Mustafa Arslan

Postmodernizm Küreselleşme ve Din*

Postmodernizm, küreselleşme ile bağlantılı olarak günümüzde çokça tartışılan bir olgu. Bu olgu her ne kadar önce sanat, siyaset ve ekonomide karşımıza çıksa da onun, zamanla dini düşünce ve dini hayatta da bir takım etkileri olacaktır. Çünkü din de metin olarak kalmamakta, bir toplum ve kültür içerisinde şekillenmekte, onları değiştirmekte ve onlar tarafından bir takım değişikliklere maruz kalmaktadır. 19. ve 20. yüzyıllarda İslam dünyasının modernleşme karşısında yaşadığı tecrübeyi günümüz Müslümanları (bulunduğumuz bölgeyi ve ülkemizi hesaba katacak olursak) hem modernleşme ve hem de giderek etkisi artan postmodernleşme ve küreselleşme bağlamında yaşamaktadır. Dolayısıyla Postmodernleşme ve küreselleşmenin etkileri, dini düşünce ve dini hayatta da yankısını bulmaktadır. Biz bu çalışmamızda, yeni bir “toplumsal durum” olarak postmodernleşmeyi ve onun din / İslam üzerindeki etkilerini incelemekteyiz. Burada Postmodernizm, küreselleşme ve din (İslam) ilişkisi konusuna en geniş ölçekte ve teorik olarak yaklaşılmıştır. Postmodernizm ve din ilişkisinin Türkiye ölçeğindeki aktüel değerlendirmelerine ise bu makalenin sınırları açısından fazla girilmemiştir.

Kelime anlamı modernizm sonrası olan postmodernizmi en yüzeysel tabirle; sanat (yazı, resim, tiyatro) ve mimarideki yenileşmeyi-özgürleşmeyi ifadede kullanılan ve gitgide toplumsal-felsefi bir teoriyi, muhalif, toplumsal ya da epistemolojik durumu / biçimi ifade eden 1980 ve 1990’larda popüler olan bir biçim olarak tanıtabiliriz. Postmodernizm bir “felsefi akım” olmaktan ziyade öncelikle toplumsal bir “durum”u ifade eder. F. Jameson’un[1] “geç kapitalizmin kültürel mantığı”; Baudrillard’ın[2] “toplumsal bir teori”; Habermas’ın[3] “modernizmin bir devamı, tamamlanmamış bir proje”; Gellner’in[4] “görecelik” diye tanımladığı postmodernizmin üzerinde ittifak edilen ortak bir tanımı yoktur. Konu halen tartışma halindedir. Ancak bu tartışma daha çok onun teorik temellendirilmesiyle ilgilidir. Yoksa postmodernizmin belirtileri, birtakım özellikleri üzerinde ortak belirlemeler vardır.

Bu özelliklere geçmeden postmodernizmi daha iyi anlamamız için arka planına -yani tarihsel süreci içerisinde modernizme- kısa bir göz atmamız gerekecektir.

Avrupa’da 17. yüzyılda meydana gelen teknolojik birikimin sebep olduğu ekonomik büyüme toplumları, adına modernleşme dediğimiz kurumsal ve kültürel değişim sürecine sokarak etkileri dünya çapında bir hayat tarzı ve sosyal örgütlenme biçimi yarattı. Bu öyle bir biçimdi ki kendinden önce örneği hiç görülmemiş tamamen yeni bir olgu idi.[5] Böylelikle insanlık “modernite” denilen yeni bir yaşantı biçimine ve “modernizm” diye gelişen bir dünya kurmaya yönelmiş oldu. “Modern” olmak artık dini belli bir alana hasreden ve eskisinden farklı yöntemlere sahip bir dünyada yaşamaktı. Geleneksel ya da dinsel paradigmadan tamamen farklı bir dünya görüşü ya da algılama tarzı ortaya çıkmıştı. Yaşam alanları farklılaşmış, farklılaşmaya imkan veren bir toplumsal yapı oluşmuş ve akıl, insan ilişkilerine ve kurumsal yapıya yön veren tek kılavuz haline gelmişti.

Aklın ön plana geçmesi, onun her şeyi “rasyonalize” edeceğine dair inanç, günlük yaşamın “geleneksel” değer yargılarından uzaklaştıracağı ve dünyada adeta bir cennet yaratılacağı sonucunu doğuracak deniliyordu. Ama günümüzde toplumların içinde bulunduğu durum bunun hiç de böyle olduğunu göstermiyor. Bir yanda, geleneksel / modern hayat tarzları bir arada karmaşık biçimde bulunurken diğer yanda farklılaşmanın yok olması yani küreselleşme süreci ile insanlar giderek bir köken ve kimlik arayışına yönelmektedir.[6] Modern zihin tasavvuru, sadece toplumların rasyonalize olacağı beklentisinde değildi; aynı zamanda evrenselliği, türdeşliği (homojenity) yaymayı da hedeflemişti. Modernite temel iki varsayıma dayalı bir proje olarak kendini sunmuştu: Birincisi, sosyal dünyanın akledilebilir mahiyette olduğu; ikincisi aynı dünyanın biçimlendirilip yönetilebileceği idi.[7] Bu aynı zamanda Weber’in hayatın büyüsünün bozulması diye adlandırdığı duruma tekabül eder. A. Touraine, bunları “akılcılaşma ve özdeşleşme” olarak adlandırır.[8] (Postmodernizm ise bunun tam zıddını savunur. O, “öznenin adem-i merkeziyetini ve çoğul aklı” savunur.)

Ancak, modernizm yukarıdaki amaçlarının tamamını gerçekleştiremedi. Dünyada vaat ettiği cenneti insanlara sunamadı. İki büyük dünya savaşı, uzun süren bir soğuk savaş dönemi, kimliklere dönüş süreci cinsel devrimle gelen AİDS paniği, kentlerin çekilmez, bunaltıcı hayatı, çevre kirliliği, iletişimle kültürel hegemonyaya doğru gidiş gibi birçok konu modernist projenin başarısızlığını gösteriyordu. Lyotard, içinde bulunulan bu durumu “bir gevşeme ve vazgeçme dönemindeyiz” diye nitelendirmektedir.[9] Ama en önemlisi modern insanın dünyasındaki “anlam” kaybı idi. İşte postmodernizmin sanat içindeki bir akım olarak doğmasının sebebi de buradan kaynaklanıyordu. Mimari, edebiyat ve sinemadaki “anything goes (her şey mubah)” mantığındaki postmodernizm felsefede kendini göstermede gecikmedi.

Felsefe alanında kartezyen-Lock’çu-Kant’çı gelenek içinde kurulu olan iflas halindeki felsefe geleneğinin yerini alacak yeni bir postmodern felsefeye ihtiyaç olduğu iddiaları ortaya çıkmaya başladı.[10]

Felsefedeki bu değişimin nedenleri fizikteki bazı gelişmelerle de alakalı idi. Fizikteki Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, Einstein fiziği, rölativite teorisi ve onu takiben gelişen Kuantum fiziği gibi yeni gelişmeler modernitenin üzerine oturduğu Newtoncu fizik anlayışını / uzay tasarımını alt üst etmişti.[11] Newtoncu fizik anlayışındaki bu değişimin sanat, toplum ve felsefedeki izdüşümü postmodern söylemi getirmiş oldu. Buna medya faktörünü yani iletişim devrimini eklememiz gerekir. Postmodern kültürün oluşumunda en büyük katkı iletişim / medya faktörünün olsa gerektir.

Aslında modernizme karşı felsefi muhalefetin kökleri 19. yüzyıla Nietzsche ve Heidegger’e kadar gider.[12] Ancak bu muhalefet 1960’larda daha bir belirginleşerek postmodern adıyla terimleşmiştir. Postmodernist akım, Fransa postyapısalcılık sonrası felsefe yöntembilim ve okuma tartışmalarının Amerikan Akademi dünyasındaki algılama biçimidir. 1980’lerin ortalarında, Fransa’dan ithal edilen ve F. Jameson gibi Amerikalı akademisyenlerce sahiplenilen[13] postmodernizm, daha çok çağdaş insanlık durumunun ve çağdaşlığın bilişsel (cognitif) temellerinin sorgulanmasını içerir. Temelde aydınlanma sonrası Avrupa felsefesinin tek ve biricik hakikat savının sorgulanmasına dayanır. ABD akademik dünyasına Foucault, Deleuze ve Derrida okumalarıyla yansımışsa da temellerini Heidegger ve Husserl’den alır.[14]

Postmodernizm, aydınlanmacı anlayışa tam bir “muhalefeti-darbeyi” ifade eder. Ve aydınlanmacı zihniyete mesafeli olan akımlarla bağlantısı malumdur. Bu akımlar: Fransız yapısalcılığı, romantizm hareketi, fenomenoloji, nihilizm, popülizm, varoluşçuluk, hermeneutik, Batı Marksizmi, anarşizm vb.

Postmodernizm konusunda farklı anlayışlar olmasına rağmen, bazı ortak yönlerin de bulunmakta olduğunu yukarıda belirtmiştik. David Harvey, The Condition of Posmodernity adlı kitabında işlediğini söylediği ortak özellikleri şöyle sıralar:

“Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerin (teoriler, üst anlatılar) reddedilmesi, (dil oyunları, bilgi kaynaklarında ya da bilim adamı topluluklarında) çoğulculuğun ve parçalanmışlığın kabul edilmesi; farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanması; ve son olarak da her şeyin geçici olduğunun ruhsuzca ve alaycı bir şekilde kabul edilmesi.”[15]

Postmodernizm, ana hatlarıyla aşağıdaki şekillerin bazılarını ya da çoğunu da yansıtmaktadır:

Postmodernizm en açık şekliyle (batı ya da doğu olsun fark etmez) kentte görülmektedir.[16] Burada modern kentle, birbirinden farklı parçaları bir arada bulunduran heterojen kent yapısı kastedilmektedir. Kent, modern / uygar yaşamın ve de insanın doğa üzerindeki hakimiyetinin de bir sembolüdür. Dolayısıyla modernizmin gurur kaynağıdır. Ancak kent modernizm için bir takım problemlerin de kaynağı olmuştur. Kent birbirinden kopuk birbirine yabancı alanlar da yaratmıştır. Bu yabancılaşma sonucunda insanlar kendi içlerine kapalı, hemşehrilik, etnik, dinsel, kültürel özelliklerine göre) yeni cemaat türleri oluşturmuşlardır. Mevcut toplumsal parçalanma, kentte güveni / emniyeti yok etmektedir. Cemaatlerin önem kazanmasına yol açan sebep postmodernitede korku ve endişelerin mevcudiyetidir.[17] Bu nedenle “society” anlamında bir toplumdan artık bahsedilemez. Ortada “yığınlar” vardır. Ve bu yığınlar korkutucu bir sessizliğin içine girmişlerdir. Her şeye duyarsızdırlar. Baudrillard bu durumu toplumsalın sonu” ve “sessiz yığınların gölge varlıkları şeklinde tanımlar.[18]

Postmodern dönemde, modern dönemdeki gibi devlet eliyle inşa edilen bir ulusal ekonomiden de söz etmek (en azından eski haliyle) imkansızdır. Uluslararası bir sermaye ağı (mes. Çokuluslu şirketler) oluşmuştur. Ve bu ulus devletin sınırlarını zorlamaktadır (aşmaktadır da diyebiliriz). Ekonomideki bu küreselleşme, ulusal politikaları sarsmış, politik alanda devletleri yeni düzenlemelere mecbur bırakmıştır. Gelinen nokta, milli devletler, partiler, kurumlar, meslekler ve tarihsel gelenekler tarafından temsil edilen eski cazibe kutuplarının artık cazibelerini kaybetmesidir.[19]

Postmodernizm, medya / iletişim çağıyla aynı zamanda vardır. Medya birçok bakımdan postmodernizmin merkezindeki dinamiğin belirleyici özelliğini oluşturur.[20] Medya, global / küresel bir dünyaya giden yolda belirleyici faktör olma konumundadır. McLuhann’ın “evrensel köy” benzetmesi postmodernist medya bağlamında önemlidir, günümüzde ise bir gerçektir.

Postmodernizm, değişik tartışmaların yan yana konmasına, nasıl uygun gelirse öyle seçme yapılmasına (eklektizm) ve farklı imajların karşılaştırılmasına izin vermekte hatta bunu teşvik etmektedir. Postmodernist bir montajcı en ince bir zevk sahibi ile bir popülisti, kişiyi yabancılaştırıcı özellikte olan şeyle hayırlı olanı birbirine bağlar, karıştırır.[21] Moda olan zevk eklektizm, bakış açısı serbesttir (“anything goes / her şey mübah” anlayışı).

Geçmişle bağların koparılmaması, sürdürülmesi postmodernizmin belirgin özelliklerinden birisidir. Modernizmin hasmı olduğu gelenek’i postmodernizm karşısına almaz. Hatta postmodernist yazarların eserlerinde Grek ve Sami efsanelerine kadar uzanan birtakım metafizik, mistik vb. temalarla, hatta kutsal metinlerden alıntılarla sık sık karşılaşabiliriz.[22]

Buradan postmodernizm-din ilişkisine bakacak olursak onun “dine dönüşe” imkan tanıdığını görürüz. O kadar ki, karşıt siyasal değerlere sahip olmalarına rağmen bazı düşünürler dini, modernitenin parçalayıp kırılgan hale getirdiği toplumsal gerçekliği onarmanın çaresi olarak görmektedir.[23] Bu bağlamda postmodernizm “dünyanın dünyevilikten arındırılması” olarak da adlandırılmaktadır.[24] Bu dönemin belirgin özelliği olarak dini gelişmelerde gözle görülür oranda bir artış gözlenmektedir. İnsanlar oldukça yoğun bir biçimde dine yaklaşmakta, farklı dinler hakkında araştırma yapmaktalar. Hatta Batıda farklı dinler üzerinde birçok araştırmalar yapılmakta, bu konudaki kitaplar kitapçı vitrinlerini doldurmakta ve oldukça da fazla alıcı bulmaktadır. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki dini hareketlerin ortaya çıkışı bir yana geleneksel dinler de günümüzde yükselişe geçmişlerdir.[25] Bu durum postmodern dönemin bir özelliği olmasının yanı sıra modernizmin görece çöküşü ile de yakından ilişkilidir.

Dini alandaki bu gelişmelerin yanı sıra burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus gözlerden kaçmamalıdır. O da postmodernizm dini özel alana inhisar ettiren bir anlayışı içermekte olduğudur. Bu nedenle dini canlanmayı sekülerleşmenin tersine çevirmeye imkan tanıyan bir olgu olarak görmemektedir. Sadece onu (dini) bütünleştirici bir öğe olarak konumlandırmaktadır. Modernizm sekülerleşme aracılığı ile dinsel inanç ve pratiğin kaybolacağını öngörmüştü. Postmodernizm ise bu anlayışı reddetmekle beraber “dini canlanmayı” sekülarizasyonun tersine çevrilmesine imkan tanıyan bir olgu olarak görmemektedir.[26] Bu da postmodernizmin dine araçsal bir konum / rol atfettiği anlamına gelmektedir.

Postmodernizmde hakikat parçalanmıştır. Sonsuz yollar kadar sonsuz hakikat mevcuttur (rölativist özellik).[27] Oysa dinde özelde de İslam’da hakikat her halükarda “tek ve gerçek / mutlaktır” ancak o mutlak hakikate giden faklı / çoğul  / yorumlar olabilir.[28] Başka bir ifadeyle postmodernizm parçalanma temelinde bir çoğullaşmayı, din ise birleşme temelinde bir çoğullaşmayı gerekli kılar.

Ancak postmodernite ve İslam’ın buluştuğu nokta Modernizmi eleştirmeleri olabilir. İkisinin de modernizme karşı alternatif proje oldukları iddia edilmektedir.[29] Evrensel bir olgu olarak modernitenin meşruluğunu sorgularken ikisi de “yerelliği meşrulaştırmada” buluşurlar.

Burada İslam ve Postmodernizm konusunda en meşhur çalışmayı yapmış olan Akbar S. Ahmed’den postmodernizmi değerlendiren şu alıntıyı yapmak istiyorum:

“Postmodernizmi olumlu bir şekilde yorumlamamız gerekmektedir. postmodernist edebiyatın seyrine kapılıp gidenlerin vurguladığı şey ondaki anarşi, köksüzlük ve yılgınlık duygusudur. Bu arada postmodernizmin olumlu yanlarını örneğin çeşitliliği, araştırma özgürlüğünü, yerleşik düzenin yapılarının yıkılmasını ve birbirimizi tanıma ve anlama olasılığını atlamaktadır. Şimdiye kadar bu denli büyük kitleler için bu kadar erişilebilir hale gelmemiş imkanların sunulduğu, insanlık tarihinin bir aşaması olarak da görülebilir. Farklı toplulukların ve kültürlerin şimdiye kadar olduğundan çok daha yakınlaşması olasılığını içeren bir dönem olarak da!...”[30]

Görüldüğü gibi Akbar S. Ahmed Müslüman bir akademisyen ve aydın olarak burada postmodernizmi olumlu yönleriyle değerlendirmekten yanadır. Hatta Turner Ahmed'i, postmodernleşmenin başlıca nedeni olarak küreselleşmenin mühim sonuçlarından olan tüketim kültürü veya başka bir deyişle gündelik hayatın metalaşmasının sekülerleşme üzerindeki (kolaylaştırma anlamındaki) etkisini görmemekle ve modernist rasyonellik hakkındaki geleneksel varsayımlara saldırmak için kullanmakla itham etmektedir.[31]Ancak son çalışmasında[32] Ahmed postmodernite hakkında Müslümanların endişe duyacakları birçok hususa da parmak basar. Dolayısıyla konunun (postmodernizm-din ilişkisinin) biraz daha irdelenmesi gerekmektedir.

Postmodernizm-din ilişkisine daha özel olarak yaklaşırsak şunlar söylenebilir: Öncelikle modern dönemde, dine yaklaşım hep onun nihai anlamda ortadan kalkacağı yönünde idi. Sosyolojinin tüm öncü düşünürleri çalışmalarında dine karşı bu tarz bir yaklaşım içerisinde olmuşlardı. Onlar dini, din kaynaklı olay ve tecrübeleri hep indirgemeci (redüktüvist) bir biçimde ele alarak dinle ilgili gerçeğin sadece bir yönünü esas kabul edip diğerlerini ihmal etmişler ya da sosyal hayat ve özellikle maddi hayatta rastlanan olaylara “irca etmek” suretiyle dinle ilgili tek yanlı değerlendirmelerde bulunmuşlardır.[33] Marx ve Engels bir çarpık bilinç olarak dinin mutlu sosyalist sona doğru yok olacağı inancında idiler. Max Weber’de dinle ilgili çalışmalarında dinin (burada Protestanlık) kapitalizmin doğuşundaki etkisine değinirken, bir yandan da paradoksal olarak, bu sonuçla kapitalizmin de nasıl dinin sonunu hazırladığını açıklamaya çalışır. Onun yazılarından dinin gündelik hayattan gitgide çekileceği teması rahatlıkla görülebilir. Yine Durkheim’in dine karşı fonksiyonel yaklaşımında da aynı anlayışın izlerini bulmak mümkündür. Ona göre din, bir işleve sahip olduğu oranda varlığını devam ettirecek, ancak gelişecek yeni toplumsal kurumlar dinin elinden fonksiyonlarını alacaktır.[34]

Görüldüğü gibi Durkheim’de diğer modern düşünürler / sosyologlar gibi teleolojik yolla dinin sonunun geleceği bir pozitivist beklenti içindeydi. A. Comte’u burada anımsamamak bir hata olur. O meşhur üçlü evrimci şemasında Comte, dinin sonunun geleceği iddiasını ve beklentisini taşıyordu. Halbuki temelinde dini “daha müspet / pozitif düşünce temelleri karşısında silinip ortadan kaybolmaya mahkum bir ilkel ve büyüsel düşünce tarzı” olarak kabul eden Comte ve onun izinden giden pozitivistler ve de dini ekonomik hayatın basit bir fonksiyonu, basit bir “gölge olay(épiphenoméne) a irca eden Tarihsel Materyalistler hataya düşmüşlerdir.[35] Bütün bu temalar aynı zamanda dinin modernleşme bağlamı içerisinde ele alınmasının en güzel örnekleridir.

Bu modernist / pozitivist beklentilerin gerçekleşeceği izlenimini veren dönemlerin olduğu bir gerçektir (özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısı). Ancak özellikle 70’lerden sonra bütün dünyada ve dinlerde ortaya çıkan “öze dönüş” hareketlerinin gündemin baş köşesine oturduğu da bir gerçektir. Bu süreç içerisinde (yani dine ve kültürel temellere dönüş sürecinde) insanlar dini bir canlanma içerisine girmişlerdir.[36] Modernist beklentileri tamamıyla tepe taklak eden bu sosyo-kültürel süreci G. Kepel “Tanrının İntikamı” adlı ironik bir adlandırmayla tanımlar. Kepel’e göre

“günümüz dünyası, endüstriyel çağdan çıktı; uluslar arası ilişkiler gibi toplumsal ilişkilerin de açıkça adlandırılamadığı bir değişiklik geçirerek yeni bir çağa girdi: Dini hareketlerin çıkışı bu çağı anlamada bize yardımcı olabilir.”[37]

Kepel gibi E. Gellner de dinin bu yükselişine dikkat çeker. Gellner, “Postmodernizm İslam ve Us” adlı kitabında postmodernizmi hiper-görecelikle[38] suçlarken, aynı zamanda yükselişe geçen dinlerin parıldamalarının geçici olduğunu, bunlar içinde sadece İslam’ın dikkate alınabileceğini ve Onun modernizme karşı cevabı potansiyel olarak taşıdığını belirtir. Gellner’e göre bu potansiyelini İslam, kendi yüksek kültüründeki rasyonel öğelerinden alır.

“Son bir yüzyıl içinde İslam, kesin ve geriye dönüşü olmayan bir yenilenme (yeniden oluşum) sürecine girmiştir. Halk İslamıyla Yüksek İslam arasındaki dengede, Yüksek İslam yönünde muazzam bir kaymaya tanık oluyoruz. Halk İslamının toplumsal tabanı büyük ölçüde aşındı. Buna karşılık yüksek İslamın ki büyük ölçüde güçlendi. Kentleşme, siyasal merkezileşme, daha geniş bir pazarla bütünleşme, işçi göçü; tüm bunlar, halkları daha önce (Tanrıbilim açısından) daha “doğru” olan İslam yönüne itti; bu İslam (anlayışını M.A.) benimsemelerini zorunlu kıldı.[39]

Postmodernizmin gelenekle / geçmişle olan iyi ilişkilerine, dinin modern dönemlere oranla postmodern dönemde daha belirgin oluşuna bakıp da aldanmamak gerekir. Örneğin, postmodernizmin en belirgin niteliklerinden olan küreselleşme olgusuna bakarsak bunu daha iyi anlamış oluruz. Küreselleşme, uzak yerleşimleri birbirlerine, yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği ya da bunun tam tersinin söz konusu olduğu yollarla bağlayan dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlanabilir.[40] Küreselleşme süreci ile dinin, gelişme kaydeden başka yerelci kimlik hareketleriyle aynı kulvarda bir kimlik arayışına karşılık geldiği bir süreç kastedilmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi dinlerdeki yükselme, küreselleşme ile insanların mensubiyet ve kimlik duygularında ortaya çıkan büyük boşluk bloklarını doldurmaya tekabül etmekteydi.

Ancak önemli olan nokta şu ki, küreselleşmenin “dinin yükselişi kadar dinsel inançlardaki gevşemeyi de beraberinde getiren çok negatif sonuçları da vardır.”[41] Bir tarafta dünyanın farklı milletleriyle karşılaşan insanların kendi milli kimliklerinin farkına varmaları, diğer tarafta ise bir inanca mensup olanların her türden inanç ve ritüel biçimleriyle aşırı oranda karşılaşmaları durumu söz konusudur.[42] Burada şehirleşme faktörüne değinmek gereklidir. Şehirleşme ile geleneksel kapalı toplumda yetişen, birbirinden farklı olan insanların biraraya gelmesiyle meydana gelen inanç ve norm bunalımı, yani “anomié”, insanların kendi inançlarının diğer inançlar karşısında değerden düşmüş konumuna tanık olmak, yanı sıra başka insanların da aynı konumu paylaşarak kendi inanç ve değerleriyle bağlarını zayıflattıklarını görmekle derinleşiyor. Bu durumda inanan / dindar kişiyi veya şehir hayatına uymaya çalışan kişiyi asıl etkileyen şey, mevcut normların hepsinin göreceli olduğunu görmekten de öte, mevcut çoğulcu kültür içerisinde herhangi bir inancın geçerliliğine karar verecek bir üst konumun mevcut olmadığının dramatik keşfi olmaktadır.[43] Küreselleşme ile daha geniş ölçekte ortaya çıkan bu süreci postmodernizmin olaylara rölativist yaklaşımlarıyla ve meta-anlatıları küçümseyip yok saymasıyla ilişkilendirirsek günümüzde durum daha da netleşecektir. Artık kültürel formlar, dinsel inançlar çoğulcu bir toplumsal pota içerisinde aşağı yukarı eşitlenmiştir ve aralarında hangisinin üstün değerli olduğuna hüküm verecek bir üst ilke mevcut değildir.

Bu nedenle dinin özellikle postmodern dünyada, bir taraftan çoğul kültürlerin görece etkisi içerisinde anomik bir sürece girerek erime / gevşemeye başlaması, öte yandan da postmodernleşmenin yerelleşme süreçlerini de teşvik edici etkisiyle canlanma arasında bir bocalama içerisinde olduğu aşikar görünüyor. Dolayısıyla postmodernizm bir yandan Tanrının intikamı mecazıyla ifade edilen (olumlu) durumu, diğer yandan da dinsel çözülüş ve anomie durumunu ifade eden bir süreci ifade etmektedir.[44] Buradan, postmodernizmin din söz konusu olduğunda birbirinden farklı iki yüzü olan bir madalyon gibi zıt iki konumu içerisinde barındırdığını görmekteyiz.

Dinin postmodern süreçteki konumunu, postmodernizmin meta-anlatıların sonunun geldiği şeklindeki inanışını ele alarak da değerlendirebiliriz. Postmodernizmi etüd etmede önde gelen bilim adamlarından Lyotard Onu tarif ederken “meta-anlatıların sonu" diye tarif eder.[45] Lyotard'a göre Modernite bir toplum durumundan ziyade bir bilgi biçimidir. Lyotard "modern" terimini, kendisini Tinin diyalektiği, anlamın yorumbilgisi, rasyonel ya da çalışan öznenin özgürleşimi ya da zenginliğin yaratımı türünden herhangi bir büyük anlatıya açık bir müracaatta bulunarak ... bir meta söyleme gönderme yaparak meşrulaştıran herhangi bir bilimi betimlemek için kullanır.[46] Bu perspektiften hareketle 'postmodern', meta anlatılar karşısında kuşkuculuk" ve metafizik felsefenin, tarih felsefeleri ve herhangi bir totalleştirici düşünce biçiminin (Hegelcilik, Liberalizm, Marksizm vb.) reddi olarak tanımlanır. Bunun tersine 'postmodern bilgi', "...farklılıklara duyarlı olma özelliğimizi geliştirir ve başka bir şeyle kıyaslanamaz olanı hoş görme yetimizi pekiştirir."[47]

Lyotard'dan hareketle Postmodernizm, "meta anlatılar karşısında kuşkuculuk" olarak kabul edildiğinde postmodern dünyada dinlerin de pek öyle (tahmin edildiği gibi) sağlam bir zemine sahip olamayacakları kolaylıkla kabul edilebilir. Çünkü dinlerin tamamı Lyotard'ın bahsettiği türden anlatısal bilgi olmaksızın ayakta duramazlar.[48] Dolayısıyla postmodern dönemde, meta-anlatıların sonunu getiren bir bilinç durumu söz konusu ise bundan dinler ilk etapta etkilenecektir.

Postmodernizmin inançlara ilişkin bir diğer negatif etkisi de kültürün postmodernleşmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkan mevcut çok kültürlülük ve çeşitliliğin sürekli bir üretim-tedavül-tüketim mekanizmasına tabi olmak suretiyle değerleri, inançları ve her çeşit katılığı yumuşatıp buharlaştırdığı bir "tüketim kültürü" vasıtasıyla ortaya çıkmaktadır. Turner'e göre günümüzde üzerinde durulması gereken sorun, gündelik yaşam düzeyinde, inancın metalar, seyahat, turizm ve küresel TV'nin etkisiyle göreceleşmesinin genel nüfus içerisinde inancın temellerini nasıl sarstığıdır.[49] Yine ona göre

"kültürün postmodernleşmesi yoluyla inancın erozyonu, metaların farklılığı ve küresel karakterlerinin kitlelerin gündelik inançlarını örtülü ve dolaylı bir tarzda nasıl dönüştürdükleri bağlamında anlaşılmak zorundadır"[50]

Bunlardan hareketle B. Turner’e göre[51] postmodernleşme süreci birçok bakımdan, bir “sekülerleşme süreci” olarak da anlaşılabilir. Zira dinlerin kendilerini, dünyaya ilişkin bütün dinsel tasavvurları “büyük anlatılardan” ibaret sayan postmodern kültürün eleştirisinden korumaları zordur. Çoğulcu inanç, rast gele bağlılık ve dinsel tecrübe Postmodern bir yaşam tarzıyla yani kültürel çoğulculuk olarak sekülerleşme düşüncesiyle uyumlu olacaktır.[52]

Postmodernizm tek bir büyük anlatıya bağlanmayı da ihtimal dışı bırakır. Yani, küreselleşmenin bir sonucu olarak tüketim kültürü gündelik hayatı öylesine sarıp sarmalar ki bunun içine dini hayatın öğelerini de katar ve dine inanmayı neredeyse anlamsız kılar. Ancak Turner burada “inancın sekülerleşmesi” derken bunun sadece bilişsel veya entelektüel düzeyde cereyan ettiği iddiasında değildir. Ona göre

"salt rasyonel eleştirinin bir sonucu olarak insanların artık Tanrıya inançlarının sona ermesi söz konusu değil; daha ziyade inanç, kendisini ya alâkasız ya da imkansız kılan gündelik yaşamdaki dönüşümler tarafından kemirildiği zaman, insanlar Tanrıya inanmaktan vazgeçerler. Kültürün postmodernleşmesi bir yapaylık deneyimi yaratmakla, ayrıca dini bu gündelik yaşam düzeyinde tartışma konusu yapmaktadır.[53]

Dolayısıyla batılı tüketicilik, geleneksel yaşam tarzlarının temelini kemirip bu yüzden geleneksel dinsel pratikleri bilinç düzeyinde değil ama Pierre Bourdieu'nun habitus dediği yani “bir dinin kendini tecessüm ettirdiği gündelik yaşam pratikleri” düzeyinde aşındırır.[54]

Bu durumdan İslam'ın da bigane kalacağını düşünemeyiz. Bunu Turner biraz cüretkâr bir ifadeyle şöyle belirtiyor:

“Açıkça, postmodernizm İbrahimi inançlardan türemiş değer ve kurumlara karşı önemli bir meydan okumadır. Belki de Hıristiyanlık zaten din-sonrası (post-religion) bir durumdadır, ama İslam postmodernleşmenin bütün etkilerini henüz yeni yeni tecrübe edecektir. Sekülerleşmenin kesinlikle tarih-sonrası (post-history) duruma yol açmış olduğu varsayılmaktadır, çünkü tarihin anlamının paylaşılan hiçbir (ortak) anlamı yoktur. Büyük anlatıların ticari TV, MTV, videolar, kulaklıklar ve küresel iskele tarafından erozyonu ciddi bir olasılıktır. Bu anlamda Akbar Ahmed belki de haklıdır: İslam’a karşı tehdit İsa’nın mirası değil, bilakis Madonna’nınkidir.”[55]

Turner'in bu maddeci ve bilgi sosyolojisine dayalı analizleri çoğu açıdan makul ve gerçekçi tespitler içeriyorsa da günümüzde İslam'ın nasıl olup da geliştiğini açıklayamıyor. Bize göre, Turner'in belirttiği ve bizim de katıldığımız (tüketim kültürü ve gündelik hayatın metalaşmasının getirdiği sekülerleştirici etki ve dolayısıyla bunun getirdiği) engellere rağmen İslamın günümüz insanının bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarına birçok yönden cevap verdiği de bir gerçektir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi postmodern dönemde İslamın önündeki engellerin eskisine oranla daha kolay aşılacağını düşünen ve postmodern yazarlarla paralel fikirler ileri süren kimi çevrelerin[56] postmodernitenin olumlu yönleri yanında yukarıda göstermeye çalıştığımız yönlerini de nazarı dikkate almaları kanaatimizce yerinde bir tutum olacaktır.

Sonuç olarak Postmodernizm, din söz konusu olduğunda farklı iki yüzü olan bir madalyon gibi zıt iki konumu içerisinde barındırmaktadır. Bir taraftan Postmodernizm "dine dönüşe" imkan tanır. Kimi Postmodern düşünürler dini, modernitenin parçaladığı toplumsal gerçekliği onarmanın çaresi olarak görmektedir. Öte yandan dinin, Postmodern dünyadaki çoğul kültürlerin etkisi içerisinde anomik bir sürece girerek erimeye / gevşemeye başladığı görülüyor. Şehirleşme ile ortaya çıkan farklı insanların biraraya gelmesiyle oluşan inanç ve norm bunalımı, küreselleşme ile daha geniş ölçekte vuku bulmaktadır. Küreselleşme ile ortaya çıkan bu süreç, Postmodernizmin olaylara rölativist yaklaşımlarıyla ve meta anlatıları (din de dahil) küçümseyip yok saymasıyla ilişkilendirilmelidir. Postmodern durum ve küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkan tüketim kültürü ve gündelik hayatın metalaşmasının getirdiği yeni sekülerleştirici etkinin, dini hayat üzerinde bir takım tesirlerinin olacağı aşikardır. İslam Postmodernleşme ve küreselleşmenin bütün etkilerini yeni yeni tecrübe edecektir. Dolayısıyla dünya ölçeğindeki bu yeni "toplumsal durum"un, İslamı ve Müslümanların dini hayatını bazı açılardan (olumlu ya da olumsuz) etkileyeceğini, dini yorumlama ve din eğitimi konularında da sivil ya da resmi din kurumlarını yeni bir sistematiğe girmelerini gerektirecek bir takım düzenlemeler için zorlayacağını söylemenin yanlış olmayacağı kanaatindeyiz.

www.alewiten.com, 6.8.2003


 

* Tabula Rasa, Sayı 5, Isparta 2002.

[1] F. Jameson, “Postmodernizmin Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı” Postmodernizm, (Haz. N. Zeka), 2. Baskı, İstanbul 1994, s. 59.

[2] D. Kellner, “Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm: Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar” Modernite Versus Postmodernite, (der. Mehmet Küçük), Ankara 1993, s. 230.

[3] Jürgen Habermas, “Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje”, Postmodernizm, İstanbul 1994, s. 31.

[4] Ernest Gellner, Postmodernizm, İslam ve Us, Çev. B. Peker, Ankara 1994, s. 14.

[5] A. Yaşar Sarıbay, Postmodernizm, Sivil Toplum ve İslam, İstanbul, 1994, s. 85.

[6] D. Kellner, a.g.m., s. 228.

[7] P. Wagner, A Sociology of Modernity, London, 1994 s. 175.

[8] A.Touraine, Modernliğin Eleştirisi, Çev. H. Tufan, İstanbul 1994, s. 216.

[9]Jean-François Lyotard, “Postmodern Nedir Sorusuna Cevap”, Postmodernizm, İstanbul, 1994, s. 45.

[10] D. Kellner, a.g.m., s. 228.

[11] Saadettin Elibol, Felsefeye Giriş, Ankara 1993, s. 44.

[12] Jürgen Habermas, “Postmoderniteye Giriş: Bir Dönüm Noktası Olarak Nietzsche”, Modernite Versus Postmodernite, s. 151.

[13] Angela McRobbie, Postmodernizm ve Popüler Kültür, Çev. A. Özdek, İstanbul 1999, s. 8.

[14] Ernest Gellner, a.g.e., s. 41.

[15] David Harvey, “Postmodernizme Bir Bakış”, Birikim, S. 49, Mayıs 1993.

[16] Süreyya M. Su, “Postmodern Dönem Semptomları, Birikim, S. 74, s. 46.

[17] A. Yaşar Sarıbay, Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, İstanbul1994, s. 35.

[18] J. Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, Çev. O. Adanır, İstanbul 1991.

[19] J. F. Lyotard, Postmodern Durum, Çev. A. Çiğdem, İstanbul 1990, s. 23.

[20] Akbar Ahmed, Postmodernizm ve İslam, Aktaran Varlık Dergisi, Kasım 1992, S.1022, s. 7.

[21] A. Ahmed, a.g.e., s. 11.

[22] Akbar Ahmed, a.g.e., s. 9.

[23] A. Yaşar Sarıbay, a.g.e., s. 87.

[24] D. J. Adams, “Postmodernizmin Teolojik Anlamı, Çev. Yrd. Doç Dr. T. Yeşilyurt, FÜİF Dergisi, Elazığ 1999, S. 4, s. 251.

[25] Günümüzde dinlerde ve genel olarak inançlardaki bu yükseliş gelecekte de büyüyerek devam edecek ve insan hayatının merkezine yerleşecek şeklinde yorumlarla da sıkça karşılaşıyoruz. Örneğin, Massachusetts Episcopal İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. S. Charleston’a göre “inanç gelecekte insan hayatının merkezi olmaya başlayacak. Avrupa’da Aydınlanma sonrası insan hayatı eğitim, politika ve din olarak bölümlere ayrılmıştı. Bu ayırıcı çizgi gelecekte bulanıklaşacak ve insan hayatında maneviyat daha bir önem kazanacak. Prof. Steven Charleston, “Dinsel İnançlarımız Nasıl Değişecek” Milliyet 20 Şubat 2000.

[26] A. Yaşar Sarıbay, a.g. e., s. 93.

[27] Zeynep Sayın, Kötülük Tekilcilik Postmodernizm, İstanbul 1994, s. 47.

[28] A. Yaşar Sarıbay, a.g.e., s. 41; Süreyya M. Su, a.g.e., s. 49.

[29] Ernest Gellner, a.g.e., s.31.

[30] A. Ahmed, a.g.e., s. 11.

[31] Bryan Turner, "Orientalism, Postmodernism and Religion" Orientalism, Postmodernism and Globalism içinde, Roudledge, London and New York 1994, s. 13, ayrıca Bryan Turner, "Oryantalizm, Postmodernizm ve Din" Abdullah Topçuoğlu & Yasin Aktay, Postmodernizm ve İslam Küreselleşme ve Oryantalizm içinde, Ankara 1996, s. 47.

[32] Akbar Ahmed, “Islam in the Age of Postmodernity”, (Edıt. A. Ahmed & D. Donnan) Islam, Globalization and Postmodernity içinde, Roudledge, London and New York 1994, s. 1-21.

[33] Ü. Günay, Din Sosyolojisi, İstanbul 1998, s. 200.

[34] Yasin Aktay, “Postmodern Dünyada Din: Bir Anlatı mı, Tanrının bir İntikamı mı?”, Din Sosyolojisi içinde (der. Y. Aktay- M.E. Köktaş) Ankara 1998, s. 300; Günay, a.g.e., s. 201.

[35] Günay, a.g.e., s. 201.

[36] Aktay, a.g.m., s. 301.

[37] Gilles Kepel, Tanrının İntikamı, İstanbul 1992, s.18.

[38] Gellner, a.g.e., s. 41.

[39] Gellner, a.g.e., s. 31; ayrıca Gellner, “Foreword”, Islam Globalization and Postmodernity, (Ed. A. Ahmed & D. Donnan), Roudledge London and New York 1994, s. xii.

[40] Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, Çev. E. Kuşdil, İstanbul 1994, s. 62.

[41] Aktay, a.g.m., s. 302

[42] Giddens, a.g.e., s.62; Aktay, a.g.e., s. 302.

[43] R. Poole, Ahlak ve Modernlik, Çev. M. Küçük, İstanbul 1993, aktaran Aktay, a.g.e., s. 302.

[44] Aktay, a.g.m., s. 307.

[45] Lyotard, a.g.e., s. 50; Kellner, a.g.m., s. 237.

[46] Lyotard, a.g.e., s. XXIII.

[47] Lyotard, a.g.e., s. XXV; ayrıca Kellner a.g.m., s. 237.

[48] Aktay, a.g.m., s. 308.

[49] Bryan Turner, "Orientalism, Postmodernism and Religion" Orientalism, Postmodernism and Globalism, s. 17; ayrıca B. Turner, "Oryantalizm, Postmodernizm ve Din" A. Topçuoğlu & Y. Aktay, a.g.e. içinde, s. 53.

[50] Turner, aynı makale, s.17. Turner bu yaklaşımı ileri sürerken “toplumsal varlığın bilinci belirlediği” yönündeki maddeci varsayıma ve Peter Berger ve Thomas Luckman'ın Bilgi sosyolojilerindeki: “inançlardaki başlıca değişimler gündelik yaşam dünyasının olgusallığındaki dönüşümlerin bir sonucudur (aynı makale s. 17)” şeklindeki iddialarına dayanmaktadır.

[51] B. S. Turner, “The Self and Reflexive modernity”, Orientalism, Postmodernism and Globalism, Roudledge, London and New York 1994, s. 185.

[52] Turner, "Orientalism, Postmodernism and Religion" a.g.e. içinde, s. 13.

[53] Turner, “The Self and Reflexive modernity”, a.g.e. içinde, s. 186.

[54] Turner, aynı makale, s. 186.

[55] B. S. Turner, “Orientalism, Postmodernism and Religion”, a.g.e. içinde, s. 15.

[56] Postmodernizmin Türkiye'deki bir takım dini çevreler üzerindeki etkisini konu alan bir çalışma olarak bkz. Dursun Çiçek, Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi, Kayseri 1997.