan uzak tutmak ve sistem için de fazla radikal olan köktendinci Sünni hareketi dengelemek için de devlet tarafından teşvik edilmekte (bkz. van Bruinessen 1997: 15; Erdemir ty.: 2).

[15] Bu forumlardaki tartışmalardaki iletişimle Alevi kimliği oluşturuluyor.

[16] Bu alıntı Berlin'deki gençlere ait, fakat bu simge taşıma olgusuna Türkiye'de de rastlanmaktadır.

[17] Metin'e göre arzu eden herkes, Alevi topluluğun azası olabilir.

[18] Sünnilerin, tarihi düşman olarak Alevilerin kolektif kimliğinin oluşturulması ve sürdürülmesinde anma törenlerinde bir işlevi var. Ayin-i Cemlerdeki anma merasimindeki (Şiilerden alınan mazlum mitosu olan) Kerbela Katliamı ve diğer tarihsel baskı ve kıyım olayları zakirlerin saz çalıp okuduğu mistik türkülerde Alevilerin kolektif belleğinde yerleştirilip, Aleviler, 'Yezid' sözüyle aşağılanan Sünnilerce Ali, Hüseyin'in katledilişinden beri bugünkü zamana kadar sürekli baskı altında tutulan, ilerici olan ve başkaldırıcı bir birikime sahip olan bir topluluk olarak sunulmakta. Bu da zamanaşımına uğramayan Sünnilere karşı bir düşman imajının oluş(turul)masında katkıda bulunuyor (bkz. Engin 1999a: 568; Engin 2001a: 24-25). ''Yezid'' 'din düşman imajı, bir olumsuz örnek olarak Alevilerin kendi kendini tanımlamasını kolaylaştırmakta.

[19] Diğer 'simgesel ifade araçları' Pir Sultan Abdal ve Ali portresi, kolye, rozet ve cep telefonu sembolleri.

[20] Oppitz'in montaj planına (bkz. Oppitz 1999: 73) göre gereçler Köln Arenası, saz ve aynı tip kılık-kıyafetten (beyaz gömlek, koyu pantalon), ses türkü, saz müziği ve orkestra; dil beyitlerin okunuşu ve hareket semahlardan ibaret.

[21] İslam-heterodoks Türkmen aşiret önderleri (kam ozanlar), ancak Şah İsmail tarafından kaleme alınan siyadetnameyle Ali'nin akrabaları ve torunları olarak ilan edildikten sonra, kuşaktan kuşağa geçen bir dinsel karizmaya sahip, yani dede olabildiler (bkz. Ocak 1997: 201, Ocak 2000: 226), yani onların Ehlibeyt'le hiç bir kan ilişkisi olmaması, göz ardı edilmekte.

[22] Yaklaşık 40 vali, 300 kaymakam, 100 hakim ve savcı, 150 imam, müftü ve müezzin, 200'den fazla İçişleri Bakanlığı bürokratı, 100 Emniyet Genel Müdürlüğü personeli, 400 civarında üniversite öğretim üyesinin irticai faaliyetlerde bulundukları saptanmış (bkz. Tuşalp 1999: 228, dipnot 16).

[23] Bu tezi ispat etmek için mezhepsel kökeni kapsayan istatistiksel raporlar yok.

[24] Alevilik, bu senebaşında Diyanet, il müftüleri toplantısında dağıttığı ve sonradan yine geri aldığı rapora göre, Hanefi mezhebine bağlı bir tarikat olarak tanındı (bkz. Alptekin 2001: 6; Kaplan 2001a: 5).

[25] Almanya'daki Türkler için Türkiye Cumhuriyeti'nin İslam din dersi tekeli, Türkiye'deki dinci partilerinin uzantıları ve köktendinci Sünni derneklerinin Alman makamlarınca tanınıp, resmi din dersi verme hakkı verilince, kalktı. Böylece, bu kuruluşlar, Diyanet'in resmi din anlayışını by-pass ederek, kendi katı Sünni İslam yorumlarını Alman okullarında öğretip, Sünni kökenli olan Türk öğrencilerin daha da fazla dincileşmesini sağlayabilirler.

[26] Böylece Alevi kolektif kimliği yaratılabilir. Eğer Türk Alevi ve Sünniler Alman okullarında, mezhepe göre ayrı din dersine giderlerse, ayrı dinsel toplumsallaşma onların arasındaki sınırı daha da güçlenebilir. Bu durumun zaten Sünni ve Alevilerin çeşitli dernekleriyle kolaylaştı.