Lütfi Kaleli

Alevilik İslamın Neresinde?

Rahmetli Nejat Birdoğan ‘‘Alevilik İslam dışıdır’’ deyince Aleviler arasında kızılca kıyamet koptu, silahlar çekildi, yargısız infazlar başladı. Kendilerini daha çok ‘‘Alevi-İslam’’ sayanlar, ‘‘Alevilik İslam’ın özüdür’’ diyerek İslama sarılıp Arap dil ve kültürünün etkisine girdiler. O arada Diyanet İşleri çevresi de bu ortamdan yararlanarak öteden beri sürdürdüğü asimilasyon politikasına hız kazandırdı. 1980’li yıllarda Diyanet İşleri Başmüfettişlerinden Abdulkadir Sezgin’in misyonerliğinde sürdürülen Alevi asimilasyon politikası kabul gördü:

‘‘Osmanlı belgeleri okunursa, Alevilerin Müslüman oldukları, Hanefi mezhebine mensup bulundukları; yani Türkiye’deki Müslümanlar arasında fark olmadığı ortaya çıkacak... Bunu 27 yıldır din hizmetinde bulunan dini, mezhebi ve bunlar arasındaki farkları bilen bir insan olarak söylüyorum: Din olarak, mezhep olarak hiçbir fark, evet hiçbir fark yoktur.’’ (1. s. 81).

‘‘Köylerinde cami ve İmam-Hatip okulu bulunan Alevi vatandaşların Sünnileştiğini, kendi kimliklerini kaybettiklerini söylemek hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü aynıdırlar...’’ (2. s. 299)... (A. Sezgin, 1- Osmanlı’dan Günümüze Alevilik, Kasım 1997; 2- Bektaşi Geleneği ve Türkiye Aleviliğinin Karakteristiği, Ekim 1998, Gazi Üniversitesi Yayınları.)

9. Mart 1997 günü Sivas Atatürk Kültür Merkezi’nde verdiği bir konferansında da şöyle diyor Sezgin:

‘‘Şimdi sıkı durun! Alevilerin hangi mezhepten olduklarını söylüyorum: Sivas Müftüsü Hazretleri de burada, tarikatın mensupları ve lider kadrosundan olanlar da var. Herkes iyi dinlesin: Bizim Alevi, Bektaşi, Kızılbaş, Çepni, Tahtacı, Türkmen veya Sıraç dediğimiz insanların tamamı itikaden Maturudi, amelen Hanefi mezhebindendirler... Sivas Müftüsü ile Cem Vakfı Şube Başkanı kardeşim aynı mezheptendir. Aralarında zerre kadar fark yoktur.’’ (Kadri Erdoğan, Hacı Bektaş Veli Armağanı, Gazi Üniversitesi Yayını, Kasım 1997.)

Bu bağlamda asimilasyoncu politikasına devam eden Abdulkadir Sezgin’in, bazı bölgelerde -küçük azınlık da olsa- başarılı olduğunu söyleyebiliriz: Alevi kökenli, ama Aleviliklerini yitirmiş Konya Selçuklu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu Hüseyin Tuğcu, kardeşi Cemal Tuğcu; Albay emeklisi Ahmet Er ve Amasyalı Doç. Dr. Süleyman Sarıtaş gibi yandaşlarıyla Manisa’nın Akhisar ilçesine bağlı Sünnetçiler köyü başta olmak üzere, Kütahya’nın Şeyhlerliler köyü, Emet ve Hisarcık ilçelerine bağlı Bahatlar, Kızık, Samrık, Alpınız (Uzunçam); Gediz’e bağlı Akçaalan beldesi, Simav’a bağlı Beyce, Çitgöl kasabaları, Samat ve Karbasan köylerinde Sünnileştirme faaliyetlerinde sonuç almışlardır. (Hüseyin Demirtaş, Karacaahmet Sultan Dergisi, Haziran 2001)

Bu asimilasyoncu politikanın son örneği, 1 ve 2 Şubat 2001 tarihlerinde düzenlenen Müftüler toplantısında görüldü. Diyanet çevresinden bu toplantıya ilginç bir rapor sunuldu. Bu rapora göre Aleviler şöyle yok edilmek isteniyordu:

‘‘Günümüzde bazı çevrelerin Aleviliği ayrı bir din, ayrı bir mezhep, ayrı bir kültür veya heteredoks İslam şeklinde göstermeye çalışmaları Aleviliğin aslına ters düşen bir takım değerlendirmelerdir... Unutulmamalıdır ki itikadi ve ameli bakımdan Hacı Bektaş Veli düşüncesi Türkiye’deki Sünni olarak bilinen Müslümanlarla aynıdır ve aralarında bir mezhep ayrılığı yoktur... Alevi-Sünni herkesin ortak mabedi camidir... Bu gerçek görülmezden gelinerek yeni mabet (cem evleri) arayışları, Aleviler dışındaki kimselerin eserleridir... Bilinmektedir ki Hacı Bektaş Veli ve Koyun Baba’dan Abdal Musa’ya, Hasan Dede’den Geyikli Baba’ya, Abdal Garip Musa ve Şeyh Sücaeddin’den Karacaahmed’e, Şeyh Edebali’den Şahkulu Sultan, Sarı Saltık ve Gülbaba’ya varıncaya kadar Horasan Ereni, Alevi-Bektaşi büyüğü olarak bilinen tekke ve yanıbaşında bulunan camilerle, Anadolu’daki binlerce Alevi köyündeki tarihi camiler Alevilerin dini kurumları hakkındaki ret ve inkar edilemez en önemli belgelerdir...’’ (Yeni Düşünce Dergisi, sayı: 2001/08, Şubat 2001’den aktaran H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Kızıldeli Dergisi, sayı: 4, Mayıs 2001.)

Oysa bilinmektedir ki, Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da dağıtılmasından sonra Hacı Bektaş Veli Dergahı’na asimilasyon amaçlı atanan bir Nakşibendi şeyhi, 1834 yılında Hacı Bektaş Veli Türbesi’nin yanına bir cami yaptırmıştır. Diğer Alevi köylerine de bu amaçlarla camiler yapılmıştı. Yakın tarihten örnekler vermek gerekirse, 1995 seçim öncesi Başbakan Tansu Çiller’e sunulan ‘‘Türkiye’de Alevilik, Aleviler ve Alevilerde Siyasal Yapı, Siyasal Kültür’’ başlıklı 107 sayfadan oluşan ve Abdulkadir Sezgin’in görüşlerini yansıtan gizli raporda,

‘‘Hangi isimle anılırlarsa anılsınlar, Türkiye’mizde yaşayan Aleviler Müslüman’dır. Müslümanlıkta Alevi inançları, İmam Maturudi’nin belirlediği çerçevededir. İbadetlerinin yapılış şekilleri bakımından da Hanefi’dirler. Yani mezhep bakımından Türkiye Sünnileri ile Aleviler arasında hiçbir fark yoktur.’’

ifadeleri yer almakta ve Çiller’e oy kazandıracağına inanılan bazı Alevi vakıf başkanlarına övgüler dizilmekte (Seçim aşamasında örtülü ödenekten para verilmekte ve alenen Alevilere 3 trilyon verileceği ilan edilmekte); ancak kendilerini ‘Sünni Hanefi görmeyen küçük bir azınlık’ olan Alevilere ise ‘ateist’ denilerek, 1977 yılında İran’ın Kum kentinde Molla Şeriat Medari’yi ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş’e, Medari’nin söylediği şu sözlere yer verilmektedir:

‘‘Sayın Başkan, sizin Cumhuriyet rejiminiz Alevileri ateistleştiriyor. Ya siz onlara sahip çıkın Sünnileştirin, ya da bize bırakın biz onları Şiileştirelim.’’ (Genç Erenler Dergisi, Ağustos-1998)

Şeriat Medari’nin önerisi doğrultusunda hareket edilerek, 1980’den sonra Alevi köylerine cami yaptırma kampanyası başlatılmış ve binlerce cami bu nedenle yapılmıştır. Bu arada Kum kentinden destekli 300 dolayında Şii Caferi camisi de devreye sokularak, Alevilere ‘‘Biz de Aleviyiz. Sünni camilere gitmiyorsunuz, bari bizim camilerimize geliniz.’’ çağrısında bulunulmuştur. Ama Alevilerin büyük bölümü bunlara itibar etmemiştir. Öte yandan her yıl Hacı Bektaş Veli’nin Türbesi’ni ziyaret eden yüzbinlerce Alevi’nin, Hacıbektaş’taki camiye girmediği, namaz kılmadığı görülmüştür...

Aynı şekilde Tekke Köyü’nde Abdal Musa’yı da, İstanbul’da Karacaahmed’i, Şahkulu’nu da ziyaret eden onbinlerce Alevi, bu türbelerin yanındaki camilere asla girmemiştir. Diğer yatır yanlarında ve köylerde bulunan camilere de Aleviler hiçbir zaman gitmemişlerdir; kendi yaptıkları cemevlerine giderek kendi inançlarını yaşatmaya çalışmışlardır. Asimilasyoncu politika dışında Aleviler isteyerek ne cami, ne de İmam-Hatip okulu yaptırmışlardır. Tarihi gerçekleri bu denli çarpıtarak dün kendi elleriyle yaptırdıkları camileri, şimdi Alevilerin yaptırdığı ‘‘tarihi camiler’’ gibi takdim etmeleri; ve de ‘‘inançta aynıyız, hepimiz Hanefi’yiz’’ demeleri elbette çirkin bir yalan olarak tarihteki yerini alacaktır...

Eğer inançta aynı olsaydık, Hallacı Mansur’un kellesi kesilir, yakılır, külü nehre atılır mıydı? Seyyid Nesimi’nin derisi yüzülür, ibreti alem için bedeni sokaklarda gezdirilir miydi? Pir Sultan Abdal darağacında asılır mıydı? Ebusuud Efendi gibi Şeyhülislamlar Alevilerin katline fetvalar verir miydi? Yavuz Sultan Selim 40 bin Alevi’yi kılıçtan geçirir miydi? Kuyucu Murat bir o kadar Alevi’yi diri diri kuyulara gömer miydi?.. Yakın tarihimizde Çorum’larda, Maraş’larda, Sivas’larda Alevi kırımları yaşanır mıydı?..

Bunları Osmanlı ve Cumhuriyet tarihlerinde görmezlikten gelerek ‘‘hepimiz aynıyız’’ demek, dürüstlük olmaz; tarihi çarpıtmak ve Alevileri aptal yerine koyup, kandırabildiklerini asimilasyon politikasıyla yok etmek olur...

Aleviler ve Hz. Muhammed

Anadolu Alevi inancı Kırklar Meclisi’nden doğmuştur. Çünkü inancın özü Kırklar Meclisi’ne bağlıdır. Hiç kimsenin, Kırklar Meclisi’ne bağlı olan Alevi inancını şu veya bu şekilde çarpıtmaya; şunun veya bunun güdümüne sokarak asimile etmeye hakkı yoktur. Gerçek bir Anadolu Alevisi, Kırklar Meclisi’nin özünü bilir ve bu özden asla ödün vermez. Bilinen Kırklar Meclisi’nin özünü, çok özetle bir kez daha anımsatmak istiyoruz:

Hz. Muhammed, Miraç dönüşü Kırklar Meclisi’ne girmek ister. Kapıyı tıklatır. İçerden bir ses gelir:

- Kimsin ve ne istersin?

Der ki, Hz. Muhammed:

- Ben peygamberim, sizinle sohbet isterim!

İçerdeki ses der ki:

- Bize peygamber gerekmez. Sen git ümmetine peygamber ol!

Hz. Muhammed, döner gider. Tanrı, Hz. Muhammed’in geri dönüp Kırklar Meclisi’ne girmesi için Cebrail’i gönderir. İletiyi alan Hz. Muhammed geri dönüp tekrar kapıyı tıklatır. Yine içeriden ‘‘Kim o?’’ sesi gelir. Bu kez Hz. Muhammed:

- Ben Muhammed’im, açın kapıyı içeri gireyim! der.

İçerdeki ses der ki:

- Bir Muhammed var içimizde, başka Muhammed gerekmez!

Hz. Muhammed yine kapıdan uzaklaşınca, Tanrı, der ki Cebrail’e:

- Git habibime (sevgilime) söyle, bu kez kim olduğunu sorarlarsa, desin ki: ‘‘İçinizden biriyim, yoksulların hizmetlisiyim!’’

Kapıya gelen Hz. Muhammed, bu kez ‘‘Kim o?’’ sorusuna, ‘‘İçinizden biriyim, yoksulların hizmetlisiyim’’ yanıtını verince kapı açılır; ‘‘Gelmekliğin mübarek olsun, geç otur’’ çağrısıyla kabul görüp içeri girer ve Hasan ile Hüseyin, dahi Fatima-i Zehra’yı geçerek Hz. Ali’nin yanına oturur...

Şimdi buradaki özü çok iyi kavramak gerekmektedir. Anadolu Aleviliği’ni yaratanlar, inançta ‘‘beni’’ kırmışlar, kibir ile makamı / unvanı kaldırarak ‘‘biz’’ demeyi yeğlemişler ve hizmeti Hakk için sayıp, hizmetliyi baş tacı yapmışlardır...

Zahiri alemde benini kıramayan, peygamberlik unvanıyla her kapıyı açacağını sanan Hz. Muhammed, bu yapısıyla Kırklar Meclisi’ne girememiştir.

Bir başka deyişle Anadolu Alevisi, zahiri alemde ‘‘bencil’’ Hz. Muhammed’e uymamış; batıni alemde onun ‘‘benini’’ kırıp ‘‘hizmetli / turap’’ yaparak Hz. Muhammed’i kendisine uydurmuştur.

Şah Hatayi’m Pir oldu

Çoban anda sır oldu

Gitti Kırklarla bir oldu

Cennette mekânın aldı

Hz. Muhammed Kırklar Meclisi’ne girdikten sonra da, Anadolu Alevi inancının tüm gereklerini yerine getirmiştir: Birliğin simgesi olarak Hz. Ali’nin bileğinin kesilmesiyle kırk bilekten kan gelmesini görmüş; Salman-ı Farisi’nin rızk olarak getirip sunduğu bir üzüm tanesini Tanrı buyruğuyla ezip 17’si kadın, 23’ü erkekten oluşan kırk cana paylayarak dem çekmiş, mest olup esriyerek müzik eşliğinde onlarla beraber semaha durmuş ve onlara musahip olmuştur... İşte bundan sonradır ki, ‘‘Hak-Muhammed-Ali’’ üçlemesinde yer alıp gönüllere taht kurmuştur...

Miraç’a giderken yolda sır olan

Kırklar Meclisi’nde engür şir olan

Hatem yüzüğünde orda bir olan

Medet-mürvet ya Muhammet ya Ali

Anadolu Aleviliğinin inanç temelini oluşturan Kırklar Meclisi’ni, soyu İmam Zeynel Abidin’den gelen Ebul Vefa koluna bağlı Ağuçen (Ağu içen) Ocaklı Rahim oğlu Miktat Güler Dede’nin katkılarıyla şöyle açımlayabiliriz:

Kırklar Meclisi, kırk olgun canın Adem Ata’dan gelen ebedi ve edebi birliğinden oluşmuştur. Kırklar Meclisi’nde bugünkü siyasal literatürde sosyal devlet anlayışını belirleyen imtiyazsız sınıfsız bir toplum düzeni vardır. Bu düzende Peygamber Hz. Muhammed de, hizmetli Selmani Farisi de birdir. Kadın olarak Fatima-i Zehra da, erkek olarak Hz. Ali de birdir; ayırım yoktur. Bu imtiyazsız sınıfsız özgür toplum düzeninde:

a)     Bir üzüm (engür) tanesinin şerbet edilerek kırk kişiye sunulması; Alevi inancının paylaşımcılığını simgeler.

b)    Bir kişinin bileğinin kesilmesiyle kırk kişinin bileğinden kan gelmesi; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla bir bedende var oluşun göstergesidir. Bir başka deyişle ayin-i cemde halka biçiminde oturan canların birbirine niyaz edişiyle her canın baş, her başın ayak oluşu gösterilmektedir.

c)     Kardeşlik temelinde dayanışmayı öngören Musahiplik kurumu oluşturulmaktadır.

d)    Sosyal devlet yapılaşmasıyla bünyesinde Halk Mahkemesi’ni taşımaktadır.

e)     İbadetin vazgeçilmez parçası olan Semah dönmekle tüm kinden, kibirden arınarak esriyip ilahi aşka gelerek Tanrı ile bütünleşilmektedir. Bu Tanrı ile bütünleşmedir ki, Anadolu Alevi inancı; dil, din, ırk, mezhep ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın Tanrı’nın yarattığı tüm insanları bir bilir; eline-diline-beline sahip olmayı ilke edinerek kul hakkına saygılı olur; cana kıymaz, gönül dahi incitmez. Yunus olup der ki:

‘Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu alem birdir bize...’

Alevilik ve Kuran

Tasavvuf kanalında oluşan ve gelişen Anadolu Aleviliği, Kuran’ın bazı bölümleriyle uyuşmaz. Örneğin:

·        ‘‘Onları yakaladığınız yerde öldürün!.. Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Tanrı’nın dini oluncaya dek savaşın!’’ (Bakara: 191 ve 193).

·        ‘‘Dininize dil uzatırlarsa, elebaşlarını öldürün!.. Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün!’’ (Tevbe: 5 ve 12).

·        ‘‘Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları (Musa ve İsa yanlılarını) kendinize dost edinmeyin!’’ (Maide: 51).

·        ‘‘Tanrı katında din İslam’dır. Kim İslam’dan başka din ararsa, onun dini kabul edilmeyecektir.’’ (Ali İmran: 19 ve 85)

ayetleri ve benzerleri Alevi inancıyla bağdaşmaz.

Ama:

·        ‘‘Allah kötülüğü emretmez; dinde aşırıya gidenleri sevmez.’’ (Araf: 28, Bakara: 190, Maide: 87).

·        ‘‘Dinde baskı-eziyet-tiksindirme-zorlama yoktur.’’ (Bakara: 256). ‘‘Sizin dininiz size, benim dinim bana.’’ (Kafirun: 6).

·        ‘‘Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size, selam olsun hepinize!’’ (Kasas: 55 ve Şura. 15).

·        ‘‘Kişiler üzerinde hesap görme ve hüküm verme hakkı yalnız Allah’a aittir.’’. (Rad: 40, Şura: 10).

·        ‘‘Allah’ın delillerinden birisi de ayrı ayrı dillerinizin ve renklerinizin olmasıdır.’’ (Rum: 32).

·        ‘‘Ey Muhammed! De ki onlara: -Tanrı’ya, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, Yakup oğullarına indirilmiş olana, Musa’ya, İsa’ya ve diğer peygamberlere Tanrı tarafından verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiç birini ötekinden ayırmayız. Çünkü biz, O’na teslim olanlarız.’’ (Ali İmran: 84 ve Bakara: 136).

·        ‘‘Biz, Peygamberlerden ‘‘misak’’ (söz/sözleşme / antlaşma)larını almıştık. Senden de söz aldık. Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan, Meryem oğlu İsa’dan ve bunların (peygamberlerin) hepsinden sağlam söz almıştık.’’ (Ahzab: 7).

·        ‘‘Biz, İbrahim’e İshak’ı ve Yakup’u hediye ettik. Hepsini doğru yola yönelttik. Daha önce Nuh’a ve O’nun soyundan olan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya, Harun’a da doğru yolu göstermiştik. Güzel düşünüp güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz biz. Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ın hepsi iyilik ve barış için çalışanlardandı. İsmail, Elyasa, Yunus ve Lut’un hepsini alimlere üstün kıldık.’’ (Enam: 84, 85, 86).

·        ‘‘Musa’ya Tevrat’ı biz indirdik.’’ (Maide: 44),

·        ‘‘Davud’a de Zebur’u verdik.’’ (Nisa: 163); ‘‘Andolsun İsa’yı da onların ardınca gönderdik. O’na İncil’i verdik ve O’na uyanların gönüllerine şefkat ile merhamet koyduk.’’ (Hadid: 26 ve 27)

ayetleri ve benzerleri Alevi inancıyla örtüşür.

·        ‘‘Bütün bunlara karşın erkek, karısını üçüncü kez boşarsa, artık o kadın başka bir erkekle evlenip boşanmadıkça (hülle yapmadıkça) ilk kocasına helâl olmaz. Eğer yeni koca kadını boşarsa, boşanan kadın ile ilk erkek/koca, Tanrı’nın sınırlarını koruyabileceklerine inanırlarsa, yeniden birbirlerine dönmelerinde herhangi bir sakınca/günah yoktur.’’ (Bakara: 230).

·        ‘‘Eğer yetim kızlar hakkında adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız, sizin için uygun olan kadınlardan ikiye, üçe, dörde dek nikahlayın.’’ (Nisa: 3).

·        ‘‘İslam’da dördü aşmamak şartı ile birden çok kadınla evlenmek, bir emir değil, ihtiyaç duyulması halinde bir izin ve ruhsattır. Erkeğin güçlü ve istekli olanı birden fazla evlilik yapabilir.’’ (Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvası, 19-4-1998, Hürriyet).

·        ‘‘Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Bu nedenle tarlanıza dilediğiniz şekilde yaklaşın.’’ (Bakara: 223)

ayetleri ve benzerleri ile

·        ‘‘İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına denktir.’’,

·        ‘‘Mirasta kadının payı erkeğin yarısı kadardır.’’

diyen hadis ve fetvalarla kadını ikinci sınıf gören, onu kafes arkasına itip çarşafa sokan anlayışlar Alevi inancıyla örtüşmez.

Alevilikte Kadın Tanrısal Konumdadır

Cem töreninde 12 hizmetten birisi de ‘‘Seccade’’ hizmetidir. Hizmetli Can, seccadeyi Dede’nin önüne serer, dört meleğin adını anarak seccadenin dört köşesine niyaz eder ve sonra Fatima-i Zehra’nın adını anarak ortasına yaptığı niyazla görevini tamamlar...

Alevi inancını oluşturan ulu önderler, ‘‘ana’’ olan kadını yaratıcı kimliğiyle Tanrısal konumda şöyle yüceltmişlerdir:

Tanrı ile Cebrail söyleşirlerken, ileriden bir nur doğar. Cebrail’in gözleri kamaşır:

- Yarab, kimdir o? der.

Tanrı der ki:

- O, Fatima-i Zehra’dır.

Cebrail der ki:

- Ne güzel yaratmışsın Yarab!

Tanrı der ki:

- Biz O’na cemâlimizden cemâl kattık, nur-u âlâ nurumuzdan yarattık da güzel oldu O.

Fatima-i Zehra yaklaştıkça belirginleşir. Cebrail şaşkınlaşır, sorar:

- O başındaki nedir Yarab?

- O tac-ı devlettir; Muhammed Mustafa’dır.

- O belindeki nedir Yarab?

- O kemerbesttir. Bizim güç simgemiz Ali-el Murteza’dır.

- O kulaklarındaki nelerdir Yarab?

- Onlar şebber-ü şübber’dir. Cennet mekân efendileri Hasan ile Hüseyin’dir...

Burada ana olan Fatima-i Zehra’nın çınar gövdesinde Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyi’nden oluşan Ehlibeyt toplanmıştır. Ana yaratıcıdır. Ana doğurandır, üretendir, besleyendir, büyütendir, esirgeyendir, koruyandır; hoş görendir, paylaşandır... O nedenle Anadolu Alevi inancında kadın; ibadette, işlikte, semahta, sazda, sözde, sohbette, muhabbette erkeğiyle beraberdir; kaç-göç bilmez, çarşafa girmez, kafes ardına hapsedilmez...

‘‘Dinine dizinle değil, kalbinle bağlan’’ diyen Hünkâr Hacı Bektaş Veli der ki:

‘‘Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey bakın yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yoktur

Noksanlık ve çirkinlik senin görüşlerinde...’’

Yine ‘‘Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.’’ diyen Hacı Bektaş Veli diyor ki:

‘‘Kadınlarınızı okutunuz. Çünkü; bir erkeği okutursanız, bir ferdi aydınlatmış olursunuz; oysa bir kadını okutursanız, bir toplumu aydınlatmış olursunuz.’’

Ana üzerine söylenmiş bir dörtlükte şöyle denilmektedir:

Ana başımıza taçtır

Her derdimize ilaçtır

Bir evlat mürşit olsa da

Yine anaya muhtaçtır

Okumaktan murat, bilim öğrenmek ve karanlığa ışık tutmaktır. Bu konuda Yunus Emre şöyle demektedir:

Bilim bilim bilmektir

Bilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Ya nice okumaktır

Bilim okumaktan gerek

Kendi özün bilmektir

Kendi özün bilmezsen

Bir hayvandan betersin

Kuran’dan ‘‘Enel-Hak’’a Uzanış

Tanrı arayışı insan beyninin çalışmasıyla başladı. İlkel toplumdan uygar topluma geçiş sürecinde çok tanrılı dönemden tek tanrılı döneme gelindi...

‘‘Tanrı, yarattığı her şeyi güzel yarattı. Ve insanın yaradılışına topraktan başladı, onu çamurdan yaptı. Sonra onun soyunu bayağı bir sudan –ki o su, erkeğin bel omurgası ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar- bir meniden oluşturdu. Ve ona biçim vererek ruhundan üfledi. İşitme gücü verdi, kalp ve gözler verdi...’’ (Abese: 17-23, Alak: 2, Enam: 2, Fatır: 11, Hac: 5, Hicr: 26-28, İnsan: 1-2, Kıyamet: 37-39, Müdessir: 34-40, Mümin: 67, Müminun: 12-16, Nahl: 4, Necm: 45-46, Rahman: 14, Secde: 7-9, Târık: 5-7, Yasin: 77-79)

Böylece beyni çalışmaya başlayan insan; düşündü, araştırdı, buluşlara yöneldi ve yaratıcı oldu:

‘‘Bir de bakmışsın ki insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.’’ (Nahl: 4)

‘‘İbrahim’in üzerine gece düşünce, bir yıldız gördü: ‘‘İşte Tanrım bu!’’ dedi. Yıldız batınca: ‘‘Batıp gidenleri sevmem!’’ diye hayıflandı. Ay doğarken görünce: ‘‘Tamam, Tanrım bu olmalı!’’ dedi. O da batınca hüsrana uğradı... Sabahleyin güneşi görünce: ‘‘Bu daha büyük. Mutlaka benim Tanrım bu olmalı!’’ dedi. O da batınca şöyle seslendi: ‘‘Ortak koştuğunuz şeylerden uzağım ben! Ben bir Hanif (Tanrı birliğine inanan) olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm.’’ (Enam: 76-79)

İbrahim’in Tanrı arayışı böyle başladı...

Oysa Tanrı, Adem’i / insanı kendi nurundan yarattı, ona cemâlinden cemâl kattı:

‘‘Tanrı, adamı yarattığı gün, O’nu kendi benzeyişinde yaptı. Onları dişi-erkek yarattı.’’ (Kuran, Hucurat: 13; İncil, Koloselilere mektup: 30, Bab: 10; Tevrat, Tekvin: 4, Bab: 1,2-28, Tekvin: 9, Bab: 6.)

‘‘Kuşkusuz biz emaneti/kudreti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bu emaneti/kudreti yüklenmekten korkup kaçındılar. Ancak insan yüklendi bunu.’’ (Ahzab: 72)

Böylece insan, Tanrı nurunu/kudretini taşıyıcı oldu ve Tanrı insanı tapılacak ilâh yaptı:

‘‘Hani biz Meleklere: -Adem’e secde edin! dediğimizde, cinlerden olan İblis / Şeytan dışında hepsi secde etmişti de, İblis gururlanıp Tanrı’nın buyruğuna karşı gelerek secde etmemişti. Tanrı öfkeyle buyurdu ona: - Senin ne haddine orada durup büyüklük taslamak? Hadi in oradan, çık cennetimden! Sen kovuldun. Bil ki sen, kibre sapan kâfirlerden oldun! Ceza gününe dek lânetim üzerinde olacaktır!..’’ (Araf: 11-13, Bakara:34, Hicr: 28-35, İsra: 61-65, Kehf: 50, Sad: 71-78)

‘‘Biz, Adem’i yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.’’ (İsra: 70) Çünkü: ‘‘Biz, Adem’e şah damarından daha yakınız.’’ (Kehf: 16) O nedenle ‘‘Nereye dönerseniz, orada Tanrı’nın yüzü vardır.’’ (Bakara: 115).

Tasavvuf kanalında bunları özümleyen Hallacı Mansur, Tanrı sırrına erdi, özünü bildi ve esriyip coşarak ‘‘Enel-Hak!’’ (Tanrı Benim) dedi. Ve bu söylemini şöyle açımladı:

‘‘Ben sevdiğimin ta kendisiyim; sevdiğim de bendir. Biz ikimiz bir bedene sığmış ikiz ruh gibiyiz. Sen beni görürsen onu görmüş olursun; onu görmüş olursan ikimizi görmüş olursun. Ey gönül gözü kapalı olanlar! Bilin ki gönlümün gözünde Tanrı’yı gördüm, ‘‘Sen kimsin?’’ dedim, ‘‘Sen!’’ diye yanıtladı beni...’’

Ne var ki gönül gözü kapalı olan Emevi İslam cellatları, Mansur’u anlayamadılar. Bağnaz İslam din adamı Ebu Ömer’den aldığı fetva gereğince hareket eden Vezir Hamid, verdiği şu kararla Mansur’u acımasız biçimde katlettirdi:

‘‘Önce kırbaçlanmasına, sonra bedeninin dilim dilim dilimlenmesine, daha sonra bir darağacına asılarak teşhir edilmesine ve en sonra da kellesinin bedeninden ayrılarak yakılmasına...’’

Bu karar gereği 856 doğumlu olan Mansur, 922’de önce çarmıha gerilerek elleri, ayakları ve başı kesildi. Sonra bedeni bir ağaca asılarak teşhir edilip yakıldı ve külleri Dicle Nehri’ne atıldı...

Kan ve kin üzerine kurulu olan Emevi İslam anlayışında kabul görmeyen ve katledilen Hallacı Mansur, Alevi inancında kabul gördü ve 12 hizmetli cem törenlerinde (ibadetlerinde) ‘‘Dar-ı Mansur’’ makamı ile ödüllendirilip ölümsüzleştirildi...

Tasavvuf Kanalında Alevilik

Kısaca ‘‘Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu ‘‘vahdeti vücut’’ (varlığın birliği) anlayışıyla açıklayan, akılla yorumlayan felsefi ve dinsel akıma’’ tasavvuf denilmektedir.

Alevi-Bektaşi inancında yer alan Dört Kapı Kırk Makam olgusu tasavvuf kanalında oluşmuştur:

İçsel / ruhsal açıdan henüz ham olan Şeriat yolcusu ile olgunluğa aday olan Tarikat yolcusu, Marifet ve Hakikat kapısından geçmedikçe kâmilleşemez / olgunlaşamaz ve Tanrısal sırra eremez. Yunus Emre, dört kapı için şöyle der:

Bu şeriat güç olur

Tarikat yokuş olur

Marifet sarplık durur

Hakikat’tır yücesi

Kâmilleşen / olgunlaşan insan, kendi özüne/kaynağına yönelip Tanrısal sırra erince, Tanrı’nın yaratıp onda tecelli ettiği insanı kutsar ve Hakikat kapısında Hakk ile Hak olur... Bu bağlamda aklın öngördüğü bilimle olgunlaşan birey, olgun toplum yaratmak için Hakk ile Halkı birleştirip insanlık alemine hayırlı işler üretir...

‘‘Hiç kuşkunuz olmasın ki bu Kuran, insanları en kalıcı ve en doğru olana yönelterek insanlara şu müjdeyi verir: Hayra ve barışa yönelik işler yapanlara büyük ödüller vardır.’’ (İsra: 9)

Hakikat kapısına eren kâmil/olgun insan, düşüncelerinde özgür ve cesur olur, kural tanımaz; tüm dogmalara, bağnazlığa ve yobazlığa ‘‘açıkça kafa tutan bir hasım olur’’ ve de dünyasal sorunlarını, dinsel dogmaların dışında çözmeye çalışır. Dünyasal yaşamını zorlayan her türlü dinsel baskıyı kırar; kendisinin efendisi, kendi aklının yaratıcısı ve kendisinin Tanrısı olmayı sağlar...

Hakikat kapısında Hak ile Hak olan insan, ‘‘Seyrü Sülük’’ kanalında şöyle yol alır: ‘‘Seyr illallah’’ (Tanrı’ya yolculuk); ‘‘Seyr fillah’’ (Tanrı’da yolculuk); ‘‘Seyr maallah’’ (Tanrı ile birlikte yolculuk) ve ‘‘Seyr anıllah’’ (Tanrı’dan yolculuk)...

Ateş, Hava, Su ve Toprak, yaradılışın dört ana öğesidir. Tanrı kudreti olan ateş; hava, su ve toprakla birleşince Adem şekillendi ve mekânı olmayan Tanrı, Adem bedeninde mekân buldu. Tasavvufta buna ‘‘Vahdeti vücut’’ denildi. Vahdeti vücut, ‘‘Tanrı-insan-evren’’ üçlüsünden oluşan ‘‘Birlik’’in simgesel tanımı oldu... Vahdeti vücut anlayışında yaratan da, yaratılan da ve yaratılış halinde olan da birdir, özdeştir...

Yaratma, yoktan var etme değil, gizlilik halinden görünür hale gelmektir. Görünür hale gelen Tanrı, varlıkların en saygıya değerlisi ve en yücesi olan kâmil / olgun insanda en belirgin biçimde kendini göstermiştir. O nedenle Tanrı’ya en yakın olan insan, yaratılışı ve özü itibariyle Tanrı’ya eş / eşit olandır. İnsanda bulunan düşünme, algılama, bulma, yargılama ve yaratma yeteneği, Tanrı iradesinin insan varlığıyla dışa yansıyan en belirgin özelliğidir. Bu yönüyle insan, Tanrı’nın yeryüzünde söyleyen dili, konuşan ağzı, gören gözü; düşünen, algılayan, bulan, yargılayan ve yaratan beynidir. Bu nedenle inanç önderimiz Hz. Ali diyor ki: ‘‘İnsan Kuran-ı nâtık’tır.’’ Yani, ‘İnsan konuşan Kuran’dır.

Hacı Baktaş Veli de şöyle diyor: ‘‘Okunacak en büyük kitap insandır!’’

Bu anlamıyla insanı kutsayan / yücelten Anadolu Alevi inancı, insan canına kıymaz; insana sevgiyle yaklaşır. Eline-diline-beline sahip olmayı ilke edinir, Tanrı’nın ‘‘Bana kul hakkıyla gelmeyin sizi bağışlamam’’ diyerek önem verdiği kul hakkını gasp etmez. 72 milleti bir bilip insan hak ve özgürlüklerine saygıyı, Tanrı’ya saygının ön koşulu sayar... Tanrı’yı bir cellat başı; dini / inancı ise, öldürmeyi emreden bir cellatlık kaynağı olarak görmez; onları ilâhi aşk bahçesinde sevgiyi yeşerten bir pınar olarak algılar ve Aşık Hüdaî olup der ki:

Cananımız canımızdır

Teni kendi tenimizdir

Sevgi bizim dinimizdir

Başka dine inanmayız...

Hüdaî’yim Hüda’mız var

Dost elinden bademiz var

Muhabbetten gıdamız var

Ölüm ölür biz ölmeyiz...

Ozanların Dilinde Alevilik

Uzun yıllar baskı altında kapalı toplum olarak yaşamaya mahkûm edilmiş olan Aleviler, sözlü gelenekle inançlarını yaşatmışlardır. Bu sözlü geleneğin başını Arapça’yla değil, kendi öz dili olan Türkçe ile söyleyen halk ozanları çekmiştir. Alevi inancı, Dedelerin yanında yer alan Yedi Ulu Ozan’la beraber binlerce halk ozanının deyişlerinde, duvaz-imamlarında, mersiyelerinde, nefeslerinde; sazıyla, semahıyla, muhabbetiyle, yargı sistemiyle, kurbanıyla, lokmasıyla yaşamıştır...

Ozanların dilindeki Alevilik, İslam şeriatçılığı değil, tasavvufidir. Kısaca örneklemek gerekirse, bin bir çiçekten bal alarak Aleviliği mozaikleştirip evrenselleştiren şu ozanlarımızı ve deyişlerini saygıyla anabiliriz:

 ‘‘Çün Mansur gördü, Ol benem dedi / Oda yaktılar, işittin anı / Oda yaktırdın, külün savurdun / Öyle mi gerek, seni seveni?’’ diyerek Mansur’u kanlı cellatlardan korumadığı için Tanrı’ya sitem eden söz ustası Yunus Emre, Mansur’un ‘‘Enel-Hak’’ (Tanrı Benim) felsefesini şu dizelerle dillendiriyor:

Et ve deri büründüm

Geldim size göründüm

Yunus adın vurundum

İşte huzura geldim

Bununla da kalmıyor Yunus, şunları da söylüyor:

Mansur oldum ol zamanda

Onun için geldim bunda

Külümü göğe savurup

Ben Enel-Hak oldum ahi

Nitekim ben beni buldum

Bu oldu kim Hakk’ı gördüm

Korkum O’nu buluncaydı

Korkudan kurtuldum ahi

Ve Tanrısal konumda şöyle gürleyip yağıyor Yunus:

Evvel benim, ahir benim

Canlara can olan benim

Azıp yolda kalmışlara

Hazır medet veren benim

Kâbe ve put, iman benim

Çark uruban dönen benim

Bulut olup göğe ağan

Yağmur olup yağan benim

Cenneti bir rüşvet olarak görüp ret eden Yunus, Alevi inancını şöyle dillendiriyor:

Sufilere sohbet gerek

Ahilere ahret gerek

Mecnunlara Leyla gerek

Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri

Birkaç evle birkaç huri

İsteyene ver onları

Bana seni gerek seni

Aynı şekilde çağımızın ozanı İbreti de cennet ve huri istemiyor:

Yetmiş iki huri bilmem

Verseler de yine almam

Çünkü ben hakkından gelmem

Geçimi dar bir insanım

***

Ben koşmam ahiret eğlencesine

Saygım sonsuz insan düşüncesine

Hayal cennetinin boş bahçesine

Yaban sürüsünü sürdüm de geldim

İBRETİ emelim insana hizmet

Eşim bana huri, evimde cennet

Hacı’ya, Hoca’ya kalmadı minnet

İbriği, tesbihi kırdım da geldim

Çağdaş ozanlarımızdan Aydın Hatipoğlu ise, Hakk ile Halkı birleştiren Yunus’un felsefesine ve onun arı / duru Türkçe’sine öykünerek duygularını şöyle dillendiriyor:

Halk olan Yunustur

Halk eden Yunus

Halkın dili ile

Söyleyen halkı

Halk Yunustur

Hak Yunustur

Yunus Hakka

Halktan gider

İnsana döner yüzünü

Halka vermiştir özünü

Yediyüz yıldır sesini

Kısmadan söyler sözünü

Yunus derviş döner yine

Bir ışık saçılır güne

Aydın Hatipoğlu bile

Öykünür Yunus diline

Mansur’un yolundan gittiği için 1418’de Mısır hükümdarı El-Müeyyit’in buyruğunca Halep’te derisi yüzülen Seyyid Nesimi de, Aleviler tarafından kabul edilip Yedi Ulu Ozanlar arasında yer aldı. ‘‘Mansur Enel-Hak söyledi / Haktır sözü, Hak söyledi’’ diyen Nesimi’deki Tanrısal güç ise dizelere şöyle yansıdı:

Bende sığar iki cihan

Ben bu cihana sığmazam

Gevher-i âlâ mekân benem

Kevn-ü mekâna sığmazam

Gerçi bugün Nesimi’yem

Haşimi’yem, Kureyiş’yem

Bundan uludur ayetim

Ayet-ü şana sığmazam

Alevilerin Yedi Ulu Ozanlarından biri olan Şah İsmail Hatayi’den iki dörtlük şöyledir:

Serseri meydanı değil bu meydan

Gafil yürümeyip hazer olmalı

Girü düş yatlu fikr-ü yaman huydan

Öz özünden özde zikir bulmalı...

Hatayi ikrardan dönen Mervan’dır

Gaziler dergaha giden kervandır

Musahip dindir, mürebbi erkandır

Bir er bu dergaha yeder bulmalı

İnancından ödün vermediği için İslam cellatlarının maşası Hınzır Paşa tarafından 1588’de darağacına asılan ve sözleriyle Alevilerin Yedi Ulu Ozanlarından biri sayılan Pir Sultan Abdal, inancını yiğitçe şöyle dile getiriyor:

Yürü bre Hızır Paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

O da bir gün yıkılır

Ben Musa’yım, sen Firavun

İkrarsız şeytan-ı lâin

Üçüncü ölmem bu hain

Pir Sultan ölür dirilir

Benim Pirim gayet ulu kişidir

Yediler ulusu, Kırklar eşidir

On İki İmam’ın server başıdır

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar, müftüler fetva yazarsa

İşte kement, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Muhyeddin Abdal, şu dörtlüğüyle insanı Tanrısallaştırır:

Görünen Hakk’tır gözünde

Söyleyen Hakk’tır sözünde

İnsan’ın hattı yüzünde

Hatm-ı Kuran’ı gösterir

Edip Harabi ise Tanrı’yı şöyle yaratır:

Daha Allah ile cihan yok iken

Biz anı var edip ilan eyledik

Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken

Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi

İsmi şöyle dursun cismi yok idi

Hiçbir kıyafeti resmi yok idi

Şekil verip tıpkı insan eyledik

Aşık İbreti, İslam inancına karşı Alevi inancını şöyle seslendirir:

Minareye çıkıp bize bağırma

Haberimiz vardır sağır değiliz

Sen kendini düşün bizi kayırma

Biz Allah’la biriz uğur değiliz...

Her yerde biz Hakk’ı hazır biliriz

Olgun insanları Hızır biliriz

Bundan başkasını hınzır biliriz

Suçlamanız yanlış biz kör değiliz

Eğer insanlıksa senin niyetin

Nefsini islah et varsa kudretin

Bize lazım değil senin cennetin

Huriye gılmana esir değiliz

Arapça duaya değiliz mecbur

İster Müslüman bil, istersen gavur

İnsanı hor görmek en büyük küfür

Buna inanmışız münkir değiliz

İBRETİ bu hale insan acınır

Ham sofular bu sözlere gücenir

Aslına ermeyen elbet gocunur

Onu avutmaya mecbur değiliz

Çağımız ozanlarından Meluli Baba, tasavvuf kanalında Tanrı’yı şöyle sorgular:

Behey Tanrım şaşa kaldım işine

Herkes gezer yaranıyle eşiyle

Sen neden kaldın böyle tek başına

Bu bir yaşamak mı, bu bir hayat mı?

Ne evlendin, ne oğlun var ne kızın

Ne meclisin, ne sohbetin, ne sözün

Dünya kurulalı gören yok yüzün

Bu bir kanun mudur, bu bir adet mi?

Erkek misin, dişi misin bilen yok

Senin ile bir oynayan gülen yok

Ne saklandın, kapıp kaçan alan yok

Bu bir şeref midir, bu bir şöhret mi?

Halk ettin cihanı, neler verdin sen

Yemedin, içmedin, nesin gördün sen

Herkes yedi içti, baktın durdun sen

Bu bir adet mi, bu bir mürvet mi?

Meluli’yim çok üzüldüm bu hale

Böyle kuru adı almam bir pula

Bu şan senin olsun, var güle güle

Bu bir büyüklük mü, bu bir devlet mi?

Alevilik İslamın Neresinde?

Yukarıda verdiğimiz örneklerle Anadolu Aleviliğinin duruş yerini göstermeye çalıştık. Gördük ki Anadolu Alevi inancı, Kırklar Meclisi dokusuyla İslam dininin kurucusu olan Hz. Muhammed’i Arap coğrafyasından almış Anadolu’da kendine benzetmiştir. Doğal olarak bu benzetiş insani boyutta sevgi temeline oturtulmuştur. Bu oturuşta Ehlibeyt de yer almıştır. Hz. Ali, ‘‘Allah’ın aslanı’’, adaletin simgesi; Zülfikâr ise, kelle kesen bir kılıç değil, kötülükleri ortadan kaldıran mazlumların koruyucu silahı yapılmıştır. Fatima-i Zehra, Tanrısal konuma getirilmiştir. Zalim İslam halifesi Yezid’e boyun eğmediği için Kerbelâ’da şehit edilen İmam Hüseyin, Alevinin gönlüne taht kurmuştur. Emevi İslamının kanlı yöntemleriyle cezalandırılan Oniki İmamlar, Alevi inancında saygın yer almıştır...

Anadolu Aleviliği, Ehlibeyt ve soyunun İslam içinde oluşu nedeniyle İslamla ilintili bir görüntü vermektedir. Ama sevgi temelinde inanç uygulamasıyla, yaşam biçimiyle, kültür yapısıyla kendisini ifade eden Alevilik, kanı ve şiddeti öne alarak Hz. Muhammed soyunu ve onları sevenleri katleden İslamla ilintili değildir...

Anadolu Alevisi, ‘‘Hanefi İslam’’a, ‘‘Şafii İslam’’a ve İslam’ın diğer mezheplerine hiç benzemeyen bu güzel inancını Anadolu’da bin yıldır yaşamış; tüm kırımlara, yıldırmalara, asimilasyoncu ihanet ve inkarcı politikalara karşın; Hallacı Mansur’un ‘‘Enel-Hak’’ felsefesiyle gökyüzündeki Tanrı’yı insan cemâlinde yeryüzüne indirip, onu ilahi aşkla kucaklamış ve gönlüne sultan etmiştir. Onunla hemhâl olmuş, söyleşmiş; yaren olmuş halleşmiştir. İnsanı Tanrısal kılan bu inanç, kesinlikle Sünni İslam anlayışının dışında kalır. Hele de kan ve kin üzerine kurulu bulunan Emevi İslam anlayışına tamamen ters düşer... Dün olduğu gibi bugün de kanı ve şiddeti öne alan İslam’ın ne İran Şii koluyla, ne Afganistan’da, Cezayir’de, Libya’da, Mısır’da, Pakistan’da, Sudan’da, Suudi Arabistan’da, Tunus’ta ve diğer ülkelerde yaşayan Sünnilerin bağnaz kesimiyle, ne de Filistin, Lübnan, İran ve Türkiye’deki kanlı Hizbullah koluyla bağdaşıktır; tersine bunlara karşıdır Alevilik... Çünkü bunlar, bilimin ışığından korkarlar, şeriat karanlığında kadını bir meta olarak kullanırlar; insan haklarını ve düşünce özgürlüğünü tehlikeli bulurlar; Afganistan’da olduğu gibi tarihi inancı / kültürü dinamitlerler; demokratik Türkiye’de olduğu gibi demokrasiyi araç olarak kullanırlar; şeriatın ‘‘kanlı mı, kansız mı gelecek’’ hesabını yaparlar...

Eğer bunlar İslam ise, Alevilik İslam değildir. Eğer Alevilik İslam ise, yukarıda saydıklarımız İslam değildir...

Yunus diyor ki:

‘‘Savım, Salat, Hac, Zekat; hicaptır aşıklara!

Aşık, bundan münehzehtir; nazu niyaz içinde’’

(Oruç, namaz, zekat, hac cürm-ü cinayetdür

Fakir bundan azaddur, has-ı heves içinde...)

‘‘Abdestimiz, namazımız doğruluktur taatımız

Aşka bağladık safımız, safımızdan kim ayıra...’’

‘‘Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi, elin-yüzün yumaz değil...’’

Hacı Bektaş Veli diyor ki:

Hararet nardadır, sacda değildir

Keramet baştadır, taçta değildir

Her ne arar isen kendinde ara

Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir

Yine Aleviler, Hz. Ali’nin veliliğiyle şöyle söylüyorlar:

‘‘La ilâhe illallah, Hak bir, Muhammed’dir Resulullah; Aliyun Veliyullah!..’’

Aleviler, akıl ve mantık yoluyla inançlarını yaşıyorlar. Bu konuda Hz. Ali’yi mürşit alıyorlar:

‘‘Akıl dindir, din de akıldır. Eğer dini akıl idrak edemezse, o akıl, akıl değildir. Eğer din, akıl dairesinden uzak kalırsa, o din de, din değildir!’’

Bu bağlamda Hz. Ali’yi mürşit bilerek akıl yolunda hareket eden Aleviler, ‘‘Biz Çalap Tanrı’yı kendi özümüzden bildik; ve hem kendimizi Çalap Tanrı’dan bildik.’’ diyen Hünkâr Hacı Bektaş Veli ile diğer inanç önderlerini örnek alıp Kerbelâ’da şehit edilen İmam Hüseyin aşkına 12 gün yas-ı matem orucu tutmuş; hacca gitmeyi, yoksula yardım etmek, topluma hizmet etmek bağlamında algılamış ve uygulamış; cemevinde kadın-erkek ayırımı yapmadan kendi öz diliyle, sazıyla, sözüyle, semahıyla, muhabbetiyle, musahibiyle, lokmasıyla, demiyle, darıyla, didarıyla, ikrarıyla; helâle haram katmadan; kibir budalalığına sapmadan; kine, öfkeye kapılmadan; iyiliği, doğruluğu, güzelliği aşk ederek; sevgiyi ilahileştirip acıyı bal ederek; dil, din, ırk, mezhep ve cinsiyet ayırımı yapmadan 72 milleti kucaklayarak 12 hizmetli ibadetinde cem olmuş; Hak darında ikrar verip, Hak erenlerin yolunu sürdürmüşlerdir...

Aleviler bundan sonra da bu güzel inançlarını böyle sürdürerek yaşayacaklardır...

Bu inancın adı, dün olduğu gibi bugün de ne ‘‘Hanefi İslam’’dır, ne de ‘‘Alevi İslam’’dır. Bu inancın adı ‘‘Anadolu Aleviliği’’dir...

www.alewiten.com, 21.6.2003