Rıza Aydın

Araştırmacılarını Bekleyen Bakir Bir Yöre: Emlek

Cumhuriyet sonrası coğrafi adlandırmada Şarkışla’nın kuzeydoğusundan kuzeybatısına kadar geniş bir alan da yer alan, dağların arasındaki Kızılırmak vadisini kapsayan dağlık bölgeye, eskiden, Emlek Bölgesi denirmiş. Emlek Bölgesinin Kuzey doğusunu kapsayan Yıldızeli'nden Yozgat’ın Akdağmadeni’ne kadar uzan bölgeye Gelmuhat, bugün Şarkışla ovasının bulunduğu bölgeye de Gedik Bölgesi denirmiş.

Günümüzde Emlek yöresi dendi mi Alevi-Kızılbaş-Bektaşi köyleri akla gelir. Emlek bölgesi Kızılırmak vadisi boyunca uzanır. Kuzeydoğusuna bakıldığında Pir Sultan'ın seyrangâhı olan Yıldız Dağı sisler içinde hayal meyal görülür. Kuzeybatısına doğru inilince de Beserek Dağı görülür.

Yörenin etrafında Kara Baba, Küre Baba, Ardıç Baba, Koyun Baba, Ağ Baba, Şeme Baba gibi birbirini gören yedi tepe yer alır. Söylenceye göre bu tepelerde bu adlarla anılan sonradan bir ermiş olarak anılacak olan gözcüler yaşarmış. Bu gözcüler, bir tehlike anında saman yığınlarını yakarak yöreyi tehlikeye karşı haberdar ederlermiş. Şimdi bu tepelerde adaklar adanıp kurbanlar kesiliyor.

Yöre Bektaşi edebiyatının olduğu kadar, Türkiye halk edebiyatının da en önemli ozanlarını yetiştirmiş. Bu açıdan, son derece bereketli bir yöredir. Burada yetişmiş olan ozanlarımızın bir kısmını kısaca anarsak, önemi daha da iyi anlaşılır; hemen ilk anda aklıma gelenler: Pir Sultan Abdal, Âşık Veli, Âşık Kemter, Âşık Hüseyin, Agahi, Çepnili İzzet, Ali İzzet Özkan, Âşık Veysel. Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Ertaş’ın da bu yöreden Alakilise köyünden olduğunu belirtirsek, yörenin kültürel verimliliği daha da iyi anlaşılır.

Bu yöre nasıl bir yöredir? Burada nasıl bir yaşam varmış da bu kadar önemli insanın, bunca şairin yetişmesine ev sahipliği yapmış? Ancak neden çok az araştırılmış? Yöre bakir bir alan olarak araştırmacılarını bekliyor. Abdulbaki Gölpınarlı ile Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal kitabını hazırlarken bu maksatla yöreyi gezmişler. Alaçayır köyünde Banazlar’a gelmişler. Söylentiye göre Banazlar'ın Veli Ağa bunları devlet adamı sanıp, korktuğundan her bildiğini söylememiş. “Suya sabuna fazla dokunmayan” deyişleri duvazimamları, merhaçlamaları söylemiş. Ali İhsan Tuncel “Emlek Alevi Şairleri” diye bilinen kitabını yöreyi tarayarak hazırlamış.

Yörenin düğünleri, baş övmeleri, çifte gitmeleri, türkülü halayları, oyun havaları, gelenekleri görenekleri, yaşam biçimleri yeterince araştırılmamış.

Emlek bölgesinde yaşayan Aleviler Türkmendirler. Yöredeki Alevi nüfus temelde iki guruba ayrılır: Görgü ceminde bellerine elle vurulan Pençceciler (Penç’eyi Ali Âba -bunlara genellikle Dedeci de denir-) ile Görgü ceminde bellerine Asa, Erkân ya da tarik denilen bir çubukla vurulan Erkâncılar (bunlara genellikle Dervişciler de denilir). Pençceciler ile Erkâncılar bir dönem birbirlerine kız vermezlermiş.

Emlek Alevi köylerinde; her köyde bir bayraktar, her köyün de kendine has bir bayrağı var. Başka köyden bir düğüncü geldiği zaman, o köyün kafilesinin önünde o köyün bayraktarı oluyor. Geldiği köyün bayraktarı köy ahalisinin önüne geçip, kendi bayrağını eline alıp gelen köylüyü karşılıyor. Bayraktarlar birbirlerine elvan çeşit sivaller (sorular) soruyorlar. Bu soru sorma faslı şöyle başlıyor: “Bayraktar bayrağını kaldır ...Yönü kabiye döndür, piriyin aşkına bir selavat gönder, Allah Allah İllalah verelim Muhammed'e selevat sellalo Muhammed.” Kız tarafının bu sorusuna oğlan tarafının bayraktarı “Düğün eder birimiz, bayrak çeker varımız, Abdul Vahap Gazi pirimiz -Bayraktarların piriymiş- Allah Allah İllallah verelim Muhammed'e selavat sellalo Muhammed” diye cevaplar. Kız tarafının Bayraktarının sorularıyla başlayan bu durum, Bayraktarların birbirlerine türlü sorularıyla devam eder. Sonra bayraklar birbirleriyle uzlaşıp birbirlerine kavuşurlar; Bayraktarların birbirlerine sarılıp öpüşmesiyle beraber, köylüler de birbirlerine kaynaşıp karışıyorlar.

Bugün her köyün kendi bayrağı mı olur, diye bu geleneği tuhaf karşılayanlar var. Her firmanın, her şirketin kendi bayrağı oluyor da her köyün niye kendi bayrağı, kendi simgesi olmasın? Bizim Kaymak köyünün, komşu Kılıççı köyünün kendi Bayraktarları da bayrakları da var. Bu bayraklar, çeşitli süslerle süslenmiş kırmızının, beyazının, yeşilin ilk etapta göze çarptığı bir tür bayrak. Şimdilerde köylüler başka köylere düğüne giderken, karakol yakınlarından geçecekleri zaman ne olur ne olmaz diye, bayraklarını gizliyorlarmış.

Çoğunlukla bu köylerin pınarlarının yanında bir de yunakları var. Yunaklara pınardan su alınıyor. Yunakta kazanda su kaynıyor. Köyün ahalisi gelip burada hem çamaşırını yıkıyor, hem de kendisi çimiyor (yıkanıyor). Evlerin içerisinde de çimlik bulunuyor (bugünlerde banyo dediğimiz şey), ama daha çok yunaklarda yıkanılıyor, başka bir deyişle çimiliyor. Yunak, Çimlik, Yıkanmak, Çimmek, Aş, Aşevi hep Türkçe adlar, tabirler.

Bu yunaklarda, çoluk çocuk, kadın-erkek birlikte yıkanırlarmış. Bunu söyleyince bazı Alevi dostlarım bana kızıyorlar. Bu onlarında tuhaflarına gidiyor. Bugün herkes denize, plaja gidiyor. Plajlarda kadın-erkek, uşak-çoluk-çocuk hep beraber güneşliyor, denize girip yıkanıyorlar, ama gel görkü dedelerimizin eşleriyle birlikte yunağa gitmesini yanlış buluyorlar. Anadolu Bektaşileri herşeyleriyle kendilerine has bir hayat sürmüşler. Bunu her yönüyle görmeyen anlayamıyor. Bu konu bile araştırılmaya değmez mi? Ben Adana’da rastladığım yaşlı ninelere bunu soruyorum, hepsi bu hayatı doğruluyorlar.

Düğüne neden olan akrabalık, kız beğenme, kıza bakma geleneği ile başlıyor. Birbirlerine uzak köylerden bir kıza dünürcü gelineceği ya da gidileceği zaman, o genç kızın köyüne kıza bakmaya geliyor. Oğlan geldiği köyde bir eve misafir oluyor, kızına bakacakları eve haber salınıyor, gelen genç misafir evinden biriyle kızın evine gidiyor. Kız onlara sofra kuruyor, oturup yemek yiyorlar. Yaz mevsimiyse davar sağmaya giderken oğlanda davara gidiyor, kız davar sağarken yanına gelip konuşuyor, ya da kışsa kız pınara su almaya geliyor, misafir genç de pınara su içmeye gidiyor; kızla pınarda konuşuyorlar. Oğlanların gidip kıza bakması, kurumsallaşmış bir gelenek.

Sonuç olarak, kız oğlanı beğenir de “beni istetsinler” derse o gencin babası kızın babasına dünürcü gelmeye başlıyor.

Düğün yapacak aileler kendi hazırlıklarını yapıp, düğünü yapmaya hazır hale geldikleri zaman, yani düğün olacağı zaman, oğlanın evi bir danışık yemeğine bütün köylüyü davet ediyor. Düğünün nasıl olacağına, düğünün ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine, hangi köylerin okunup, güreşin nasıl olacağına, güreşte verilecek törenin neler olacağına, düğün kahyasının kim olacağına vs. o danışık yemeğinde karar veriliyor. Bu danışık yemeği, köylünün ortak karar verdiği meclis gibi işlev görüyor. Danışık yemeği yedirme geleneği ya da buna benzer bir gelenek Sünni köylerde asla yok. Bu tamamen bizim Bektaşilere has bir gelenek.

Danışık yemeğinden sonra, danışık yemeğinde hangi köylülerin okunacağına (Okuyuntu: Davetiye) karar verilmişse o köylere Okuyuntucu gönderilir. Her köyün okuyuntusunu dağıtan kişi o köyden gelen misafirlerin misafir edilmesinden, bir yere konuk edilmesinden de kendini sorumlu hisseder.

Eskiden düğün bir hafta sürerdi, şimdi en az üç gün sürüyor. Birinci gün bayrak dikilir (bayrak kaldırılır), guvayi (güveyiyi) çimdirip düğün boyunca oturacağı yerine, sağdıç evine oturtulur. Sağdıç evine, düğün kahyası da denir. Düğündeki her şey düğün kahyasına sorulur; düğün kahyası bu görevi danışık yemeğinde kendi alır ya da üslenir.

İkinci gün, bayraktarın öncülüğünde davul zurna eşliğinde Yenge toplanır. Yenge binecek kızlar, gelinler teker teker törenle evinden alınıp, düğün kahyasının evine getirilir. Yengeler toplanırken, oğlan tarafından kız tarafına Yozu gönderilir; yozucu kız üstüne gelindiğinde kız tarafınca kesilecek davarı götürür, kız üstüne gelenler de kız tarafıyla birlik olup, onlarla beraber oğlan tarafını karşılar.

Eğer gelin aynı köydeyse, davul zurnayla gidip gelinin başı yıkanır. Kız başının yıkanması başka bir evde yapılır, kız akşama kadar o evde kalır, kızın başı övülür halaylar çekilir.

Başka köyden köye gelenler, bayraktarın öncülüğünde davul zurna eşliğinde karşılanıp, doğruca damadın yanına getirilir.

Her akşam köye davetçi çıkarılır, davetçi bütün evleri tek tek dolaşıp onları “buyurup bağin başında kahve içmeye geleceksiniz” diye davet eder. Köylü damadın başında toplanır, burada sohbetler olur, oyunlar çıkarılır sazlar çalınır, oyunlar oynanır.

Bir başka gün kız üstüne gidilir. Kız üstüne varıldığında güreş yapılır. Bir gün orada kalındıktan sonra, gelin alınıp getirilir. Gelin getirilirken yüzükçü gönderilir, yüzük getirme yarışı olur. Gelin alayı önce düğün kahyasının evine gelir (gelin, düğün kahyasının evine indirilir), burada bir müddet kaldıktan sonra davul zurna eşliğinde düğün kahyasının evinden alınıp, oğlanın evine getirilir. Kız attan inip eve gireceği zaman damat kızın başında para, ela, üzüm vb. atar. Gelin attan inmeden “gelin attan inmiyor” diye bağırırlar, düğün sahibi, gelin attan insin ona birşeyler verme vaadinde bulunur, “hediye ediyom” diye seslenir. Böylece gelin attan inip evine gelir.

Son gün yine davetçi dolaşır, bağın (damadın) başında toplanılır. Damadın eline kına yakılıp, kahveler içildikten sonra, büyük bir törenle damat düğün kahyasının evinden gelinin yanına, kendi evine getirilir; eve getirilirken Yunus Emre’nin “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyü deyü” ilahisi söylenir. Ortam meşalelerle aydınlanır. Damadı götürme töreninde, köyün erkekleri ikişer ya da üçer sıralar halinde peş peşe dizilir. Önce öndeki grup belirli bir makamla yüksek sesle Yunus Emre’nin mersiyesini okumaya başlar, onlardan sonra bütün kortej sırayla aynı kıtayı söylerler; o tamamlanınca diğer kıtaya geçilir. Böylece damat gelinin yanına getirildikten sonra, düğün sona erer yaşlılar İmam Cafer yoluna göre nikah kıyma faslına başlarlar. Yarintesi gün köyün kadınları geline hoş geldin deyip duvak açmaya giderler.

Düğünlerde birçok şey türküyle oluyor: Gelinin başını bağlarken (buna kız başı bağlamak deniyor) kendine has bir baş öğmesi yapılıyor. Kaymak köyündeki baş öğmesi, Ortaköy'dekine tam uymuyor; söylenişi, makamı farklılıklar gösteriyor. Bizim Kaymak köyündekinin sözleri şöyle:

Çattılar Çatma daşını,

Kurdular düğün aşını hanım kız

Kız ağlatma kardaşını

Kardaşsız kız gelin olmaz hanım kız

Atladı geçti eşiği,

Sofrada kaldı kaşığı hanım kız

Büyük evin yakışığı

İşte gelin gidiyor hanım kız

Biner atın iyisine

Sürer yolun kıyısına hanım kız

Haber verin dayısına

Dayısız kız gelin olmaz hanım kız

***

Şöyle halay türküleri var:

İihiyiiyiyiyiy

Sana verdim ağ odanın başını

Sana verdim ağ odanın başını

İihiyiyiyiy

Ağla ağla sil gözüyün yaşını

Ağla ağla sil gözüyün yaşını

İihiyiyiyiy

Sar sokakta ben yarime kavuştum

Sar sokakta ben yarime kavuştum

İihiyiyiy

Yar aşşağı ben yukarı savuştum

Yar aşşağı ben yukarı savuştum

Semah cemde dönülüyor, dini ilahi bir yanı var. Düğünlerde semah dönülmüyor, ama semaha çok benzeyen, davul zurna eşliğinde oynanan “Yarelim” denilen bir oyun var; buna benzeyen başka oyunları da var.

***

Emlek Bektaşi köylerinde ekin biçmeyi, orakla yolma yolmayı komşular tarlalarını birleştirip birlikte yaparlarmış. Birlikte orakla yolma yolarken kendilerinin, “Çifte gitmek” dedikleri, farklı bir tür olan, türküler, maniler söylerlermiş. Bunlar şimdilerde unutuluyor. Çünkü bunları yaşamış, bunları bilenler yavaş yavaş tükeniyorlar. Bu yüzden araştırmacıların ellerini çabuk tutmaları gerekiyor. Ben buradan kültür ürünlerinin derlenip-toplanması için acele edilmesine dikkat çekiyorum, bu kültürü yaşayanlar her geçen gün azalıyor.

Bunlar bestesiyle ( makamıyla) söylenince insana çok daha güzel geliyor.

Buraların cemleri de başka yörelerden farklı olsa gerek. Bu yörenin cemlerinde mutlaka dem alınıyor. Dem dedikleri bildiğimiz rakı. Cemde ortaya saki geliyor, “Önce saki sonra baki” deyip bir kadeh loş ediyor. Sonra, önce cemde hazır bulunan cemaata teker teker birer dem sunuyor, ardından her hane adına, o haneden birini çağırıp ona bir dem sunuyor. Bu bitince bacılar adına bir bacıya dem sunuyor. En sonunda da “ey komşular akıl defter değil, görmediğim, unuttuğum varsa, istekli olan varsa söylesin” deyip bekliyor, isteklisi varsa istekte bulunuyor; yoksa saki tekrar “bu da umanın, küsenin Garip Musa'nın olsun” diye bir dem doldurup dedeye ya da âşığa sunuyor. Sakinin sunduğu demin yarısını sunan içiyor yarısını da sakiye veriyor.

Sunulan dem lokmalarını herkes isterse kendi loş ediyor (içiyor), isterse de görüşmek istiyorum, diye başka birinin yanına varıp, onunla paylaşıyor.

Anlatmaya gerek var mı bilmem Bektaşilerde içki kültürünün kendine has kuralları var. Bizim bu yörenin düğünlerde bile içki içilen her sofranın bir sakisi olur. Saki herkese kararınca, onun kaldıracağı karar içki verir. Eğer masada içki içenlerden biri, içkinin etkisiyle huzur bozacak bir davranışta bulunursa, işte o zaman sakiyi cezalandırırlar; “sen ne biçim sakisin ona niye fazla verdin” diye sakiyi dara dikerler. Bütün bunlar ince kurallara bağlanmış simgesel törenlerdir. İçki, yapılan sohbete, söylenilen türküye, çalınan saza bir çeşni katar. O, sazlı-sözlü sohbet ortamında şişeden çıkan içki, içki olmaktan çıkıp dem olur. Dem, Dem, Dem dedikleri işte bu içkidir, badedir.

Demi dem dem,

Demi dem dem

Nefse uydum, yolum azdı

Gönül yad ellerde gezdi

Cümle alem benden bezdi

Okurum esta furullah

Demi dem, dem,

Demi dem dem.

Böyle deyişlerimiz var. Bu dem işte o dem.

Şimdilerde demsiz cem yapıyorlar. "Öteki"ne şirin görünmenin sonu yok ki.

Bu yöre bu acılardan araştırılmamış. Böyle bir araştırmaya soyunacakların bu dönemde bir kolaylığı da var; o da şu: Yöre halkının - her köyün- % 80-85'i Ankara’ya göçmüş. Bu köylerin her birinin “Köy Dernekleri” var. Bu dernekler köyleriyle ilgili böyle bir çalışma yapabilir. Hemen hemen her köyde cemlerde deyiş söyleyen, zakir ya da dede oluyor. Bunların bazılarında cönkler, hiç bilinmeyen deyişler duvazlar, ilginç öyküler olabilir.

Alevi Bektaşi Birliği Federasyonu böyle bir çalışmanın öncülüğünü yapabilir. Toplanan materyallerin getirilip teslim edileceği, değerlendirileceği bir birim oluşturabilir. Bu konuda en önemli sorunlardan biri de, eline geçen bir materyali nasıl değerlendireceksin? Eskiden kalma yazılı kaynakların tümü eski yazıyla (Osmanlıca) yazılmış eserler. Bunları okumak, anlamak başlı başına bir iş. Bence Federasyon ( AFB) bu işi üslenmeli. Bu saha çalışmasını yapanlar da eline geçen materyali, geleneğimizde dendiği gibi, “sahipler sahibi benden bu kadar, bundan sonra, sen sakla, sen koru, sen değerlendir” diye gönül rahatlığıyla bunları teslim etmeli. Dernekler böyle bir birim oluşturup da dernek yöneticileri Alevi camiasının dinlediği radyolarda (örneğin Cem Radyo'da) birkaç kez programlar yapsa, bu tür materyaller kendiliğinden akmaya başlar. O zaman elinde bu tür materyal bulunan canların, onları getirip derneklere teslim edeceğini düşünüyorum. Bu işe bir başlansa çalışmalar kendi kendini şekillendirip örgütler.

www.alewiten.com, 9.8.2003