Bilal Kemikli
Kütahya Yöresinde Bir Mutasavvıf Aile: Pir Ahmet ve Ahfadı
Giriş
Yunus Emre’nin açtığı çığırda gelişen Türk-tasavvuf şiirinin önemli temsilcilerinden biri Sun‘ullâh-ı Gaybî’dir. 17. yüzyılda yaşamış olan Gaybî, Türk-İslam anlayışı içerisinde gelişen Bayramî-Melâmiliğinin bir üyesi olarak önemli eserler kaleme almıştır. Başta şiirleri olmak üzere eserlerinde ele aldığı konular, hem teosofik anlayışının bir ürünü ve hem de yazarın yaşamını sürdürdüğü dönemin kültürel zeminine tanıklık edecek niteliktedir.
“Sun‘ullâh-ı Gaybî Divânı İnceleme-Metin” başlıklı doktora tezimizi çalışırken, şairin sosyal çevresinin kişiliğinde etkili olacağı düşüncesiyle ailesi, yaşadığı mekân ve dönemini de araştırdık. Şairin ailesiyle ilgili araştırmalarımız neticesinde, Kütahya’da yaşayan mutasavvıf bir aileyi tanımaya dönük önemli malzemelere ulaştık. Gaybî’nin hakkında bilgi sahibi olduğumuz büyük dedesi Pir Ahmet başta olmak üzere dedesi Beşir Efendi ve babası Kütahya müftüsü Ahmet de önemli mutasavvıf ve şairler olup dönemlerinde etkili olan kimselerdir. Bu aile üyelerinden özellikle Pir Ahmet’in türbesi çevresinde kült oluşmuştur. Günümüzde Kütahya ve Eskişehir Türkmenleri tarafından türbesi bir ziyâretgâh olarak hâlâ önemini korumaktadır.
Özellikle Pir Ahmet’in türbesi çevresinde oluşan halk inançları, halkbilim araştırmacıları ve halk İslamı (folk-İslam) hakkında çalışan ilahiyatçılar ile antropologlar için önemli bir konudur. Görebildiğimiz kadarıyla doğrudan doğruya bu aileyi konu alan her hangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle tebliğimizde Türk-İslâmının anlaşılmasında önemli katkıları olan bu ailenin hakkında kaynaklarda bilgi edinebildiğimiz üyelerini tanıtarak dinî-kültür tarihi içerisindeki yerlerine işaret etmeye çalışacağız.
Pir Ahmet ve Ahfadı
Aile üyelerini tanıtmadan önce bir hususa işaret etmekte yarar var: Sun‘ullâh-ı Gaybî’nin seyyid olduğu şeklinde görüşler vardır. Bu görüşe kaynaklık eden temel noktalardan biri bir şecere kaydıdır. Bu kayıtın bizzât şair tarafından yazdırılmış olduğu iddiasıyla Kütahya Şairleri isimli eserde neşredilmiştir[1]. Ayrıca Gaybî’nin de türbesinin bulunduğu Kütahya mezarlığındaki kardeşine ait olan mezarda, “Müfti zâde Seyyid Abdullah” ibaresinden hareketle onun seyyid olduğunu düşünenler de vardır[2].
Seyyid, emir, bey, reis veya efendi; şahsî husususiyetleri veya serveti sebebi ile yahut soy dolayısıyla temâyüz eden kimseler için kullanılan unvanlardır. Bu manada “seyyid” genellikle İslam dünyasınının her yerinde Peygamber’in soyundan gelenler için kullanılır[3]. Bundan başka seyyid kelimesi tasavvuf dilinde ‘büyük sûfi’ anlamına da gelmektedir. Nitekim sûfiler, şeyhlerine ‘seyyidî’ (efendim) şeklinde hitap etmektedirler[4]. Dolayısıyla ne sözü edilen şecere kaydı ne de Seyyid Abdullah’a ait mezar taşındaki ifade, bu ailenin Peygamber soyundan geldiğine delâlet etmeye yeterlidir. Kelimenin semantiğinden de çıkartılacağı gibi hem ilmiyeden hem de sûfiyyeden gelen üyeleriyle aristokrat bir yapıyı haiz olan ailenin üyeleri için “seyyid” denilmesi mümkündür.
Esasen büyük yazar ve şair olan Gaybî, eserlerinde kendinden “Kalburcuzâde Sun’ullah Gaybî el-Kütahyevî..”[5] ve “Sun’ullah b Ahmed b Beşir”[6] şeklinde bahsetmekte, bazı eserlerinde büyük dedesi, dedesi ve babasına ilişkin bilgiler vermektedir. Fakat o hiçbir zaman dini terminolojideki karşılığı itibariyle kendisinin seyyid olduğuna işaret etmemektedir. Aksine bu ailenin Germiyanoğulları döneminde Kütahya’da yerleşmiş olan Çavdaroğullarından geldiği düşünülerek Çavdar tatarı[7] olduğu ihtimalinin yanında Yörük olduğu da söylenebilir. Nitekim Türk tasavvuf kültür tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Lemezât-ı Hülviyye’de verilen bilgiye göre; bu aile aslen Yörüktür[8]. Biz Lemezât müellifinin verdiği bilgileri daha sağlıklı görmekteyiz. Nitekim ona göre, Pir Ahmet İstanbul’da hilafet aldıktan sonra Anadolu’ya irşad için gelip Kütahya’ya yerleşmiştir.
Ailenin etnik kökenine ilişkin tartışmalara işaret ettikten sonra, tarihî ve kültürel kaynaklarda hakkında bilgi sahibi olduğumuz aile üyelerini burada tanıtabiliriz.
1. Tarihî ve kültürel kaynaklarda hakkında bilgi sahibi olduğumuz en büyük aile üyesi, Gaybî’nin büyük dedesi olan Pir Ahmet (ölm. 978 / 1570)’tir[9]. Pir Ahmet, kaynaklarda, Ahmet b. Beşir b. Muhammed olarak zikredilmektedir[10]. Kütahya’nın Kalburcu köyünde yerleşmiş olması nedeniyle “Kalburcu Şeyhi” olarak tanınmıştır[11].
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Pir Ahmet’in Gaybi’nin büyük dedesi olduğunu söylemesine rağmen Pir Ahmet ile oğlu Şeyh Beşir’i karıştırmıştır. Pir Ahmet’in Çavdar Şeyh[12] olarak da tanındığını söylese de bu, Kalburcu Şeyhi’nin oğlu olan Şeyh Beşir’in mahlasıdır. Nitekim neseb, künye ve lakaplara dönük önemli eserinde Müstakimzâde, kitabının “Çavdar Şeyh” maddesinde “eş-Şeyh b. Ahmet b. Beşir b. Mehmet el-Kütahyevî” şeklinde tanıttığı Çavdar Şeyhi’nin, Kalburcu Köyünde mükim olduğunu, uzun bir dönem Nakşî Şeyh Abdullatif’in hizmetinde bulunmakla birlikte meşhur Sünbülî şeyhi Merkez Musâ Efendi’den hilafet aldığını açıkça belirtmektedir[13]. Pir Ahmet, ne Nakşi Şeyh Abdullatif Efendi’nin hizmetinde bulunmuş ve ne de Merkez Müslihiddin Efendi’den tarikat hilâfeti almıştır. Dolayısıyla Çavdar Şeyh, Ahmet b. Beşir b. Mehmet’in oğludur.
Gaybi büyük dedesiyle ilgili olarak şunları anlatmaktadır:
“Cedd-i ‘âlâmız Kalburcu Şeyhi Pir Ahmed Ef. hazretleri Karaman’da Cem Seyyah’a ve İstanbul’da Koca Mustafa Paşa şeyhi Sünbül Sinan’a nice müddet kemâl-i mertebe hizmetler eyleyüp taríkleri müktezâsınca hilâfete icâzet buyurduklarından sonra, hâle muvâfık ve isti‘dâdıma lâyık insân-ı kâmil sohbetine vâsıl olmadum deyü tehassürleri menâkiblerinde mezkürdur ve beyne’l-ahbâb meşhurdur."[14]
Gaybî’nin bu ifadelerine göre; Kalburcu Şeyhi Pir Ahmet Efendi, hem Karamanlı Cem Seyyah’dan hem de Koca Mustafa Paşa Şeyhi Sünbül Sinan’dan tasavvuf hilâfeti almıştır. Pir Ahmet’in, Merkez Muslihiddin Efendi ve Halvetîliğin Şabaniyye kolu kurucusu Şa‘ban Efendi hülefâsından gösterilmesi ilmî gerçeklikten uzaktır[15]. Bu aile üyelerinin Şeyh Şa‘ban-ı Velî ile görünürde olan bir alakalarını tesbit edemedik.
Kütahya bölgesinde halkı irşad eden Ahmet Efendi’nin ‘pir’ olarak tanınması anlamlıdır. Sanat ve edebiyat dilinde bir sanatın müessisi ve mûcidi, bir sanat ekolünün reisi yerinde kullanılan pir, tasavvuf dilinde, tarikat kurucusu anlamına gelen bir tabirdir[16]. Bilindiği kadarıyla Ahmet Efendi ne bir tarikat veya tarikat içerisinde bir kol kurucusu ne de bir sanatın mücidi veya bir ekolün reisidir. Pir kelimesi tasavvuf kültürümüz içerisinde çeşitli deyimlerle birlikte kullanılmıştır[17]. Bu deyimlerden biri sohbet şeyhi anlamında kullanılan pîr-i sohbettir. Sohbet şeyhi, genel anlamda, herkesin sohbetine katıldığı, sözlerini dinlediği, hâl ve hareketlerini örnek aldığı sûfîdir.
Kalburcu Şeyhi’nin bu anlamda pir olarak anıldığını düşünmekteyiz. Nitekim Gaybî’nin de işaret ettiği gibi Pir Ahmet sohbetleriyle tanınan önemli bir kişiliğe sahiptir. Onun sohbetlerine kentin eşrâfı ve halkın yanında Kütahya civarında bulunan devlet ricâli ve askerler de katılmaktadır. Çevresinde sevilen ve sözü dinlenilen bir kişidir. Gaybî bu hususda şunları söyler:
“Cedd-ı âlâmız Kalburcu Şeyhi Pir Ahmed hazretlerine, Cafer Paşa ziyarete gelüp bil-münâsebe sultânım dervişinüz çok mu? demiş. Gelür gider çok beğim, demiş; dervişim var dememiş.”[18]
Cafer Paşa hakkında her hangi bir bilgiye sahip değiliz; ancak, menâkibde zikredildiğine göre bölgenin önemli şahsiyetlerinden biridir. Bu menâkibde anlatılmak istenen, Pir Ahmet’in sohbetlerine “gelür gider” insanın çok olduğu gerçeğidir. Bu nedenle biz Pir Ahmet’in pir olarak tanınmasının sohbetlerinden kaynaklandığını düşünmekteyiz.
Seyahat ettiği beldelerde büyük velilerin mezarlarını da ziyaret eden ünlü seyyah Evliya Çelebi, memleketi olan Kütahya’yı ziyaret ettiği günlerde, burada medfun bulunan Ergun Çelebi, Ahterî, Mola Fırakî ve Acem Sultan gibi meşâyih ve meşâhirle birlikte Kalburcu Şeyhi’nin tekke ve zaviyesini de ziyaret etmiştir[19]. Pir Ahmet’in türbesi II. Selim tarafından inşa ettirilmiştir; ancak, Porsuk Barajı inşası sırasında kabrinin sular altında kalmaması için biraz daha yüksek bir yere taşınmıştır[20].
2. Ailenin, hakkında bilgi sahibi olduğumuz ikinci üyesi, Gaybî’nin dedesi Şeyh Beşir’dir. Pir Ahmet’in oğlu olan Şeyh Beşir, Çavdar Şeyh olarak da anılmaktadır.
Çavdar Şeyh lakabının menşe’ine ilişkin olarak Evliyâ Çelebi, “ömründe yalnız çavdar ekmeği yediği için” Çavdar Şeyh olarak anıldığını belirtmiş[21]; Uzunçarşılı da kaynak göstermeden Evliyâ Çelebi’nin bu görüşünü tekrarlamıştır[22]. Çavdarın kullanımı bölgede çok yaygın olmalıdır. Nitekim Kütahya-Gediz arasında mermer yataklarıyla tanınan Çavdarhisar mıntıkası bulunmaktadır. Bu bölgenin çavdarı ile tanınan bir havali olması nedeniyle Çavdarhisar olarak tanındığını bildiren Mehmet Ziya’nın tedkiklerine göre; eski coğrafyacılardan Herodin, burası Tantan’ın oğlu Aizen tarafından te’sis edilmiş ve Azanoj (Aizanoi) tesmiye edilmiştir[23].
Çavdar Şeyhi lakabının menşe’ine ilişkin muhtemel bir açıklama da çavdar kelimesinin etnografisine ilişkin olarak Germiyanoğulları Beyliği sınırları içerisinde yaşayan Çavdar tatarları çevresinde geliştirilebilir. Aşağıda görüleceği gibi Gaybî’nin babası da bazı şiirlerinde Çavdaroğlu mahlasını kullanmıştır. Dolayısıyla Şeyh Beşir’in Çavdar Şeyh olarak tanınmasında coğrafî ve etnoğrafik nedenler etkili olmalıdır.
17. yüzyıl Anadolu dinî-sosyal tarihinde önemli tartışmalar neden olan sufilerin sema‘ ve devrânına ilişkin Burhânu’l-Elhân fi Hükmi’t-Teganni ve’d-Devrân isimli bir eser de yazan Şeyh Beşir’in[24], Sinân-ı Karâmâni ve Ümm-i Sinân’ın halifelerinden Kürebî Muhittin Efendi’nin halifelerinden olduğu[25] söylense de, onun Merkez Efendi hülefasından olduğu bilinmektedir[26] .
Lemezât müellifi, babasıyla hacca giderken Şeyh Beşir’in sohbetinde bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre, şeyh Beşir Efendi bazan istiğrak aleminde kalıp, meczup olarak dağlarda gezerdi. Akkaya adı verilen mevkide bir mescid ve zaviye yaptırıp, oraya yerleşmiştir. Yine ona göre Şeyh Beşir, sadece mutasavvıf değil, aynı zamanda alim, müfessir ve muhaddistir. İsteyenlere dinî ilimlerde ders verir, isteyenleri de ledünnî ilimle irşad ederdi[27].
3. Pir Ahmet’in torunu ve Gaybî’nin babası, Ahmet b. Beşir’dir. Ahmet b. Beşir uzunca bir dönem Kütahya’da müftülük yapmıştır. Onun döneminde ilmiye içerisinde önemli bir mevki olan müftülük yapmasına bakarak, ilmî müktesebâtının önemli bir seviyede olduğuna hükmedebiliriz. Fakat tahsil hayatına ilişkin elimizde yeterli bir bilgi bulunmamaktadır.
Tek nüshasında tesbit ettiğimiz Gaybî’nin Mes’ele-i Sülûk isimli risâlesinin dibâcesinde Ahmet b. Beşir’in kişiliği hakkında önemli bilgiler bulunmaktadır. Burada risâlenin müstensihi tarafından yazıldığı anlaşılan şu not bulunmaktadır:
“Mezkür sun‘ullah Efendi, Müfti Derviş dimekle ma‘ruf eş-Şeyh Ahmed Efendi b eş-Şeyh Beşir Efendi’nin oğludur. Mezbûr şeyh Ahmed efendi medine-i Kütahya’ya onsekiz yıl müftü olup, ba‘dehû müftiliği terk idüp Elmalılu Ümm-i Sinân Efendi hazretlerinden bi‘at eyleyüp teslîm-i küllî olmuşdur. Ahiru’l-emr irşâd olup tarîk-i Halvetiyye’de kamil mürşid oldu. Amma evvel müfti ikengâyet münkirînden idi; inkardan geçüp ikrâra geldüği kıssa-ı dür-ezdir; bu mahalde zikr olması mümkün değildir. Fe efhem.”[28]
Bu kayıttan anlaşıldığına göre; Ahmet b. Beşir, Müfti Derviş olarak bilinmektedir. Yine o, ünlü Türk mutasavvıfı Ümmî Sinân’ın halifelerinden biridir[29]. Aynı zamanda bir şair de olan Ahmet b. Beşir’in tasavvufî neşve içeren şiirlerinden oluşan küçük bir divânı vardır[30]. Divan’ında geleneğe uyarak o, Müfti Derviş, Çavdaroğlu, Çavdaroğlu Ahmet ve Müfti mahlaslarını kullanmaktadır[31].
Gaybi ünlü eseri Sohbet-nâme’de, mürşidi Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi’nin[32] babasıyla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yaptığını söylemektedir: “pederinizde olan hâlet Çavdar Şeyhi’nde yoğidi..”[33] Bu değerlendirmeden, ikinci devre melâmiliğinin ünlü simalarından olan Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi’nin Müfti Derviş Ahmet Efendi’yi ve babası Çavdar Şeyhi olarak ta bilinen Beşir Efendi’yi tanıdığını öğrenmekteyiz. Müfti Derviş Ahmet Efendi, melâmet zevkine sahip bir insan olmalı ki, İbrahim Efendi ondan övgüyle bahsetmiştir. Aynı şekilde Gaybî babasıyla ilgili olarak şunları anlatmaktadır:
“Vâlid-i mâcidimiz Müfti Şeyh Ahmed Efendi dahi ceddi Kalburcu Şeyh gibi yigirmi sene mikdârı erbâb-ı taklîdin dâmına girif-târ olup tâkat-ı beşerden hâriç riyâzât-ı şakiyye irtikâbından sonra hilâfete mücâz ve silsilelerine mukayyed olmuş iken, ‘âkibet kendülere râhat-bahş idecek mertebe ma‘rifet hâsıl olayup, âhır ömürlerinde tarík-i vahdet semtine azîmet buyurmuşlardı.”[34]
Bu ifadelerde onun Melâmi meşreb olduğu düşüncesine sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim onun kimi tasavvufi düşünceleri karşısında halkın eleştirilerine maruz kaldığı zikredilmektedir.
Ailenin en önemli üyesi olan Sun‘ullâh-ı Gaybî’ye geçmeden önce bir hususa işaret etmekte yarar vardır. Kütahya bölgesinde dinî-tasavvufî hizmetleriyle tanınan Pir Ahmet ve ahfâdının adına tesis edilmiş bir vakıf olmalıdır. Bizi bu konuda düşündüren en önemli malzeme günümüzde yaşayan aile üyelerinden temin ettiğimiz bir fermandır. I. Ahmet’in Çavdaroğlu ailesi için te’sis ettiği vakfiyeye ilişkin 1019 (1610) tarihli fermanda
“Evliyâ-ı kibardan kutbu’l-ârifîn merhum Şeyh Çavdar kaddese sırruhu’l-azîz evlâdı nesl-i umdetu’l-vâsilîn muhtâru’s-sâlikîn mazhar-ı envâr-ı yakîn masdar-ı fuyuzât-ı hayy-ı mu‘în Şeyh Beşir-zâde..”
denildiğine göre; fermanda muhatap alınan aile üyesi daha önceki çalışmalarda işaret edildiği gibi Şeyh Beşir değil[35], onun oğlu Müfti Derviş olmalıdır. Ancak 25 Safer 1293 (22 Mart 1876) tarihli Abdulaziz Han’a ait bir beratta ise, Karacaşehir kazasına bağlı Akkaya, Hasırca ve Karkın Boğazı demekle maruf olan arazi üzerindeki söz konusu vakıf Şeyh Beşir vakfı olarak ifade edilmektedir[36]. Buna göre; vakıf Şeyh Beşir döneminde ihdas edilmiş olmakla birlikte I. Ahmet’in döneminde Şeyh Beşir’in oğlu ve eski Kütahya Müftüsü olan Müfti Derviş’in mütevelli olduğu dönemde padişah tarafından yeni vakıflar yaptırılmıştır. Dolayısıyla; Çavdaroğlu ailesinin dönemin idarecileri ile iyi ilişkiler kurmuş olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
4. Ailenin en tanınmış üyesi, hakkında doktora çalışması yaptığımız Sun‘ullâh-ı Gaybî’dir[37]. Hayatını ayrıntılı bir şekilde burada ele alacak değiliz. Ancak onun hayatına ilişkin önemli bazı hususları burada zikredebiliriz.
Sun‘ullâh-i Gaybî, eserlerinde isim ve künyesini, “Sun‘ullâh b. Ahmed b. Beşir” ve “Kalburcuzâde Sun‘ullâh Gaybî el-Kütahyevî” şeklinde göstermektedir. O şiirlerinde ise sadece “Gaybî” mahlasını kullanmıştır. Bazı eserlerde herhangi bir kaynak belirtilmeden onun 1025 (1615)’te doğduğu belirtilmekle birlikte, bu kesin bir bilgi değildir. Onun hayatıyla ilgili en açık bilgilerden biri, 1059 (1649)’da Kütahya’dan İstanbul’a gelerek burada Oğlanlar Tekkesi Şeyhi İbrahim Efendi’ye intisab etmesidir. Bu bilgiden hareketle muhtemel bir doğum tarihine ulaşmaktayız. Dönemin eğitim anlayışı göz önünde bulundurularak, onun temel eğitimini ve hatta mutasavvıf bir aileden geliyor olması hasebiyle de en azından belirli bir dönem tasavvuf eğitimi de aldıktan sonra İstanbul’a gelmiş olması mümkündür. Dolayısıyla onun İstanbul’a 25 yaşından sonra gelmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Buradan hareketle biz onun 1034 (1624)’den önce doğduğunu düşünmekteyiz.
Tahsil hayatına ilişkin kesin bir bilgiye sahip olunmasa da, onun ilk dönem tahsilini Kütahya’da yaptığı kesindir. Kütahya müftüsü olan babasından özel ders okumuş olması da mümkündür. Gerek mensur eserlerindeki ilmî kişiliği ve gerekse şiirlerindeki dinî ve tasavvufî muhtevâya hâkimiyeti, onun çok iyi bir eğitim geçirdiğinin en önemli işaretidir. Mensur eserlerinde düşüncelerini temellendirmek bakımından Arapça ve Farsça şiirler kullanması ve bazen bunları tercüme etmesi, onun bu iki dile olan vukûfiyetini gösterir.
Gaybî’nin yaşamının en önemli dönüm noktalarından biri, 1059 (1649)’da İstanbul’a gelerek Oğlanlar Tekkesi Şeyhi İbrahim Efendi’ye intisab etmesidir. Eserlerinin bazı nüshalarında Bektâşî ve Sünbülî gösterilen şair, Rıza Tevfik’in araştırmalarında da ısrarla Hurûfi olarak tanıtılmıştır. Oysa o, çeşitli eserlerinde kendisinin hangi tasavvuf ekolünün müntesibi olduğunu açıkça belirtmektedir. Nitekim eserlerinde iki ayrı silsileye müntesib olduğunu ileri sürmektedir. Bu silsilelerden ilki Kütahyalı Müslihiddin Efendi ile Halvetiyye’nin Sinâniyye koluna; ikincisi de Şeyh İbrahim Efendi’yle Bayramî-Melâmiliğine (Sikkiniyye) müntesib olduğunu ortaya koymaktadır. Asıl mürşidi ise Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi’dir.
Gaybî, 1065 (1655)’te şeyhinin ölümünden sonra Kütahya’ya gelmiştir. Burada tasavvufî düşüncelerini telif ve neşretmişse de, fikirleri ve tasavvuf anlayışından ötürü Kütahya üleması tarafından “zındıklık”la itham edilip, çalışmalarına kuşkuyla bakılmıştır. O başta Hudâ Rabbım manzumesi olmak üzere bazı risâlelerinde kendisine karşı ileri sürülen bu itham ve değerlendirmeleri eleştirerek, itikâd ve ibâdet açısından bir “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at” olduğu gerçeğini açıkça belirtmiştir. Esasen ehl-i tevhid için zındıklık ithamının geçerli bir anlamı bulunmamaktadır. O vahdet denizinde, kendisini tanıyarak gönül mi‘râcını gerçekleştirmekle meşguldür. Fakat dönemin dinî-sosyal tarihine ışık tutan “zındıklık” ithamının arkasında yatan asıl sebep, Gaybî’nin Melâmet düşüncesidir. Çünkü vücûdun birliğine inanan Melâmiler dönemin siyâsal otoritesi tarafından kuşkuyla bakılan bir grup görünümündedir. Şiirlerinden hakîmâne bir uslüp sahibi olduğunu gördüğümüz şair, mensur eserlerinde ilmî bir anlayışla düşüncelerini açıkca ortaya koymuştur. Bu görüşlerden onu “zındık” olarak gösterecek malzemeye kolayca ulaşamayız.
Gaybî’nin hayatıyla ilgili tartışmalardan biri ölüm tarihi çevresindedir. Şairin ölüm tarihi kesin belli değildir. Onun Rûhu’l-Hakîka isimli eserini 1072 (1649)’da yazdığına göre bu tarihden sonra öldüğünü ileri sürenler olduğu gibi, Mekâsid-i Ayniye Tercümesi’ni 1076 (1665)’de hazırladığı gerekçesiyle de bu tarihden sonra ölmüş olabileceğini ileri sürenler vardır. Hatta herhangi bir kaynak göstermeden 1074 (1663) ve 1106 (1693)’te vefat ettiğini de düşünenler vardır. Biz yazarın külliyatı içerisinde en hacimli risalesi olan Risâle-i Esmâ’yı 1087 (1676)’da yazdığını tespit etmiş bulunmaktayız. Buna göre onun 1087’den sonra ölmüş olacağını düşünmekteyiz.
Bir şair olan Sun‘ullâh-i Gaybî’nin manzum eserleri, Divân, Keşfü’l-Gıtâ ve Hudâ Rabbim’dir. Bu eserlerden Hudâ Rabbim manzûmesi etrafında bir kısım tartışmalar vardır. Bu tartışmaların odak noktasını; söz konusu manzûmenin Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya ait olduğu düşüncesi oluşturmaktadır. Gaybî, İbrahim Hakkı (ölm. 1780)’dan bir asır önce yaşamış bir şairdir. Bir şair kendinden bir asır sonra yaşayacak olan bir başka şairden alıntı yapmayacağına göre; bu eserin Gaybî’ye ait olduğu kuvvetle muhtemeldir.
Esasen şair olarak bilinen Sun‘ullâh-ı Gaybî, aynı zamanda, iyi bir münşi’dir. O dönemin dinî-sosyal tarihine ışık tutan önemli mensur eserler yazmıştır. Kütüphanelerde yaptığımız inceleme ve araştırmalarda onun onüç tane telif eserini tesbit ettik. Bu eserler;
· Tarîku’l-Hak fî Teveccühi’l-Mutlak,
· Rûhu’l-Hakîka,
· Sohbet-nâme,
· Biat-nâme,
· Risâle-i Halvetiyye ve Bayramiyye,
· Mekârimü’l-Ahlâk,
· Risâle-i Tuhfetü’l-Uşşâk,
· Risâle-i Redd-i Hulûl ve’l-İttihâd,
· Akâid-nâme,
· Mes’ele-i Sülûk,
· Risâle fî Halli’d-Devrân,
· Risâle-i İlm u Amel ve
· Risâle-i Esmâ’dır.
Bazı araştırmalarda Gaybî’nin Yâr Ali b. Siyâvüş’un Makâsidü’l-Ayniyye isimli eserini tercüme ettiği belirtilmektedir. Fakat biz ne kütüphanelerde yaptığımız inceleme ve araşırmalarda ne de katalog taramalarında Gaybî’ye ait Mekâsid-i Ayniyye Tercümesi isimli bir eseri tespit edebildik. Dolayısıyla onun mütercimliği hakkında aydınlatıcı bir bilgiye sahip değiliz.
Gaybî’nin yazarlığı, içinde bulunduğu ilim, düşünce ve edebiyat muhitine ait bilgilerle birlikte değerlendirilmek durumundadır. Daha önceki incelemelerimiz neticesinde, onun bütün eserlerinin tasavvufî muhtevâ içerdiği, bu muhtevaya ilave olarak bazı risâlelerinde döneminin dinî-sosyal durumuna ilişkin değerlendirmeler yaptığını gördük. Bu meyanda o döneminin en önemli tartışma konularından biri olan “devran ve semâ” meselesine ilişkin olarak iki adet eser kaleme almıştır. Yine bazı zahir alimlerinin, mutasavvıfların ittihad ve tenâsühe kâil oldukları iddiası, yazarın bu konuda aydınlatıcı bir eser kaleme almasına neden olmuştur. Bu bakımdan onun bazı eserleri ileri sürülen bir iddiayı aydınlatıcı mahiyetde olup eleştiri edebiyatı açısından olduğu kadar dönemin din anlayışı ve tartışmaları bakımından da önemlidir.
Onun mensur eserlerinin hemen hepsinin bir te’lif sebebi vardır. Çoğunlukla kendisine sorulan bir soruyu ceaplandırmak için eserler kaleme almıştır. Bu durum onun sade dil ve anlaşılır bir uslüpla yazmasına neden olmuştur. Eserlerinde, nasihat ve hitap yoluyla, doğrudan doğruya ve delil ve isbat yoluyla anlatım şekillerini benimsemiştir. Sadece Risâle-i Esmâ’da mükâleme ve soru yoluyla anlatım usûlü benimsenmiştir.
Şairliği ile ilgili olarak ta özetle şunları söyleyebiliriz: Onun şairliği mutasavvıflığından sonra gelir. Daha açık bir ifade ile, onun şiirinde tasavvuf bir şiir unsuru ve malzemesi olarak bulunmaz. Şair öncelikle mutasavvıftır. Şiiri, tasavvufî düşünce ve duygularını anlatmak bakımından sadece bir araç durumundadır. Bu nedenle onun şiirinde tasavvuf felsefesinin bütün konularına ait izlere rastlamak mümkündür. Tasavvufî fikirlerini, sade ve anlaşılır bil üslupla nazmetmiştir. Bu bakımdan da Yunus Emre’nin etkisindedir. Ancak Gaybî’nin şiirinde beşerî duyguları ifade eden lirizme rastlanmaz. Daha çok didaktik ve hatta bazı nutuklarında görüldüğü gibi, telkin edici bir uslüba sahiptir.
Gaybî’de Yunus Emre ve Oğlanlar Şeyhi İbrahim başta olmak üzere, İbn-i Arâbî, Mevlânâ, Sadreddin-i Konevî ve Molla Camî gibi ünlü mutasavvıfların etkisi açıkca görülür. Kendisinden sonra gelen Mustafa Rûmî, Hüseyin Vassaf ve Osman Kemâli Ozan gibi mutasavvıf şairleri de etkilemiştir.
Sonuç olarak, 16. yüzyılın ikinci yarısıyla 17. yüzyıl içerisinde yaşamış olan bu mutasavvıf ailenin üyeleri içerisinde, din, kültür ve edebiyat tarihi içerisinde değerlendirilmesi mümkün olan önemli şahsiyetler bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Pir Ahmet etrafında oluşturulan kültün mahiyeti, yukarıda da işaret edildiği gibi, halkbilimciler, antropolog ve ilahiyatçıların sahasına girmektedir. Bu aile üzerindeki araştırmaların, Kütahya ve civarının kültürel dokusunu anlamamız hususunda yardımcı olacağını düşünmekteyiz.
Ek-I
Pir Ahmet ve ahfâdının şeceresi* :
Mehmet Efendi
Beşir
Pir Ahmet
Şeyh Beşir
Müftü şeyh Ahmet
Sun’ullah-ı GaybîMüftizâde Abdullah**
Ali İlâhî
Seyyid Osman Seyyid Ahmed
Gaybi’nin torunlarından sonra gelen aile üyeleri hakkında bir bilgi bulunmamaktadır.
[Bu makale I: Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi (13-16 Ağustos, Ankara)nde okunmuş ve Bildiriler (Ankara 1998: 281-296) kitabında yayımlanmıştır.]
[1] Bu şecere doğru ise Gaybî’nin büyük dedesi Şeyh Beşir’in annesi Şerife Münevver seyyidtir. Bu aileye de seyyidlik bu hanım vesilesiyle intikal etmektedir. Bkz.Hamza Güner: Kütahya Şairleri. İstanbul 1967: 149.
[2] Bkz.Abdurrahman Doğan: Sun’ullah-i Gaybî/Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve Sohbetnâmesi. U. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yüksek Lisans Tezi), Bursa 1997: 7.
[3] T.W.Haig: “Seyyid” İA, X: 543; İ. Hakkı Uzunçarşılı: Mekke-i Mükerreme Emirleri. Ankara 1984: 5-6.
[4] Süleyman Uludağ: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul 1995: 466.
[5] Sun‘ullâh-ı Gaybî: Risâle-i Esma. Kütahya Belediyesi Mustafa Yeşil Kütüphanesi, nr: 24596. 30b
[6] Gaybî: Risâle-i Esma, 66a; agy., Tarîku’l-Hak fî Teveccühi’l-Mutlak. İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, nr. K.292/2; 46b; agy, Rûhu’l-Hakîka. İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, O.Nuri Ergin, nr.107/3.16b; agy, Akâidnâme. İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, O.Ergin Yazmaları, nr.6215 18a.
[7] Anadolu Türk tarihi içerisinde yerlerini tebellür ettirici pek fazla bilgiye sahip olamadığımız Çavdar tatarları Orhan Gazi ile çarpışmışlardır. Bkz. F. Köprülü: "Anadolu’da İslâmiyet" Dâru’l-Funûn Edebiyat Fakültesi Mecmu‘ası, II, S.4, 286 (Müneccim Başı tercümes III, 281’den nakille)
[8] Mahmud Cemâleddin el-Hulvî: Lemezât-ı Hulviyye ez Lemezât-ı Ulviyye. (Haz. M.Serhan Tayşi), İstanbul 1993: 459.
[9] Müstakimzâde Süleyman Sadeddin: Mecelletü’n-nisâb fi’n-neseb ve’l-kunâ ve’l-elkâb, Süleymâniye Kütüphânesi, Halet Efendi, nr.628, 166a.
[10] Müstakimzâde: age, 166a .
[11] Pir Ahmet’in bazı menkâbelerini derc eden Mahmûd Cemâleddin el-Hulvî’ye göre; o İstanbul’da Koca Mustafa Paşa Zaviyesinde halife olduktan sonra Anadolu’ya gönderilmiş ve şyolu Kütahya’nın Okçu Köyü’ne düşmüştür. Bkz. Lemezât-ı Hulviyye ez Lemezât-ı Ulviyye, 460
[12] İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Kütahya Şehri. İstanbul 1932: 213.
[13] Müstakimzâde: age, 166a.
[14] Sun‘ullâh-ı Gaybî: Bi‘at-name. İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, O. N. Ergin Yazmaları, nr.107,8b.
[15] Uzunçarşılı, 213; Doğan, 8.
[16] Bkz. M.Zeki Pakalın: Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II. İstanbul 1983: 276-278
[17] Bu deyimlerle ilgili olarak bkz. Süleyman Uludağ: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 420-422; Ethem Cebecioğlu: Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, 579-580
[18] Bi‘at-name, 8b
[19] Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, IX, Dersaadet, 1314: 23. Evliya Çelebi’nin Kütahya izlenimleri hakkında bkz. Hamza Güner: Kütahya Şairleri, 124 vd.; Şahmurat Arık: “Evliya Çelebi Zâviyesinden Kütahya” Yedi İklem, X (1995) 68: 69-70.
[20] Pir Ahmet’in ahfâdından olan Dr.Vahyi Şenel’le yapılan mülakât (Eskişehir, 13.7.1996).
[21] Evliyâ Çelebi, s.16.
[22] Bkz.Uzunçarşılı, age, s.213.
[23] Mehmet Ziya: Bursa’dan Konya’ya Seyahat. İstanbul 1328.
[24] Bkz Bilal Kemikli: “Türk Tasavvuf Edebiyatında Risâle-i Devrân ve Semâ‘ Türü ve Gaybî’nin Konuya İlişkin Görüşleri” AÜİFD, XXXVII (1997): 451, 454.
[25] Hamza Güner, 145
[26] Bursalı M. Tahir: Osmanlı Müellifleri, I. İstanbul 1333: 78-79; Tahsin Yazıcı: “Fetihden Sonra İstanbul’da İlk Halvetî Şeyhleri: Çelebi Muhammed Cemaleddin, Sünbül Sinan ve Merkez Efendi” İstanbul Enstitüsü Dergisi, c.II, İstanbul 1956: 87-113. Merkez Efendi ve dergahı için bkz. M.Serhan Tayşi: “Merkez Efendi Hayatı ve Tasavvufî Şahsiyeti” Tarihi Akış İçinde Denizli Sempozyumu, Yayımlanmamış Bildiri,
[27] M.Celâleddin el-Hulvî: Lemezât-ı Hulviyye, 609
[28] Mes’ele-i Sülûk. A.Ü.İlahıyat Fakültesi Kütüphanesi Yazmaları, nr. 1468; Bilal Kemikli, agm, s.455.
[29] Abdullah Ekiz: Sinan Ümmi ve Ahfâdı. Ankara 1962; Tatçı: Ümmi Sinan, Antalya 1993.
[30] Müfti Derviş Divanı, Milli Kütüphane, nr. A3488/1 (Bu nüsha esas alınarak bir lisans tezi yapılmıştır (Sadık Mısırcı: Abdurrahim Müfti Derviş Divanı. G.Ü.E.F. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Lisans Tezi, Ankara 1995) Müfti Derviş’in Divanı’nın incelediğimiz bu nüshası, Vâhip Ümmî’nin Divan’ı ile birlikte bir mecmu‘ada bulunmaktadır. Abdullah Öztemiz’den intikal eden bu nüshada müstensih ya da kitabın sahibinin Müfti Derviş ile Çavdaroğlu’nu ayrı kişiler sanarak Çavdaroğlu Ahmet ve Müfti Derviş İlâhıyâtı şeklinde bir ifade kullanmanın yanıda, Müfti Dervişi’in Fetâvî Abdurrahim Efendi olduğunu yazmışlardır (1a).
[31] Müstakimzâde Çavdar ve Çavdaroğlu mahlaslarını eserinde almamıştır. Ayrıca Müfti mahlaslı kişiler arasında Ahmet b Beşir’e de rastlanmaz. Bkz. Mecelletü’l-ensâb, 402b
[32] İbrahim Efendi hakkında bkz. Bilal Kemikli: “Yunus Yolunda Bir Mutasavvıf Şair: Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi” VII. Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri, 7-9 Mayıs 1997 Eskişehir.
[33] Sun‘ullâh-ı Gaybî: Sohbet-nâme. İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Yeni Bağışlar, nr.k.292/1.
[34] Bi‘at-nâme, 8b
[35] Abdullah Kucur: “Pir Ahmet Bezir Efendi Hazretleri” Yayınlanmamış makale, İstanbul ?, s. 3.
[36] Bu beratın aslı Mehmet Kamyan Şenel arşivindedir.
[37] Burada verilen Gaybî’ye ilişkin bilgiler Bilal Kemikli: Sun‘ullâh-ı Gaybî Divânı İnceleme- Metin, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara 1998’den alınmıştır.
* Bu şecere, büyük oranda İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın tesbitidir. Biz de Pir Ahmed ahfâdından olan Aslan Şenel’de bulunan evraklar ve Kütahya Musalla Mezarlığındaki incelemelerimize istinaden bu şecerenin doğru olduğunu gördük.
** Gaybî’nin isimleri kesin olarak bilinmeyen iki kardeşinden bahsedilmektedir. Kütahya Musalla Mezarlığı içerisinde içerisindeki aile mezarlığında bulunan Müftizâde Seyyid Abdullah(ölm. 1085 / 1674)’ın bu kardeşlerden biri olduğu düşünülmektedir.