İlyas Üzüm

“Sırlar” Açıklanıyor mu? Türkiye’de Alevî-Nusayrî Önderlerinin Eserlerinde İnanç Konularına Yaklaşım*

İbn Nusayr en-Nemîrî’nin (ölm. 270/883) liderliğinde 9. asırda aşırı bir Şiî fırka olarak ortaya çıkıp 10. asırda Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî (ölm. 346/957?) tarafından geliştirilen ve Büveyhîler, Karmatîler, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında içe kapanarak varlığını devam ettiren Nusayrîlik bugün Suriye ve Lübnan’ın bazı bölgeleri ile Türkiye’de Hatay, Adana ve Mersin illerimizle bunların pek sınırlı sayıda ilçe ve köylerinde hayatiyetini sürdürmektedir. İslâmın tarih boyunca genel çoğunluk tarafından anlaşılıp yaşanan yorumundan farklı anlayışlara sahip olan ve tamamıyla batınî bir karakter taşıyan mezhep, öteki batınî fırkalar gibi gizliliğe büyük önem vermiş, bu yüzden haklarında geniş bilgilere ulaşılamamış, 19. yüzyıldan sonra bazı otantik Nusayrî metinlerinin elde edilip neşredilmesiyle birlikte mezhebin inanç ve ibadet anlayışlarına dair sağlıklı bilgiler ortaya konabilmiştir.

Kaynaklarda etnik yapıları ve tarihi geçmişleriyle ilgili farklı değerlendirmeler bulunan Türkiye Nusayrîleri 16. asırdan itibaren muhtelif sebeplere dayalı göçlerle adı geçen bölgelere yerleşmiş olup bugün tahminen yarısı Hatay’da olmak üzere 700-800 bin dolayında nüfusa sahiptir. Çevrelerinde kullandıkları mahalli dil dolayısıyla “Arap” veya “Arap uşağı”, öteden beri ziraatçılıkla uğraşmaları dolayısıyla çiftçi anlamında “fellâh”, mezhebi bakımından I. Dünya Savaşından sonra “Alevî” diye anılan söz konusu grup dinî kimlikleri yönünden Nusayrî diye bilinmektedir. Bugün hem kendileri hem de başkaları kendilerini Alevî diye anmakla birlikte Anadolu Alevîleri’nden ayrı olduklarını göstermek için en azından bazı neşriyatlarında Alevî-Nusayrî terimini kullanmaktadırlar.

Günümüz Nusayrîliğinin sacayağından birini teşkil eden Türkiye Nusayrîliği konusunda ilk çalışma Baha Said (ölm. 1939) tarafından yapılmıştır. Nusayrîlerin yaşadığı bölgelere gidilerek bir ölçüde saha araştırması esaslarına dayalı olarak yapılan bu çalışma 1927 yılında neşredilmiş[1], ayrıca Adana Türk Ocağı’nda konferans olarak sunulmuştur. İkinci çalışma Hatay’ın Türkiye’ye iltihakı akabinde Hasan Reşit Tankut tarafından 1938’de gerçekleştirilmiş olup[2] eserde Nusayrîlerin etnik kökenleri üzerinde durulmuştur. 1973 yılında Ahmet Turan tarafından yapılan bir doktora çalışması[3] ise Türkiye Nusayrîliğinin Hatay bölgesine yoğunlaşmıştır. Bu arada muhtelif ansiklopedilerde ve İslâm mezhepleri tarihi çalışmalarında Nusayrîlik hakkında bazı genel bilgiler verilmiş, ilahiyat fakültelerinde bazı lisans çalışmaları yapılmıştır[4]. 1980-1990’lardan sonra Anadolu Alevîliği’yle ilgili gözlemlenen “yayın patlaması” Nusayrîlik hakkında kendisini göstermemiş, ancak birkaç kitap kaleme alınmamış da değildir. Bunlardan birisi Ömer Uluçay’ın çalışması olup yazar hem genel Nusayrîlik hem Türkiye Nusayrîliği ile ilgili ulaşabildiği bilgileri derlemiştir[5]. Diğer bir çalışma ise Abdülhamit Sinanoğlu’nun vaktiyle bir Nusayrî şeyhi iken sonradan bu mezhepten ayrılıp Hıristiyanlaşan Süleyman el-Âzenî’nin (ö. 1863) el-Bâkûrâ isimli kitabının muhtasar bir tercümesi ile Antakya’da bir Nusayrî şeyhi ile yapılan mülakattan ibaret eseridir[6].

Bunlardan başka Türkiye Nusayrîliği ile ilgili en önemli çalışmalar şüphesiz ki Nusayrî önderleri tarafından yazılmış eserlerdir. Bu makale esas itibariyle bu eserlerin inanç konularına yaklaşımını inceleyecektir. Temel inançlarını “sır” addedip gizliliği ilke edinen ve başkalarına “sırları” aktarmayı en büyük suç sayan Nusayrîlikte bugün nasıl bir dizi kitap yazılabilmektedir? Dinî kitaplar yazarak Nusayrî önderleri mezhebin “gizlilik” prensibini bizzat kendileri ihlal mi etmektedir? Eğer ihlal söz konusu değilse yazılan eserlerde inanç konuları nasıl ele alınmaktadır?

Bu makale söz konusu eserler hakkında bilgi verdikten sonra kullandıkları kaynaklar ve inanç konularına yaklaşımı çerçevesinde bu soruların cevabını arayacaktır.

A. Türkiye’de Nusayrî Önderlerinin Yazdığı Eserler

Nusayrîlik temel karakteristiği bakımından gizliliğe dayandığı için tarih boyunca kendileri tarafından yazılan eserler, oluşturulan divanlar, kitaplaştırılan tartışmalar başkalarından daima uzak tutulmuştur. Bu, şüphesiz Türkiye Nusayrîliği için de böyle olmuştur. Adana doğumlu olmakla birlikte bilahare Suriye’ye geçip orada yaşayan M. Emin Gâlib et-Tavîl’in (ölm. 1932) konunun tarihi geçmişine ayırdığı Tarihü’l-Alevîyyîn isimli eseri[7] dikkate alınmazsa Türkiye’deki Nusayrî önderleri birkaç istisna dışında 1990’lara kadar hiçbir eser kaleme almamışlardır.

Mahallinde yaptığımız araştırmalarda elde ettiğimiz bilgilere göre 1950’lerden sonra modern eğitim kurumlarından mezun olan genç kuşaklardan Nusayrîliği sorgulayanlar artmış, 1960’larda Nusayrîlerce “kutsal” sayılan ve “Kamerî” kolu mensuplarınca da Ali’nin mekânı kabul edilen “ay”a insanoğlunun ayak basmasıyla birlikte bunun gerçekleşebilir bir olay olup olmadığı konusunda tartışmalar alevlenmiş, 1970’lerden sonra gençlerin çok önemli bir bölümü kendilerini “sol” dünya görüşü içinde bulmuştur. Bu çerçevede devam eden gelişmeler geleneksel inançları büyük ölçüde tahrip etmiş, ne şeyhlerden ne de aydınlar tarafından temel anlayışları müdafaya yönelik yahut bu inançlarla modern eğitimin verdiği bilgileri uzlaştırma denemesine giren tek bir eser bile yazılmamıştır.

Diğer taraftan eğitim kurumlarından alınan pozitivist yaklaşımlarla gelenek içinde “lâhûtîleştirilen” ay, güneş ve göğe dair astronomi bilgilerinin ortaya koyduğu çelişkiler özellikle genç kuşakları ciddi şüphelere sürüklerken çevrede hakim olan “Ehl-i sünnet” temelli anlayışlara sahip kesimlerin kendilerini yönelttikleri olumsuz tavırlar her şeye rağmen “kimlik”in bir parçası olduğu için “geleneğe bağlılığı” beslemiş, başta bayramlar ve adaklar olmak üzere bazı ritüeller devam ettirilmeye çalışılmıştır. Ancak burada da birtakım problemler ortaya çıkmış, söz gelimi Nusayrîlik için önemli addedilen “Gadir Bayramı”nın Müslüman çoğunluk tarafından kutlanmayışı hem yeni yetişen nesillerin kuşkularına hem de hakim çevreye mensup olanların tenkitlerinin tekrarına yol açmıştır. Bu sebeple ilk kitap 1975 yılında bu konuyla ilgili olmak üzere telif edilmiştir[8].

1980’lerden sonra içerik olarak aralarında ciddi farklılıklar bulunmakla birlikte kendileri gibi aynı adla anılan Anadolu Alevîlerinin dernekleşmeye başlaması, seslerini yükseltmeleri toplumda bazı kıpırdanmalara yol açmış, söz konusu grupla bazı küçük çaplı ilişkilere girilmiş, bazı şeyhlerle röportajlar yapılmış[9], ancak yine de neşir faaliyetlerine girişilmemiştir.

Öbür yandan ülkenin diğer yerleşim merkezlerinden olduğu gibi Nusayrîlerin yaşadığı yerleşim merkezlerinden de belli sayıda işçinin Almanya’ya gitmesiyle birlikte işçilerin orada diğer inanç gruplarıyla karşılaştırıldığında kitap ve kaynaktan mahrum olması vakıası bir Nusayrî önderini harekete geçirmiş, daha çok yurt dışındaki mezhep mensuplarına hitap etmek üzere 1981’de genel nitelikli bilgiler veren bir eser kaleme alınmıştır[10].

1960-70’lerden sonra toplumun önemli bir bölümünün benimsediği “sosyalist”, yer yer de “materyalist” görüşler 1990’larda Doğu blokunun yıkılmasıyla birlikte sorgulanmaya tabi tutulmuş, bu süreçte Anadolu Alevîlerinin özellikle de aydınların geleneğe dönüp bunu “sol dünya görüşüyle” yeniden inşa etmeye dönük çalışmaları izlenmiş fakat bu çerçevede Anadolu Alevîleriyle paralelliği andıracak hiçbir hareketlilik ortaya çıkmamıştır. Özellikle aydın kesim dinî inançlar konusunda ilgisizliğini ve suskunluğunu sürdürmüştür. Ancak 1990’lardan itibaren “Alevî” kimliğinin giderek yükselen değer olması bazı şeyhleri harekete geçirmiş ve peyder pey eserler kaleme alınmaya başlanmıştır[11].

Son olarak da Adana’da tıp doktoru olarak çalışmakla birlikte Alevîlik ve Bektaşîlik hakkında derleme çalışmaları bulunan Ömer Uluçay Nusayrîlikle ilgili yukarıda sözü edilen çalışmasından sonra bu konudaki çalışmalarını geliştirmek üzere harekete geçip muhtelif kaynaklarda Nusayrîliği dair verilen bilgilerden hareketle bir “soru cetveli” oluşturarak bunları Hatay, Adana ve Mersin’de bulunan bazı Nusayrî önderlerine cevaplamaları istirhamıyla arz etmesi yeni bazı eserlerin yazılmasına vesile olmuştur. Uluçay henüz çalışmalarını tamamlamamış olmakla birlikte kendisine cevap veren şeyhlerden üç tanesi bu cevapları müstakil kitaplar olarak neşretmişlerdir[12].

Burada özel durumu olan bir kitaptan da söz edilmelidir: Mersin Nusayrîleri şeyhlerinden Abdülkerim Kurtuluş babası Şeyh Yusuf Esîr’in Fransızlar tarafından esir alındıktan sonra olağanüstü olaylarla esaretten kurtuluşunu anlatıp bu vesile ile kaleme aldığı şiirleri babasının hatırasını anmak üzere neşretmiştir[13].

Birkaç istisnası dışında tümü 1990 sonrası yazılan yirmiyi aşkın bu eserlerin tamamı şeyh ailesine mensup olup halen şeyhlik yapan kimseler tarafından telif edilmiştir. Şeyhlerden en çok telifi olan Şerafettin Serin ile Mehmet Mullaoğlu olup bunları Mahmut Reyhani, Nasreddin Eskiocak ve Mahmut Nedim Turhaner izlemektedir. Eserlerde müelliflerle ilgili verilen bilgilere bakıldığında Şeyhlerin genellikle ilkokul mezunu oldukları, içlerinde yüksek öğretim mezunlarının bulunmadığı, hepsinin de kendilerini gelenek içinde yetiştirdikleri görülmektedir.

B. Eserlerin İnanç Konularına Yaklaşımı

Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerin inanç konularına yaklaşımını ortaya koymak için önce eserlerde kullanılan kaynakların Nusayrîliğin temel kaynaklarıyla örtüşüp örtüşmediğine temas edilecek, sonra mezhebin “ana kaynağı” dikkate alınarak temel inançların bu kaynakta yansıtılan yaklaşımlarla irtibatı incelenecektir.

1. Kullanılan Kaynaklar

Ortaya çıktığı 9. asırdan itibaren günümüze kadar devam eden onbir asırlık uzun süreçte Nusayrî müellifleri birçok eser kaleme almıştır. Başta fırkanın kurucusu kabul edilen İbn Nusayr en-Nemîrî (ölm. 270/883), fırkanın gelişiminde önemli rolü olan Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî (ölm. 346/957 (?) olmak üzere Ali b. İsâ el-Cisrî (ölm. 4./10. asır), Ebû Saîd Meymûn b. Kâsım et-Taberânî (ölm. 426/1034), Hasan b. Mahzûn es-Sincârî (ölm. 646/1248 (?), İbrahim et-Tûsî (ölm. 750/1349 (?), Hasan el-Acrûd el-Aynî (ölm. 836/1432), Muhammed b. Yunus Kilâz (ölm. 1011/1602), Hüseyin el-Ahmed Hemmîn (ölm. 1295/1878) gibi birçok âlim muhtelif eserler kaleme almışlardır. Abdurrahman Bedevî Nusayrî kaynaklarından söz ederken ilk dönemlerden başlayarak 19. asrın sonlarına kadar elli dolayında Nusayrî müelliften söz ederek bunların bugün çoğunluğu Fransa Milli Kütüphanesi’nde bulunan 120’yi aşkın eserinin listesini verir[14].

Hiç şüphesiz ki yüzü aşkın Nusayrî kaynakları içerisinde merkezî kitap Hüseyin b. Hamdan el-Hasîbî’ye izafe edilen Kitâbü’l-mecmu’dur. Onaltı sûreden meydana gelmiş olan eser Ali b. Ebî Talib’in sözlerini ve emirlerini, Nusayrîler’in temel inançlarını içine almaktadır. Eser Nusayrîler için dinî eğitim ve ibadet kitabıdır. Nusayrîler’in bizzat kendileri bu kitaba “dinin esas taşı” demektedir. Eser bütün Nusayrî inançlarını içine aldığından Nusayrîliğe giriş merasiminde mezhebe girenlere tekrarlattırılmaktadır. Nusayrîler eserin Hz. Muhammed tarafından diğer Müslümanlara iletilmeksizin kendilerine bağışlanmış olduğuna, kitabın Oniki Nakîb ve Yirmidört Necîb’e geceleyin Mekke yakınlarında Mina Vadisi’nde, Akabe’de verildiğine inanmaktadır[15]. Mahallinde yaptığımız araştırmalarda -pek tabiî olarak- bugün de Türkiye’deki Nusayrî toplumu için Kitabü’l-mecmu’nun önemini koruduğu, mezhebe giren erkek gençlere okutulup telkin edildiği kesin olarak teyit edilmiştir.

Türkiye’deki Nusayrî önderlerinin yazdığı kitaplarda gerek diğer otantik kaynakların gerekse temel kaynak konumundaki Kitabü’l-mecmu’nun kullanılıp kullanılmadığı ya da eğer kullanıldıysa ne ölçüde kullanıldığına gelince, öncelikle belirtilmelidir ki burada karşımıza şaşırtıcı bir manzara çıkmaktadır. Günümüz Nusayrî önderlerinin yazdığı eserler esasen amatör çalışmalar olmakla birlikte, bazıları yer yer kaynaklara atıf yapmakta, bazılarının da sonlarında yararlanılan kaynakları gösteren bibliyografya yer almaktadır. Ne var ki -özel durumu olan bir eser hariç[16]- bunların hiçbirisinde yukarıda sözü edilen Nusayrî kaynaklarına hemen hemen hiçbir atıf yoktur.

Nusayrî önderlerden Selim Sönmez kaleme aldığı her iki kitabında çoğunlukla Sünnî hadis kaynaklarından sıhah-ı sitte ile bazı temel İslâm tarihi kaynaklarını, özellikle Alevîlik Nedir isimli ikinci kitabında bunlara ilaveten Süleyman b. İbrahim el-Kundûzî’nin Yenâbîü’l-mevedde isimli eserini kullanmaktadır[17].

Diğer bir Nusayri önderi eserinin hemen başında Kur’ân-ı Kerim’den âyetler ve temel hadis kaynaklarıyla gereken yerlerde de İslâm tarihi kaynaklarına dayanacağını söyleyerek dolaylı olarak Nusayrî kaynaklarına başvurmayacağını[18] peşinen ifade etmektedir.

Hacimli eserinin üçüncü cildini Nusayrîliğe ayıran Mahmut Reyhani bu cildin sonuna koyduğu ve yetmişe yakın eserden oluşan bibliyografyada bir tek Nusayrî kaynağının dahi adını anmamaktadır. Reyhani eserinde birkaç Şiî eser hariç tamamıyla Sünnî tefsir, hadis ve tarih kaynaklarını kullanmaktadır.

En çok eser yazan müelliflerden Şerafettin Serin eserlerinin sonuna genellikle faydalandığı kitapların listesini vermektedir. Serin’in burada zikrettiği otuza yakın eserin çoğu Sünnî kaynaklar olup bir kısmı da İmamiyye Şiası kaynaklarıdır. Serin, Nusayrî müelliflerden Hüseyin b. Hamdan el-Hasîbî’nin Oniki İmam’ın hayatına ve haklarındaki rivâyetlere tahsis ettiği, esasen tab edilmiş de bulunan el-Hidâyetü’l-kübra’nın[19] dışında hiçbir otantik eserden söz etmemektedir. Sözü geçen eser ise mahiyeti itibariyle “gizli” addedilen ve başkalarına iletilmesi sakıncalı kabul edilen kitaplardan değildir.

Üç kitaba imza atmış önderlerden Memet Mullaoğlu kitaplarının sonuna bibliyografya koymamış olmakla birlikte metin içinde zaman zaman kaynak göstermektedir. Mullaoğlu da genellikle Sünnî kaynaklarla bazı İmamiyye Şiası kaynaklarından yararlanmakta olup hiçbir Nusayrî kaynağının ne ismini zikretmekte, ne de onların herhangi birinden bilgi alıntılamaktadır.

Burada sözü edilmeyen diğer eserlere gelince bunlarda da durum farklı değildir. Bu eserlerin de hiçbirinde gerek temel Nusayrî kaynaklarından gerekse ana kaynak durumundaki Kitabü’l-mecmu’dan yola çıkılarak ortaya konmuş neredeyse tek bir cümle yoktur.

Açıkça ortaya çıkmaktadır ki Nusayrî önderleri yazdıkları yirmiye aşkın eserlerinde kendi temel kaynaklarına başvurmamış, hatta bir-iki istisna dışında onlardan isim olarak bile söz etmemişlerdir. Oysa dinî önderlerde başta Kitabü’l-mecmu olmak üzere klasik Nusayri kaynaklarının bulunduğu muhakkak olup mahallinde yaptığımız çalışmalarda da özel kütüphanelerini gösteren bazı şeyhlerde “otantik kaynaklar” yazma olarak tarafımızdan da müşahede edilmiştir.

2. Temel İnançların Ele Alınışı

Yukarıda temas edildiği üzere Nusayrîliğin birtakım otantik kaynakları bulunmakla birlikte temel kaynak Kitabü’l-mecmu’dur. Bütün Nusayrî guruplarca geçmişte ve günümüzde ana kaynak olarak kullanılan eser halen geçerliliğini korumaktadır. Kitap gerçekte Nusayrî toplumunun temel kutsal kitabı hükmündedir. Hatay, Adana ve Mersin’de yaptığımız saha çalışmalarında eserin Nusayrî olmayanlardan ısrarla uzak tutulduğu, onlara asla gösterilmediği, belli aşamalardan geçerek mezhebe girenlere ise ana kaynak olarak sunulduğu kesin olarak tespit edilmiştir.

Kitabü’l-mecmu’ya bakıldığında Ali’nin ilahlığı, kelime-i şehâdet, mânâ-isim-bâb üçlüsü ve yaratılış telakkisi gâyet açık biçimde ortaya konur. Burada söz konusu ana kaynak esas alınarak bu inançların nasıl ele alındığını kısaca temas edilip Nusayrî önderlerinin kaleme aldığı eserlerde bu inançların nasıl yansıtıldığı işlenecektir.

a) Ali’nin ilahlığı

Kitabü’l-mecmu’da Ali’nin ilahlığı oldukça açık ve vurgulu biçimde belirtilmektedir. el-Evvel adıyla anılan ilk sûrenin ilk bölümünde Ali’ye sığınıldığı, Ali’den yardım istendiği ve Ali’den neş’et edildiği[20] belirtildikten sonra ikinci sûrede “Ey Ali b. Ebî Tâlip! Ey her arzu edenin sevip dilediği, ey ulûhiyeti ile ezeli olan, ey bütün yaratılmışların aslı! Sen bizim gizli ilahımız açık imamımızsın” denilerek[21] Ali’nin zahirde imam, bâtında ilah olduğu yalın biçimde dile getirilir. Üçüncü sûrede ezelilik, günahları bağışlama, tevbe edenlerin tevbesini kabul etme[22] gibi ilahi sıfatlar Ali’ye izafe edilir. On birinci sûrede “Sizin efendiniz Ali b. Ebî Talip’tir. Onu tanıyınız, Onu tesbih ediniz. Onu yüceltiniz. Bu sizin yaratıcınızdır. Rızkınızı verendir”[23] denilerek hamd ve tesbihin Ali’ye yapılması istenir. On ikinci sûrede “Ali b. Ebî Talip ezelidir, birdir, tekdir, samettir, parçalanamaz, bölünemeze, kısımlara ayrılamaz, sayılamaz. O benim ve sizin ilahınızdır[24]; on dördüncü sûrede ise “Ali b. Ebî Talip erkek ve kız kardeşten, baba ve anneden münezzehtir Tek ve ebedi olarak mevcuttur. Örtüsü olmayan gizlidir” cümleleriyle Ali’nin ilahlığı pekiştirilir.

Bu temel inancın Türkiye’deki Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerde nasıl ele alındığına gelince öncelikle belirtilmelidir ki söz konusu neşriyatta. Ali en çok işlenen, en çok üzerinde durulan, en çok tekrarlanan konudur. Bu yönüyle Türkiye’de Nusayrî neşriyatta merkezî konunun Ali olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak Ali’nin nasıl anlatıldığı, daha doğrusu Nusayrî kutsal kitabında olduğu gibi onun ilahlık yönünün öne çıkartılıp çıkartılmadığı çok farklı bir manzara arz eder.

Kronolojik olarak ilk kaleme alınan kitaplardan en son yazılana, Ali’yi doğrudan konu edinenlerden dolaylı olarak ondan bahsedenlere kadar bütün kitaplarda Ali bütünüyle “beşerî” bir kimliğin sahibi olarak sunulur. Söz gelimi, ilk yazılan eserlerin birinde “Hz. Ali nasıl bir şahsiyet?” adlı küçük başlıkta “o, kahramanlığı, istikameti, adaleti, nezaheti, fesahati, belağatı ve en derin bilgisi ile tanınmış bir zâttır” denilir. Aynı eserde daha sonra Ali’nin yiğitliği, Hz. Muhammed nezdindeki yeri, Hz. Ali hakkında vârid olan hadisler, Hz. Ali Kur’ân-ı Kerim’de gibi başlıklarda Ali yine tamamına yakını Sünnî hadis kaynaklarında yer alan rivâyetler çerçevesinde tasvir edilir[25]. Eserde Ali’nin tanrılığını yahut tanrısallığını çağrıştırmaya yönelik tek bir cümle bile yer almaz.

Diğer bir eserde ise Nusayrîliğin temelinin Şiîlik olduğu[26] vurgulandıktan sonra Hz. Ali’nin hilafet tartışmalarında hakkının yendiği fakat esas itibariyle onun Hz. Muhammed’in Allah’tan alıp ümmetine tebliğ ettiği hakikatlardan ayrı bir düşünceye sahip olmadığı belirtilir ve kısmen başka bir bağlamda geçmekle birlikte “insanları tanrılaştırmanın ya da Tanrı ile özdeşleş(tir)menin kati sûrette Müslümanlıkla bağdaşmayacağı"[27] ifade olunur.

Ali’den söz ederken onun faziletleriyle ilgili rivâyetlere geniş yer ayıran bir başka bir eserde ise “çağdaş batılı filozoflardaki hikmet, marifet, insan sevgisi, hak ve adalet kuraları on üç asır önce Hz. Ali’de vardı”[28] denilir.

Mahmut Reyhani dört ciltlik eserinin üçüncü cildinin çok önemli bir bölümünü Ali’ye tahsis eder. Günümüzün önemli Nusayrî şeyhlerinden olan Reyhani burada, kaynaklardaki “kardeşlik olayı, menzile hadisi, hakkın Ali’yle olması, Ali’nin ilim şehrinin kapısı olması, Ali’yi sevenin Muhammed’i sevmesi, Ali’nin dünyada da ahirette önder olması” gibi otuz kadar olay ya da hadisi müstakil başlıklar halinde inceler[29], fakat onun beşer üstülüğüne yahut tanrılığına dair tek kelime etmez.

Nusayrîlik hakkında en çok eser yazan müelliflerden Şerafettin Serin diğer müellifler gibi Hz. Ali’nin beşerî kimliğine vurgu yapmakla birlikte “Nusayrîler’in Ali’yi tanrılaştırıp tanrılaştırmadıkları” sorusuna cevap verirken kısmen bu anlayıştan uzaklaşarak -çok kısa biçimde- Hz. Ali’nin beşer üstülüğüne yönelik açıklamalar yapar. Serin, Hz. Ali’nin kırk arşın genişliğindeki hendeği atladığını, ağırlığı altmışbin veya yetmişbin tonu bulan Hayber kapısını tek eliyle söktüğünü, onsekiz arşınlık kapıyı kırk arşınlık hendeğe köprü olarak kurduğunu, bunun onun gücüne delalet ettiğini[30] söyler, ancak daha öteye geçerek Ali’nin tanrı olduğunu ifadelendirme istikametinde bir şey beyan etmez. Serin, aynı eserinin bir başka yerinde yine Ali kelimesi ile ilah kelimesini yan yana getirmeksizin fakat iştirak ettiğini de ima ederek Hz. Ali’nin beşer olmadığı yolunda rivâyetler bulunduğunu, Hz Muhammed’den “Ben ve Ali Allah’ın öz nurundan Adem yaratılmadan seksinbin yıl önce Yüce Allah’ı tesbih ediyorduk” denildiğini kaydetmekle yetinir[31].

Türkiye’de etkili Nusayrî şeyhlerinden Nasreddin Eskiocak ise eserinde Hz. Ali’nin faziletleriyle ilgili kaynaklarda yer alan bazı rivâyetleri aktardıktan sonra ilahî sırların Hz. Ali’de toplandığını, bir rivâyette belirtildiği üzere Hz. Muhammed’in “Hz. Adem yaratılmadan bin sene önce benle Ali bir nur idik ve arşın altında Yüce Allah’ı tesbih ediyorduk” buyurduğunu, başka bir rivâyetinde “Adem çamur ile su arasında iken ben peygamber idim” dediğini, Hz. Ali’nin “ben be harfinin noktasıyım” sözünü söylediğini ifade ederek Ali’nin beşer üstülüğüne küçük çaplı göndermeler yapar. Eskiocak daha sonra bu görüşleri teyit etmek üzere Mevlânâ’nın Hz. Ali’yle ilgi sözlerinden bazı nakiller yapar. Bu sözlerde Mevlana, Ali’nin birlik konağının âlemi olduğu, onun iptidasız evvel sonsuz ahir olduğu, Adem’in toprağının onun nurundan şekillendiği, onun vergisiyle Meryem’e arkadaş olup İsa’nın vücuda geldiği, onun Allah ile içli-dışlı olduğu gibi hususlar üzerinde durur. Ancak Eskiocak “bu konuda ariflerin itikadını takdim etmekle yetiniyoruz” diyerek daha öteye yönelik söz söyleyemeyeceğine işare eder[32].

Etkili bir başka Nusayrî önderi Memet Mollaoğlu “Ali’nin Kur’an olduğu” düşüncesini başlığına taşıdığı eserinde Ali hakkında uzun bilgiler verir. Şeyh, İnsan sûresi’nin Ehl-i beyt’in diğer üyeleriyle birlikte Hz. Ali hakkında indiğini, onun Firdevs’in üstündekilerle yerin yedi kat altındakileri bildiğini, onun Kur’ân’ın zahirine va batınına vakıf olduğunu, Peygamber’in Ali’nin üstünlüğüne dair birçok hadis söylediğini, Alevî Nusayrîlerin bir kısmının Ali’yi tanrılaştırdıkları yolundaki görüşlerin yanlış olduğunu, gerçekte kendilerinin Ali’deki inkar edilemeyen keramet, karakter, ilim ve faziletteki üstünlüğü itiraf eden Müslüman gurubu olduklarını, meselenin asla Ali’yi ilahlaştırmaya varmadığını, aksine temel anlayışın derin bir Ali sevgisinden ibaret bulunduğunu[33] ifade eder. Mullaoğlu başka bir kitabında kendisine yöneltilen ve Alevîlerin Ali’yi “tek, her yerde ve her zaman nâzır, ışıkların ışığı, bütün duran ve yürüyen yıldızların ışığını kendisinden aldığı kaynak, kayaların ufalanması, denizlerin ve bütün işlerin var oluşu emrine bağlı olan merci” şeklindeki algılamayı kabul edip etmedikleriyle ilgili soruya cevap verirken “bu sözleri biraz abartılı da olsa kabul ediyoruz. Ancak bu kabullenişimizin ilahlık vasfında anlaşılmaması gerekir. Bu telafisi imkansız bir hata olur[34] diye cevaplandırır. Aynı kitapta Alevîlerin Ali’yi ilahlaştırdıkları şeklinde anlayışın iftira olduğunu belirten Mullaoğlu, Hz. Ali’de olağanüstü güç bulunduğuna inandıklarını, ama bu gücün Allah’tan kaynaklandığını kabul ettiklerini tekrarlar[35].

Nusayrî şeylerden Mahmut Nedim Turhaner ise Hz. Ali’yle ilgili hadis kaynaklarında geçen rivâyetleri sıraladıktan sonra Hz. Peygamber’in “Ağaçlar kalem, denizler mürekkep, insanlar ve cinler de katip olsa Ali’nin keramet ve faziletlerini saymakla bitiremez” buyurduğunu nakleder[36]. Yazar, bunun ötesinde Ali’ye beşer üstü konum vermeye dönük hiçbir ifadede bulunmaz.

Diğer Nusayrî şeyhleri de aynı yolu izleyerek Ali hakkında varid olan hadisleri zikredip onun Allah katında ve Helgamber nezdinde “üstün bir şahsiyet” olduğunu ittifakla beyan ederler. Ali hakkında gerçek inançlarını ortaya koymaya yönelik hiçbir teşebbüs sergilemezler. Hatta kendilerine “Ali’ye verdikleri ilahlık” konusunda soru veya itiraz yöneltildiğinde bunları kaynaklarının verdikleri bilgiler istikametinde açıklamaya yanaşmaz, aksine yaygın İslamî anlayış çerçevesinde kanaat beyan ederler. Bazı önderler özel bir şekilde dikkat  çekerek Nusayrî-Alevîlerin Hz. Ali’ye imamlık ve hilafet dışında hiçbir makam vermediklerini dile getirirler[37].

Görüldüğü gibi müellifler Kitabü’l-mecmu’da yer aldığı şekliyle Hz. Ali’nin tanrılığı yönünde hiçbir açık bir beyanda bulunmamaktadır. Ancak üç şeyh yine onun ilahlığını gündeme getirmeksizin Ali’nin beşer üstü bazı yönlerine gönderme yapmakla iktifa eder.

b) Kelime-i şehâdet

Genel İslâmî anlayışta kelime-i şehâdetle dile getirilen Allah’ın varlığı, birliği ile Hz. Muhammed’in peygamberliğine tanıklık etmek aslında iman esaslarının iki ana umdesini ifade etmekten ibarettir. Bu noktadan bakıldığında kelime-i şehâdetin birinci umdesi olan Allah’ın varlığı ve yüceliği bütün Nusayrî neşriyatta en ufak bir kuşkuya mahal olmayacak şekilde yer alır. Nasreddin Eskiocak’ın Yaratıcının Azameti ve Kur’ân’daki Reenkarnasyon kitabının ilk bölümü tamamen Allah’ın varlığını ispatlamaya yönelik olarak kaleme alınmıştır. Ancak mezhebin otantik ulûhiyet anlayışında Allah’ın daha önce yedi defa hulul ettiği, son hululun Ali’de gerçekleştiği fikri[38] ise tanıtımı yapılan eserlerin hiçbirisinde geçmediği gibi bazı eserde de ısrarla Alevîlerin hulul nazariyesine inanmadıkları belirtilir[39].

Kelime-i şehâdetin ikinci umdesi olan Hz. Muhammed’in nübüvvetine gelince bu da Nusayrî önderlerinin yazdığı kitapların hiçbirisinde en küçük bir şüpheyi mahal verilmeyecek kesinlikte ortaya konur. Ayrıca muhtelif konular işlenirken sık sık onun hadislerine başvurulur.

Esas itibariyle burada önem taşıyan husus bir kalıp halinde kelime-i şehâdetin nasıl aktarıldığıdır. Kitabü’l-mecmu’da kelime-i şehâdet “Ben şehâdet ederim ki Ali b. Ebî Talib’ten başka ilah yoktur, övülmüş Muhammed’den başka hicap yoktur, kendisine yönelinen Selman el-Farisî’den başka bâb yoktur” şeklinde yer alır[40]. Bu ifade söz konusu neşriyatta bu haliyle yer almakta mıdır, daha doğrusu en azından kelime-i şehâdetten söz edilen sayfalarda bu kalıbın geçtiği yerler var mıdır?

Hemen belirtilmelidir ki yirmi dolayındaki eserin hiçbirisinde kelime-i şehâdeti bu kalıpla nakletme söz konusu değildir. Aksine eserlerde iman esasları genel İslâmî telakkilere uygun olarak sıralanır ve bu konuda şüphe uyandıracak en küçük bir imada dahi bulunulmaz. Söz gelimi Mahmut Nedim Turhaner bu bağlamda Allah’ın varlığı ve yüceliğinden bahsettikten sonra O’nun gönderdiği bütün peygamberlerin ve peygamberlerine indirdiği kitapların hak olduğunu, keza meleklere ve ahiret gününe inanılması icap ettiğini, ancak bu sûretle Müslüman olunabileceğini kaydeder[41].

Eserinin “kelime-i şehâdet” başlığını taşıyan bölümünde Şerafettin Serin, kelime-i şehâdeti Allah’ın emriyle Hz. Muhammed’in ifadelendirdiğini belirtir ve burada yer alan “Allah’ın varlığı ve birliği ile Peygamberinin risaletini” hem dil ile söylemek hem kalp ile tasdik etmek hem de ruhen bunlara teslim olmak gerektiğini söyler[42].

Aynı yazar kendisine Nusayrîlikte “Ben Ali’den başka ilah bulunmadığına şehâdet ederim” şeklinde şehâdetleri bulunup bulunmadığı sorusunu cevaplandırırken “Nusayrîler Hz. Ali’yi, Hz. Muhammed’i ve Ehl-i beyt’i canları kadar severler, çünkü Allah’ın öz nurundan müteselsildirler, gök ve yer hürmetleri için yaratılmıştır”[43] demekle yetinir, Ali’nin ulûhiyetine yönelik şehâdeti inkar eder. Yazar aynı kitabın başka bir yerinde ise Hz. Peygamber miraca çıkarken sağ tarafında “Lâ ilâhi illallah Muhammedün resûlullah”, solunda ise “Aliyyün veliyyullah” ibaresinin yazılı olduğunu gördüğünü söylediğini nakleder ve müteakip sayfalarda Hz. Ali’nin imameti üzerinde durur[44].

Eserlerinde iman esaslarını genel Şiî anlayışlar çerçevesinde ele alan Mehmet Mullaoğlu ise kelime-i şehâdeti “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülüh ve eşhedü enne Aliyyen veliyyullah” ibareleriyle zikreder. Aynı eserinin başka bir yerinde ise “Bizler her zaman La ilâhe illallah Muhammedün resulullah Aliyyen veliyyullah, diyen insanlarız” der[45].

Görüldüğü gibi Nusayrî önderlerinin eserlerinin hiçbirisinde kelime-i şehâdet Kitabü’l-mecmu’da verildiği biçimde ortaya konmaz. Şeyhler bu konuda da otantik anlayışlarını gizlemeye devam edip “genel İslâmî anlayışı” aynı zamanda kendi gerçek anlayışları gibi sunarlar.

c) “Mânâ, isim, bâb” üçlüsü ve yaratılış inancı

Nusayrîlikte “mânâ, isim, bâb” merkezî bir öneme sahiptir. Bu üçlüde “mânâ” Ali, “isim” (veya “hicâb”) Muhammed, “bâb” ise Selman-ı Fârisî’dir. Bunlar “ayn-mim-sin” sembolleri ile gösterilir. Kitabü’l-mecmu’da dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onbirinci, onikinci, onüçüncü, ondördüncü sûrelerde bu semboller vurgulu bir şekilde tekrar edilir. Kitabü’l-mecmu’nun dördüncü sûresinde “yaratılış” konu edilirken de Ali’nin Muhammed’i, Muhammed’in Selman’ı, Selman’ın da beş şerefli yetimi, onların da âlemi yarattığı[46] belirtilir.

Türkiye’deki Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerde bu sembollerin ve yaratılış meselesinin nasıl ele alındığına daha doğrusu ele alınıp alınmadığına bakıldığında yine yukarıdaki inanç konularıyla ilgili ortaya çıkan manzaranın söz konusu olduğu görülür. Yirmi civarındaki eserin üçü hariç diğerlerinde ne bu sembollerden ne bu sembollere göre kurgulanmış bir yaratılış anlayışından bahsedilir. Üç eserde ise konulara yazarların tabii iradelerinin sonucu olarak değil, kendilerine açıkça Nusayrîlerin bunlara inanıp inanmadıkları ya da nasıl inandıkları sorulması vesilesiyle değinilir. Çünkü aynı yazarlar başka kitaplarında meseleyi gündeme getirmezler.

Bu üç eserden ilkinde Şerafettin Serin kendilerinin Ali’ye tapmadıklarını, fakat Allah’ın bir isminin Ali olduğunu ifade ettikten sonra Hz. Muhammed’in “hicâb” oluşunu halkın vahiy meleğini görmeyip Hz. Muhammed’in görmesi, Selman’ın “bâb” olmasını ise Hz. Peygamberin hadisine doğrultusunda onu sevgisi kapısı olarak kabul etme biçiminde tanımlar[47]. Bunların birbirlerini yaratması ve arkasından âlemin yaratılması meselesiyle ilgili ise hiçbir beyanda bulunmaz.

Kendisine sözü edilen hususlar müstakil olarak sorular sorulduğu cevap vermek zorunda kalan diğer önder Memet Mullaoğlu ise sert bir tavır sergileyerek kendilerinin Allah’tan başka ilah kabul etmeyen, Hz. Muhammed’in nübüvvetini tasdik eden, Ali’nin de Allah’ın tek vasisi olduğuna inanan kimseler olduğunu belirtip arkasından da “Hicap”mış, “kapı”ymış bunlar bilinç altlarında yatan nefret ve kinin yarattığı hayal ürünüdür. Neyin kapısı? Allah bir evde mi oturuyor ki onun kapısı olsun? Sonra bu kapı insan olur mu?” demektedir. Yazar bu sembolleri reddettiği için tabiatıyla bunların birbirlerini ve âlemi yaratmalarını da söylemez. Şeyh, yaratılıştan söz ettiği eserinin ilgili bölümünde ise Nusayrîlerin dört ilahî kitapta anlatıldığı gibi bir yaratılış anlayışına sahip olduklarını ifade eder[48].

Diğer şeyh Mustafa Bedri Sonay da benzer görüşler dile getirdikten sonra yaratılışla ilgili olarak “Allah’tan başka bir yaratıcı olamaz. Kainattaki bütün varlıklar Allah’tan başka bir güç tarafından idare edilemez. Filan şahıs filanı yaratmış, bu filan da başka şahısları yaratmış demek mantıksız bir felsefe olup Kur’ân’ın ahkamına ters düşer[49] der.

Açıkça ortaya çıktığı üzere bugünkü Nusayrî neşriyatta “mânâ-isim-bâb” anlayışı ve yaratılış telakkisi bakımından otantik anlayışları çağrıştıracak hiçbir yaklaşım bulunmamaktadır.

Sonuç

Görüldüğü gibi Türkiye’de Nusayrî önderleri tarafından kaleme alınan eserlerin hiçbirisinde Nusayrîliğin temel kaynağı Kitabü’l-mecmu’da yer alan Ali’nin ilahlığı, bu ilahlığın ifade edildiği kelime-i şehâdet, “mânâ, isim-bâb” üçlüsü ve yaratılış telakkisi ne açık ne kapalı olarak ortaya konmamış, sadece üç eserde ulûhiyet izafesi söz konusu olmaksızın Ali’nin beşer üstülüğüne sınırlı göndermeler yapılmış, üç eserde “hicâb” ve “bâb” anlayışına işaret edilmiş, ikisinde tamamen inkar edilirken diğerinde varlığına işarette bulunulmakla birlikte içeriği farklı biçimde tasvir edilmiştir.

Nusayrî önderlerinin yazdığı kitaplarda inanç konularının ele alınışı ile halen toplumda kutsal kabul edilip klasik değerini koruyan “ana kaynak” Kitabü’l-mecmu’da belirtilen inanç konularının birbiriyle örtüşmemesi hatta çelişmesi gerçeği birtakım soruları akla getirmektedir. Neden önderler inanç konularını inandıkları ve topluma öğrettikleri gibi kaleme almamıştır, bütün neşriyat bir “takiyye”den mi ibarettir, eserlerin güvenilirlik değeri ne kadardır?

Bu makale söz konusu soruları cevaplandırmak üzere kaleme alınmamış olmakla birlikte bazı ana noktalara işaret etmekle yetinilebilir:

a) Mezhepler tarihi kaynaklarında aşırı bir Şiî fırka olarak tanımlanan Nusayrîlik ortaya çıktığı dönemden itibaren sahip olduğu “gâlî” düşünceler dolayısıyla tepki çekmiş, hem genel İslâmî anlayışa mensup zümreler hem de merkezî otoriteler tarafından ağır suçlamalara maruz kalmıştır. Bu suçlamalar bazan baskılara kadar varmış, Büveyh Oğulları (334-447/945-1055) hanedanlığı hariç hemen bütün idareciler olumsuz tavır takınmış, kimi zaman da şiddete dayalı saldırılar söz konusu olmuştur. Toplumun yaşadığı bu ağır şartlar kendilerinden koptukları Şia’da öteden beri var olan takiyye (inançları gizleme) ilkesini daha sıkılaştırmış ve giderek mezhebin en önemli prensiplerinden biri haline getirmiştir. Öyle ki kaynaklarında bu prensibe riâyet etmeksizin mezhebin inançlarını başkalarına ifşa etme en büyük suç sayılmış, bu suçu işleyenlerle ilgili ağır ifadelere yer verilmiştir. Söz gelimi, “Allah’ın Ali’ye beşer sûretinde hulûl etmesi” sıradan insanlara söylenecek bir şey olmayıp ancak Allah tarafından seçilmiş (Nusayrî) kimselere bildirilir. Bir kimse “gizliliğe” riâyet etmeyip bu sırları başkalarına yayarsa öldüğü zaman toprak onun bedenini kabul etmez ve hayvan sûretine sokularak yeryüzüne döndürülür[50]. Bu çerçevede sırları başkalarına aktarmaktan alıkoyucu birçok kesin müeyyidenin bulunduğu Nusayrî inancında şahsî düşüncesi ne olursa olsun bir Nusayrînin hele bir Nusayrî önderinin bunları aşarak mezhebin inanç manzumesini herkesin okuyabileceği bir eserde ortaya koyması asla mümkün değildir.

b) Nusayrîlerin kendine has bir sosyal yapısı vardır. Muhtelif kabileler ve bunlara bağlı küçük sülalelerden oluşan bu sosyal ağ kendine içinde güçlü bir kenetlenmeye sahiptir. Dinî önderlik (şeyhlik) tamamen soya bağlı bir olaydır. Her kabilenin mezhep içindeki alt gruplanmalardan (Haydarîlik-Kilâzîlik) hangisine mensup olduğu bellidir. Geçmişte “içe kapanarak” varlığını sürdüren, daha doğrusu “içe kapanmayı” varlığını sürdürmenin şartı gören toplum diğer inanç gruplarıyla olan ilişkilerine azami titizlik göstermiştir. Baştan beri farklı inanç mensuplarının kendileri hakkında bilgi sahibi olmalarının kendilerine sürekli zarar verdiğini gören toplum çareyi başkalarına karşı inançlarını gizlemede bulmuştur. Bu, bugün de aynı katılığıyla sürmektedir. Nitekim uygun yaşa gelip belli aşamalardan geçerek mezhebe kabul edilen bir gence -yukarıda kısaca temas edilen ve Ali’nin ulûhiyeti çerçevesinde şekillenen anlayışlardan ibaret olan- “sırları” başkalarına anlatmayacağına dair çok kuvvetli yemin ettirilmektedir. Toplumda bu yemine bağlılığı denetleyecek güçlü bir kontrol mekanizması geliştirilmiştir. Günümüzde özellikle farklı inanç gruplarıyla birlikte yaşanan bölgelerde bu mekanizmanın gücü azalmakta ise de halen etkisini devam ettirmektedir. Dolayısıyla sıradan bir Nusayrî mensubu şöyle dursun önder konumundaki Nusayrî şeyhlerinin yazdıkları eserlerde yeminlerini çiğnemeleri ve “sırları” üstelik yazılı olarak anlatmaları kolay kolay göze alınabilecek bir şey değildir.

c) Temel karakteristiği itibariyle “batınî” bir fırka olan Nusayrîlik diğer batınî fırkalar gibi sağlam bir metodoloji geliştirmemiş, bunun neticesi olarak da tutarlı, disiplinli ve “savunulabilir” inanç sistemi oluşturamamıştır. Samimi olarak kendisini İslâma nispet eden mezhep benimsediği “inanç ve anlayışları” İslâmın ana kaynağı Kur’ân’la irtibatlandırabilecek güçlü bir yöntemden yoksunluğunu bilmektedir. Dolayısıyla Nusayrî inançlarının gizliliğine son verilip açık biçimde ortaya konulması hem Kur’ân âyetleri, hem de Peygamber’in hadisleri itibariyle temellendirilebilecek ya da böyle bir temellendirme genel geçer kurallarla sunulabilecek bir mahiyet taşımamaktadır. Bu durum gerçek Nusayrî inançlarının “gizlenmesini” adeta zorunlu kılmaktadır. Tabii olarak da Nusayrî önderleri öteki sebeplerle birlikte bu noktayı da göz önünde bulundurarak yazdığı eserleri genel İslâmî anlayışa uygun biçimde kaleme almakta, kendi “gerçek” inançlarını yansıtmamaktadırlar.

Öte yandan şuna da temas edilmelidir ki Nusayrîler en azından bir-birbuçuk asırdan beri kendilerini daha sık sorgulamaktadır. Ana kimlik olarak kabul ettikleri İslâmın temel kaynağı Kur’ân, modern bilimlerin ortaya koyduğu ontoloji anlayışı ve Müslüman çoğunluğun İslâm telakkisi bu sorgulamada başlıca yardımcı unsur olarak dikkate alınmaktadır. Bu anlamda günümüz Nusayrî önderleri diğer inanç gruplarına mensup kimselerle görüşmekte, sınırlı oranda da olsa İslâm dünyasında telif edilen çalışma ve araştırmaları incelemekte olup çok muhtemeldir ki bir ölçüde bunların etkisinde kalmaktadırlar. Tabiatıyla bu bilgiler kendi kimliklerini inkar etmeksizin kaleme aldıkları eserlere muhtelif derecelerde yansımaktadır.

Şu da belirtilmelidir ki, mahallinde yaptığımız araştırmalarda kesin olarak tespit edildiği üzere, toplum yazılan bu eserlerin dinin “zahirini” ifade etmeye dönük olarak kaleme alındığını, gerçekte kendi “batınî” inanç ve anlayışlarını yansıtmadığını, esasen yansıtacak şekilde yazılmasının imkânsız olduğunu yakından bilmektedir. Bu vakıa mezhebe kabul edilip kendisine “Nusayri inançları” öğretilenlerin olduğu kadar “henüz mezhebe kabul sürecine girmemiş” kimselerin de kesin olarak malumudur.

Sonuç itibariyle Nusayrî önderlerinin yazdığı eserlerde mezhebin “gizli inançlarının” açıklanması asla söz konusu değildir. Esasen yukarıda belirtilen üç sebep yeniden değerlendirilerek toplumda farklı bir anlayışın geliştiği müşahede edilmedikçe Nusayrî önderlerinin bugüne kadar yazdıklarıyla olduğu gibi bundan sonra yazacaklarıyla ilgili olarak da “gizlilik” prensibinin ihlâl edileceğini ve “sırların” ortaya konacağını beklemek mümkün değildir.

Özet

Türkiye’de yarısı Hatay’da olmak üzere 750 bin dolayında Alevi-Nusayri nüfus bulunmaktadır. Temelde İslamın batınî yorumlarına dayanan Nusayrilik tarihî ve sosyal sebeplerle “gizliliği” prensip edinerek gerçek inançlarını başkalarına açmamıştır. Mezhebin bu temel özelliğine rağmen Türkiye’de Nusayrî şeyhleri türlü sebeplerle yirmiyi aşkın eser kaleme almıştır. Ancak bu eserlerin hiçbirisi mezhebin kutsal metni konumunda olan Kitabü’l-mecmu’dan söz etmediği gibi öteki otantik eserlere de dayanmamaktadır. Eserler Ali’nin ilahlığı, kelime-i şehadet, “mânâ-isim-bâb” üçlüsü ve yaratılış gibi temel inanç konularında “gerçek Nusayrî telakkileri” yansıtan bir karakter taşımamaktadır.


 

* İslâm Araştırmaları Dergisi 4 (2000): 173-187.

1. Bahâ Saîd: “Anadolu’da Gizli Mabedlerden: Nusayrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri” Türk Yurdu Kanûn-ı sânî 5 (1927): 6-27.

[2] Hasan Reşit Tankut: Nusayrîler ve Nusayrîlik Hakkında. Ulus Basımevi, Ankara 1938.

[3] Ahmet Turan: Les Nusayrîs de Turquie dans la Region D’hatay. Sorbon Üniversitesi, basılmamış doktora tezi, 1973.

4. Örnek olarak bk. Bozgaç Murat: Tarsus ve Çevresindeki Nusayrîler’le Mülakat. Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Ktp., nr. 22910 (1983); Saraç, Ceyhan: Nusayrîlik. Dokuz Eylül Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Ktp., nr. 15724 (1984).

[5] Ömer Uluçay: Arap Alevîliği. Adana 1996.

[6] Mustafa Sinanoğlu: Nusayrîler’in İnanç Dünyası ve Kutsal Kitabı. Konya 1997.

[7] Lazkiye’de 1924 yılında basılan eser İsmail Özdemir tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (Arap Alevîleri’nin Tarihi Nusayrîler. Çiviyazıları, İstanbul 2000).

8. Selim Sönmez’in Gadîr Bayramı ve Hz. Ali adlı (Antakya 1975) bu eseri 31 sayfalık küçük bir kitapçık hüviyetindedir.

[9] Msl. bkz. Seyfi Can: “Türkiye’li Arap Alevîleri” Kervan (1994): 17-19.

[10] Mahmut Nedim Turhaner’in Din Nedir? (1981, baskı yeri yok) isimli bu eseri önsözde belirtildiğine göre “gerçek Müslümanlık” anlatılmak üzere kaleme alınmıştır. Mehmet Ay tarafından neşredilen eserin isteme adresindeki kayıttan (Köln) kitabın Almanya’da çalışan Nusayrîler için yazıldığı açıkça anlaşılmaktadır.

[11] Bu dönemde kaleme alınan eserler şunlardır:

a) Sabahattin Sonay: Kur’ân Işığında İslâm ve Gerçek Alevîlik. Öz Akdeniz Matbaası 1991.

b) Mehmet Tevfik Özezen: Basında Diyanet Olayı ve Alevîlik. Adana 1992.

c) Selim Sönmez: Alevîlik Nedir? Antakya 1993.

d) Mahmut Reyhani: Gölgesiz Işıklar I-IV; I, Alevîlik ve Öncesi. Can Yayınları, İstanbul 1994; II, Tarihte Alevîler. Can yayınları, İstanbul 1995; III, Mezhepte Alevîler. Can Yayınları, İstanbul 1997; IV, Haksızlık ve Haklılık. Can yayınları, İstanbul 2000.

e) Şerafettin Serin: Allah’ın Dini İslâm Peygamberlerin ve Ehl-i Beyt’in Dinidir/ Halife ve Mezheplerin Getirdikleri Değişiklikler. Adana 1995.

f) a.mlf., Allah ve Ehl-i Beyt’in Tanıtımı/ Alevîler, Nusayrîler ve Şiîler Kimlerdir?Adana 1995.

g) Nasreddin Eskiocak: İlk Alevî Kimdir? Can Yayınları, İstanbul 1996.

h) Memet Mullaoğlu: Alevîliğin Gerçeği. Antakya 1996.

ı) Şerafettin Serin: Kur’ân-ı Kerim’den İlmihal Açıklama. Adana 1997.

j) Nasreddin Eskiocak: Yaratıcının Azameti ve Kur’ân’daki Reenkarnasyon. İstanbul 1997.

k) Memet Mullaoğlu: İnsan Kitaptır Ali Kur’ân’dır. Antakya 1997.

l) Mahmut Nedim Turhaner: Allah’ın Mezheplerle Mücadelesi (baskı yeri yok). 1997.

m) Şerafettin Serin: İslâm Dininin İç Yüzünde Alevî Nusayrîler. Adana 1998.

n) Safaeddin Aksoy: İmam Ali İbni Ebu Talip’in Faziletleri ve Yüce Menkıbeleri. İstanbul 1998.

o) Memet Mullaoğlu: Kutsal Kitaplarda Beşlerin Sırları ve Ehl-i Beyt. Antakya 1999.

Ö) Şerafettin Serin: Ehl-i Beyt. Adana 2000.

Sözü edilen bu kitaplardan başka bir kaynakta adı geçen fakat ulaşamadığımız İbrahim Ay’a ait 1992 yılında basılan ve 58 sayfalık bir hacme sahip olan Yüce Allah, Özel Bilgiler ve Nusayrîler isimli kitapçığın varlığına da işaret edilmelidir.

12. Bu eserler şunlardır:

a) Mehmet Mullaoğlu: Nusayrîlik Hakkında İddia, İsnad ve İftiralar ile Cevapları. Antakya 1998.

b). Şerafettin Serin: Ehl-i Beyt İzinde Alevî Nusayrîler. Adana 1999.

c) Mustafa Bedir Sonay: Alevîlik Hakkında Mustafa Bedir Sonay ve Dr. Ömer Uluçay Arasında Soru ve Cevaplar. Adana 2000.

13. Abdülkerim Kurtuluş: Şıh İsrahim Esir’in Esaretten Kurtuluşu/ Şıh Yusuf Esir’in Mersiyesi ve Vasiyeti. Mersin 2000.

[14] Bkz. Abdurrahman Bedevî: Tarihu mezâhibi’l-İslâmiyyîn. Dârü’l-ilm, Beyrut 1973, II, 427-440.

[15] Eserle ilgili geniş bilgi için bk. Ahmet Turan: “Kitabü’l-mecmu’nun Tercümesi” On Dokuz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (1996) 8: 5-18. Makalede Turan’ın tercümesinden yararlanılmakla birlikte eserin Arapça orijinali için Muhammed Ahmed el-Hatib’in el-Harekâtü’l-bâtınıyye (Mektebetü’l-Aksâ, Ammân 1404/1984: 400-410)’sinde bulunan neşir esas alınarak sayfa gösterilecektir.

16.Özel durumu olan eser Abdülkerim Kurtuluş’un Şıh İbrahim Esir’in Esaretten Kurtuluşu isimli eseridir. Esas itibariyle bu eser topluma dinî konularda bilgi vermek için kaleme alınmış olmayıp vefat etmiş bir şeyhin hatırası hükmünde olduğu için eserde müelliflerinden bahsetmeksizin Maârif, Kitâbü’t-tahmîs, Sırât gibi bazı klasik Nusayrî kaynaklarının ismi zikredilmektedir.

17. Süleyman b. İbrahim el-Kundûzî’nin (Yenâbîü’l-mevedde, nşr. Alâeddin el-A’lamî, Müessesetü’l-a’lâ, Beyrut 1418/1997) eseri Nusayrîler tarafından ısrarla Sünnî kaynak olarak sunulmakta ise de Agâ Büzürg-i Tahrânî onun Şîî bir kaynak olarak sayılması gerektiğini (ez-Zerîa ilê tesânifi’ş-Şia, Dârü’l-advâ, Beyrut ts., XXV, 290) ifade eder.

[18] Sabahattin Sonay: Kur’an Işığında İslâm ve Gerçek Alevîlik, s. 2.

[19] Bk. Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî: el-Hidâyetü’l-kübrâ, Müessesetü’l-belâğ, Beyrut 1411/1991.

[20] Kitabü’l-mecmu, “el-Evvel”, s. 400.

[21] A.g.e., “Takdisü İbn Velî”, s. 401.

[22] A.g.e., “Takdîsü Ebî Saîd”, s. 402.

[23] A.g.e, “eş-Şehâde”, s. 407.

[24] A.g.e., “el-İmâmiyye”, s. 408.

[25] Selim Sönmez: Gadir Bayramı ve Hz. Ali, s. 1-12.

[26] Sabahattin Sonay: Kur’ân Işığında İslâm, s. 180.

[27] A.g.e., s. 186-188.

[28] Selim Sönmez: Alevîlik Nedir, s. 2-15.

[29] Mahmut Reyhani: Gölgesiz Işıklar, III, 15-76.

[30] Şerafettin Serin: Ehl,i Beyt İzinde Alevî Nusayrîler, s. 81-82.

[31] A.g.e., s. 116.

[32] Nasreddin Eskiocak: İlk Alevî Kimdir, s. 41-47.

[33] Memet Mullaoğlu: İnsan Kitaptır Ali Kur’ân’dır, s. 110-130.

[34] Memet Mullaoğlu: Nusayrîlik Hakkında İddia, İsnad ve İftiralar ile Cevapları, s. 27.

[35] A.g.e., s. 30, 36.

[36] Mahmut Nedim Turhaner: Allah’ın Mezheplerle Mücadelesi, s. 63.

[37] Bkz. Mustafa Bedri Sonay, a.g.e., s. 24.

[38] Bkz. Kitabü ta’limi’d-diyâneti’n-Nusayrîyye, (Abdurrahman Bedevî, Tarihu mezahibi’l-İslâmiyyîn içinde), II, 476. Eserde Allah’ın yedi defa hulûl ettiğinden bahsedilir.

[39] Bkz. Şerafettin Serin: Ehl-i beyt, s, 57; Mustafa Bedri Sonay: Alevîlik Hakkında, s. 20.

[40] Kitabü’l-mecmu, “en-Nisbe”, s. 402-403.

[41] Mahmut Nedim Turhaner, a.g.e., s. 32.

[42] Şerafettin Serin: Allah’ın Dini İslâm, s. 58-59.

[43] Şerafettin Serin: Ehl-i beyt, s. 81.

[44] A.g.e., s, 26-29.

[45] Mehmet Mulloğlu: Nusayrîlik Hakkında, s. 50, 57.

[46] Kitabü’l-mecmu, “el-Feth”, s. 404.

[47] Şerafettin Serin: Ehl-i beyt, s. 54-56.

[48] Memet Mullaoğlu, a.g.e., s. 67-68.

[49] Mustafa Bedri Sonay, a.g.e., s. 31.

[50] Klasik kaynaklar ve konunun detayı için bk. Muhammed Ahmed el-Hatip, a.g.e., s. 385-389.