Ayhan Aydın
“Sokrat ve Eflatun’dan Günümüze Ahilik” Adlı Eseri Üzerine Yazar Sadık Göksu İle Konuşma
Sayın Sadık Göksu, Ahiliğin, bir Anadolu Türk kurumu olduğunu biliyoruz. Fakat siz, daha adı ile de bu bilgiyi aşan bir eser yayınladınız. Bu iddialı durumuna karşın, eserinizin bildiğimiz yazılı önemli bir yankısı olmadıysa da, önemli ya da herhangi bir eleştiri alıp almadığını da bilmiyoruz; ancak, eseriniz üzerine konuşmadan önce bize kısaca kendinizden söz eder misiniz?
― Teşekkür ederim. Gerçekten, durumu oldukça iyi dile getirdiniz. Ne var ki, olumlu ya da olumsuz yazılı tepki gösterilmemesi, siz de bilirsiniz ki, az çok özgün hemen her çabanın payına düşen bir şeydir. Yine de, özellikle Ahiliğin iki seçkin uzmanının kitabımıza yazdıkları son derece değerli iki önsöz, çabamızın yazılı olarak da pek sessizlik içinde kalmadığını gösterse gerektirir. Hatta biz, yayından sonraki sessizlik görünüşünün biraz da bu değerli önsözlerden ileri geldiğini düşünüyoruz. Sanıyoruz ki, bu değerli önsözler olmasaydı, ileri geri nice iddialar ile karşılaşacaktık. Kitabı duyan, ama bu güçlü desteklerden haberi olmayan ünlü bir profesör, geçici tepkisi ile bu savımızı doğruladı da. Ama önce isteğiniz doğrultusunda, kendimizden elden geldiğince kısa söz edelim.
Ben 1932 yılında İstanbul’da doğdum. Gelenbevi Ortaokulu ve Vefa Lisesini bitirdim. Gelenbevi, o zamanlar ülkenin örnek ortaokulu idi. Vefa da, en seçkin liselerdendi. Örneğin, lisede felsefe dersini Doç. Dr. Nurettin Topçu’dan okudum ve üniversite de felsefe öğrenimi yapmaya daha o zaman karar verdim. Fakat yoksul bir ailenin çocuğu olarak oldukça zor koşullarda yaşıyordum. Liseden sonra, o zamanki olanaklara göre, yedek subay olarak askere gittim. Döndükten sonra bir süre esnaflık, çiçekçilik yaptım.
Ama ticarette hiç gözüm olmadı, birkaç yıl sonra işi bırakarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin felsefe bölümüne yazıldım. Küçük yaşımdan beri olduğu gibi üniversite öğrenciliğimde de bir yandan çalışıyordum. Aynı zamanda sosyal etkinliklere karşı da büyük bir ilgi duyuyordum ve özellikle bu dönemde sendikalarda çalışmaya başlamış, sol legal siyasette de aktif olarak yer almıştım.
Bu durumda, 1964’de lise felsefe öğretmenliğine atandıysam da, kısa sürede görevime son verildi. İkibuçuk yıllık bir süre sonunda Danıştay kararıyla öğretmenliğimi yeniden aldım. Fakat ikinci öğretmenlik dönemim de uzun olmadı. Uzunca bir süre ücretli öğretmenlik yaptıktan sonra, 1978’de İstanbul Belediyesinde Başkanlık Danışmanı olarak görev aldım. 12 Eylül 1980’den sonra sürekli olarak Ahilik konusunda çalışmaya başladım. 1984 yılından beri de İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliğinde Ahilik Kültürü Danışmanlığı yapmaktayım.
1990 yılında Ahilik konusunda bir bildiri vermem istendi. Bu sırada felsefe ile de ilgimi sürdürdüğümden, Ahilik ile Eflatun’un düşünceleri arasındaki çok sıkı bağı gördüm ve bildirimi bu konuda verdim. O tarihten sonra bu konudaki araştırmalarımı derinleştirdim ve 2000 yılında da konumuz olan kitabı yayınladım.
Ahilik Üzerine Klasik Bilgiler ve Ahi Evran
Şimdi bize Ahiliğin ne olduğunu anlatır mısınız?
― Bizim, klasik bilgileri aşarak, Ahiliği 2500 yıllık oldukça geniş bir dönemde ele almamızdan ve konunun bütün insanlık tarihi içinde incelenmesi gerektiğini belirtmemizden de anlaşılabileceği gibi, bu konuyu, daima genişleyen tanımlar içinde ele almak olanağı olduğunu düşünmekteyiz. Bu açıdan Ahiliği kısaca; “Ahlak ile sanatın eski insanlık kültüründen süzülerek Anadolu Türklüğünde özgünleşen bir bireşim ve insanda bulunan kültürel bir öz, bir bilgelik, bir erdem” olarak tanımlıyoruz.
Bugün hazır bulduğumuz, kabul edilen genel anlayışa göre Ahilik, başlıca, biri İslam’dan, biri de Orta Asya Türklüğünden gelen iki kaynağa dayanmaktadır. Başka bir görüşe göre, bir üçüncü kaynak da eski Anadolu kültürüdür. Bu son noktada da farklı iki anlayış vardır. Bu anlayışların birine göre, bu eski Anadolu kültürü de Orta Asya’dan gelmiştir. Öbürüne göre ise, bu eski Anadolu kaynağından Yunan Kültürü vardır. Biz bu anlayışların hiçbirini reddetmiyoruz. Fakat hepsini kucaklıyor ve aşıyoruz, baktığımız tüm insanlık ölçüsündeki geniş açıdan onlar birbirlerini red etseler hepsi ile de anlaşıyoruz. Eski görüşte, İslam ile Orta Asya kaynakları da, Anadolu’ya gelmeden önce bir yerde az çok birleşmekte, birbirine büyük ölçüde yaklaşmaktadırlar. Bu birleşme ve yaklaşma yeri başlıca Horasan'dır. Oradaki bireşime, ayrıca İran, Hint, hatta Çin ve öbür Asya kültürleri ve bir ölçüde Yunan kültürü de katılmaktadır. Horasan, özellikle Moğolların ortadan kaldırdığı Belh kenti, çok önemli bir kültür potasıdır.
Öte yandan, Ahi sözcüğü Arapça’dır. Sözlükte Kardeş, Ahilikte ise ayrıca kardeşim anlamına gelir. Ahilik teriminin kökeninde bu iki sözcük de, onların anlamları da hatta; yiğitlik, doğruluk, bilgelik, ölçülülük, vb. pek çok olumlu anlamlar vardır. Belirtelim ki saydığımız bu son dört erdem, doğrudan Eflatun’un, Devlet adlı eserinden gelir ve İslam kültürü döneminde yazılan hemen bütün Ahilik Fütüvvetnamelerinin bel kemiğini oluşturur. Bu kavramların içinde, özellikle Ahilikte anlaşıldığı üzere en kapsamlı olanı yiğitliktir ve giderek erdem kavramı ile örtüşür. Bu yiğitlik kavramının bildiğimiz basit yiğitlikten farkını belirtmek için burada kısaca, Eflatun’un önemle üzerinde durduğu, yapılmaması gereken şeyleri yapmaktan kaçabilme yiğitliğine değinmekle yetinelim.
Klasik anlamda Ahiliğin başlangıcı ne zamandır, kurucusu Ahi Evran ya da Ahi Evren midir?
― Çok güzel sordunuz. Ahiliğin, hatta eski tarihlerdeki hemen hiçbir şeyin başlangıcını açık olarak bilmiyoruz. Örneğin tarihin eski dönemlerine gittikçe, ünlü kişilerin bile ölüm tarihleri bilinse de, doğum tarihlerinin bilinmediği gibi. Ahi Evren, Ahilikte, orijinal bir yol başlatıcısı değil, ama özgün bir yeniden doğuşçu, bir Rönesansçı olarak görünmektedir. İlk olarak Prof. Dr. Mikail Bayram'ın göstermiş olduğu gibi 1171-1261 yılları arasında yaşamıştır. Türkiye ile İran sınırı yakınında, Azerbaycan’da Hoy kasabasındandır. Ahi Evren’den daha önce yaşamış olup, bildiğimiz bir de Ahi Ferece Zencani var. Çağdaş Fransız tarihçisi Claude Cahen, “Ahilerin ünlü atasının, on birinci yüzyılda yaşamış ve kuzey doğu İran’daki Zencan kentinden gelme Ahi Ferec Zencani olduğunda kuşku yoktur” diyor ama bu konuda ne bir belge ileri sürüyor ne de bir irdelemeye giriyor.[1]
Ahilikten önce Fütüvvet var. Feta; yiğit demek. Fütüvvet; yiğitlik, doğruluk, cömertlik, bilgelik, çalışkanlık, vb. yukarıda Ahilik için söylediğimiz tüm anlamlara geliyor. Feta terimi, Kur’an’da dört yerde geçiyor. Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. Yusuf ve Ashab-ı Kehf, feta olarak anılıyorlar.
Ahilik de bir yol, bir tarik’dir. Bu yolun başı, Hz. Ali’dir. Hz. Muhammed, Hz. Ali için, “La feta illa Ali” (Ali gibi yiğit yoktur) demiştir. Onun yiğitliği hem maddi, hem de manevi kahramanlığı bakımındandır. Manevi kahramanlığın önemli bir yönün, kötülüklerden kaçınabilmek olduğuna yukarıda değindik. Bu hadis, “La seyfe illa Zülfikar” (Zülfikar gibi kılıç yoktur) şeklinde sürdürülürse de, bu bölüm sonradan uydurulmuş ve eklenmiştir.
Fütüvvet ve Feta kavramı, Araplarda İslam’dan önceki Cahiliye döneminde de var. Bu dönemde yaşayan, cömertliği ile ünlü Hatem Tai, peygamber tarafından da övülüyor.
Fakat İslam tarihinde, Ahiliğin, sanatlar ve meslekler ile ilgili yönü üzerine, Ahilikten önceki dönemde fazla bir şey bilmiyoruz. Ahilikte, özellikle Ahi Evren’den sonraki dönemde ise bu konuda pek çok şey biliyoruz.
Ancak bize göre, Fütüvvet döneminde böyle bir yön kesinlikle yoktur denemez. Araplar, bedevi ya da tüccar da olsalar, kullandıkları her şeyi ithal etmiş olamazlar. Hem örneğin, berberleri de yok değildi ya! Fütüvvet ve Ahilik yolunun Hz. Ali’den hemen sonra gelen ünlü önderi Selman-ı Farisi de bilindiği gibi, berberlerin piridir. Bunun gibi bazı meslekler o yerleşim yerlerinde de sürdürülmekteydi. Ama bu konu burada bizim için fazla önemli değildir. Eflatun’dan alıntılarımızda, çok daha önce, Atina ve çevresinde pek çok mesleklerin sürdürüldüğünü görüyoruz.
Fütüvvet örgütünü 1180-1225 yıllarında Abbasi Halifesi olan Nasır Lidinillah kurmuştur. Öbür Müslüman ülkeler hükümdarlarını da kurduğu Fütüvvet örgütüne girmeye davet etmiş olup, Anadolu Selçuklu Sultanları da bu çağrıya uyarak Fütüvvet Örgütüne girmişlerdir. Halife Nasır’ın annesi Türk’tür ve Halife; Türklere büyük yakınlık göstermiştir. O tarihten sonra Türkler arasında Nasır, Nasreddin adı çok yaygınlaşmıştır.
Ahi Evren, Şeyh Nasirüddin Mahmud el-Hoyi; 1205 yılında, Selçuklu Sultanı I. Gıyasüddin Keyhusrev’in, Hocası Şeyh Mecdüddin İshak’ı, ikinci kez tahta geçişini bildirmek üzere Halifeye gönderdiğinde, Şeyh Mecdüddin’in dönüşünde birlikte getirdiği Muhyiddin-i Arabi, Evhadüddin-i Kirmani gibi zamanın ünlü bilginleri ile birlikte Anadolu’ya gelmiştir. İlk olarak Kayseri’ye yerleşmiş, bir debbağ atölyesi kurmuş daha sonra debbağlarla birlikte 32 esnaf mesleğini örgütlemiş, ilmi ile de onların piri olmuş ve başlarına geçmiştir.[2]
Sokrat ve Eflatun’da Ahilik
Sizin konuya getirdiğiniz açıklamalardan söz eder misiniz?
― Ben önce 1990 yılında, Ahilik ile Eflatun felsefesi arasındaki bağı fark ettim. Bu fark ediş benim açımdan tam bir rastlantı idi. Olay şöyle; o yıl benden Ahilik konusunda bir bildiri vermem istendi. Kabul ettim ve hazırlanmaya başladım. Bu sırada, Prof. Dr. Candan Şentuna ve Prof. Dr. Saffet Babür tarafından, Eflatun’un Yasalar adlı eserinin Türkçe’ye çevrilmiş olan ilk altı kitabını, bir felsefeci olarak büyük bir ilgi ile okumaktaydım.[3]
Birden, bildiri sunmaya hazırlandığım Ahilik konusunun bu eserde, benim Ahilik adı altında bildiklerimden, okuduklarımdan çok daha yetkin bir biçimde işlenmiş ve anlatılmakta olduğunu gördüm. İşte o zaman zihnimde gereken şimşek çaktı. Çok eski, çok yetkin bir Fütüvvetname karşısındaydım! Bildiri konumu hemen değiştirdim ve o yıl sunduğum, Eflatun’da ve Fütüvvetnamelerde Yiğitlik Kavramı konulu bildirimi hazırladım. Bu açıklamamdan; Yasaları çeviren andığım sayın profesörlere, buluşumda ne kadar çok borçlu olduğum anlaşılacaktır. Kendilerine ne kadar teşekkür etsem azdır.
1990 sunuşumda, dinleyenler arasında Ahilik tarihinin çeşitli dönemleri üzerinde çalışan, bazı bilim adamları da vardı. fakat olumlu ya da olumsuz, konu üzerinde kimse söz alıp konuşmadı. Hiç şaşırmadım. Sonraki yıllarda, bir yandan buluşumu geliştiriyor, bir yandan da aralıksız açıklamaya çalışıyor, fakat bu tanıtma konusunda başarılı olamıyordum.
1999 yılında, konuyu oldukça gelişmiş bir biçimde, ama kitaptakine göre yine de epey eksik olarak, bir sunuş olanağı çıkmıştı. İşte bu sunuşuma, rahmetli Prof. Dr. Neşet Çağatay ile, uzun ömür dilediğim Prof. Dr. Mikail Bayram'ı, dinlemeleri için davet ettim. Beni kırmadılar, geldiler, dinlediler ve olumlu görüşlerini oradaki topluluk önünde açıkladılar. Son derece mutlu olmuştum, yıllardır sürdürdüğüm çabalar çok önemli bir aşamaya ulaşmıştı. Kendilerine çok teşekkür ettim. Daha sonra çalışmayı yayınlama hazırlığına giriştim. Konunun ülkemizdeki ve bildiğime göre dünyadaki en önemli uzmanı olan bu profesörlerden, bu yayın için önsöz yazmalarını rica ettim, isteğimi kırmadılar. Hemen belirtmeliyim ki, bu önsözler olmasaydı, tezimi, kitabımı yayınlamaya pek cesaret edemezdim.
Ama bu hazırlığınızda henüz Sokrates konusuna hiç değinmediniz?
Evet, aslında Eflatun konusu da henüz tam olarak özetlenmedi. Şimdiye kadar Eflatun’da Ahiliğin sadece ahlak bölümü ile olan bağı bulduğuma değindim. Bu bağın da ne olduğunu biraz açayım. Bu bağ, bu çakışma, Eflatun’un başlıca, Devlet, Lakhes ve Yasalar kitaplarında bulunmakta, başka diyaloglarda da yer yer görülmektedir. Eflatun, Ahiliğin hem ahlak, hem de sanat yönünü bu eserlerinde ayrı ayrı ele almakta, pek yetkin bir biçimde işlemekte ve Devlet adlı ana eserinde, yukarıda da değindiğimiz, erdemle örtüşen, bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk şeklinde, uzun yüzyıllar izlenen ya da izlenmeye çalışılan dört temel ilke koymaktadır.
Sanat ya da meslek ilişkisine de kısaca değinelim. 1999’da bildiriyi yeniden sunmaya hazırlanırken, doğrusu bu yöne fazla önem vermiyordum, çünkü bu yönün işlenmiş olabileceğini pek olası görmüyordum. Yine de, Ahiliğin sadece ahlak yanının Eflatun düşüncesi ile ilgisini gistersem bunun uğraşmaya değer olduğunu düşünüyordum. Bu bağ, özellikle İslam tarihindeki tasavvuf bakımından önemli idi. Ama sanat, meslek konusunu da araştırmaya giriştim. O sırada elimde Yasaların sadece ilk altı kitabının çevirisi vardı. İngilizce’sini de henüz bulamamıştım. Fakat kitaplığımda Farabi’nin, “Eflatun Kanunlarının Özeti” adlı eserinin yeni harflerle basımı vardı[4]. Ne var ki o çağda Eflatun’un Yasalarının sadece dokuz kitabı biliniyormuş ve Farabi, bu kitapları özetlemiş. 1999’daki sunuşu işte bu malzemeye dayanarak yapmıştım. Daha sonra bir telefon konuşmamızda, yakın zamana kadar İzmir’de, 9 Eylül Üniversitesi'nde görev yapan ve yıllardır görüşmemiş olduğumuz değerli meslektaşım Prof. Dr. Doğan Özlem, ilk altı kitabı çeviren aynı profesörlerin, kitabın tamamının, hem de aslından çevirisini yaptıklarını ve bunun iki cilt halinde başka bir yayınevinden yayınlandığını söyledi. Sevincimin sınırı yoktu, kendisine teşekkür ettim. Hemen ertesi gün gidip 2’inci cildini de edindim.[5] Kitap için hazırlığım işte böyle, iğne ile kuyu kazarak gelişiyordu, sonra Tarih Kurumu'nun kitap katalogunda, yine Prof. Candan Şentuna tarafından, sanıyorum, yazılmış gibi gözüken, “Sokrates’ten Anılar” başlıklı bir kitap olduğunu gördüm. Bu kitabın da çalışma konumla ilgili olabileceğini doğrusu hiç düşünmemiştim. Sadece, yine felsefe merakım bakımından ilgileniyor, ama doğrusu, o yazılış biçimine göre, elde etmek için pek acele etmiyordum. Kitabı İstanbul’da da bulamıyordum. Bir süre sonra, bir iş için Ankara’ya gitme gereğim ve olanağım oldu. Tarih Kurumu'nda o kitabın Ksenophon’un kitabının çevirisi olduğunu görmez miyim? Hemen satın aldım.
İstanbul’da okudum ve gördüm ki, konum bakımından son derece değerli bir hazine karşısındayım! İşte, Eflatun’un görüşlerine göre çok daha kısa olmakla birlikte, en az o kadar önemli olan Sokrat bölümü de bu eser sayesinde tamamlandı. Bu eserin konumuz bakımından olduğu gibi doğrudan Sokrat bakımından da, kimi yönlerden Eflatun’dan da daha güvenilir bir kaynak olduğu kanımı burada bu kadar olsun belirtir ve Sayın Prof. Dr. Candan Şentuna’ya bu bakımdan da içten teşekkürlerimi sunarım.
Sokrat bölümü ile çalışma, umduğumdan çok daha önemli bir boyut kazandı. Çünkü o çağda Yunan’da olsun, daha sonra Roma’da olsun, kol emeği hor, aşağı görülüyordu. Bu işlerin köleler ya da yurttaşlık hakkı olmayanlar yapardı. Eflatun da bir Aristokrat olarak zamanının bu görüşünü olduğu gibi kabul ediyor, savunuyor ve yasalarını ona göre koyuyordu. Aristo’nun görüşünün de bu yönde olduğunu kitabımızda gösterdik, oysa Sokrat, açıkça çalışmayı, el emeğini övüyor ve savunuyordu.
Bunu Eflatun, diyaloglarında belirtmiyor, Sokrat’ın kendisini daha tarafsız anlatan öbür öğrencisi, Ksenophon bize anlatıyor. Şimdi acaba, Sokrat’ın idamında yeni bir gerekçe ile mi karşılaşıyoruz? Kitap da bu soruya da kısaca değindik. Sokrates’ten Anılar bu bakımdan da son derece büyük önem taşıyor.
İnsanlığın Başlangıcından Günümüze Gelen Ahilik Kültürünün İslam Dünyasındaki Gelişimi
Bu görüşlerin İslam dünyasına geçtiğine değindiniz. Bunun nasıl olduğundan da söz eder misiniz?
― Evet, Sokrat ve Eflatun’dan günümüze Ahilik dediğimize göre, konunun bir süre daha İslam öncesi dünyada gelişimi var. Kuşkusuz, bütün bu gelişimi kitabımızda vermemiz olanağı yoktu, bazı örnekler verdik. Dostluk konusunun Ahilikte çok önemli bir yeri var. Alman tarihçisi Prof. Dr. Franz Taeschner, Fütüvvet örgütlerinin, gençlik, arkadaşlık örgütleri olduğu üzerinde önemle duruyor. Prof. Dr. Neşet Çağatay’ın, bizden önce, çok haklı olarak, fütüvveti, yiğitliği, kendisinde bulduğu bilinen en eski destanın kahramanı Gılgameş de bir arkadaş arıyor ve Engidu’yu buluyor.
Eflatun, dostluk konusunu diyaloglarında önemle işliyor. Öğrencisi Aristo da dostluğa büyük önem veriyor. Biz Eflatun’dan sonra Aristo’ya geçerek, onun özellikle bu konuyu geliştirmesine değindik.[6] Köpeksi felsefenin, ünlü Diyojen’in katkısına değindikten sonra, İskender (İÖ 356-323, Krallığı: 336-323) fetihleri ile bu görüşlerin Helenistik dönem adı verilen çağda bütün Ön Asya’ya ve Doğuya yayıldığını gösterdik ve Stoa felsefesinin katkıları üzerinde durduk.
Ahilik sadece felsefeden etkilenmedi. Bu bakımdan, özellikle ikinci kitapta, İncil’den genişçe alıntılar yaptık. Sonra tarih sırasıyla Plotinos’un yeni Eflatunculuk felsefesinin katkılarını örnekledik. Daha sonra Mani, Zerdüşt dinlerine, Hıristiyanlık’taki mezhep çalkantılarına, özellikle Nasturiliğe değindik ve İslamiyet’e geçtik. Hz. Muhammed’le birlikte, Kur’an’dan Hadislerden alıntılar yaptık.
Bu dönemde Müslümanların, Eflatun ve Aristo’nunkiler başta olmak üzere Grek düşünür ve bilginlerinin eserlerini Arapça’ya çevirdiklerini belirttik. Özellikle ekler de genişçe örnekler vererek, bu düşüncenin daha çok sistematik yönden fütüvvet şeklinde gelişimini göstermeye çalıştık. Bu gelişmenin Beydeba, Keykavus, Farabi, İbn-i Sina, İhvan-ı Safa, İbn-i Haldun, vb. aşamalarına değindik. Bunları da Ahilik, özellikle Anadolu Ahiliği izledi ve konuyu ana çizgileri ile günümüze getirdik. Kuşkusuz, Romen rakamlı sayfalarla birlikte 300 sayfayı bulan bir eseri bu konuşma ile tüketmiş olamıyoruz. Çünkü bu kitap, her halde önemli iddialı bir tez içermekle birlikte, bir bakıma Ahilik konusunda aynı zamanda ansiklopedik bir derlemedir.
Önsözler, Prof. Cahit Tanyol, Prof. H. İnalcık, Prof. D. Ceyhun, Prof. A. Y. Ocak, Prof. Emre Kongar ve Öbürlerinin Görüşleri
Prof. Neşet Çağatay ve Prof. Mikail Bayram’ın kitaba çok değerli birer önsöz yazdıklarına değindim. Prof. Dr. Mikail Bayram, önsözünde, Ahiliğin, Sokrat ve Eflatun kaynağını bizim bulmuş olmamızı, felsefeci olmamızla açıklıyor. Biz de sunuşumuzda bunu kabul etmekle beraber bu konuda felsefeci olmanın da yetmeyebileceği düşüncemizi ekliyor, örnek olarak Prof. Dr. Hilmi Ziya ülkenin, Ahilik üzerinde de değerli açıklamaları olduğunu, ama bu yöne hiçbir işarette bulunmadığını gösteriyor ve buluşumuzun, aynı zamanda bir tarih filozofu olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin ışığından da yararlanmış olacağı görüşümüzü açıklıyoruz.
Evet, bu konudaki vurgularınız görülüyor, eserin Morgan’dan beri büyüyerek gerçekleştirilen Kopernikvari bilimsel devrime alanınızdan bir katkı olduğu görüşünüzü de belirtiyorsunuz. Neden Sokrat ve Eflatun’un bizdeki bu eski adlarını kullandığınıza da değinir misiniz?
― Şimdi Yunanca adları olduğu gibi söyleme, Sokrates ve Platon deme tutumu yaygın. Oysa bu filozoflar, İslam uygarlığında öyle benimsenmiş ki, adları da bu uygarlığa mal edilmiş. Biz özellikle görüşlerdeki ortaklıktan söz ettiğimize göre buna nasıl karşı çıkabilirdik, biz sabırlıyız bundan kaybımız olabileceğini de biliyoruz ama gerçeklerden ödün veremeyiz.
Kitabın uyandırdığı ilgi konusuna değinir misiniz?
― Önsözlerin kitap için çok önemli ilgiler olduğunu belirtmiştik. Bunların dışında yazılı iki ilgi var henüz. Onlar da mektup şeklinde biri Ahi Evren’in torunu değerli Y. Mimar Yazar Ercan Evren Beyden, değerli görüşlerini lütfediyorlar. Öbürü sayın Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’tan oldukça kısa olan mektup iki paragraftan oluşuyor. Paragraflardan biri, rahmetli Prof. N. Çağatay’ın kitabımıza yazdığı önsözde, kendisini yanıtlamış olması üzerine beni neden burada yanıtlıyor, vb. diyor. Biz de Kızıldeli’deki yazımızda bunun 1999’daki sunuşumuzda Prof. Ocak’ın, Prof. Çağatay’a saldırısını belirtmiş olmamızdan ileri geldiğini açıkladık.[7]
Prof. Ocak, mektubunun ilk paragrafında kitabımız üzerine, çoğu yerini okudum diyor ama hiç değilse pek dikkatli okumadığı ya da öyle bir tutum almayı yeğlediği anlaşılıyor. O kadar ki, bunca iddialı bir kitaba, derleme diyebiliyor! Hep olumsuzluk görüyor. Andığımız dergi yazısında bu bölümü daha geniş değerlendirdik ve yanıtladık. Her iki mektuba da teşekkür ediyoruz.
Demirtaş Ceyhun da bir yazısında kitabımıza değindi sağ olsun.[8] Bunlardan başka, kuşkusuz epeyce sözlü olumlu yankılar, yanıtlar var. Sözlü açıklamalardan felsefeci Arslan Kaynardağ’ınki, ilk yüreklendirici oldu diyebilirim. Telefon açtı ve kutlayarak, kitabın yabancı dillere çevrilebileceğini söyledi, sağ olsun. Prof. Emre Kongar, o iyi bir kitap dedi. Prof. İlber Ortaylı, kitabın değeri üzerinde durdu. Fakat başka iki açıklama var ki, herhalde çok daha önemli. Bu açıklamalardan biri değerli Sosyolog, Prof. Dr. Cahit Tanyol’a ait: Senin Eflatun’da gördüğünü ben görmedim, göreni de görmedim, dedi. Bu sözünü konuya verdiği büyük önemi belirterek açıkladı. Bir yemekteydik, masada bir felsefe profesörü ve iki yazar daha vardı. Eflatun’un toplumu insan vücudunun bölümleri ile karşılaştırmasına değinerek, biz hep beyine baktık, mideyi düşünmedik. Sen ise o gerçeğin üzerinde durmuşsun diyerek açıklamasını sürdürdü. Diğer değerli açıklamada ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık’tan geldi. Hocaya görüşünü telefonla sorduğumda, kitabınızı ders kitabı olarak okutuyoruz, cevabını verdiler ve ancak büyük adamların söyleyebileceği şekilde kısa, anlamlı, özel değerlendirmede bulundular. Prof. Tanyol’un açıklamasını kısaca eklediğimde, ben de aynı görüşteyim, dediler. Daha ne isteyebilirler ki, her iki hocaya da içten teşekkürlerimi sundum.
Sizi kutlar ve oldukça doyurucu ama o ölçüde de merak uyandıran açıklamalarınızdan ötürü teşekkür ederiz.
― Ben teşekkür ederim.
www.alewiten.com, 27.01.2004
[1] C. Cahen: Osmanlılardan önce Anadolu’da Türkler, E Yay, İstanbul 1979: 199.
[2] Doç. Dr. Mikail Bayram: Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya 1991: 81-82.
[3] Platon: Yasalar, Ara Yay, Çev. Candan Şentuna-Saffet Babür, İstanbul 1998.
[4] Ebu Nasr Farabi: Eflatun Kanunlarının Özeti, Haz. Y. Doç. Dr. F. Olguner, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay, Ankara 1985.
[5] Platon: Yasalar, Çev: Candan Şentuna-Saffet Babür, Kabalcı Yay, Cilt: 1-2, 2. bs. İstanbul 1998.
[6] S. Göksu: Sokrat ve Eflatun’dan Günümüze Ahilik, Polat Kitapçılık, İstanbul 2000: 53.
[7] S. Göksu: "Prof. Dr. A. Yaşar Ocak’ın Sokrat’tan Günümüze Ahilik Tezimiz Üzerine Mektubu" Kızıldeli (2001) 4.
[8] Demirtaş Ceyhun: "Neşet Çağatay Hoca’ya Saygı ve Tarihi Doğru Okumak" Kızıldeli (2001) 1.