Baha Said

Anadolu'da Gizli Mabetlerden: Nusayriler ve Mezheplerinin Sırları*

Hazırlayan: İsmail Görkem

                                                        Adana Türkocağı'na ithaf

Bismillâhi'l-Aliyyi'l-a'lâ illâ nez'ü'l-ma'bûd.

Besmelesi bile bize bir açık ifade ile fikir beyan eden mezhebin sahipleri, Nusayrîlerdir. Nusayrîler, İskenderun Körfezi'ni teşkil eden Akdeniz'in kuzey tarafının doğu en uç noktası üzerindeki dağlarda ve sahillerdeki şehirlerde en yoğun tabakalarıyla yaşarlar. Suriye sınırının ayrıldığı bu kısımdan başka, Tarsus'ta da bilinen ocağa müteveccih bir hayli cemaat yaşamaktadır. Mersin, Adana, Tarsus ve Silifke yörelerinde hayli miktarda halk yaşamaktadır. Bu halkın "Arap, Türk ve diğer ırk"a mensup olduğu hakkında kesin bir iddiada bulunmak da zordur. Her ne kadar Trablusşam ve yöresinde oturanlar, dil ve lehçe itibarıyla "Arap"a benzerlerse de bazı özellikleri bakımından onlardan bariz bir şekilde ayrılırlar.

Adana sahasında yaşayan Nusayrîler ise, büsbütün aykırı bir tip ve karakter göstermektedir. Herhalde Türkçesi gibi Arapçası da bozuk olan bu halk, her iki dili de aynı derecede konuşurlar. Fakat genellikle dinî ve edebî dilleri Arapçadır. Nitekim, bu mezhep mensuplarının soy ve kültürlerinin menşe'leriyle ilgili derin ve ilmî incelemelerde [8] bulunmak, onların millî hasletlerini tespit etmek, Adana'nın faal Türk Ocağı'na ait ciddî bir iş olması gerekir.

Zaten Adana Türk Ocağı'nın mesai sahasında önemli bir surette mevcut olan Tahtacı ve Sûfiyân Kızılbaşları hakkında da önemli irşâd görevleri olduğuna inanıyorum. Bu topluluklar genellikle boy, soy teşkilâtları içinde yaşadıkları için, kendilerinin hangi boydan Türk olduklarını onlara anlatmak yeterlidir. Çünkü o zavallılar, çoğunlukla kendilerini asil Türk topluluğunun dışında kabul etmekte, hemen hemen ittifak etmiş gibidirler. Halbuki yaşadıkları aşiret isimleri, onların kim ve ne olduklarını pekâlâ ispat eder: Avşar, Farsak, Kınık, Dodurga, Bayat, Kayı Oğuz boyları Adana varlığını dolduran Türk soylarıdır.

Dikkatle incelenecek olursa, Antakya'nın İslâmlar tarafından ilk fethi devirlerinde bu önemli ve Hıristiyanlarca büyük patriklik ruhanî makamı gibi büyük kutsiyetin merkezi olan kalenin etrafında, her türlü kavimlerden oluşmuş muhafız kuvvetler bulunduğu bilinmektedir. Çoğunluğu teşkil eden bu muhafız kuvvetler ise, Türkopol denilen Türklerdi. Ehl-i Salîb Antakya savunma ve saldırılarında da genellikle yine Türkopolların mevcut olduğu görülmektedir. İşte bu cihetleri de özellikle araştırmak, Adana Nusayrîlerinin soyları hakkında sağlam belgeleri hazır edebilir kanaatindeyim.

*

*       *

Nusayrîlerin mezhepleriyle ilgili usûlleri ile fikrî düsturlarının harf, sayı ve yıldızlar gibi gaybî ilimlere dayanması ve özellikle inanış ve imanlarının "Buda-Dalay Lama" inanışına benzemesi de ayrıca gözönüne alınmalıdır. Çünkü, harfler, sayılar ve yıldızların verdiği sonuçlar, Lamaist, Buda'nın devir ve tenâsühünü[=ruh göçü] ispat eden gayelere ulaşmaktadır. Bundan dolayı Nusayrîler bu yönleriyle Moğol ve Tibet dinlerinin sâlikidir. Kabul ettikleri fikir ve kurallar, kendilerinden önce oralarda yaşayan "Sâmî" inançlarına pek o kadar uymuyor; fakat yörenin baskın inanç ve geleneklerine intibak etmek için, bu zekânın azamî değişiklikleri yaptığı görülüyor.

Bununla birlikte, genellikle bâtınî mezheplerinde görülen "metafizik" ilkelere karşı ciddî bir muhalefet belirtisi de yok değildir. Fakat zaman, onların da fikirlerini hurafelerle harabeye çevirmiştir. Artık beşeriyetin en iğrenç toplumsal safhaları halini de belki bugünlerde göstermiş bulunacaklardır.

Nusayrîler genellikle kendilerini "Aliyyü'llâhî" perdesi altında gizlerler. İleride anlaşılacağı üzere, bu "Ali", "Buda" nın aslı gibi kabul edilmiş; sadece isimler, Allah, Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin şekillerine bürünmüştür.

Fakat esas nazariyelerindeki bazı küçük farklar ve içtihadlar sebebiyle, Nusayrîler, Kamerî, Haydarî, Mütevâlî ve Gıyâbî adıyla dört şube ve mezhebe ayrılmış bulunuyorlar.

Kamerîler: "Ali'nin makamı aydadır" derler.

Haydarîler: "Hayır, Ali'nin makamı ayda değil, arştadır"; çünkü Ali Allah'tır ve biliyoruz ki Kur'an'a göre "Errahmânü alel'arşistevâ"[1] yani "Allah arşın üzerinde istivâ eder, oturur" demek olduğundan, güneş ve ay mahlûktur. Bu sebeple, "güneş ve ay mahlûktur ve onlara nisbeten mekân tahsisi nisbet-i Rahmanî'ye verilemez" derler.

Mütevâlîler: Oniki İmamcılık güderler ve ona yakın fikirlere değer verirlerse de , "Ali"nin zât-ı ulûhiyyet makamının da arş olduğuna inanırlar ve biz, te'vil-i Kur'an'dan- yani Kur'an'ın bütün anlamlarını anlamaktan âciziz diye- yine te'vilât-ı Kur'an'dan ayrılmazlar.

Gıyâbîler: Mütevâlilerin fikrindedir. yalnız, Ali hakkında düşündükleri şudur: "Ali, ibn-i a'mm-i Muhammed." Yani hakikat Ali'nin -yani Allah'ın- gölgesidir, sanırlar.

[9] Kamerîlerle Haydarîler, en çok Adana yöresinde; Mütevalî ve Gıyabîler de İskenderun Körfezi'nin güney sahil ve dağlarında ikamet etmektedir Bununla beraber Mütevalî ve Gıyabîlerden, Adana yöresinde de bulunuyor. Nüfus kayıtlarımızda Nusayrî de tabii İslâm gösterilmekte olduğundan, sayıları hakkında kesin ve istatistikî bilgi edinmek zordur. Eğer Adana Türk Ocağı bir himmet eder de ilçelerden Nusayrî olan köylerin isim ve nüfuslarını bir genelgeyle rica ederse, belki en doğru bilgi elde edilmiş olacaktır. Zannedersem Suriye'den bize kalan yörede, ancak yetmiş ilâ seksenbin kadar mevcutları olması gerekir.

Bu şekil, Hıristiyan hulûlünden bozma olmadığı gibi, Sami asılların inançlarına da uygun değildir. Nusayrîlikte zühd ve vera'alâmeti, kendi mezhep ve meşreplerinde olmayan Mu'tezilîlerle, herhangi bir din ve mezhep mensuplarına dokunmanın ve onların elinden bir şey yemenin büyük günahlardan olduğunu bilerek kaçınmaktadır. Dünyada murtâz ve münzevîleri en çok olan mezhep belki de Nusayrîlerdir denilebilir. Onların tek başına yaşayan, insanlarla birarada olmaktan kaçınan, evlenmekten nefret eden "Kıddîsin-i müteâl"[=Yüce kıddîs] leri vardır.

Nusayrîlikte genel toplumsal karakter "sıdk ve vefa"[=kalp temizliği ve bağlılık] ile özetlenebilir. Bu iki unsuru genel ilke edinen bir zümre de İran Gebr'leridir.[2] Fakat Gebrlerde doğru söylemek, mezheplerine özgü bir görev değil, genel bir durumdur. Bir Gebr için bir şey hakkında iki söz söylemek, haram kabul olunur. Onlar belki, "götürü fiyat" levhasının ilk belirleyicileri olacaktır. Çünkü, söylediği sözden bir para bile düşmez ve yalan da söylemez. Fakat Nusayrîler bunu kendi aralarında ve kendi toplulukları içinde uygularlar.

Haydarî ve Kamerîlerde dinî meclise, gençlerle kadınlar dahil olamaz. Çünkü kadını yaratılıştan eksik ve "insanın en aşağısı" anlayışı gibi bir Hıristiyanlık tabiatları vardır. Fakat Mütevalîlerle Gıyabîler kadınları "Meclis-i Üns"e yasak ederler. Bunların üzerinde de, [10] Hama ve Humus yöresindeki İsmailîlerin fikrî etkilerinin bulunması uzak bir ihtimâl değildir.

Nusayrîlerde İman Telkininin Şartları

Bir ferde iman telkini yapılacağı ve sır verileceği zaman, iki şahidin tezkiyesi ve zincirleme kefaletin sağlanması ile "mahremiyet-i üns"e mazhar olurlar. Onsekiz yaşını tamamlayan her fert, fikir ve telkin almak zorundadır. Babası, bu seneye kadar onun dinî eğitiminden sorumluydu; sonra ise, cemaatin genel kefaletine dahil olmuş bulunacaktır. Velisi bir rûh-i musaffâ [=temiz ruh] hazırladığını şeyhe söyler. Şeyh de iki şahitle bunu tezkiye etmesini ister. Bu iki şahit de velisinin vesayet ve eğitiminden emin olduklarını irşâd makamına açıkladıktan sonra, böylece cemaatin tamamının kefaleti de sağlanmış olur.[3]

Bir sonraki mecliste "tathîren" "Beytü'l-Haram"a ithali "Delil-i Beyt"e teklif olunur.[4] "Tâlib-i mürâhik"[=onsekiz yaşına girmiş olan talip] için vacip olan "adak" da bulunacak ve "ihvân"a toplantı zamanı da delil ve talip tarafından ortaklaşa tebliğ olunacaktır.

Toplantı gecesi de delil vasıtasıyla Beytü'l-Haram'a ulaşan özel bir yerde hamam yaptırılarak tamamiyle temiz bir halde, cemaatin huzuruna getirilir.

Talip, Şeyhü'l-velâye önünde diz çöker.[5] Şeyhü'l-velâye, onun beline "ribâtü'ş-şeri'a" bağlar.[6] Başına da yeşil sarıklı beyaz bir keçe külah geçirilir. Buna da "tâcü'l-hakikat" derler. Delil de "hırkatü'l-ma'rifet" veya "kabaü'l-ma'rifet" denilen -marifet hırkası- bir aba giydirilir. Ondan sonra talip, meydanda, mürşidin solu ilerisinde ayakta durur ve yanında da delil oturur.

[11] Meclis-i üns veya meclis-i ihvânda hazır bulunan cemaatten her birisi, bu yeni ve genç talibe, dilinin döndüğü kadar, -isterse bir kelimecik bile olsa- irşadkâr bir nasihatte bulunacaktır. En son, delil hitap eder:

Sellim! (Teslim et veya selâm ver!)

Önceden tebliğ ettirilen ve ezberlettirilen şu cümleyi talip söyler:

Sellemtü Mevlânâ'l-Aliyye'l-a'lâ. (Ecell ü a'lâ olan Mevlâmız Ali'yi selâmlarım, kabul ederim! )

Sonra, Şeyhü'l-velâye ayağa kalkar, cemaat de beraber kalkar. Şeyhin baş ucunda, duvarda yatay olarak konulan "Zülfekar"ı alır.[7] Bu Zülfekar'ın, her Beytü'l-Haram'ın irşad makamı üzerinde yatay olarak iki çivi üzerine konulmuş bulunması teamüldür. Şeyhü'l-velâye Zülfekar'ı kabzasından ve ucundan yatay olarak tutar. Bu kılıcın ucunun iki çatal olması da şarttır. Çünkü en bariz örneği, böyledir. Taliple delilin her ikisi yanyana kılıcın keskin tarafında durur ve talip, iki elini kılıcın üstüne koyar. Kılıç, talibin boynu hizasında bulunur. Bu durumda sâhibü's-sırr-ı ve'l-kitmân[= sır ve gizlilik sahibi] olacağına ve yemine aykırı hareket ederse, törende hazır bulunanlardan, varlığının ortadan kaldırılmasına dair söz alınır ve bu yemin üç defa tekrar olunur.

Bu yemin tamamlandıktan sonra, herkes yerine oturur. "Bârekallahü'l- Aliyyü'l-a'le'l-ma'bûd" [=Tapılan yüceler yücesi Allah mübarek kılsın] diye tebrik ederler ve sonra "'asel-i musaffâ" şerbeti dağıtılır.[8]

"'Asel-i musaffâ ile tezkiye olunduğum haram olsun" sözü, en büyük yeminlerinden sayılmıştır.

[12] "Şarâben tahurâ" sırrına mazhar olan "'asel şerbeti"nden sonra[9], Şeyhü'l-velâye huzurunda giydirilen "kemer, taç, hırka" çıkarılır. Yedi kat bohçaya-talip ile delil- koyarlar. Öper, öper, öperler. Ve talip diz çökerek Şeyhü'l-velâyeye teslim eder; o da öpüp sol yanına koyar.

Şeyhü'l-velâye, bu yedi katlı bohça dürüldükten sonra, dizlerinin üstünde yatay konumdaki Zülfekar'ı öpüp baş ucundaki yüksek yere asar.

Artık, toplantı sona ermiştir. Herkes, "Bârekallahü Mevlâna el Aliyyiül-a'lâ" diye kalkıp, saadete nail olan genci kutlayıp tebrik eder ve tokalaşırlar.[10]

*

*       *

Nusayrî Telkîni

Genç talip, mürşidin huzurunda, yeni mukaddes kaftan ile diz çökmüş oturunca, ona aşağıdaki akaid imanı telkin olunur:

1. Hamse-i Nûriyye-i Mustafaviyye

Bu tabir, "Muhammed'in beş nuru" demek olup, "Hamse-i Âl-i 'Abâ" dediğimiz beş şahsiyete karşılıktır, Fakat Nusayrîler, bunda da ihtilâf etmişlerdir. Nusayrîlerin "hamse-i nûriyye"si şudur:

[13] Muhammed, Fâtır, Hasan, Hüseyin, Muhsin-i Sırru'l-Hafî.

Açıklayalım:

A. Muhammed: Kevser sahibi olan Ali'dir; Kevser de yed-i müeyyediyle Mustafa olduğu için "Mustafa"dır; bu sebeple 'ayn-ı nûr olan Muhammed Mustafa'nın evlâtları da nurdur. Kendisi ayniyetinde dahildir. Halbuki Hamse-i Âl-i 'Abâ'da "Ali" mevcut olduğu halde, burada mevcut değildir.

B. Fâtır: Bu Fâtıma demektir ve Fâtıma'nın sırrıdır. Fâtıma, Ali'den tevlid etmekle fâtırdır. Çünkü o, Tanrılık vasfı olan birisinin mahbıtı ve maşrıkıdır. İsm-i zilleden berî olan kadın, yalnız ve ancak fâtır (yaratıcı) olan Fâtıma'dır. Bu suretle hem kadının ismi ortadan kalkmış oluyor hem de tek olan Fâtıma'ya fıtriyet kudreti izafe edilmekle, diğer insan taifesinden mümtaz addediliyor. İşte bu örneğe dayanarak, "Kamerî ve Haydarî Şiîleri", Meclis-i Ünslerine kadını kabul etmezler.

C. Hasan, Hüseyin: Bunlar hakkında herkesin bildiği Ali'nin evlâdı ve Fâtıma olarak hürmet edilir. Fakat bunların da sağlam vücutları zâde-i ulûhiyyet olmaktan soyutlanamaz.

Ç. Muhsin-i Sırru'l-Hafî: Bunun için de şöyle bir efsane icat edilmiştir: Muhsin, güya Hz. Fâtıma'nın karnındaki son çocuğuydu. Ömer, zorla Fâtıma'nın evine girecek olmuş; sarhoşmuş da Fâtıma korkmuş. Kapının arkasına yaslanmış; Muhsin de cenîn-i sâkıt olmuş.

İşte bu ruh, yürürlükte olmayan Mehdî'nin zuhuru ile ilgili. Şialar, Oniki İmamcılar, "Muhammed Mehdî bin Hasanü'l-Askerî"nin âhır zamanda dünyaya geleceğini beklerler. Çünkü o da "Samira"da, bilinmeyen bir kapıda ansızın kaybolmuştur. Nusayrîler de onun yerine Fâtıma'nın üçüncü oğlu olan Ömer'e inandıkları için, "Muhsin-i Sırru'l-Hafî"yi bekliyorlar.

İşte bütün Ali'ye ibadet eden veya tevellâ muhabbeti gösteren toplulukların tamamı bu "gaib"in [14] "zuhur"unu şiddetle beklemektedir ve genellikle bu topluluklar, bu "İmam-ı Gaib"in ebedî hayatına iman edip "sadıklar"ına nur ve kutsallık izafe ettiğine de inanmaktadırlar.

Onun için eskilerin rivayetine göre Muhsin-i Sırru'l-Hafî- l057 ebced sayısına denk olduğu için, H. l057 [=M l647] yılında görüneceğini beklemişler; fakat anlaşılan o vakit görünmeyiverince, tekrar araştırmalara koyulmuşlar, "Muhsin-i Sırru'l-Hafî" harflerinin bâtınlarındaki sayıları da eklemişler; l500 rakamını bulmuşlar. Fakat zikredilen usûlde istinad noktası "Kur'an sırrı" olmakla l500 çıkan sayının remzi "Fiy bıd'ı siniyn, lillâhil'lemrü min kablü ve min ba'd, ve yevmeizin yefrahulmü'minûne"[11] âyetine ircâ edilir.[12] Bu âyette mevcut olan müşterek harflerden yalnız birer tane kalmak şartıyla hesap edildiği zaman, l348 Kamerî senesinde[=M. 1929], bütün Nusayrî âlemi Muhsin-i Sırru'l-Hafî'nin zuhûr edeceğini ve dünyaya yalnızca Nusayrîlerin egemen olacağını beklemektedirler.

Demek, Nusayrîlerin de muratlarına kavuşmaları için şurada üç dört senelik bir şey kalmış demektir. Yaşayan elbette görür; şayet görülmezse, bir ihtiyat rakamı daha var: l500 !

2. Hamse-i Eytâm

Hamse-i eytâm, "beş yetimler" demektir. Nusayrîlerce kabul edilen bu beş yetim, "Ebâ Zer Gıfârî, Mikdâd bin Esved el Kındî, Abdullah ibni Revât el-Ensârî, Osman ibni Mazgûn en-Necâşî, Kanber ibni Kâvân ed-Dûsî"den ibarettir. Bunlar "Hademe-i Hâss-ı Mevlâna Ali" kabul olunmuşlardır. Yani mahrem-i râz [=kendisine sır verilmiş kimse] ve mahrem-i esrâr-ı Ali[=Hz. Ali'nin kendisine sır söylediği kimse] olan, yalnız bu beş yetimdir.

[15] Sûfiyân Süreği'nde "Kanber"den söz edildiğini, Türk Yurdu okuyucuları bilmektedirler Kanber, Bektaşî tarikatında da vardır. Zaten atasözlerimizde, "Kanbersiz düğün olmaz" ilkesi belki, "Kanbersiz meydan açılmaz" demenin zâhirisi olabilir. Çünkü, meydan da bir düğündür. Ali'nin sırrına vâkıf olanın yalnız Kanber olduğuna dair, birçok rivayet mevcuttur.

İşte bu beş yetimler nazariyesine göre, her Şeyhü'l-velâye'nin beş tane has yardımcısının olması şarttır. "Meclis-i Ünsî veya İhvân"da bu beş zât, makam sahibi kabûl edilir. Şeyh de makam-ı Ali'nin vekilidir.

Bektaşî ve Sûfiyân'da bu makamların oniki olduğunu açıklamıştık. Oniki çerağ, bu makamların birer nûrânî remziydi.

Bu beş kişinin temsil ettiği makamlar:"Cebrail, Mikâil, Azrail, İsrafil" makamları olup, "Kanber" de Ali'nin zâtının sırrî vekâletine sahip kabul edilmekle, "Kanber makamı" daima, şeyhin halifesi ve baş yardımcısı kabul olunur. Nusayrîlerde Azrail makamının sahibi, Sûfiyân ve Bektaşîlerdeki "Gözcü"nün vazifesini yapar.

3. Seb'atü'l-Kevâkibi'd-Dürriyye

Yedi inci yıldızlar!

Bu topluluk,"Hamse-i Eytâm"a "Muhammed" ve "Selmân"ı da eklemekle teşekkül eder. Bununla, yedi kat göklerin makamları onaylanmaktadır. Daima kemer, taç ve hırka da yedi bohçaya konmuyor muydu? O da gökyüzünün katlarını temsil eden bir işaretti. Yedi kat göklerin hüküm sürülen yeri ise, meşhur yedi yıldız olup, yedi incilerden her biri o yıldızların hüküm süreni ve vekil tayin edenidir. Onun için "Ve mâ minnâ illâ lehü mekaâmün ma'lûm"[13] (Onlar için belli makamlar vardır) âyet-i kerîmesi ancak bu zevâta hasmış.

4. Hammâletü'l-Arş

Arşın hamalları yahut "sekizler" denir.

[16] Bu topluluk da Hamse-i Eytâm-ı Ali[= Hz. Ali'nin beş yetimi]'nin Fâtıma'dan gayrı olan eşlerinden doğan "Tâlib, Akîl ve Ca'fer"in ilâvesiyle teşekkül eder. Ali'nin zâtı, arşta oturduğu için, bu üç oğlu da arşı omuzlarında taşırmış. Burada, Yunan mitolojisinin "Jüpiter"ini hatırlayabiliriz.

5. Tis'atü Kıbâbü'l-Muhammediye

"Muhammed'in dokuz varlığı", yani dokuz defa kalıp değiştirmesi demektir ve bu cümleyi de Muhammed'den Muhammed'e "minel Muhammedi ilâ Muhammedi't-takî" diye ifade ederler.

Muhammed'den Muhammed'e demek şöyle açıklanır:

Oniki İmamcılara göre, Ali de dahil olduğu halde Muhammed'den sonra ancak Oniki İmam,yani halife mevcut olacaktır. Onikinci gaiplere karışmıştı. Bir gün olup gelecek ve ondan sonra da artık kıyamet kopacaktı. İşte tarihî olarak mevcut olan bu iki resûlun torunlarının ömür, hayat, kabirlerinin mevcudiyeti bugün de bilinmekte olup, insanların ziyaret yeridir. Bunların onuncusu "Muhammed Takîy"dir. Hz. Muhammed kendisinden sonra, Hasan, Hüseyin müstesnâ, sekiz torununun vücuduyla tekrar dünyaya gelmiş. kendisi de birincisi. O halde dokuz defa dünyaya gelip gitmiş.

Anlayışa göre, rûhen en mükemmel insan olan Muhammed Ali (A. S. ) ancak dokuz devir ve neticelerden sonra, melekler âlemine "daimî ruh" olarak geri dönmüştür. Buna Bektaşîlerde ve bazı tarikatlarda "don değiştirmek" denir. Bir adam öldü mü, rûhu, başka spermaya ruh olur ve yeniden dünyaya gelir. Yeteneğine göre, yetmiş defaya kadar devreder. Böyle uzun devirler, basit adamlara mahsustur. Yüce insanlar, dokuz, on, on bir, on iki, ondört devirden sonra melekler âlemine mensup olur.

Dünyaya çok gelmek, bir ruh için büyük azaptır. Ebediyete geri dönmek için ne kadar az devir yaparsa, o kadar ulvîleşirmiş. Günahkâr insanlar da, meleklerin âlemine geri dönme yerine "esfelü's-sâfilîn" derekesine, cehenneme iner. O da yetmiş azap devresini bitirdikten sonra, sâlih amellerinin derecesine göre, insanlar tarafından yenilerek, tekrar insana hayat verecek hayvan ve bitki şekline [17] geri döner. Meselâ koyun, tavuk vs. olur. Bunların da bahtiyarları, insanlar tarafından yenilmek için tercih edilenleridir. Kurt, çakal, eşek, katır vs. gibi zahmet çekenler zümresine de ruhun intikal etmesi mümkün!. .

Hattâ zavallı ruh bir defa koyun olup da, onu kurt kapıp veya murdar ölüp de köpekler yedi mi, artık "esfelü's-sâfilîn"e düşmüştür ki, kurtuluş çaresi ihtimâl dahilinde bile değildir.[14]

İşte Muhammed 'urûç devresini dokuz defada tamamladığı için, "kıbâb-ı tis'a" sahibi ve yaratıkların mükemmeli olan bir fert olarak kabul edilmiştir.

6. Aşere Deccâcâtü'z-Zekiyye

Bu makam, on intikal devresi makamı olup, "Muhammed ibni Ebâbekir"e aittir. Güyâ Muhammed ibni Ebâbekir, Ali'nin zâtına karşı o kadar sadık, o kadar âşıkmış ki, nefsini Resûl Muhammed'den sonra en yakın derecede onun koruyucusu ve örnek tutulanı etmiş. Onun için Ali'ye tâbî olma ve bi'atta o sadakat ve vefa derecesine erenler, on devreden sonra melekler makamına, ebedî hayata geri döneceklerine bir örnek olmak üzere zikrolunurlar.

7. İhdâ Aşer Metâli'ü'l-Bâbiyye

Bu da Selmânî'nin devrinin makamı ''dır ve on bir makam devretmiştir. Nusayrîliği ihyâ eden zât olan Muhammed Nusayr bin Bekrî en-Nimeyrî bu makama erişen zât olup, "on bir doğum kapısını" açmıştır.

Muhammed Nusayr, son hakikatleri yorumlayıp anlatarak arşa ait devrini tamamlamış ve bağlılarına da kendi nâmını teberrüken bırakmış gitmiştir. Makamı, arşta, Ali'nin solundaymış. [18] Bu yedinci maddedeki "Metâli'-i Bâbiyye"den maksatlarını Nusayrîler şöyle anlatırlar:

"Muhammed, hicâb-ı azîm;Selmân, bâb- kerîm;Ali, asl-ı kadîm" derler. Görülüyor ki, inanç ilkelerinde "Selmân", "bâb" yani kapıdır. Muhammed de perdedir. Bu sebeple şu sonuç çıkar:

"Muhammed'i kaldır, kapıdan geç; sonra Ali'yi yani hakiki Allah'ı görürsün. "

Bu anlayış meşhur "Ene medînetü'l-'ılmi ve Aliyyü'n bâbühâ" (Ben, ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır) hadisinin tamamıyla tersidir. Burada Muhammed, Ali'yi kapı yaptığı halde Nusayrî, ancak perdeden ibaret sayıyor. Kapı ise Selmân'dır. Demek, hakikatte Muhammed, Nusayrîler için bir "büyük perde"den başka bir şey değil. Onu kaldırmak gerek! Gerçekten Muhammed (A. S. ) bütün zahirî eşgaline ve hürmete rağmen, gerçek akîdede bir mevki'e sahip değildir ve bunu, sonuncu ifade, bize çok iyi bir şekilde açıklamaktadır.

8. İsnâ Aşer Satrü'l-İmâmiyye

Ehl-i Şi'a'nın kabul ettiği On İki İmam, Nusayrî mezhebinde Satr-ı İmâmî kabul edilmiştir. Oniki Satr-ı İmâmî ise, hiçbir kimseye gerçek bir bilgi ifade etmeyen bir garip remzdir. İşte Nusayrîler "Beyü'l-Harâm"a giren her yeni talibin kulağına, bir dua şeklinde bu sekiz maddeyi fısıldar. Her sene yavaş yavaş, bir remzin sırrını resmen açıklarlar.

*

*       *

Pek incelemeye değer olan "Satr-ı İmâmî"nin sırrî remzini açıklamak gerekir. Okuyucuyu küçük bir ön bilgi vererek hazırlamadan, bu hususu anlamak pek zor olacaktır. Fakat muhterem okuyucu da, bu bilgiyi edinmek için biraz sabır ve dikkat göstererek yorulacaktır:

[19] Çünkü Satr-ı İmâmî tabirinin yüzü astarına hiç benzemez! Satr-ı İmâmî ifadesinde önce, bir küçüklük vardır. İkincisi Şi'a-i İmâmiyye mezhebinin en son ve aşağı derecede bulunduğunu anlatır. Çünkü On İki İmam müminleri olan Şia ehlinin çoğunluğuna karşı, "ledünnî sırlara vâkıf" olan Nusayrî azınlığının seçkin olan saygınlığı, bu suretle onaylanmış olacaktır.

Satr-ı İmâmî kavramında,küçüklük olmasının sebebi:

İnanç umdelerini "İlm-i Hurûf" esaslarından alan mezhebî zümrelerde, Ali'nin tesis ve telkin ettiğine inanılan bir gizli ilim vardır ki, buna "İlm-i Cifr" deniyor.

İmam Cafer-i Sadık, Muhyiddin Arabî gibi büyük mutasavvıfların bu ilim ile tebahhur derecesinde meşgul oldukları tarihen bilinmektedir. İşte bu ilim, Kur'an'da "Levh-i Mahfûz, Rakk-ı Menşûr, Beytü'l-ma'mûr" gibi isimlerle anılan ilimmiş!

". . . ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fiy kitâbin mübiyn"[15] Kur'an-ı Kerîm'de, kuru ve yaş, yani istisnasız ilim ve fikirlerin tamamı mevcuttur meselesi, ancak bu İlm-i Cifr'e dayanılarak ispat edilmek istenilir. Bu özel ve gizli ilim, bütün mutasavvıfların ileri gelenlerinin en seçkin simalarına "sadren an sadr"yani içten içe, pek gizli olarak tebliğ ve ta'lim edilen ve yalnız ileri gelenlerle ehline emanet edilen bir İlm-i Ledün anahtarı kabul olunagelmiştir.

Bu ilme göre, levh, kitap, sahife, satır gibi dört derece sınıflandırılmıştır ve satırlar da hâne'lere ayrılmıştır.

İşte Satr-ı İmâmî denilen şey, elif sahifesinin elif, mim satırının mim hanesine aittir. o satırda da imam kelimesini buluruz.

Şimdi bu imam kelimesini alalım. Haliyle dört harflidir. Bu dört harfin kaç yazılış şekli olabilir? Bu, matematiksel olarak sabittir; dört harfin yazılış şekilleri 1x2x3=24 çarpım sonucu kadardır. Demek bu dört harfi, yirmidört türlü okuyabiliriz. Tabii yirmi dört kelimenin çeşitli anlamları olur; belki de olmaz. Anlamı olmayan kelimelere "asamm", olanlara "nâtık" denir. Asammları da okumanın,[20] anlamını bulmanın usûlleri vardır. Hattâ kelimenin kökü, müştâkkı bulunan dilde nâtık olabilir. Onun için ona da mutlaka bir anlam bulup verirler.

Yine Satr-ı İmâmî'ye gelelim:

Elbette imam kelimesinin de yirmidört tane yazılış şekli vardır. Fakat kelime mütecânis huruflu olduğu için, yirmidört şeklinde onikisi olduğu gibi çıkar; tekrar eder. İmam satr'ının nun hanesinde ümenâ; ye hânesinde de îman kelimesi okunur. Bunları, bu telâffuzları Cebr-i 'Alâ'nın evzâ'u terkîb düsturlarıyla, şimdiki halde derhal okumak ve istediğimiz kelime ve cümleyi matematik ilkeleriyle derhal düzenlemek çok kolaydır. Fakat bu ilkeler Logaritma cetvellerinin esasıdır; keşfolunalı daha ancak iki asırlık bir zaman olmuştur. Fakat beş, altı, on asır önce yüksek matematiğin eksi sonsuz ile artı sonsuz arasında sallanan bu harflerin vaziyetleri, sonsuz bilinmezlikler içinde çırpınan binlerce dâhiyi çıldırtmaya yeterdi!

Onlar için gerçekten kitab-i mübîn olan bu cifirle ilgili levhaların yirmisekiz harf üzerine düzenlenmiş en basit cetvelleri milyonlar hanesini aşar ve bunu bir kurala bağlayabilmek imkânı da yokmuş. En güçlü zekâya sahip olan Muhyiddîn Arabî bile beş haneyi aşamamıştır; çünkü yüzyirmi şekle sahiptir. Halbuki on harfli bir cümlenin yedi yüz, altıyüzyirmisekiz, üç şekli olacağı cihetle, bu kadar vaziyetleri sadece zihin hesabı ile ve hafıza gücüyle bilebilmek ve bundan anlam çıkarabilmek, gerçekten insanın tahammül sınırlarını aşardı. Sonra bu milyonlarca bilgi vaziyetlerinin ebced hesabıyla uğraşmak, bunlardan hüküm çıkarmaya çalışmak,dimağa şaşkınlık ve hayrete mucip olacak büyük baskılar yapardı. İşte bu sonsuzluk içinde koşan zekânın bazen dümeni kırılıverdi mi, ya derisi yüzülür yahut asılır giderdi. Bu şehit, gerçekten ideali uğruna can veren bir fert gibi, kutsal ve ulvî kabul edilirdi.

[21]Fakat Mansur, Muhyiddin ve Nesimî gibi iman şehitleri ne noktada, ne için canına kıydıracak kadar iman takviyesi -ben "ideal"i iman olarak kabul etmek taraftarıyım - belgelerine nasıl kavuşurlardı?

Zannederim ki bu bilinmeyenleri halledebilmek için, onların incelediği usûlleri olduğu gibi takip etmekten başka çare yoktur. Bu usûlleri araştırmaktan, ihtisas erbabı zarar da görmeyecektir. Çünkü İslâm medeniyeti idealinin genel eğilimleri, ancak bu usûlün açıklanması sayesinde keşfolunabilir!

Meselâ Muhyiddîn Arabî'nin herkes tarafından bilinen bu araştırma usûlünün şifreleri, hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Fakat onun irfanının sonuçları, felsefesi herkes tarafından bilinmektedir. Bayezid Kütüphanesi'nde özellikle Hayât-ı Muhyiddîn- Arabî'de yazılmış, onun şakirdleri tarafından okunacağı bilinen el yazması, okunması zor olan bir eser vardır: Anka-yı Magrîb.

İşte bu yolladır ki Nusayrîlerde imam kelimesini vav ve nun haneleriyle birleştirerek "imâm-ı ümemâ îmân-ı ümenâ "(ümmetlerin imamı, emînlerin îmânıdır) cümlesi bulunur. O halde Levh-i Mahfûz'un değişmez hükümleri olarak kabul edilmesi gereken bu kurala vâsıl olanlar, mutlaka ondan vazgeçemez. Bu sebeple Nusayrîlere de diğer Alevîler gibi malûm olan bu esası, bu imam'a uymayı dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Gerçekte görüyoruz ki, onlar, bu imamları hakkan ve yakînen kabul de edemiyorlar!

 Bir de biliyoruz ki, dinî tarihimizde Ali'yi te'lîh eden [=tanrılaştıran] Haricî fırkalarından itibaren birçok fırkalar bir imam'ı son kabul etmeye eğilimli olmuşlardır. Üç, beş, yedi, sekiz, dokuz ve Oniki İmamcı topluluklar meydana gelmiş bulunuyor. Bunların içinde bugün en bilinen ve meşhur olanları Sekiz İmamcı Bâtıniyye-i İsmâiliyye ve eski Bektaşîler; Oniki İmamcı Caferî mezheplerle bugün Balım Sultan'ın izinden giden Bektaşîler kalmıştır.

Nusayrîler ise büyük bir zekâ ile bütün bu rümuzları tarikatlerinde birleştirmeyi başarmış görünüyor. Onun için Nusayrîlerin de imamiyyeyi reddetmeleri mantıklı [22] olamazdı; çünkü onlar da tarihî bakımdan tesbit edilmiş ve bilinmektedir ki, Evlâd-ı Ali'dir. Fakat bu siyasal silsileyi Nusayrî güzel parçaladı. Tis'at-i Kıbâb-ı Muhammediye diye sekizini çeldi. Sonra Hameletü'l-arş diye -Tâlib, Akîl, Ca'fer- üç daha yamadı. Çünkü bunlar bilinen silsileye dahil değildir; on bir imam makamını buldu. Muhsin-i Sırru'l-Hafî diye de Mehdî'yi temsil etti; oldu Oniki İmam! İstenilen de buydu!

Yukarıdaki cümle, şöyle de okunabilir:

"İmâmı ümemen âmene îmânen "(İmamı, imanı temin eder. )

"Amin îmane imâm-i ümemi" (Ümmetlerin imamının imanına iman et. )

O halde demek, imamsız ümmet olmaz. Fakat imam nerede? Gaip!. Peki kim temsil edecek? Vekilleri. Onlar kim? Kerbelâ'da müçtehidler! Tarikatlerde mürşîdler!

İşte bu müçtehidlerle mürşîdler, kendilerine ilâhî vekâlet mutlakıyetini sağlamak için, bu gibi, kendilerinin de içinden çıkamadıkları gizli sırlarla birlikte yaşar ve ölür giderler! Gerçekte mutlak safvet içinde, dünyanın her türlü hadiselerinden feragat etmiş, ehlu'llah ve erenler yetişmemiş, âşıklar terennüm etmemiş değildir. Onların manevî vecdleri asırlarca samimi ve mümin ruhları, heyecanla çırpındırmıştır. Fakat o ilâhî meczupları, nev'i şahsına münhasırlar istisna teşkil ederdi.

*

*       *

Nusayrîlerin Mezheplerindeki Sır ve Remzler

Nusayrîlerin ilham ve irfan kaynağı "hâ mim 'ayn sîn kaâf"[16] sûresinin başındaki bu hurûf-ı mukatta'adır; bunu şöyle yorumlarlar:

Anılan "hâ, mim, 'ayn, sin, kaâf" harflerinin baş ve sonunu alalım: "Hâ, kaâf: Hakk"olur. Demek bu remz, Kur'an'da Hakk olan bir sırrî hakikat vardır! O halde, bu Hakk'ı araştıralım demişler; bakmışlar ki kalan mim, 'ayn, sin harfleri bu Hakk ile kuşatılmıştır. Peki bu harfler nedir?

Mim, Muhammed; 'ayn, Ali; sin, Selmân!

[23] Anlıyoruz değil mi? Fakat, dahası var: 'Ayn, merkez ve zât-ı Hakk'dır. Sağında Muhammed, solunda Selmân mevcuttur. Şu şekilde Ali, Zâtu'llah olduğuna göre, arşta oturan "Allâhu'r-rahmân" olan Ali'nin "Fî yemînihi'l mîm el mecdü'l-melekûtiyye el Muhammediyye. Ve fî yesârihî es-sîn es-silsiletü'l-Cebrâîliyye" olduğuna inanırlar.[17] Bu sebeple Ali'yi bu şekilde mutlak ma'bud kabul etmektedirler. Buna göre bir Nusayrî'nin "bi Hakk-ı 'ayn, mim, sin"in terkibiyle yemin etmesi, çok büyük bir yemindir. "Bi Hakk-ı sin, mim, 'ayn", secde alâmetidir. Ehl-i Sünnet'in namazında "Semi'Allâhü limen hamidehü" diye söylenen ifade, onlara "sırr-ı 'ayn, mim, sin"i söylermiş; hiçbirisi anlamazmış. Onun için Ehl-i Sünnet, kel'en'am (hayvan sürüsü) mesâbesindedir.

Bu sırrî rümuzlar herhalde halka tebliğ edilemez; bu havass ve "Evliya-yı Mevlâ" tarafından keşfedilir. Karşılığında birçok adağı vardır.

Selâm

Beytü'l-Harâm'a veya Beytü'l-Ma'mûr'a girerken de selâm remzleri vardır: "Esselâmü alâ menitteba'al Hüdâ vehtedâ ve haşiye min 'avâkibi'r-redâ atâ 'Allâhü el melikü'l Aliyyü'l a'lâ. İllâ nez'al-ma'bûd ve ekarre bi rubûbiyyetihî Muhammedü'l Mustafa'l Mahmûdü." Umûma selâm verilirken, yani cemaat arasında "esselâmü 'aleykum" yerine "esselâmu Aleyyüküm" derler. Fakat halk dilinde özetle "esselâmu Alîykum" derler. Birincisinde yâ-yı müşeddede, ikincisinde de yâ-yı meksûre vardır.

Maksat, selâm ve selâmetin ancak Ali ile mevcut olduğuna inanıldığını söylemektir.

[24] Kelime-i Şehâdetleri

"Eşhedü ve ennî Nusayrîyyü'd-dîni, Cünbülâniyyü'd-tarîkati, cündübiyyi'r-reyyi, hasîbiyyi'l-mezhebi ve celiyyü'l-mekali, Meymûnü'l-fıkhi" şahâdet cümleleridir. Bu Kelime-i Şahâdeti kabul eden fert, tam ikrarda bulunmuş olur.

Kamerîlerin bu Kelime-i Şahâdette bir kelimecik farkları vardır: "Celiyyü'l-mekal" yerine "cisriyyü'l-mekall" tabirini kullanırlar.

Genellikle Haydarî ve Kamerîlerin fıkıhta inançları "Meymûn el-fıkhiyye"dir. Bu Meymûn'un da Meymûnü'l-fıkhî kurucusu Meymûn el Kaddâh'tan başka kimse olmaması lâzımdır.      

Cündibî, Cümbelânî, Hasibî'lerde usûl, rey[=görüş] ve mezhepte örnek tuttukları müçtehidleridir. Fakat şahsiyetleri hakkında olumlu tarihî bilgiler edinmek , faydalı olacaktır.         

Mülâhaza

Bütün Alevî ve Bâtınîler gibi Nusayrîler de Allah'ın insan sûretinde tecessüd ve temessülüne[=bir şekle ve sûrete girme, cisimlenme] inanırlar. Kur'an'ın meleklere hitâben: ". . . innâ ce'alnâke haliyfeten fiyl'ardı"[18] demesinden birçok anlamlar çıkarırlar ve buna ilâhî lisandan sâdır olan "El insânü sırrî ve ene sırruhu" (İnsan benim sırrımdır, ben de onun sırrıyım) mealindeki kudsî hadisi, "Halaktü'l insâne fî sûretî" (İnsanı kendi sûretimde yarattım) gibi hadislerden güç alırlar; onun için Allah'ın mükemmel bir yaratık şeklinde göründüğüne inanırlar. Bu fikre dayanarak Ali'nin "kıbâb-ı zâtiyyeleri" yani "Allah'ın ezmine ve suver-i muhtelifede görünmesi", itikattan sayılmıştır. Meselâ Şit, Hârun, Yûsuf, Asaf (Süleyman'ın veziri ), Şem'unü's-Safâ (Mesih'in Havârilerinden Butros ) ve nihayet Aliyyü'l-Murtazâ'nın sûretinde varlıklarını göstermişlerdir. Burada görülüyor ki, Ali bile yedi devriye mertebesi'yle melekûtuna geri dönebilmiştir. Ve yedi devrede kâinat manzumesini insan gözü ile seyr ve teftişten sonra, Arş-ı Lâhûtî'sinden [25] bir daha inmemek üzere dönüp gitmiştir.[19] Artık bundan sonra, Muhsin-i Sırru'l-Hafî çıkacak ve dünya da bitecek.

Muhammed de dokuz don değiştirdi. Muhammed'in Resûl-i Ali olduğuna da yine Muhammed'in dilinden sâdır olan "Yâ Ali! Ente minnî bi-menzileti Hârûn min Mûsâ" (Yâ Ali! Sen bana Mûsa'nın Hârun'u mevkiindesin. ) hadisi ile de iddialarını ispat ederler. Çünkü Hârun da Mûsa'nın kızkardeşinin oğlu imiş. Ali de amcasının oğlu. O halde mâdem ki Ali, Hârun olarak da dünyaya geldi; bu sefer de Muhammed'e o şekilde müzâhir oldu. Çünkü Mûsa'nın da peygamberliği Hârun'a dayanmaktadır.

Sonra bütün diğer tasavvufî tarikatlerde olduğu gibi kabul edilen bir hadis daha var ki, Resûl, Mi'raç yaptığı vakit sormuşlar:Allah'ı nasıl gördün? O da "Rabbî fî sûreti şâbbin emrede katatin" (Allah'ımı kıvırcık saçlı delikanlı sûretinde gördüm ) demişmiş.

İhtimâldir ki Nusayrîlerin bir kısmının kadınlarını Meclis-i Üns ü Muhabbet'lerine kabul etmemesi ve ancak on sekiz yaşındaki gençlere iman telkini yapmaları, bu Mi'râç sırrı'na dayanmaktadır. Zaten onsekiz, hayy işaretidir. Mevlevîlerin de remzi onsekiz'dir. Demek Nusayrîler kadını aşağılık ve erkeği de onsekiz yaşında hayata ithal etmelerindeki hikmet, ilâhî sûreti temsilen bir mânevî remz oluyor.

*

*       *

[26] Mütevâlî ve Gıyâbîler

Bunlar, Haydarî ve Kamerîlerden yalnız kadın meselesinden ötürü ayrılıyorlardı. Mütevâlîlerin inanç bakımından, Fâtımâ'yı Fâtır okumamaktan başka farkları yoktur. Fakat Gıyâbîler bu husûsu o kadar ifrata vardırmışlardır ki!

Gıyâbîlerin asıl inançlarında, madem ki insanın 'uruç devresi ana rahminde bir nutfeye taalluk ile meşruttur;o halde "nutfe" makamı "nutf" makamıdır. Demek ki intâk, nutfe ile mümkündür. Bu nutfenin Satr-ı İmâmî'de biraz önce açıkladığımız gibi nokta sûreti de vardır. O halde Hz. Ali'nin "Ene noktatün tahte bâi Bismillâh" (Bismillâh'taki [b'nin altındaki] noktayım) demesi onlar için büyük bir sırdır. Demek ki Ali'nin zâtı da bir nutfe noktasıymış! O halde yaratılıştaki büyük sır, ancak nutfe makamı olan rahim'dir. Bu teorinin mantıksal sonucu şu olmuş ve Gıyâbîler de bunu kabul etmişlerdir:

Her Gıyâbî Nusayrî, sabahları gün doğarken kalkar ve kendi karısı da sırt üstü yatar. Üç defa rahmin bulunduğu yeri öperek şu âyeti[=?] okur: "Nahrucû minke ve ileyke ne'ûd"[20] (Senden çıkar ve sana avdet ederiz) demektir. Bunu sağlamlaştıran diğer bir âyet de vardır. Onlar, ". . . innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn"[21] âyetini de, kendi maksatlarına göre şerh ve tefsir ederler.

Duayı yaptıktan sonra, birinci olarak göbek'ine, sonra da iki meme'sinin başlarına birer defa niyâz eder. Ve yine zikredilen âyeti[=?] okuduktan sonra, işine gider.

Bu husustaki garip te'viller, incelenmeye değer. Güyâ göbek, arşın timsaliymiş; sağ ve sol meme'ler de Muhammed ve Selmân'ın makamlarıymış!

Bu şekilde rivayet edilen bir üçleme, Yahudi kitaplarında da ayrıntılı olarak yer almıştır.

[27] İşte daha ayrıntılı çalışmalar gerektiren Nusayrîlerin teşekkül şekilleri ile kanaat ve imanları özet olarak anlatılabildi. Dürzîlerdeki toplumsal vasıfların Nusayrîlerde olmayışını şöyle de mukayese edebiliriz:

Adana yöremizde mevcut olan Nusayrîlerin idealleri, imanları ne olursa olsun; onların seciyeleri nisbetinde toplumsal yeteneklerini ortaya koymak, onları gerçek hayatın anlayışına yaklaştırmak gerekir.

Türk câmiası içinde vatandaş olan bu zümrenin duygularını ve psikolojilerini bilmek, bizim için ne kadar yararlıysa, onlar için de o kadar faydalı olacaktır.[22]

Bkz. Baha Said Bey: Türkiye'de Alevî-Bektaşî, Ahi ve Nusayrî Zümreleri. (Haz. İsmail Görkem), Ankara 2000: 171-185.


 

* Türk Yurdu, c. V, nr. 25, Kânûn-ı sânî/Ocak l927, s. 7-27.

Makalenin orijinal adı "Nusayrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri" şeklindedir. [Haz.]

[1] Tâhâ, XX, 5.

[2] İran'da "Gebr"(Guébre) denilen halk, Zerdüştî olanlardır.

[3] Kızılbaşların Sûfîyânı âyine kabulleri de böyleydi. (Türk Yurdu, nr. 21, sene l927'ye bakınız.)

[4] Bektaşî ve Kızılbaşlarda da bu şekilde rehber, talibi tathîren[=temizlenmiş bir vaziyette] meydana ithâl ederdi.

[5] Tâbiîn ve Ensârî üzerinde sahip olma ve koruma hakkı olan zât demektir; buna "imam" da derler. Fakat asıl imam, mezhebin umûmî reisine verilen bir isim olup, ileride açıklanacaktır.

[6], Bektaşîlerde buna benzer Tığ-bend, Sûfiyân'da ise boyuna takılan Lâ bendi vardır.

[7] Tahtacılardaki alaca değnek ile Sûfiyân süreklerindeki çevgân çomağı, pençe, melheme ağacı aynı şeydir. (Bk. Türk Yurdu, nr. 21.)

[8] 'Asel[=bal] şerbeti vermelerinde, mezhebî bir mantık görülüyor. Daha sonra açıklanacak olan Nusayrîliğin en gizli remzi "'ames" kelimesidir. Bu kelimede lâm, mim mübadelesi ve sin' in tebdil vaz'ı ile " 'asel" devri zâhir olur. İşte onun için Nusayrîlerin kendilerine mahsus kutsal alemleri 'alem-i hurûf u esmâ olmuştur.

[9] Bektaşîlerde önce bal şerbeti, ayran veya kımız verildiği rivayet edilmektedir. Özellikle Velâyetnâme'de yoğurt ve bal' dan ayrı bölümler halinde bahsedilmiştir. Bazı Bektaşî meydanlarında nasip alındıktan sonra, özellikle şerbet dağıtımı yapmak teamüldür. Dem sohbeti, daha sonra başlar.

[10] Sûfiyân süreğinde, talip kalkar herkesin elini öperdi. Çünkü onlar, yeni talibe nispetle daha eskidirler.

[11] Rûm, XXX, 4. Meâli: "Bunlardan evvel ve bundan sonra buyrultu Allah'ındır. o gün mü'minler Allah'ın Ehl-i kitâbı olan yardımıyle şâd olacaklardır."

[12] Muhterem okuyucularımıza, insan cemiyetini tahakkümü altında tutan ilâhî saltanat vekilleri kabul edilen "mukaddes"lerin nasıl karmaşık hesap oyunlarıyla halkı esaret altına aldığını,müstakil bir makala ile açıklamaya çalışacağız.

[13] Saffât, XXXVII, l64. Meâli: "Melekler: 'Her birimizin ma'lûm ve muayyen bir yeri vardır'."

[14] Dünya çapındaki şöhretine rağmen, Ömer Hayyâm'ın felsefesinin de aşağı yukarı bu cinsten olduğu hatırlanmalıdır. Fakat gerçek kanaatlerini o kadar güzel benzetmeler ve yerinde misallerle zikretmiştir ki, insan, şiirin estetiği içerisinde, bin bir hülyaya düşebilir.

[15] En'âm, VI, 59. Meâli: "Gaip hazineleri O'nun yanındadır. O'nları O'ndan başka bilen yoktur. O, karada, denizde, ne varsa hepsini bilir. Ağaçtan tek bir yaprak düşmez kionu bilmesin. Yer altındaki karanlıklarda bir tane, yaş, kuru hiç bir şey yoktur ki hepsi apaçık Kitap'ta bulunmasın."

[16] Şûrâ, XXXXII, l-2.

[17] Bu inancı, şöyle bir belgeyle tevsîk ederler: Selmân, Cebrail'di ve Ali'nin memuruydu (Onun için Velâdet-i Ali de, Nusayrîlerin başlangıç tarihi kabul ediliyor.) Geceleri Resûl'ün enderûnunda Hz. Ayşe nübüvvetin sırlarını öğretirdi. Ali, uzun seferlere gittiği vakit, âyet nâzil olmazmış. Peygamber sıkılır ve Ali'den haber getirene müjdeler bahşedermiş. Ali zât, nebî, sıfat imiş.

[18] Sâd, XXXVIII, 26. Meâli: " Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık."

[19] Tarihimizde Elf-i Kâmil çok meşhurdur. Bu Elf-i Kâmil, yani Hicrî sene bin senesine vâsıl olduğu zaman dünya, vemâfîhâ bozulacakmış. Kıyamet günü olacakmış. Nâimâ da tarihine, bu Elf-i Kâmil'den sonra başlar. İşte o zaman Osmanlı imparatorluğu irfan, ahlâk ve vicdan bakımlarından çürümüştü. Kıyamet kopacak diye herkes alabildiğine bir tarafa baş salmıştı. Kimi Cennet ister, dünyadan vazgeçer; kimi ise, öyle de böyle de Cehennemliktir, Yaradan'ına sığınıp yapmadığını komazdı.

Celâlîler, isyanlar, irtikâplar, saray sefahetleri, kötülükler, rezaletler pervasızca devam edip gidiyordu; çünkü dünya yıkılacaktı.

[20] Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bir âyet bulamadık; bu ibâre, bir dua olmalıdır.

[21] Bakara, II, l56. Meâli: "Biz Allah'ın kullarıyız, ancak O'na döneriz, musîbetlerine râzıyız."

[22] Nusayrîlik inancı ve Nusayriler hakkında şu kitap ve makalelere bakılmasında yarar vardır: P. Alford Andrews, Türkiye'de Etnik Gruplar, (Çev. Mustafa Küpüşoğlu), Ant Yayınları, İstanbul l992, s. 214-219; Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, (Genişletilmiş 5. baskı), Selçuk Yayınları, Ankara l99l, l80-l92; Hasan Reşit Tankut, Nusayrîler ve Nusayrîlik Hakkında, Ulus Basımevi, Ankara l938; Martin Kramer, "Suriye Alevîleri ve Şiilik I-II", (Çev. Kâzım Güleç), Nefes, nr. 1-2, Kasım-Aralık l993, s. 45-52; 38-41.