İsmail Kaplan / Hasan Kılavuz
Türkiye’de İnanç Kurumları ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na Yönelik Reform Önerileri
1. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Özerkleştirilmesi
Anayasaya göre “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin ana kurumları içinde yer almıştır. Böylece, Türkiye’de laik sistemde olması gereken, dini konularda karar yetkisinin kayıtsız şartsız devletten bağımsız olarak inanç kurumlarına devredilmesi ilkesi, çeşitli nedenlerden dolayı, uygulama bulmamıştır. Sadece bununla kalınmamış, aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı Sünni İslam inancının temsilciliğini yapmakla ve ona dini hizmet vermekle, tarafsızlığını kaybetmiştir. Türkiye’de Sünni İslamın dışındaki inanç grupları, yıllardır Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan dışlanmışlardır. Daha da önemlisi; her kesimin vergilerinden oluşan genel bütçeden, inanç gruplarına para ayrılması, laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır.
Laiklik, Avrupa ülkelerinde, din işleri tamamen inanç kurumlarına bırakıldığı için, başarılı olmaktadır. Laik ülkelerde anayasalar gereği, kimse herhangi bir dini ayin ve ibadet yapmaya zorlanamaz. Laik bir devlet, bu temel insan hakkını sadece devlet kurumlarında değil, her yerde ve her zaman garanti altına almakla yükümlüdür. Avrupa’da kiliselerin özerk olmaları, onların uzun vadede insan haklarını en iyi koruyan ve uygulayan kurumlar konumuna gelmelerini sağlamıştır.
Sünni öğretinin öğretildiği 600’den fazla İmam Hatip Okulu’nda, şimdiye kadar Türkiye toplumunun inanç yapısı, gerçeğe uygun olarak verilmemiş, diğer okullardaki öğrencilerle İmam Hatip Okulu öğrencileri arasında toplumsal barış değil, husumet yaygınlaştırılmıştır. Sadece Sünni İslam öğretisinin öğretildiği kurumların masrafları, devlet bütçesinden değil, yine Sünni İslamı savunan kurumlar ve kişiler tarafından karşılanmalıdır. Bu konuda, devletten hiç yardım almayan Alevi vakıf ve cem evleri, örnek teşkil etmelidir. Şu andaki uygulamayı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve ona bağlı kurumların örneğin, Kur’an Kurslarının masraflarını devlet bütçesinden almaları, diğer inançlara karşı haksızlıktır.
Okullarda “isteğe bağlı” verilecek “Din Kültürü” derslerinde ve ders kitaplarında Alevi kültürüne ilişkin temel bilgilerin verilmesi, sadece Aleviler istediği için değil, aynı zamanda toplumsal barışı ve sevgiyi teşvik edeceği için de gereklidir. Din adamı yetiştirilen yüksek okullarda, sadece Sünni İslam öğretisine yer verildiği için, din adamları ülkenin tümünü kapsayacak gerçeklerden uzak bilgiler edinmekte ve mesleklerinde tek yönlü ve taraflı görev yapmaktadırlar. Bu nedenle, İlahiyat Fakülteleri bünyesinde sadece Sünni İslam öğretisi değil, aynı zamanda Alevi ve diğer inançlara da yer verilmeli, örneğin “Alevi Enstitüleri” açılmalıdır. Böylece Alevi öğretisine hakim din adamları da yetişebilecektir.
Bu alandaki en son haksız uygulama, TRT 4 de yapılacak dini yayınların içeriğidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, her alanda olduğu gibi, bu yayınlarda da sadece Sünni İslam öğretisine yer verecek ve toplumsal barışı sağlama yönünde önemli bir fırsat, heder edilmiş olacaktır. TRT’nin, tüm toplumu dikkate alarak, Türkiye gerçeklerine uygun, azınlık inanç gruplarının da kendilerini bulacakları dini yayınlar yapması önemlidir. Bu konuda dahi yayın sorumluluğu, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’na bırakılmamalıdır. Devletin vatandaşını bilgilendirme görevi, tek yönlü dini bilgilerle değil, tarafsız olarak bütün inançlara ve yorumlarına yer verilerek yerine getirilmelidir.
2. Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı İçinde Temsili Önerisi Gerçekçi midir?
Şu anda Türkiye’de Alevilerden de bazı kesimler, Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı içinde temsil edilmesi ile Alevilere daha iyi din hizmetleri verileceğini savunmaktadır. Bu görüşü, değişik açılardan ele alalım: Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı içinde temsil edildiğini, bir an için kabul edelim. Bu temsil, hangi düzeyde ve oranda olacak? Alevilerin nüfus oranında temsil edilmeleri, nüfus oranının tesbit edilmesini gerektirecektir. Nüfus sayımında, vatandaşlara inançları sorulmak zorunda kalınacaktır. Bu ise, T. C. Anayasasının 24. maddesindeki “kimse inancını açıklanmaya zorlanamaz” ilkesine aykırıdır. Anayasal bu engel aşılsa bile, Aleviler hakkında henüz geçerli olan önyargılar ve geçmişteki baskılar nedeniyle, Alevilerin haklı korkuları, böyle bir tesbitin gerçeğe uygun yapılmasını önemli ölçüde engelleyecektir.
Öte yandan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilerin kurumsal olarak temsili sağlanmış olsa bile; bu defa dini hizmetler konusunda var olan farklı anlayış ve yorumlar nedeniyle Sünni ve Alevi temsilciler arasında tartışma ve kavgalar yaşanacak ve bu tartışmalar, her iki kesimde huzursuzluk yaratabilecektir. Her iki kesimin temsilcileri, kendilerine verilen sorumluluğu yerine getirebilmek için, birbirleri ile mücadeleye girmek zorunda kalacaklardır. Örneğin, baş örtüsü takıp takmamak, Alevilerde dini bir konu değildir. Bu konuda tüm vatandaşlara yönelik tek tip “Diyanet fetvası” hangi yönde olacaktır? “Baş örtüsü takmak vaciptir” fetvası, Alevileri dinde zorlamaya götürürken, “Baş örtüsü takmak serbesttir” fetvası Sünnilerin belirli bir kesiminin anlayışına ters gelecektir. Buna benzer daha birçok konuda var olan anlayış ve tavır farklılıkları, Alevi ve Sünni temsilcilerin, aynı çatı altında ortaklaşa çalışmalarını zorlaştıracak ve ister istemez gereksiz sürtüşmeleri beraberinde getirecektir. Ve Alevi öğretisinin Diyanet İşleri Başkanlığı yolu ile Sünnileştirilmesi kuşkusu, daha da belirginleşecektir.
Devlet, dini konularda tarafsızlığını ancak ve ancak, inanç kurumlarını “özerkleştirmekle” sağlayabilecektir. Devlet ve kurumları arasında oluşmuş, yasalarla korunma altına alınmış, karşılıklı dokunulmazlık ilkesi çerçevesinde çalışan özerk inanç kurumlarının var olduğu sistemde, hiç bir taraf, diğerine veya devlete baskı yapma gereğini duymayacak ve inanç kurumları toplumda puan kazanmak için yararlı bir yarışma içine gireceklerdir. Avrupa’da kilise kurumlarının, son 30 yıldır örneğin, gençlere, yaşlılara ve göçmenlere yönelik sosyal hizmetler ve barışı koruma yönünde yaptıkları olumlu çalışmalar, ancak özerk sistemin yerleşmesi sonucu mümkün olabilmiştir.
Laik bir devlet içinde, inanç kurumları dışında kalmak isteyen vatandaşlara eşit davranabilmek için de inanç kurumlarının özerk olması gereklidir. Hem Alevi hem de sünni kesimde, kendi inanç özgürlüğünün var olduğu bir ülkede en doğal bir durumdur. İnanç kurumlarının, devlet tarafından tüm vatandaşlara hizmet veren kurumlarmış gibi -Diyanet İşleri Başkanlığı’nda olduğu gibi- kabul edilerek finanse edilmesiyle, bu kişilere haksızlık yapılmaktadır. Örneğin, eğitimde kişisel özgürlüğün olmaması, devletin eğitimi kendi amaç ve ilkelerine uygun olarak düzenleme hakkından kaynaklanmaktadır. Buna karşın, inanç kurumları için serbestlik ilkesi, yani isteyen vatandaşların kendi inanç kurumlarını oluşturmaları ve finanse etmeleri, inanç özgürlüğünün gereğidir.
3. İnanç Kurumlarının Özerk Olmalarının Koşulları
Devlet, inanç kurumlarının serbestçe oluşmasını garanti altına almalıdır: Laik ülkelerde, inanç kurumları, aynı inançtan kişiler tarafından herhangi bir sınırlama getirilmeden, serbestçe oluşturulabiliyorlar. Devlet, bu konuda ne kendisi bir sınırlama getiriyor, ne de inanç kurumlarının birbirlerini engellemelerine müsaade ediyor. Devletin kurumlar, vergi, ceza vb. ile ilgili geçerli yasaları, derneklere nasıl uygulanıyorsa, inanç kurumlarına da aynen uygulanıyor.
İnanç grupları, kendi istekleri ve olanakları oranında ve Türkiye’de geçerli olan tüm yasalara saygı göstererek, inanç kurumlarını oluşturabilmelidir. Böylece, bireyler, gerçek inanç özgürlüklerine kavuşmuş olacaklardır.
Her inanç kurumu, kendisini oluşturan vatandaşların verecekleri ücret, aidat ve bağışlarla masraflarını karşılamalıdır: İnanç özgürlüğünün bedeli, kendi örgütünün, kendi eğitim kurumunun, kendi imamının, kendi cem evinin vs. Masraflarını, devletten yardım beklemeden üstlenmektir. İnanç kurumları, giderlerini, üyelerinden ve destekleyicilerinden değişik hizmetler için alacakları, ücret, aidat ve bağışlardan karşılamalıdır. Bu durumda, katılımcılık gerçekleşecek ve inanç kurumlarına, o kurumların üyeleri tarafından sahip çıkılacaktır. Devletin tüm yasalarının, inanç kurumlarının para trafiği için de geçerli olması, ortaya çıkacak mali anlaşmazlıkları çözme konusunda ilke olmalıdır.
Her inanç kurumu yönetimini ve diğer kurullarını, kendisi belirlemelidir: Devlet, laik olmakla, dini konular üzerinde yetkisini, inanç kurumlarına devrettiğini kabul etmiş demektir. Laik sistemlerde, devletin dini konular üzerinde karar verme yetkisi yoktur. Böylece, inanç kurumları, kendi yönetimlerini demokratik kurallara göre, devletten tamamen bağımsız olarak oluşturabilirler. İnanç kurumları, kendilerinin oluşturdukları ve kabul ettikleri tüzük ve yönetmeliklerle idare edilirler. Diğer toplum kurumları için yetkili olan mahkemeler, inanç kurumlarının idari işleri ile ilgili anlaşmazlıklar olması halinde, karar vermeye yetkilidir. Dini konularda verilecek kararlar, örgüt içi yönetmelik ve tüzükler doğrultusunda yetkili organlar tarafından gerçekleştirilebilir.
Devlet, okullarda “isteğe bağlı” olarak verilecek din derslerini, inanç kurumlarının eşit katılımı ile ortaklaşa organize etmelidir: Devletin yalnız başına din ve din kültürü derslerinin içeriğini belirlemesi, devleti Allah adına görev yapma iddiasına götürür. Öte yandan devlet, ülke yönetiminin gereği olarak din derslerinin okul sistemi içinde organize edilmesini ve yürütülmesini arzu eder. Ama inanç özgürlüğünün gereği, inanç gruplarının ve kurumlarının, din dersleri programını belirlemek ve din kültürünü -kendi doğru bildikleri ve inandıkları gibi- çocuklarına aktarma hakları vardır. Devlet, bu hakkın, kendi bilgisi dahilinde sağlanabilmesi için, eşit oranlarla temsil edilen din dersi programı belirleyen komisyonlar kurulması yoluna gider. İnanç kurumlarının katılımcılığı, sadece ders planlarının ve ders kitaplarının içeriğinde değil; aynı zamanda derslerin organizasyonunda ve öğretmenlerin belirlenmesinde de geçerlidir. Ders programları komisyonlarının oluşumu ve çalışması, demokratik kurallara, özellikle katılımcılığa ve karşılıklı saygıya dayanır. Böylece, inanç kurumları ile devletin eğitim kurumları arasında, din dersleri konusunda eşgüdüm sağlanmış olur. Böylesi bir uzlaşma zemini, karşılıklı korkuların giderilmesi ve güvenin sağlanması için vazgeçilmez bir koşuldur.
Azınlıkları koruma ilkesi: Devlet, çoğunlukta olan inanç gruplarının bulunduğu bölgelerde, azınlık inanç grupları için isteğe bağlı din dersleri organize edilmesini, garanti altına almalıdır: Her okulda, azınlık inanç gruplarına ait olan belirli bir sayıdan fazla öğrencinin bulunması halinde, -o grubun inanç kurumlarının katılımı ile belirlenmiş program çerçevesinde-, isteğe bağlı olarak din dersleri sunulmak zorundadır. Bu zorunluluk, inanç grupların eşitliği ve her inanç grubunun inanç özgürlüğünden eşit olarak yararlanması ilkesinin sonucudur. Türkiye koşullarında grup oluşturmak için, aynı inançtan çocukların sayısının 20 olması yeterli sayılmalıdır. Örneğin, Almanya’da eyaletlerde azınlık bir gruptan öğrenci sayısının 8-12 arasında olması halinde, onlar için, din ve din kültürü dersleri organize edilmektedir.
Azınlık ilkesinin uygulanması halinde, örneğin, Sünni öğrencilerin çoğunlukta olduğu okullarda Alevi öğrenciler için veya Alevi azınlığın çoğunlukta olduğu bölgelerdeki Sünni öğrenciler için, din ve din tarihi dersleri olanakları hazırlanacaktır.
“İnanç Kurumları Yasası” çıkarılmalıdır: İnanç kurumları, bu konuda yukarıdaki ilkeler doğrultusunda yapılacak olan “İnanç Kurumları Yasası” çerçevesinde oluşabilirler ve gerekli koşulların yerine gelmesi durumunda, başvuru sonucu, TBMM tarafından “yasal inanç kurumu” olarak kabul edilebilirler. “İnanç Kurumları Yasası”, bu kurumların kuruluş, tüzük ve organları hakkında genel ilkeleri belirler. Yasal inanç kurumu olarak kabul görmüş kurumlar, din dersleri ve diğer dini konularda, devletin muhatabı olurlar. Devlet bu kurumları eşit olarak tanır ve onlara eşit olarak davranır. Henüz yasal inanç kurumu olmamış örgütler, yasalarca güvence altındadırlar, ancak dernekler gibi muamele görürler.
İnanç kurumları, yukarıdaki öneriler doğrultusunda değiştirilmiş olan anayasanın temel ilke ve değerlerine bağlı kalırlar ve bu ilkeleri ihlal edemezler. Aksi takdirde, her örgüte uygulanan yaptırımlar, inanç kurumlarına da uygulanır.
Geçici Hükümler:
“İnanç Kurumları Yasası” var olan durumdan, amaçlanan duruma geçiş süresinde geçerli olmak üzere, bir dizi geçici maddeyi içermelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özerkleşmesi sürecinde, Diyanet’e ait devlet yardımları ile oluşturulmuş kadrolar, gayri menkuller ve diğer varlıklar, belirli oranlar doğrultusunda Sünni, Alevi ve diğer azınlık inanç gruplarının hizmetine açılmalıdır. Örneğin, Alevi köylerindeki cami ve mescitler, o yöredeki toplumun isteği doğrultusunda cem evlerine dönüştürülmelidir.
Devlet okullarında, 1982 Anayasası gereği verilen zorunlu din derslerinde okutulan “din kültürü ve ahlâk bilgisi” dersleri kitaplarının hiçbirinde, şimdiye değin Sünni öğretinin dışındaki inançlara, örneğin, Alevi öğretisine yer verilmemiştir. Türkiye’de Alevi inancını yok saymak olan bu uygulama, aynı zamanda mecburi olan bu derslerde Sünni İslam öğretisini öğrenmek zorunda kalan Alevi çocuklarının da Sünnileşmesini desteklemek demektir. Ayrıca, Sünni ailelerin çocukları da okullarda, Alevilik gerçeğini öğrenemedikleri için, ön yargılarla yaklaştıkları Alevi arkadaşları ile güvenilir ilişkiler kuramamaktadır. Bu önemli eksikliği gidermek için, geçiş döneminde, din dersleri, isteğe bağlı olmalı ve Sünni öğretinin dışındaki dini öğretilere de yer verilmelidir. En uygun çözüm, değişik inanç gruplarının katılımı ile ortaklaşa din ve din kültürü derslerinin hazırlanmasıdır. Almanya’da bu uygulamanın örneği, Hamburg eyaletinde kademeli olarak gerçekleştirilmektedir.
4. Sonuç
· Anadolu’nun kültür mirasını, gerçeğe daha yakın yaşayıp yaşatabilmek;
· Türkiye toplumunun istemediği radikal İslam dayatmacasını önlemek;
· Bütün inanç gruplarının birarada, ama birbirlerine baskı yapmadan yaşayabilmeleri ve arzuladıkları doğrultuda din özgürlüklerini gerçekleştirebilmeleri;
· Çocuklara, velilerin hakları yönünde, din kültürünü ve ülke kültürünü gerçeklere uygun biçimde verebilmek;
· Anayasada belirtilen, demokratik, laik ve sosyal devleti, her kesimden vatandaşın desteği kazanılarak gerçekleştirebilmek ve koruyabilmek;
· İnanç grupları ve tüm vatandaşlar arasında hoşgörü, barış ve huzuru teşvik etmek için,
şu hususlar önem taşımaktadır:
· Devlet, inanç kurumlarının serbestçe oluşmasını garanti altına almalıdır.
· Her inanç kurumu, kendisini oluşturan vatandaşlar tarafından finanse edilmelidir.
· Her inanç kurumu, kendi yönetimini kendisi belirleme hakkına sahip olmalıdır.
· Devlet, isteğe bağlı din dersleri programlarını, inanç kurumlarının eşit katılımı ile ortaklaşa belirlemelidir.
· Devlet, azınlıkta olan inanç grupları için, isteğe bağlı din derslerini, garanti altına almalıdır.
· Meclis, bu reformlar için “İnanç Kurumları Yasası” çıkarmalıdır.
· İnanç özgürlüğünü garanti altına alacak şekilde değiştirilmiş T. C. Anayasası, tüm inanç kurumları için de bağlayıcı olmalıdır.