İsmail Onarlı

Toplum Tasarımında Bir Alevilik Belgesi: “Medine Vesikası”

Alevilik; Kuran-ı Kerim’in yorumlanması ve yaşama geçirilmesi açısından, diğer İslâmi görüş ve uygulamalar olan Sünni ve Şii anlayışlarla temelde karşıttır. Alevi öğretisi, Kuran’ı baz alarak, inancının ve hayat tarzının odağına insanı yerleştirir. Bütün insanlar diline, ırkına, rengine, cinsine bakılmaksızın eşit ve kardeştir. Alevilikte sevgi, paylaşım, mutluluk, özgürlük, adalet herkesin doğal hakkıdır. Alevilikte insanın insanı sömürmesi yoktur. İnsanların doğuştan sahip oldukları hakları ve özgürlükleri vardır ki; bu husus Kuran’da emredildiği için Alevilikte uygulanmaktadır. Kadın ve erkek için eşit olarak emredilen “Allah’ın buyruğu”, evrensel hukuk normlarını da oluşturur ki, tüm bu olgular Alevilerin toplumsal ilişkilerinde hayatiyet kazanmıştır. Hz. Muhammed; sınıf, dil, din, ırk, cinsiyet, kültür, gelenek-görenek, sosyo-ekonomik durum, düşünsel ve felsefi inançta ayırım gözetmeksizin, tam bir eşitlik içinde ve gönüllülük temelinde, Medine’de toplum mühendisliği tasarımı ve mutabakatı olan bir “Toplum Sözleşmesi” bağıtlar. Bu sözleşmeyle getirilen bugünkü Alevilik Kurumlarına Kuran bağlamında kısaca değinerek ilişkilendirecek ve tanımlayacağız.

1. Medine Vesikası

Mekkeli Müslümanlar, Nisan ayından itibaren, l6 Temmuz 622 gününe dek Medine’ye hicret ederler. Hz. Muhammed; hicretin daha ilk aylarında, Enes İbn-i Malik’in evinde Mekkeli muhacir ile Medineli ensarın aile reislerini ya da vekillerini toplayarak, bir “şura” oluşturur. Bu şurada, 23 maddelik ortak hareket etme ve Müslümanları nasıl yöneteceklerine ilişkin bir sözleşme hazırlarlar. Daha sonra bu sözleşme; Medineli Yahudileri, Hıristiyanları, Müşrik Arapları, çeşitli kabileleri ve tüccarları kapsayacak şekilde ve gönüllü iştirakleriyle genişletilerek mutabakat sağlanır ve 52 maddeye çıkarılarak “sosyal bloklar” arasında akdedilir. “Medine Vesikası” denilen bu toplum sözleşmesi; “Medine Site Devleti”nin yapısal erkinin yazılı belgesini gösterdiği kadar, “ilk İslâm Anayasası” olmasından dolayı da önem arz etmektedir. Medine Vesikası’nı İslâm âlemine Prof. Dr. Muhammed Hamidullah tanıtırken (1), Türkiye gündemine Ali Bulaç getirerek tartışılmasını sağlamıştır (2). Dünyada ve Türkiye’de Sol ve İslâmi çevrelerce bu belge, “toplum tasarımı” açısından çok tartışılmasına rağmen; benim dışımdaki Alevi yazarlarca gündeme getirilip tartışılmamıştır.(3) Halbuki, Medine Vesikası, “İslâmi Nizam” içinde Aleviliğin temel belgesini ve bakış perspektifini oluşturmaktadır. Ne hikmetse çok sayıda kitap yayınlayan medyatik Alevi yazarlar; Ali Bulaç’ın aktülel gündemleştirdiği bu tarihsel belgeyi görmezlikten geldiler. Çünkü bu tip yazarlar, “sistemin” öngördüğü ve programladığı gündemin dışına çıkmaya cesaret edememektedirler. Ya da ideolojik nedenlerle kaygı duyduklarından bu konuya girmemeyi tercih etmişlerdir. Medine Vesikası’yla çok kültürlü, çok kimlikli, çok inançlı bir toplum öngörülmekle birlikte, aynı zamanda sekuler, özgürlükçü, eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplumsal yapının da temelleri atılmıştır. Medine Vesikası’nın 2.maddesi gereği olarak “İslâmi toplum” için “ahdi kardeşlik” organizasyonu şart koşulmuştur. Bu ilke ve Medine Site Devleti sosyal yapısı daha sonra İmam Cafer-i Sadık tarafından “Buyruk”ta “Rıza Kenti” şeklinde tasarı haline dönüştürülmüştür. (4) Hz. Muhammed tarafından uygulanan “Kâmil Toplum” projesi ve “kentsel yaşama biçimi” ile bu tasarımın temel taşı, “musahiplik kurumu”; üç halifeler (Bekir-Ömer-Osman) ve Emeviler döneminde kaldırılmıştır. Halbuki bu uygulamalar Kuranî bir emir olup, Hz. Muhammed de gerçekleştirmiştir. Hz. Ali yanlıları bu projeyi sonuna dek savunarak, bugüne dek “ütopya” olarak getirmişlerdir. Aleviler, tarihsel süreç içinde bu projeyi zaman zaman hayata geçirmişlerdir. Hz. Muhammed’in hicretine izafeten adını “Dâr-ül Hicra” koyan Karmatiler ve Nizari İsmaililer; 9 ve 13. yüzyılda bugünkü Suriye, Irak, Azerbaycan, İran ve Orta-Asya (Horasan) bölgesindeki yerleşim yerleri ve kalelerinde “Rıza Şehri” toplum modelini uygulamışlardır. Bunun en somut örneği, “Alamut Kalesi”dir.(5)

2. Musahiplik Kurumu

Hz. Muhammed’in ihdas ettiği “Musahiplik Kurumu”, Allah tarafından emredilmiştir. Hicretin ilk aylarında kardeşlik akdi ve ikrârı; 45’i muhacir ve 45’i de ensaran olmak üzere 90 aile arasında topluca törenle yapılmıştır. Bu tören esnasında, Hz. Muhammed’le Hz.Ali de musahip olmuşlardır. Aynı zamanda Peygamber, Hz. Ali’nin kendisinin vekili olduğunu ilân etmiştir. Daha sonra Hz. Muhammed, sahâbelerine ikişerli aileler halinde kardeşlik ikrârı verdirerek, "musahip kavline” almış ve biat ettirerek akitleştirmiştir. Bu konuda, “Sahih-ı Buhari”de; ‘Muâhât: Kardeşleşme Akdi’ne dair bilgiler yer almaktadır. (6) Musahiplik: Kuran-ı Kerim’in Enfal Suresi 72, 73; Tevbe Süresi 100, 117; Haşr Suresi 9. ayetlerine dayanmaktadır. Emevi İslâm’ın reddettiği bu ayetleri, Aleviler Allah’ın buyruğu olarak bugüne dek uygulayarak, “olmazsa olmaz” kuralı haline getirip içselleştirmişlerdir. Musahiplik: “Hakk-Muhammed-Ali Yolu”na giren iki bireyin / iki ailenin bir bütünlük sağlayarak; “canı cana, malı mala katıp”, eşitlikçi-ortakçı-paylaşımcı bir toplum yaratmasının ilk adımıdır. Alevilikte musahiplik ikrârı; Sebe Suresi 45. ve 46. ayetlerine göre “Mürşit-Pir-Rehber” nezaretinde “ikrâr vermek” suretiyle; Fetih suresi 10. ve 18. ayetler gereğince, “cemaat”ten “rızalık” almak şartıyla, “görülüp-sorularak”, Ayn-i Cem ile edâ ve icra edilir. (7) Musahip kardeşler arasında “yârin yanağı hariç” her şey ortaktır. Nisa suresi 33. ayette “...Yeminlerinizin (akit ile) bağladığı kimselere de kendi paylarını verin...” buyurmaktadır ki; musahip kardeşlerin biri diğerinin mirasçısı ve hak sahibi olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, Enfal suresi 75. ayette, bu konuda kesin emir vardır. (8)

3. Dâr Kurumu

Aleviler hukuk kurallarını; Kuran ve Oniki İmam Öğretisi ile Türk tüzesi örfü-töresini baz alarak, dâr kurumsallığı çerçevesinde ve tapınma ritüelliği içinde çözümlemişlerdir. Alevi Fıkhı (hukuku); İbadetler, Dünyevi konular ile Berzah ve Ahret âlemine ilişkin olmak üzere üç bölümde toplanmıştır. Dâr Kurumu’nun temel dayanak noktası, Medine Vesikası’dır. Hz. Muhammed’in Medine’de uyguladığı “hukuk ve adalet sistemi”ne göre, kendisi İslâm toplumunun yargılama merciinin “hakimi” konumundadır. Diğer sosyal blokların ise, “hakemi” durumundadır. Çünkü çok hukuklu bir sistemle idare edilen Medine’de, mahkemeler farklı inançtaki cemaatleri, onların hukuk normlarına göre yargılamaktaydılar. Devlet başkanı da olan Hz. Muhammed, bütün toplum katmanlarına karşı eşit mesafedeydi. Uygulama açısından Alevilikteki “dâr”da da aynı sistem geçerli olup, bir nevi toplumsallaşmış halk mahkemesi niteliğindedir. “Ahmed-i Muhtar Makamı ya da Taht-ı Muhammediyye”de postta oturan bir Alevi mürşit dedesi kendi taliplerine karşı hâkim (yargıç) konumunda, diğer Müslüman veya gayr-i Müslim topluluk, birey ve cemaatlere karşı “adil, tarafsız hakem” konumunda olup, canların (bacılar ve sofular) jüriliğinde hukuksal görevlerini yapar. Alevi toplumunun hukuksal sorunları; şikâyet, sorgulama, yargılama, aklama veya cezalandırma, 8 tipte icra edilen “dâr kurumu” içinde çözümlenmiştir. Buyruk’taki ilkeler çerçevesinde ve 12 burç ceza cetveline göre infaz işlemi yapılır. Alevilikte ölüm cezası yoktur. Ölüm cezası yerine, bu fiili işleyenin malları ve mülkleri elinden alınarak mağdura verilir, yapan da ömür boyu sürgüne gönderilir.

4. Cemevi ve Ayn-i Cemler

Hz. Muhammed Mekke’de “Vahiy”leri tebliğe başladıktan birkaç yıl sonra, gizli bir örgütsel yapı oluşturur. İslâmi cemaati yönetmek ve ibadetleri eda etmek için bir evi karargâh olarak kullanırlar. “Dâr-ün Nedve” denen bu “cemaat evi”, gizli bir Cemevidir. Enfal suresi 30. ayette bu husus belirtilmektedir.(9) Araf suresi 31. ayette Cemevi tanımlandığı gibi, yapılacak işler de anlatılmaktadır.(10) Hac suresi 34. ayette belirtilen hususlar ve “mensek” terimi, Cemevi ile yıllık “görgü cemi”ni tanımlayarak, farz olduğunu belirtmektedir.(11) Mekke’de “Dar-ün-Nedve” de oluşturulan ve İslâmi toplumu yöneten “şura”ya, Hz. Muhammed’in “danışma organı”na “Kırklar Meclisi” denmektedir. Bu meclisin eda ettiği ibadet tarzına da “kırklar cemi” denir. Gizli bir örgüt gibi faaliyet gösteren “kırklar meclisi”, 615- 618 yıllarında yetkinleşir ve geniş bir örgütlenme ağı kurar. Medine’ye 12 İslâm ailesi göndererek koloni oluşturur ve tebliğle görevlendirilir. Hz. Muhammed artık Mekke’de barınamayacağını anlayınca, üç yıl boyunca Medinelilerle gizlice görüşmeler yapar. Ve bu görüşmeler sonucunda, “3 Akabe Biatı” gerçekleştirir. Kırklar Meclisi’nin organize ettiği bu biatlar sonucunda da Hz. Muhammed, Medine’ye 622’de göç eder. Hz. Muhammed’in Medine’ye varışını müteakip, bizzat kendisinin “mimar ve mühendis”lik tasarımını yaptığı ve yapımında da bir işçi gibi çalıştığı “külliye”yi inşa eder. Bu mekân, Hâce Bektaş Veli ve Şahkulu dergâhlarının özelliklerine sahip ve işlevsel tarzda idi. Külliyenin, o günkü yapı malzemeleri olan tuğla, kerpiç ve ahşap kullanılmak suretiyle ana bina ve müştemilâtı inşa edilir. Hz. Muhammed’in kendi evinin de bulunduğu bu külliye; ibadethane, aşevi, konukevi, at ve develerin kaldığı ahırlar, tüccarların mallarının pazarlandığı avlu, okul gibi çok amaçlı bölümlerin olduğu büyükçe bir yapıdır. Hz. Muhammed’in kurduğu okula da “Suffa Okulu” denmektedir ki ilk İslâm üniversitesidir.(12) Kadın ve erkeklerin öğretim ve eğitim gördüğü bu okulda, başta Hz. Muhammed olmak üzere, Kırklar Meclisi’nin üyeleri her konuda dersler vermekteydiler. Daha sonraları “Mescid-i Nebevi” denecek olan bu külliye, ilk kurulmuş olan resmi Cemevinden başka bir şey değildir. Cemevleri; Karmati ve İsmaililerin “Dâr-ül-Hicra”larının “mikro” örnekleridir.

5. Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin Cem’deki Konumu ve Dedelik Kurumu’nun Oluşumu

Hz. Muhammed, gelen “vahiy”leri tebliğle görevli bir Nebi / Resûl olmasının yanında, Kırklar Meclisi tarafından seçilmiş bir “Mürşit”tir. Yine bu meclisçe Hz. Ali de “Rehber” ve Resulullah’ın vekili olarak seçilir. Bu nedenledir ki Hz. Muhammed; “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır. İlim isteyen kimse, onun kapısından gelsin” mealindeki hadisi ile “Ali Kuran-ı Natık”tır buyruğu, Alevi cemlerinde bu iki ulu kişinin yerini ve önemini belirtmeye yetmektedir. Kırklar Meclisi’nde mürşit ve rehber seçimi, bugünkü anlamda “Dedelik Kurumu”nun oluşmasına temel dayanak sağlamıştır. Bu kurumsallığa “Pirlik Makamı”nı da Hâce Bektaş-i Veli eklemlemiştir. Alevi inancına göre Hz. Muhammed okur-yazar olup, büyük, dâhi bir feylesoftur. Peygamberin torunlarından, 5. İmam Muhammed Bakır (676-735); “Peygamber kesinlikle okuma yazma bilmez bir cahil değildi. Aksine 70 dile yazılı ve sözlü olarak hâkimdi ve her kim ki, onu bir cahil olarak tanımlarsa, o kâfirdir.” demektedir.(13) Hz. Muhammed, okul açıp pozitif bilimleri okutan ve aynı zamanda öğretmenlik yapan bir peygamberdir. Bazı Sünnilerin belirttiği gibi “ümmi” değildir. Suffa Okulu ile ilgili Bakara Suresi 273. ayet bunun en büyük delilidir.

6. Kırklar Meclisi

Hz. Muhammed dönemindeki Kırklar Meclisi, devrin âlimlerinden olmuştur. Çeşitli ırklara mensup meclis üyeleri, gönüllülük temelinde birebir eşit, İnsan-ı kâmil kişilerdir. Bu seçkinler topluluğunda 17’si kadın ve 23’ü erkek olmak üzere 40 insan aynı zamanda, Hz. Muhammed’e gelen “Vahiy”leri ilk duyan ve yorumlayıp uygulayanlardır. Süreç içinde ölümler nedeniyle, Kırklar Meclisine sayıyı tamamlamak için “Ashabı Suffa”dan yeni elit insanlar alınmıştır. “On Yedi Kemerbestler” de bu meclisin üyelerindendir. Hz. Ali döneminde de Kırklar Meclisi devam etmiştir. Kadın ve erkek olmak üzere 50 civarında insan bu mecliste görev almıştır. Kırklar Meclisinin bazı üyeleri şunlardır: Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hamza, Selman-ı Farisi, Kürt Gavan, Türk Süreyc, Ümmü Selame, Ebû Hureyre, Rahib Hanzele, Revaha, Maz’un, Ali Kanber, Cafer-i Tayyar, Ebu Zerr-i Gaffari, Cabir-i Ensari, Malik-i Eşter, Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn Sebe, Ebu Derda, Cömert-i Kassâb, Muhammed bin Ebubekir, Ammar İbn-i Yaser, Süheyl-i Rumi, Mikdât, Bilal-i Habeş..... Kırklar Meclisi üyelerinin kemer bağlayıp el verdiği müştehit sufiler; İslâm coğrafyasında mürşit olarak; Hankah, Tekke ve Zaviyelerinde gerçekleştirdikleri eğitim ve öğretimle toplumu irşat etmişler ve yönlendirmişlerdir.

7. Miraç ve Kırklar Cemi

Hz. Muhammed’in Allah ile konuşma olayına İsra veya Miraç denmektedir. 615 – 625 yılları arasında birkaç kez gerçekleşen bu olayların “ruhâni” ve “bedeni” olduğu konusunda İslâm alimleri fikir birliğinde değillerdir. Prof. Dr. Hamidullah (14) ve Prof. Dr. Öztürk (15), Hz. Muhammed’in uyku ile uyanıklık arasında iken birkaç kez İsra (gece yolculuğu) olayı gerçekleştiğini, Miraç olayının ise bir kez vuku bulduğunu belirtmektedirler. Hz. Muhammed Miraç dönüşü “Kırklar Meclisi”ne uğrar, cem eda eyler, semah döner, engür içer.(16) Allah ile konuşmalarını anlatır. Meclisin üyesi ve büyük tasavvufçu Abu-Zerr-Gaffari, Hz. Muhammed’e “Allah’ı gördün mü?” diye sorar. Resûlullah da Allah’ı “nur” olarak betimler. (17) Alevilikte cem ve semah ibadeti, İsra ve Miraç olayı ile birlikte yaşama geçmiştir. Semahın piri, Ebu-Zerr-Gaffari’dir. Semah ve ceme müzik ise, Hz. Muhammed döneminde “tef” ile girmesine karşın, esas ritüel olarak şekillenmesi Türklerin İslâmiyet’i kabulleriyle olmuş ve çöğür, kopuz, gibi bağlama türleri girmiştir. Türklerin Anadolu’ya gelişleriyle de keman, ney, kudüm gibi estürumanlar da cemlerde kullanılır olmuştur. Gerçek anlamda ibadet cemi ve semahına ikrâr vermiş, nasip almış ve olgunluk mertebesine erişmiş insanlar (bacı ve sofular) girebilirler. Bugün cemevlerinde zahiren yapılan cemler, “eğitim ve öğretim cemleri”dir. Gönül gözüyle “Tanrı”yı seyreyleyen, insan-ı kâmiller gerçek cem eyler, coşkulu vecd ile semah dönerler. Birisi, Hz. Ali’ye “Allah’ı gördün mü?” diye sorar. Hz. Ali de, “Ben başımdaki göz ile görmedim, kalp gözüyle gördüm ve şahadet ettim.” diye cevap verir.(18) Hz. Ali’nin bu net ve yalın cevabı, Alevi tasavvufunun özünü oluşturur. İnsanın yüreğiyle, can gözüyle Allah’ı görmesi, aşkı ile yeksan olması, ilâhi sevgilisiyle hemhal olması, Alevi öğretisinin temel kuramıdır. “İnsan, Allah’ın bir tür yürüyen görünümüdür. Bunun içindir ki, Allah evrene sığmadığı halde insanın kalbine sığmış, insana şahdamarından daha yakın olmuştur.”(19) Bu anlayıştandır ki, Aleviler ibadetlerini hallka şeklinde, “cemal cemale” yaparlar. Kâbe’leri insandır. Cem tapınma tarzının temel esprisi de budur. Bu esprinin temel kaynağı da “Allah-İnsan-Kâinat” bütünlüğü ve birliğidir.

8. Kur’an-ı Kerim’in Düzenlenmesine İlişkin Tartışmalar

Türkiye coğrafyasının değişik yörelerinde görüştüğüm 186 farklı ocağa mensup çok sayıdaki dede; Kuran-ı Kerim’in 114 Sure ve 6666 ayetten mürekkep olduğunu belirtmişlerdir. Bugün elde mevcut Halife Osman’ın tertiplettiği Kuran’ın ise, 6234 ayetten oluştuğunu ve 432 ayetin eksik olduğunu vurgulamışlardır. Kuran’daki eksik ayetler; Ehlibeyt, cem, musahiplik, kadın hakları gibi konuları içerdiği için Halife Osman ve kâtiplik yapan Mervan tarafından yakılmıştır. Kuran ayetleri toplanırken Hz.Ali’ye danışılmamış, onda bulunan “Fatıma Mushafı” dikkate alınmamıştır. Peygamber’in eşlerinden Hafsa’daki mushaf da incelenmemiştir. Daha sonra Osman’ın topladığı Kuran’ın dışındaki mushaflar zorla toplanarak yakılmıştır. Emeviler ve Abbasiler döneminde de yüzbinlerce uydurma “Hadis” yazdırılmıştır. Tarihsel kaynaklar, Kuran toplanırken izlenen metodu eleştirmektedirler. Aleviler; Kuran’ın 33 cüz olduğunu kabul ederek, 3 cüzün yakıldığını iddia etmektedirler. Tüm bu kuşku ve tanıtsızlığa karşın, Kuran’da Ehlibeyte ilişkin ve Alevi ibadet, inanç ve ritüeller konularında çok sayıda ayet vardır.

9. Alevilikte İslâm’ın Şartı

Alevi olmanın şartı: Allah’a kul, Hz. Muhammed’e ümmet, Hz. Ali’ye talip olmak ve Hz. Hüseyin’in yolundan gitmektir. Alevilikte İslâm’ın şartı 40’tır. İmanın şartları da bu kırk şartın içinde mütalaa edilir. İmam Cafer ve Şeyh Safi Buyruklarında “12 ilke”, “3 sünnet, 7 farz” gibi şart var ise de bu kırk şartın kapsamına girmektedir. Aleviler, Allah’a sevgiyle yaklaşırlar, korkuyla değil. Bu nedenle Sünnilerde var olan ve imanın şartları arasında sayılan “Şerr’in Allah’tan geldiğine” inanmak, Alevilerde yoktur. Kader anlayışı ve yorumlanışı farklılık arzetmekte, insanın iradesiyle rabıtalandırılmaktadır. Aleviler, insanı doğuştan olgunlaşmamış, ham kişiliğe sahip olarak farz ederler. Bu nedenle de insana İslâmiyet’in kırk şartı aşamalı ve dört kademeli olarak uygulanarak pişirilir, olgunlaştırılarak “İnsan-ı kâmil” yapılır. Böylelikle de olgunlaşmış bir topluma doğru evrilinir. Kuran-ı Kerim’in 4 zahiri ve 7 batıni içeriği; “4 kapı, 40 makam, 360 menzil” şeklinde sistemleştirilerek, insanoğlunun yaşamda uyması gereken kurallar haline getirilmiştir. Her Alevinin uyması gereken İslâmi şartlar, bu ilkelerdir.

10. Alevilikte Abdest

Aleviler, Maide suresinin 6. ayetindeki tariflemeye uygun ve bu buyruğa göre zahiri abdest alırlar. Bu temizlenmeye, “dış abdest” denir. Bir de “iç abdest” vardır ki; Mürşid-Pir-Rehber nezaretinde, manen alınan batıni “gönül abdesti”dir.

11. Alevilikte Namaz ve Niyaz

Aleviler güneşe göre namaz, niyaz ve dua ibadetlerini ayarlamışlardır. Güneşin doğuşu ve batışı ile öğlen ortalamasına göre üç öğün dua seremonileri vardır. Bu dualardan sonra işe ve aşa başlarlar. Gece yarısında yine bireysel dua ibadetleri vardır. Sünnilerde olduğu gibi 5 vakit, Şiilerlerdeki gibi 3 vakit namaz Alevilerde yoktur. Alevilerde daha çok bireysel, Allah’ı anma ve dua (salat) faaliyetleri vardır. Kuran-ı Kerim’de namaza yönelik vakit ve şekil kavramları belirtilmemiştir.(20) Kuran’da 80 küsûr yerde “secde” ve 264 yerde “dua” ibadeti faaliyeti geçmektedir ki, Aleviler de bu faaliyetleri “Niyaz” olarak yapmaktadırlar. Nisa suresi 103. ayette; “Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin” buyrulmaktadır. Aleviler, bu buyruk doğrultusunda cemlerde “niyaz” eda ederler. Alevilerde kıble, insanın cemalidir; kıyam, salavat ile ayağa doğrulmadır; kıraat ise Kuran sure ve ayetlerinin duvaz ve nefeslerle diz üstü gelinerek saz eşliğinde okunmasıdır. Rükûya varma, secdeye inme, sücûd yere niyaz, alın koyma, çapraz el bağlama, boyun bükme gibi vücut ritüellerini, Alevi cem ibadetinin her safhasında görmek mümkündür. Bu ibadet biçimine “Halka Namazı” denir. Ramazan ve Kurban bayram namazları iki secde halinde yapılan cem ile eda edilir. Aleviler, Ayn-i Cem’de “Allah...Allah !” nidalarıyla yakarırlar ki bu davranış biçimselliği, Araf Suresi 55. ayete dayanmaktadır. Bu surede şöyle emredilmektedir: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin...” Bu toplu tapınma ve yakarmalar sonrası da, canlar duazlar ve deyişler çalınıp söylenirken, “için için” dua ederler ve hûşu içinde sağa sola hafıfçe salınırlar. Alevilerde toplu tapınma biçimi olan cem ibadetleri dışında, bireysel olarak da dua etme faaliyetleri vardır. Bireysel dua faaliyetleri, sabah gün doğumunda başlar ve gün batımında sona erer ki, Hud Suresi 114. ayeti gereğince yapılır. Ayrıca gecenin bir yarısında dua ve secde ibadetiyle, Allah’ı tesbih ve tevhid faaliyeti vardır.

12. Ayn-i Cem Türleri

“El ele, el Hakk’a” ilkesi çerçevesinde, zincirleme bütün ocaklar birbirine bağlıdır. Ayn-i Cemleri de Ocakzâde dedeler yürütür. “Yol bir, sürek bin bir” anlayışı gereği, yöresel farklılıklar dikkate alındığında, yılda 40 civarında cem türü icra edilmektedir. Esas olarak 15 civarında Ayn-i Cem vardır. Âl-i İmran suresi 81. ayet gereğince; yedi ile on sekiz yaş arası her Alevi genç kız ve oğlan, “İkrâr verme ve nasip alma Cemi”yle bir ocağın talibi olur. Cemler; ilkeler, kurallar ve kurumlar yumağı içinde bir yıl içinde çözülerek yürütülür. Talip olan bir kimse; 4 Kapı-40 makam ve 48 Cuma’yı kabul etmiş sayılır. Tüm bu kurallara da uymak zorundadır. Kadın-erkek eşitliği ve bireysel özgürlükleri Aleviliğin temel taşıdır. Cemlerde Dede’nin eşi “Ana”, mutlak surette “post”ta dedenin yanında olmak mecburiyetindedir. Dede ile Ana bir tümlüğü ifade etmektedir. Cemi yürüten dedeye “sercem” dendiği gibi, “Dede Sultan” da denir. Eşine ise, “Ana Sultan”,”Taclı Hatun”, genç ise “Bacı Sultan” ya da “Anabacı” da denmektedir. “Hakk-Muhammed-Ali Yolu”nda Hicri takvime göre 48, Miladiye göre 52 hafta; perşembeyi cumaya bağlayan gece saat 19-20 sularında, Cuma Suresi gereğince “Cuma Cemi” eda edilir. Furkan suresi 62, 64; İsra Suresi 61, 71, 79; Âl-i İmran suresi 113, Bakara suresi 34... gibi birçok ayete dayanarak, “Mürşid-Pir-Rehber”in yol göstericiliğinde “ölmeden önce ölünerek”, “ateşten gömlek giyilerek”, “demirden leblebi yutularak”, “serini meydana koyarak”, “sırr-ı sır ederek”, “Hakk ile yeksan olarak” cemlere girilerek erkân yürütülür. Musahiplik Cemi; Tebbet Suresi gereğince “çiğ” iken pişmiş iki canın ya da iki ailenin yola alınış erkânıdır.Bu sure gereğince, iki can “Ebu Lehep” gibi boyunlarına bükülmüş ip bağlanarak (iki tosun ya da koçlu kuzulu varsayımla) ve eşleri ardlarında, ipin ya da yağlığın ucundan rehber tutmuş (yedeklemiş) olarak, Pir huzuruna, meydana getirir. Canların rızalığıyla ve bir törensel seremoniyle yola alınırlar. Görgü Cemi: Yılda bir kez kış aylarında “hac farizası” gibi kabul edilerek icra edilir. Görgü Cemlerinde dâra durma, sitem çekme, tarike düşme, halka namazı, tevhid çekme, boy verme, baş okutma, semah dönme, eğitim ve telkin, hakkullah verme, ikrar alma, sorgulama-cezalandırma-aklama gibi dinsel ve sosyal evreleriyle birlikte; lokma, adak, kurban tığlama gibi şölensel bölümleri ihtiva etmektedir. Kadınlı-erkekli yapılan cem ibadetleri, Alevi toplu tapınma biçiminin çok önemli bir törensel ve şölensel boyutunu oluşturur. Bu cemlerden bazıları şunlardır: Abdal Musa Cemi, Muharrem Cemi, Hızır Cemi, Muhabbet Cemi, Nevruz Cemi, Ayak Cemi, Kısır Cem, Yağmur Cemi, Birlik Cemi, Sünnet Cemi, Bayram Cemi, Eğitim ve Öğretim Cemi, Kız ve Oğlan İkrârı Cemi, Musahiplik Cemi, Ölüyü Dâra Çekme ve Dârdan İndirme Cemi, Şikâyet-Sorgulama-Yargılama Cemi, Düşkün Kaldırma Cemi vb. Bir takvim yılında belirli günlerde veya önceden saptanan günlerde ya da ölüm gibi olağanüstü hallerde cem düzenlenir.(21)

13. Semah

Alevilerde semah, bir ibadet biçimidir. Semah, “Şems suresi” gereğice dönülür ve eda edilir. “Sırat-ı Müstakim”de nura (güneşe) gidişin simgesi olan semah, “Makam-ı Mahmûd’a” ulaşmanın da bir aracıdır. Sema’ya uçmayı betimleyen semah; başlama, ağırlama, yeldirme ile çoşkuyla, cezbeyle, aşkla, vecdle uçar yel olurcasına ruhsal ve döngüsel olarak, Allah ile bütünleşmedir. Semah, ayakta Allah’a yapılan bir ibadettir. Semah, Hz. Muhammed’in Mirac’ını sembolize ettiğinden, semah ederken / dönerken Sercem’e (dedeye) sırt çevrilmez. Semah, dünyanın dönüşünü, evreni ve Güneş sistemini sembolize eder. İnsan da mikro düzeyde bir evrensel sistemdir. İradi ve bedensel özellikleriyle, bilgi ve becerisiyle “Mutlak-ı Vücud”un bir parçası olan insan, semah ile O’nunla hemhal olur.

14. Tarik Çalma ya da Pençe Vurma

Tarik çubuğu “batıni” anlamda cennetteki Tuba Ağacı’ndan alınıp, Cebrail tarafından Hz. Muhammed’e “Allah’a ikrâr” için “çalınan” bir kutsal değenektir. Aynı uygulama Alevilerde “Tarik Altından Geçme” ibadet ritüelinde ki cemde Pir tarafından talibin baş ile göğüs bölgesinin, sırt kısmına yatay olarak 3 veya 12 vuruşlu olarak değdirilir / vurulur. Bu işlem yapılırken dede, “Tarik Suresi”ni okur. Toplu geçişlerde “Allah-Muhammed-Ya Ali!” diyerek 3 kez vurur. Tarik olmadığı zaman dede, el (pençe) vurur. Pençe, Ehlibeyt'i simgeler. Ehlibeyt hakkında Kuran’da Ahzab Suresi 33., Hûd Suresi 73. ve Kasas Suresi 12. ayetlerde kesin hükümler vardır. Bazı yörelerde Tarik; alaca değenek, erkân sopası, evliya, rıza gibi değişik adlarla da anılmaktadır. Diğer bir yoruma ve inanca göre de; Secde Suresi 18. ayet ve Rad Suresi 29. ayetin tefsirinde; “Tuba Cennet’te bir ağaçtır ki, asıl kökü Hz. Ali’nin sarayındadır ve her müminin sarayına bir dal salınmıştır.”(22) Buradaki batıni anlam, her şeyin Hz. Ali’de toplandığı ve bütünlendiğidir. Tuba ağacı da bunun simgesidir. Hz. Muhammed 628 yılında Hudeybiye’de Müslümanları bir ağacın altında toplayarak, kendisine bağlılık yemini ettirip biat aldı. Bunu yaparken, biat edip ikrâr verenlerin sırtına, ağaçtan kestiği sopayı vurarak takdis ederken, Fetih suresi l0. ve Tövbe Suresi 4. ayetleri okur. Bu biat törenine “Biat-ı Secer” (ağaç biatı) ya da “Biat-ı Rıdvan” (Cennet Biatı) denmektedir. Halife Ömer, kutsal sayılan bu ağacı keser. Hz. Ali yanlıları da bu ağacın dallarını alıp saklarlar ve cem törenlerinde ikrâr asası olarak kullanırlar. İşte, Alevi Dedelerinin cemlerde tarik olarak kullandıkları 80-100 cm. uzunluğundaki sopanın ya da çubuğun, andığımız Rıdvan Ağacı’nın dalları olduğuna inanılmaktadır.

15. Delil - Çerağ Uyandırma

Cemlerde belirli bir dizin içinde, edep ve erkân sırası ile Oniki hizmet sahipleri tarafından, belirli periyotlarla ritüeller icra edilir. Bu faaliyetlerden biri ve en önemlisi de “çerağ uyandırma” ve “cem birleme”, yani cem hitamında “çerağın dinlendirilmesi” dir. Çerağ uyandırılırken, Nur Suresinin 35. ayeti okunur. Bu meyanda Çerağ tecemeni ve gülbankı da okunur. Çerağ’a yol gösterici anlamındı “delil” de denmektedir. Çerağlar tek mumlu kandil, üç mumlu, Oniki ve kırk mumlu olmak üzere, çok kollu şamdanlardır. Tek mumludan başlamak üzere, kandiller uyandırılır. Dinlendirme işlemi ise, çok kolludan başlanarak teke doğru gidilir. Musahip Ceminde ise; tığlanan koçun kuyruk yağından yapılan üç fitilli çerağ uyandırılır. Çerağların her biri bir şeyi sembolize eder. Çerağ tek başına ışığı, aydınlanmayı ve Allah’ın nurunu simgelemektedir.

16. Oniki Ocak – Oniki Post ve Oniki Hizmet

Hâce Bektaş Veli; 1240 Babai kırımı sonrası, Batıni zümreleri yeniden örgütleyerek yapılandırır. 12 Mürşit Seyit Dede ocağını “Velâyet Makamı” olarak kendine bağlar ve Anadolu’da yaygın-örgün (mürşit-pir-rehber-talip) altyapısını oluşturarak, yeniden hiyerarşik zincirleme ile “Dedelik Kurumsal” yapısını kurar. Hâce Bektaş dergâhına bağlanan 12 Mürşid Ocağı yıllık “Karakazan Hakkı” olarak da “çerağlık” vermekle yükümlü kılınmıştır. Bu ocaklardan bir tanesi de benim mensup olduğum “Şeyh Hasan Ocağı”dır. Cem ibadetinde ilk halkayı teşkil eden ve posta oturan dede ve babalara, ulu kişilere izafeten 12 post makamı ihdas edilmiştir ki her birinin de özel görevleri vardır. Cem’lerdeki 12 hizmet sahiplerinin görevleri, İslâmiyet öncesi ve de sonrası “Kâbe”deki vazifelilerin Cemevlerine adaptasyonudur.(23) Eski Türk dini törenleri ile Hitit kült ayinlerinde de benzer “din hizmetlileri” vardır.

17. Hakkullah ya da Çeraş Hakkı

Alevilerde dini harcamalar cemaate bırakılmıştır. Devletin ya da o dönemdeki yöneticilerin din üzerinde otorite kurmamaları için, yöntem olarak dinsel giderlerin Alevi toplumu tarafından karşılanması cihetine gidilmiştir. Bugünkü demokrasi ve laiklik anlayışındaki inançların ve dini mekânların devlet kontrolünden ve müdahalesinden çıkarılarak “sivil topluma”, yani “cemaatlere” bırakılması görüşü ve uygulaması; çok eskiden beri Alevilerce hayata geçirilmiştir. Aleviler bu durumu neye dayanarak gerçekleştirmişlerdir? Aleviler, ibadet kurumlarının idamesini Kuran’ın şu ayetleine dayanarak yaşamasını sağlamışlar ve bugüne dek getirmişlerdir: Enfal Suresi 41. ve Haşr Suresi 7. ayetleri gereğince her ikrâr vermiş talip ve musahip kardeşlerin yılda bir kez olmak kaydıyla “Hakkullah”, diğer adıyla “Çerağlık” vermek farz kılınmıştır. Din vergisi de diyebileceğimiz bu nakti ya da ayni ödenti, kişinin veya ailenin yıllık net kazancının beşte biri (1 / 5) oranındadır. Alınan bu “Hakkullah” da beş eşit parçaya bölünerek şöyle üleştirilir:

1)     Velâyet Makamı olarak Hâce Bektaş dergâhına “Kara kazan” hakkı.

2)     Mürşit Makamına.

3)     Pir Makamına.

4)     Rehber Makamına.

5)     Fakir ve yoksullara.

Hakkullah, yıllık “görgü cemi” döneminde ya da harman sonu rehberler tarafından toplanır ve cemi yürüten dede, hiyerarşik yapıya göre ve köy ya da yöredeki fakir ve yoksulların, ihtiyaç sahiplerinin durumları göz önüne alınarak paylaştırılır, dağıtılır. Bazı dönemlerde dergâhlara devlet, yöneticiler ve sultanlar tarafından da “çerağ akçesi” gönderildiğini bilmekteyiz. Alevi dergâhları daha çok birer üretim merkezleri şeklinde örgütlenerek çalışmışlardır. Tarihsel kaynaklardan: Selçukluların Hasan Sabbah ve Alamut Daileri ile Suriye Nizari İsmaililere(24); Osmanlıların ise Erdebil, Hâce Bektaş, Antalya Şahkulu dergâhlarına “çerağ akçesi” verdiklerini öğrenmekteyiz.

18. Ölü Dârı ve Erkânı

Alevi, Sünni, Şii yada diğer mezhep ve tarikatlar, ölüm olayında insana ortak bir bakışla “cenaze namazı”nı kılma şeklinde mutabakat sağlamışlardır. Cenaze defin işlemleri ve namazı dışında, Alevilerde ayrıca kendi içtihatlarına göre de adapları ve erkânları vardır. Alevi inanç ve töresinde; Hakk’a yürüyen bir kimse (kadın veya erkek) daha naaşı gömülmeden bir “Toprak Kurbanı” tığlanır. Cenaze evden çıkarken “Su Selâsı” denen “Hüseyni” makamında nefes söylenerek uğurlanır ve ardından kovayla su dökülerek yolcu edilir. Cenazenin defnedildiği günün akşamı, ölen şahıs “Dâra Çekilir” ve “Ölü Dârı Erkânı ve Cemi” düzenlenir. Ölen şahsın musahibi ve birinci derecedeki akrabaları sorgulanır. Meftanın insanlara borcu-alacağı varsa, ödenir. İncinen varsa, rızalığı alınır. Ölen şahıs “kul hakkı”yla “dar-ı beka”ya gitmez. Bu dünyada aklanır ya da düşkün olarak gönderilir. Birinci gün kesilen kurban pişirilerek “ölü aşı” yemeği verilir. 40. gün ise; “Dârdan İndirme Erkânı / Cemi” düzenlenerek, “toplumdan rızalık” alınır, Hakk’a yürüyen dârdan indirilir. Kırkıncı gün yine yemek verilir. Bu cemde ölen şahıs aklanır ya da “ulu divan”a bırakılarak “uhrevi dünya”ya yolcu edilir. Alevilikte 1 - 40 gün arası geçen zaman aralığı “berzah âlemi” olarak anılır ki bu, ölen şahsın son “görgü cemi”nin yapıldığı bir dönemi kapsar. Alevilikte ölüye telkin yoktur. Ölen insan düşkünse “Dâr Cemi” düzenlenmez, kurban da tığlanmaz. Şeklen şeriata uygun cenaze namazı kılınarak, rızalık alınmadan defnedilir.

19. Hızır Orucu

Aleviler, Şubat ayının ikinci haftası, son gün perşembeye gelecek tarzda 3 gün Hızır orucu tutarlar ve sonunda da cem düzenlerler. Oniki çeşit Pohut helvası yapılarak, son gün kutsal yerlerde lokma olarak dağıtılır ya da Cemevinde yenir. Bazı yörelerde Hızır orucu, yine şubat ayının ikinci haftası perşembe gününden başlanarak, üçüncü hafta perşembe gününe kadar 7 gün tutulur, Hızır kurbanı tığlanarak cem yapılır. Hızır orucu, Kehf suresi 60, 72; Al-i İmran suresi 41 ve Bakara suresi 203. ayetleri gereğince 3 gün olarak tutulmaktadır. “Oruç tutmak, sadece yemekten içmekten kesilmek değil, nefsin isteklerinden uzaklaşmaktır.” Bu nedenle Aleviler, Hz. Adem’den Hz Muhammed’e değin tüm peygamberleri İslâm kabul etmişler, onların tebliğ ettikleri vahiyleri farz telakki ederek yerine getirmişlerdir. Hızır orucu da böylesi bir ibadettir.

20. Muharrem Orucu

Muharrem ayı, Arap toplumunda takvimin ilk ayıdır. Yılbaşı olmasından dolayı, Muharrem'in ilk günleri kutsal sayılmıştır. Bakara suresi 183. ayette belirtildiği gibi, önceki topluluklara da oruç farz kılınmıştır. Hz. Muhammed’in de Muharremde oruç tuttuğunu İslâmi kaynaklardan bilmekteyiz. Fecr suresi 1.- 5. ayette “Muharrem ayı”nın ilk on gecesini işaret ederek ve “on peygambere” izafeten, “on geceye yeminle başlar ki” kutsiyeti ifade etmektedir. Kuran’ın Fecr suresine dayanarak Aleviler, “On gün Muharrem orucu” tutarlar. Muharrem'in 10’unda da Hz. Hüseyin şehit edildiği için, ilâve olarak 2 gün de “yas orucu” tutarlar. Aleviler esas olarak, Muharremde 12 gün oruç tutmaktadırlar. Bazı yörelerde ise 15 gün olarak oruç tutulmaktadırlar ki bu durum, farz değildir. Kuran’da Muharrem orucu 10 gün farz kılınmıştır.

21. Ramazan Orucu

Hz. Ali Ramazan ayında şehit edildiği ve Muaviye de bayram yaptığı için, Alevilerin büyük çoğunluğu Ramazanda oruç tutmamaktadırlar. Buna karşın Hz. Ali’nin şehadetinden dolayı 9 gün oruç tutanlar da vardır. Ramazan ayının 20’sinden sonra, Kuran-ı Kerim nüzul ettiği için bazı Aleviler 9 gün, bazıları ise Kadir gecesi ile birlikte olmak kaydıyla 3 gün oruç tutmaktadırlar. Görüştüğüm Alevi dedelerinin tümü Ramazan ayında 29 veya 30 gün oruç olmadığında hemfikirdirler. Ramazanın 3 veya 9 gün tutulacağına ilişkin ise dedeler farklı görüşler ileri sürmektedirler. Dedelerin çoğunluğu ise, Kadir suresi ve Bakara suresi 185. ayet buyruğunca 3 gün orucun tutulabileceğini söylemektedirler. Ramazanda 3 gün oruç sonrası, Ramazan bayramında iki secde / tevhit halkasıyla cem eda edileceğidir.

22. İnfak - Zekât - Fıtra

Alevilikte “kul hakkı”, birinci önceliklidir. Her şey insana endekslidir. Müminin malı ve kazancında diğer müminlerin de hakları vardır. Allah’ın verdiğini insanlara vermek farz ve görevdir. Hz. Muhammed, “komşun aç ise sen tok yatıyorsan, bizden değilsin” buyurmaktadır. Kuran-ı Kerim’in tüm muhtevası “infak” üzerine kurulmuştur. Sosyal adalet kavramı olan “infak” şartı ve farzı, malın insanlık uğruna harcanmasını getirir. Zekât ve Fıtra da bu bağlamda ele alınarak farz kılınmıştır. Alevilerde zekât, “Hakkullah” içinde mütalaa edilmiştir. Kazancın beşte biri (1 / 5) Hakkullah olarak verilir ki bunun da 1 / 5’i fakirlere verilir. Fıtra da yine yoksullara verilir. Adaklar da daha çok “infak” çerçevesinde düşünülür. Kur’an’da zekat 250’yi aşkın ayette salât ile birlikte ifade edilmektedir ki bir ibadet faaliyeti olarak farz kılınmıştır.

23. Kurban ve Lokma

Alevilerde kurban, lokma dağıtım ve yedirme faaliyetleri, Kuran’daki “infak” çerçevesinde ele alınarak, bir ibadet biçimi olarak yerine getirilir. Alevilerde İkrâr kurbanı, Musahip kurbanı, Abdal Musa birlik kurbanı, Hızır kurbanı, Kurban Bayramı kurbanı, Düşkün kaldırma kurbanı, Muharrem kurbanı, Nevruz kurbanı, Dâr kurbanı,Toprak kurbanı gibi ibadete yönelik kurbanların dışında, daha çok “ulu” kişilere adanan adak kurbanlar vardır. Her cemde muhakkak kurban yemeği / aşı veya lokma denilen yiyecekler yenir. Lokmasız cem olmaz. Alevilikte “kurban kesmek” terimi kullanılmaz, yerine “kurban tığlamak” kavramı kullanılır. Şölen de diyebileceğimiz bu tip törensel ve görsel ritüelli yemek yeme, şerbet içme merasimleri daha çok Türk gelenek ve göreneklerinden kaynaklanmaktadır. Antik-Anadolu uygarlıklarında da bu tip kurban törenleri vardır.

24. Alevi Kimliği

Bilimsel tarih metodolojisiyle baktığımızda Alevilik; İslâmi daire içinde olup, çok kültürlü bir yaşam biçimidir. Heterodoks İslâm olan Alevilikte Türk töresi, gelenek ve görenekleri baskın olmasına karşın, tek bir ulusa dayanmamaktadır. Aleviler toplumsal temelde de bir sınıfa dayanmamaktadır. Aleviler, şehirleşmenin getirdiği kültürel kırılmalar ve sosyo-ekonomik kopuşlar sonucu, “Kimlik Yarılması”na doğru evrilmiştir. Bu nedenle de Alevilik tanımı muğlaklaşmış, kültürel ve inançsal boyutuyla erozyona uğramıştır. Bugünkü yaşadığımız toplumda köken olarak “Aleviler var”dır. Ama Alevi felsefesi, kültürü, inancı, yaşama biçimi adeta yok edilmeye çalışılarak, folklorik hale dönüştürülmüştür. Son on yılda “Alevi Uyanışı” her düzeyde örgütlense de geleneksel Alevilik doğal “mecrası”ndan çıkarılmaya çalışılmış, bazı yazar ve dedelerce geçici set çekilse de (25), bu çabaların devam edeceği ve sinsice darbe vuracağı gözükmektedir. Alevi öğretisinde çeşitli dini ve ideolojik çevrelerin bulanıklık yaratmalarının başlıca nedeni şudur: Aleviler, tarih bilincinden ve bilimsel düşünce metodolojisinden yoksun kalarak, kendi köklerinden giderek uzaklaşmışlar ve son kerteye gelmişlerdir. Aleviler, “ütopya”larından vazgeçerek, geleneksel söylemlerini bırakmışlardır. Tarihsel süreç içinde Alevi toplumuna önderlik etmiş “ulu”larının düşünce ve davranış muhayyilesinden kopmuşlar, tarihsel hafızalarında var olan düşünce ve davranış birlikteliğini yaşama geçirememişlerdir. Tüm bunların yerine de bir şey ikâme edemediklerinden, “boşluk”ta kalmışlardır. İşte bundan dolayı da bazı çevreler Alevileri kendi saflarına çekerek asimile etmeye çalışmakta ya da “kullanmak” istemektedirler. Kısaca bugün Aleviler tarihsel ve geleneksel “kimlik”lerine sahip çıkmaları için ne yapmalıdırlar? Aleviliğin geleneksel inanç boyutu muhafaza edilerek, Aleviliğin diğer kurum ve kuruluşları çağdaş ölçüt ve kentsel koşullara göre yeniden tanımlanmalı ve yapılandırılmalıdır. Alevi inanç öğretisini bugüne kadar yaşatan “Dedelik Kurumu” yeniden ihya edilmelidir. Nitelikli dede yetiştirmek için “fakülte” düzeyinde okul acilen açılmalıdır. Cemevleri tarihsel özelliklerine ve işlevine uygun kültür merkezleri haline getirilmelidir. Alevi vakıf ve dernekleri demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır. Dergâhlar cemaatin söz ve karar sahibi olduğu katılımcı bir yapıya dönüştürülmelidir. Kadınların ve gençlerin cemevlerine gelmeleri özendirilmelidir. Alevi felsefesinin “etik seçimi”nde dünya nimetlerinin “ortak paylaşımı” vardır. Yine, Alevilik ahlâki alanında “ben” yoktur, “biz” vardır. Bu anlayıştan hareket ile, bütün vakıf, dernek, dergâh ve cemevleri kendi tüzel kişiliklerini koruyarak, merkezi bir yapıda, bir çatı altında birleşmelidirler. Ancak bu yapılanma sonucu Alevilerin hak, hukuk ve özgürlükleri sağlanarak yaşama geçirilebilir.

www.alewiten.com, 22.11.2002

Dipnotlar

(1) Muhammed Hamidullah: İslâm Peygamberi (Hayatı ve Faaliyeti) Cilt:I-II, İrfan Yay. 5.Bas. İstanbul 1990 / 91

(2) Ali Bulaç: “Medine Vesikası Hakkında Genel Bilgiler” Birikim Dergisi Sayı: 38 / 39 (1992); “Medine Vesikası Üzerine Tartışma, I ve II” Birikim Dergisi Sayı: 47 ve 48 (1993); “Sözleşme Temelinde Toplumsal Proje” Birikim Dergisi Sayı: 40 (1993).

(3) İsmail Onarlı: “Medine Vesikası ve Alevilik” Kervan Dergisi, Sayı: 66, (1998).

(4) İmam Cafer –i Sadık Buyruğu. Haz. Adil Ali Atalay (Vaktidolu), Can Yay. 9.Bas. İstanbul 1999: 92-98

(5) El-Şehristani: El-Milel ve’l-Nihal, İstanbul 1845; Al Shahistani: “Kitab a Milal” Çev. Jean-Claud Vadet, Les Dissidences de l’Islam, Paris 1984.

(6) Sahih-i Buhari: Mutasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 7.Cilt, 8.Bas., DİB.Yay. Ankara s.75- 77 ve M. Hamidullah’ın age.

(7) Hasan Basri Çantay: Kuran-ı Hâkim ve Meâl-i Kerim, Neşre Hazırlayan: M. A. Yekta Saraç, Risale Yay. İstanbul 1997 ile (1.Bas.1957’ye) deki ayetlerin Türkçesine bkz.

(8) Y. N. Öztürk, S. Ateş, A. Bulaç, H. Yazır, Ö. N. Bilmen’in Kuran çevirilerine bkz.

(9) Ahmet Bican Efendi: Envâr-ül âşıkin (Âşıkların Nurları), Huzur Yay. İstanbul s. 411-413.

(10) İsmail Hakkı İzmirli: Kuran-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Eren Yay. İstanbul 1977.

(11) Ali Bulaç: Kuran-ı Kerim’in Türkçe Anlamı (Meal ve Sözlük) Birim Yay. İstanbul 1985; ilgili sure ve dipnotuna bkz.

(12) Muhammed Hamidullah: İslâm Müesseselerine Giriş, Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma, İstanbul 1992: 65- 69 ve Sahih-i Buhari, DİP. Yay. 1991: 2 / 544, 5 / 276 11 / 59 bkz.

(13) Anton J. Dierl: Anadolu Aleviliği, İstanbul 1991: 103.

(14) M. Hamidullah: “İslâm Peygamberi” S. 134- 148

(15) Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslâm, l6. Bas. İstanbul 1997: 58-59.

(16) Bedri Noyan: Bektaşilik ve Alevilik Nedir? Ankara 1985: 50.

(17) M. Hamidullah, age. Cilt-I:139

(18) Murtaza Mutahari: İnsan-i Kâmil, İstanbul 1989: 161.

(19) Y. N. Öztürk: Tarih Boyunca Bektaşilik, 3. Bas. İstanbul 1985: 50.

(20) Y. N. Öztürk: Kuran’ın Temel Kavramları; Kuran’daki İslâm Yeni Boyut Yay. İstanbul.

(21) Mehmet Yaman: Alevilikte Cem; Alevilikte Cenaze Hizmetleri (İstanbul 1998-1999) adlı kitaplara bkz.

(22) Hazreti Ali Divanı. Ter. Şerh eden: Müstakimzade Süleyman Efendi; Günümüz Türkçesi: Şakir Diclehan, Ana Yay. İstanbul 1981: 69.

(23) İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, TTK. Yay., 2.Bas. Ankara 1984: 161 dipnotuna bkz.

(24) İsmail Kaygusuz Al Hamawi, Al Şehristani, Farhad Daftary’nin İngilizce ve Fransızca olan eserlerinden çevirdiği yayınlanmamış notlarından alınmıştır.

(25) Alisiz Alevilik Olur Mu? Ortak kitap, Ant Yay. İstanbul 1999-İsmail Onarlı'nın makalesi.