İsmail Onarlı

Alevi Terminolojisinde “Kul” ve “Fakır” Terimlerinin Anlamı

Bilim adamlarının dediklerine göre: Türkiye’deki Alevi - Bektaşi – Kalenderi - Bedreddini - Kızılbaş –Tahtacı – Yörük - Ahi ve Nusayri gibi zümreler Antik Anadolu inanç ve kültürlerinin devamıdırlar. Frig - İyon - Lidya - Likya - Luvi - Trak, Hitit / Hatti - Komagane, Med -  Mitani - Pers, Sümer - Babil - Asur - Urartu, Pavlician - Bogomil, Roma - Bizans - Helen - Grek, Arnavut - Sırp - Hırvat - Bulgar - Boşnak - Pomak - Çingene, Arap - Türkmen - Acem -Zaza - Kürt - Selçuklu - Osmanlı gibi uygarlıkların günümüz uzantılarıdır. Bu inanç ve kültürler, tarihsel süreç içinde, Türkmen kültürüyle sentez olarak bir potada eriyerek Anadolulaşır ve Türk kültür alışımı halini alır. Alevi zaviye ve tekkeleri, türbeleri ve külliye ile cemevleri; antik-Anadolu uygarlıklarının inanç yerleri, Tanrı-Evi ile Gök-Tapınakları, ibadet mekanları ve mabetlerinin bileşkesidir.

Bilimsel tarih metodolojisi ile Alevilik terminolojisine baktığımızda, Aleviliğin 7. yüzyılın başından 13. yüzyıl sonuna kadar öğretisi, kavramları yerli yerine oturmuş ve bugünkü anlaşılır anlamda kullanılır olmuştur. Bazı yazarlar ve kendilerine araştırmacı diyen zatlar; Aleviliği 16. yüzyıl hatta 18. ve 19. yüzyıla değin şekillendiğini ileri sürmektedirler ki, biz bu görüşe katılmıyoruz. 13. yüzyıldan sonra gelen kuşaklardan bazı önderler, ozanlar, mürşidler; ocakzadeler, dergahlar, Alevililiği maddeleştirerek erkannameler, Buyruk ve risaleler gibi kitapçıklar ile yaygınlaştırarak avamın anlayacağı bir biçime sokmuşlardır.

Araştırmacı; bulgu, işitsel ve görsel malzemeyi tarihsel belge ve kronoloji ile örtüştürmek zorundadır. Gözüyle bir objeye bakan araştırmacının beyniyle de nesneyi algılaması gerekir. Araştırmacı; gündelik politikalardan uzak durarak duygusal davranmamalı, bilgi ve bulguları harmanlayarak, yeniden ve yeniden zihinsel üretimde bulunmalı ve beynin süzgecinden geçirmelidir.

Anadolu’nun Aydınlanma Çağı, 13. yüzyıldır. Araştırmacı konusunu objektif kriterlerle incelerken, kırılma ve nirengi noktalarını da iyi saptaması lazımdır. Kul terimini, 125 yıl ömür sürdüğü öne sürülen, Rus araştırmacı ve yazarlarınca da kabullenilen 1167 yılında bir yer altı oyuğuna girerek ömrünün sonuna değin çile dolduran / çeken, Hâce Ahmed Yesevi (1103-1228) dahil, birçok Alevi ulusu ön ad veya mahlasının ön takısı olarak kullanmışlardır.

Görüştüğüm çok sayıdaki postnişin dede ve baba, türbedar ve tekkeşin kendisini kul, fakr, fakır, fakir, kemter, hizmetçi, fukara hizmetli gibi adlarla tanıtmışlardır. Hz. Muhammed, Kırklar Cemi’nin yapıldığı mekanın kapısında kendisini “Hâdım-ül-fukarâ” olarak tanıtır. Sanıyoruz fakır kavramı da buradan gelmektedir. “Tefekkür ve Tevekkül Dönemi”ne giren bir Alevi insanın dünya malında-mülkünde gözü olmaması (ya da aç gözlü olmaması) gerekir, yani fakir olması (asgâri / en az kendi yağıyla kavrulması) gerekmektedir. Fakır; abdal olan, turap olan, yüzü yerde olan, engin olan, maddi ve manevi olarak gönlü cömert olan anlamındadır.

Alevi tasavvufunun teorisinde, yani etiğinde ve pratiğinde, yani ahlakında insanın insana kulluğu yoktur. Alevi formasyonu alan fertte aranan, düşünce ve davranış birlikteliğidir. Alevilikte kölecilik düzen tarzı yoktur. Alevi tasavvufu, teorisi ve pratiğiyle kendine özgü bir sistem ve farklı bir disiplini gerektirir. Feodal döneme özgü bir öğreti olmasına karşın Alevilik kuramı, bugün dahi evrensel hukuk normlarına uymaktadır. Alevi ahlakında aranan öncelik, fiilen bireylerin özel davranış biçimleri ve toplumsal yaşama uyma disiplinidir.

Fatiha Suresi’nin gereğini yerine getiren, Üçüncü İmam Hz. Hüseyin (Ocak 626-10 Muharrem 61 / 10 Ekim 680 Çarşamba); Hicretin dördüncü yılında şevval ayının üçüncü gününde Medine’de dünyaya geldi. Annesi Hz. Muhammed’in kızı Fatıma, Babası Hz. Ali’dir.

Allah’tan başka kimseye kulluk edilmeyeceğini bildiren Ayet-i Kerime: (İyake na’budu ve iyyake nasta’in –1/5) demektedir ki, bu emir doğrultusunda, “Baskıya, zulme, işkenceye, sefalete, yoksulluğu, yolsuzluğa, açlığa” karşı: “direnme hakkını haklı kılan bir farz”dır. Allah’ın emirlerinde ve peygamberin sözlerinde kadercilik yoktur. İnsan en iyi şeye layıktır. 18 Nisan 680’de Muaviye’nin ölümü üzerine Şam’da veliaht olan Yezid halife olur. İşte Hz. Hüseyin’de Allah’ın bu emri ile hareket ederek zalim bir yönetici olan Yezid’e karşı baş kaldırarak, onun halifeliğini tanımaz. Hz. Hüseyin kıyam ederek, Kerbela Çölü’nde yarenleriyle şehit oldukları için; bütün Aleviler “Matem-i Muharrem” orucu tutarlar ve O’nu diğer İmamlardan da üstün tutmaktadırlar.

Alevi tasavvufunu bugüne değin yaşamasını sağlayan Hz.Hüseyin’in bu kıyamıdır. Ulu ozan Pir Sultan; Hz. Hüseyin’in en son devamcılarından sadece birisidir. Ve şöyle seslenmektedir: Takdir olan gelir başa” gelir. Canlar “tevekkül ile özü öze bağlayın sular gibi çağlayın ve sonucunda da Münkire kılıç çalalım.” demiştir.

Her Alevi birer Hz. Hüseyin, Muhtar Sakafi, Eba Müslim Horasani, Baba İshak Şami - Baba İlyas Horasani, Hacı Bektaş-î Veli Horasani, Şeyh Bedreddin, Şah İsmail Hatayi, Kalender Çelebi. Pir Sultan Abdal gibi Hak ve Halk Erenlerinden olmalıdır!

Alevi felsefesine göre; hüküm Allah’ın, egemenlik (hakimiyet) Millet’in, bireyi ve toplumu, mülkü koruma Devlet’indir. Bu anlayışa göre; Aleviliği tanımlarsak:

Alevilik; Allah’a kul, Hz.Muhammed ümmet, Hz.Ali’ye talip, Hz.Hüseyin’in Yolu’nda gitmek ve 4 kapı 40 makam 360 menzil umdelerine uymaktır. Alevilik durağan değildir, hareket halindedir; çağa, mekan ve zamana göre değişir, gelişir ve dönüşür. Ama ana unsurları ve ilkeleri 13. yüz yıl sonunda tamamlanmıştır. Alevi tasavvufu yaşanarak öğrenilir. Alevi birey felsefeyi içselleştirerek ve davranışlarına uygulayarak ancak toplumsal yaşam tarzı haline getirebilir. Alevilikte ırkçılık yoktur, nesnel evrensel insani bir düşünce yapısı vardır.

Muhiddin ibn Arabi; Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Mevlana Celaleddin Rumî (ölm. 1273) gibi Anadolu Aydınlanma Çağı'nın mutasavvıfları ile aynı dönemde yaşamış ve birbirlerinden etkilenmişlerdir. İslam felsefesine Alevilik tasavvufi mevzuatıyla katkıda bulunan Muhiddin ibn Arabi (Şeyh Ekber), Aleviliğe “kamutanrıcılığı” boyutunu eklemlemiştir. Alevi tasavvufi ile yetişmiş bazı düşünürler, aklı ön plana alarak; doğa ve toplumsal olayları, evreni diyalektik yöntem ile algılamaya çalışmışlardır. Bu batıni sufiler, nesnel diyalektik yaklaşımla; Vahdet-i Vücud aşamasından Vahdet-i Mevcut aşamasına geçerek, Aleviliği bir inanç ve “bilgelik öğretisi”ne dönüştürerek, toplum tasarımı haline getirdiler ve kurumsal olarak “Kamil Toplum”u hedeflediler.

Hz. Muhammed, “komşun aç ise sen tok yatıyorsan bizden değilsin” demektedir. Kuranıkerim’de “infak”, yardımlaşma ve dayanışma farz kılınmıştır. Alevilik öğretisindeki “Musahiplik” ve “Rıza Kenti” kavram ve içerikleri de bireylerarası toplumsal dayanışma ve yardımlaşma anlamındadır. İnanlar için içi boş kavramlar değildir. Öyle algılanmakta ve anlaşılmaktadır!

Müzik, bağlama ve deyiş Alevi ibadetinde ve ritüellerinde önemlidir. Bu nedenle Allah’tan ilham aldıklarına inanılan dedeler, aşıklar ve ozanlar, Alevilerce kutsal kişi sayılırlar ve takdis edilirler.

Kul Himmet, Kul Yusuf, Kul Nesimi, Kul Ahmet, Kul Hasan, Kul Hüseyin, Kul Mazlum, Kul Budala, Kul Bayrami, Kul Yakup, Kul Veli, vb. gibi onlarca ozan nefes-deyiş-türkü ve şiirlerinde “kul” sözcüğünü kullanırken, Bektaşi kutbu olan Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba “fakır” ve “Aşık” kelimesini kullanmıştır. Bir Bektaşi olan ve Malatya’da görev yapan, Dr. Ziya Oykut da “Kemter” ön adını kullanmıştır. “Kemter” gönül gözü açılan“kul ve fakır” anlamında kullanılmıştır. Amasya - Merzifon’un Kıreymir Köyü’nden Musa Dede’nin oğlu Aşık ve Dede olan Ali (Oymak) “Halka hizmeti Hakk’a ibadet” sayarak yazın adını Aşık Kul Fakır olarak değiştir ve “Hakk-Muhammed-Ali Yolu”na hizmeti kendine süresiz görev adlederek ve sorumlu hisseder, Hakk’a yürüyence kadar öyle davranır.

Sonuç olarak 1990’lı yıllar Alevilerin “uyanış dönem”iydi, şimdi ise “bilgi toplumu” olma dönemidir. İnsan ömrünün sonuna dek öğrencidir. İnsan bilmediği şeye karşı düşmandır ve ondan korkar; bu nedenle yaşam boyu öğrenmek zorundadır. Aleviler; Aleviliği daha iyi anlayarak özümseyip içselleştirebilmeleri ve her kesimin Aleviliği daha iyi kavrayabilmeleri için; Aleviliği işaret eden ve kapsayan; ibadet, seremoni ve ritüeli, sözcük ve terimleri, türbe, tekke ve zaviyeleri, ziguratları, atasözü, cemevi ve ocakları, mekan ve törenleri, gelenek ve görenekleri vb. gibi unsurlar ile hadis ve özlü sözleri, kavramları içeren bir “Alevî - Bektaşî Ansiklopedik Etimoloji (étymologi) Sözlüğü” bireyler kollektif olarak veya yetkililerce ya da sivil toplum kuruluşlarınca kaleme alıp yazılabilir.

www.alewiten.com, 12.6.2003