Lev Nikolayeviç Gumilev

Eski Türk Dini*

Aktaran: Harun Güngör

Türklerin eski dini hakkında bize ulaşan asıl bilgiler “Veyşu” ve “Suyşu” adlı Çin yıllıklarında muhafaza edilmiştir. Onlar birbirlerine oldukça zıt bilgiler ihtiva etmekte, verdikleri bilgilerin kısa oluşu nedeniyle de pek anlaşılır şekilde olmadıkları görülmektedir.

Veyşu’da eski Türk dininin aşağıdaki ayinlerini tespit etmek mümkündür.

1.     Doğu ülkesine hürmet alameti olarak Han’ın otağına doğu taraftan girerler.

2.     Her yıl bütün seçkinler birlikte ecdadlarının mağarasına kurban getirirler.

3.     Beşinci ayın 10-20. günleri arasında hepsini bir yere yığıp ırmak kenarında Gök ruhuna kurban keserler.

4.     Dugin’den 500’Li batıda ulu bir dağ var, dağın zirvesinde ne ağaç, ne de ot biter. O Bodin-İnli diye isimlendirilir. Tercüme edersek bu “Ülkenin himayeci ruhu” demektir.

Veyşu’dan 50 yıl sonra düzenlenen Suyşu (7. yüzyılın 30. yıllarında) yukarıdaki bilgileri vermemektedir. Sadece onda “şeytanlara ve ruhlara hürmet beslenildiğinden, sihirbazlara inanıldığından” söz edilmektedir.

Bu tamamıyla zıt olan düşünceler nasıl uzlaştırılabilir? Birinci düşünce iç çelişkilerle doludur. Burada Güneş kültü, ecdadlar kültü, ecdadlar kültünden farklı böyle bir inanış söz konusu değildir. Geniş halk kütlelerinin serveti olan “Sema ruhu” kültü ve dağ kültü ilginç şekilde birbiri ile karışmıştır. Üstelik Çin kaynağı da meseleyi katiyyen aydınlatamamıştır.

Suyşu’nun verdiği bilgilerde kesinlikle bir açıklık yoktur. Çin sözü olan “Hu” hekim, peri ve sihirbaz anlamlarına gelmektedir. Bu ad altında neyin anlaşılması gerektiği metinden çıkmamaktadır. Türklerin inandıkları ruhların karakteri ve seciyesi de belirginleştirilmemektedir; onların ecdad (kormos), yahut tabiat ruhları (Tös) olduğu bilinmiyor. Bu bölümün tümü bu anlaşılmaz metinlerin tahliline ayrılmıştır.

Esas problemi biz aşağıdaki şekilde formüle ediyoruz. Eski Türkler neye inanıyorlardı? Onların dini, sistematik kavramlara sahip mi idi? Yoksa muhtelif inançların sentezinden mi ibaretti? Eğer çeşitli inanışlar var idi ise, bunlar hangileridir?

Türklerin eski inanışlarından söz ederken ben onları ilkel saymak düşüncesinde değilim. Türklerin asılları 5-7. asırlarda çeşitli kabilelerin birleşmesi neticesinde ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda onların destanlara ait inanışları da devrin diğer dini sistemleri gibi aynı derecede inkişaf sürecine geçilmekte idi.

Roma’da sonuncu soylu, İseteg Boetsi’nin “Müdriklikle Teselli” eserini okuyordu. İstanbul’da kuruyup heykele dönmüş Suriye zahitleri ciddi görünüşlü Yunan papazları ile İznik konsülüne, Kadıköy ilavesi hakkında münakaşa ediyorlardı. Stesifonda artık hem Hürmüz’e hem de Ehrimen’e inanışlarını yitirmişti. İran seçkinleri, hükümdar ile imamların ittifakını uzun mızraklarıyla sağlıyorlardı. Sogd’da dehganlarının kalelerinde nefsin öldürülmesini telkin eden Maglar’ın, azap verdikleri peygamberleri Mani methini göklere yükselten solgun benizli dünyevi din tebliğcileri geziyorlardı. Çin’de başları temiz bir biçimde tıraş edilmiş Buda dini mensupları, Buda rahipleri, Konfüçyüs dinini tebliğ eden tebliğcilerin itirazlarına olduğu kadar onların davranış ve idare sanatı hakkında parlak ipek kumaş üzerine mürekkepli divid ile yazılmış hikmetli sözlerine aldırmadan imparatoriçeye dünyanın faniliği ve geçiciliği hakkında telkinde bulunuyorlardı. Kervan yolu Aralık Denizinden Sarı Denize kadar uzanıyordu. İpek ve ıtriyatla birlikte bu yolda idealar, fikir ve düşünce, öğreti sistemleri de dağlar ve ovalardan geçerek başka ülkelere ulaşıyordu. Bu toprakların sahipleri olan Türkler bütün ülkelerin vaizlerinin dediklerini işitmeyebilirler mi idi? Onların Sarı Irmağı sahillerinden çıkmış ecdadları medenileşmiş Çin’i, çiçeklenen Sogd ülkesini, mukaddes Turfan’ı didip parçalayan savaşlardan habersiz kalabilirler mi idi? Diğer taraftan Sibirya’da her zaman sıcak kanlı ve hakimiyet altına çabuk düşen çoban dövüşçülere tesir eden büyük sakin ve sessiz Sibirya uzanıyordu. Bütün bu âmilleri dikkate almadan eski Türklerin dünya görüşü, onun gelişme sürecinde uğradığı değişiklikleri anlamak mümkün değildir.

Halk şeklinde teşkilatlanan ayrı ayrı kabileler öz dini sistemlerini de birlikte getirdiler. Bunların itikadî unsurları birbirlerine benziyordu. Fakat taşıdıkları çeşitli karakter sebebiyle onların birbirleri ile uyumu son derece zordu. Bu anlamda Türklerin dini de istisna teşkil etmiyordu. Bu dinin karakterine bağlı aşağıdaki sorular ortaya çıkmaktadır:

·        Niçin halk ve seçkinler ayrı ayrı ibadet ediyorlardı?

·        Halk kime, seçkinler kime ibadet ediyordu?

·        Eğer yüksek ruh Han’ın kendisi sayılıyorsa, sihirbazlar kimdi?

Birinci soruya cevap vermek kolaydır. Çünkü Türk cemiyetlerinin kuruluşu ve etnogenezi bizim için bilinen bir şeydir. Türkler mürekkep düzenli halk idiler. Aşinanın “500 ailesi” gelecek "seçkinler” 5. yüzyılda Ordos’tan göçüp artık Türk dilli ahalinin yaşadığı Altay’ın güney eteklerine yerleşmişlerdi. Her iki etnik grup vahdet halinde birleşti. Lakin onlar arasındaki farklar belirli anlamda 7. asır sonlarına kadar izlenebilir. Bu farklar Ak ve Kara sümük (Aristokrat ve Halk) ayrımında kendini gösterir. Aristokrat muhitinde görevlerin irsen geçmesi ve seçkin ailelerin kızlarının halk tabakasından olan erkeklerle evlenmesinin yasak olması da buna delildir.

“Veyşu” metinleri, 6. asıra aittir. O devirde tabakalaşma da açık bir biçimde gözükmekte, kaynaklarda aristokrasi ve halkın inanış farklılaşması hususu dikkatten kaçmamaktadır. Oysa bu fark “Suyşu”da dikkatten kaçmıştır. “Suyşu”, Çinlileri istisnasız surette Türk asilzadeleri ile birlikte akrabalık kurduğu devri aksettirmektedir. Asilzadelerin hakimiyeti 640. yıla kadar devam etmişti. Bu sebeple “Suyşu”nun bilgisinin kaynağı aristokrasiye aittir. Fakat biz bu meseleyi biraz sonra uygun bir biçimde araştıracağız.

Şimdi Türk halkının dini görüşlerine müracaat edelim.

Gök Kültü

Tengri Orhon Kitabelerinde de zikrolunmaktadır. “Önceleri yukarıda mavi sema, aşağıda ise kara yer vardı, onların arasında insanoğlu gözüktü. Gök Tanrı (adı gözle görünen göke karşı konulmuş maddi gök değildi). Düşünmek gerekir ki, “Gök ruhu” denildiğinde Çinliler Gök Tanrı’yı düşünürlerdi. Gök’e kurban vermek ayini 19. asır sonlarında Kaçınlılar arasında kaydedilmiştir. Bu ayin Tıgır Taih olarak isimlendirilirdi. Onun icra zamanı, aynı zamanda ibadet edilir, ibadet usulü koyun kurbanı, kımız, süt, ayran ve et suyunun yere dökülmesi şeklinde gerçekleşirdi. Bayram merasimine yakın obaların erkekleri gelirdi. Kadınlar ve Şamanlar bu merasime katılmazlardı. İbadet objesi Sema ve Güneş idi. Büyük bir ihtimalle, bu kaynak yalnız Veyşu’da tasvir olunan ayindir. İki hususu kaydetmek gerekir:

1-     Şamanlar merasime katılmazlar.

2-     Kurban vermede asıl maksat ışığın hayır duasını kazanmaktı.

Bu amillerin her ikisi de çok gereklidir. Şamanların merasime kabul edilmemeleri gösteriyor ki, söz konusu kült ölmüşlerin ruhu, yahut Xtonik “hakiki” ruhlarda değil, tamamıyla başta ilahi güç ile ilgilidir. Yerlilerin inanışlarına göre. Taih merasimine katılan Şaman aklını oynatır ve dehşetli azaplardan dolayı kıvranarak yere yığılır.

Bu hangi ilahi güç idi? Tasvirden sadece onun atitüdünün ışık olduğu anlaşılmaktadır: Bu bilgi inancın özgünlüğünü ortaya çıkarmaktadır ve aynı zamanda kültü güneşin sema cismi (Ra-helios), yahut yaratıcılığın kaynağı ve ilham verici gücü (Apollon) gibi diğer bilinen cinsteki Güneş kültlerinden ayırır. Eğer diğer bir etnoğrafik benzerlik Nganasanlar arasında kaydedilen “Temiz Çum” bayramı olmasaydı, bu kült bizim için karanlık kalırdı. Zamanla Kastran Nganasanlarının dini tamamıyla Türkleşmiş eski Sayan uğurlarının en yakın akrabaları olması ihtimalini ileri sürmüştür. Kuzeyin uç noktasına sıkıştırılan Nganasanlar Şaman demonolatriya sınırı tesirine maruz kalmalarına rağmen eski öz kültlerini korumuşlardır.

Onlar yılda iki defa sonbaharda, kutup kışı başlamadan önce ve Ocak ayının sonunda güneşin ilk ışıkları dağların zirvelerinden görününce Güneşe-Işığa kurban getirirlerdi. Açık olan şudur ki, kültün ayin tarafı yukarıda tasvir edilenden tamamıyla farklıdır; “Temiz Çum” merasimini Şaman yapar. Nganasanların tahminen 1500 yıl yeni şartlarda, en önemlisi ise yeni arazide yaşamaları da asıl etkisini göstermiştir. Biraz sonra göreceğimiz gibi arazi dikkate alındığında kültte birinci derecede rol oynamaktadır. Fakat zahiri farklara bakmayarak tam kesinlikle denilebilir ki, Türkleşmiş Minusink Türk halkı ile Nganasanların ibadet objesi aynı olmuştur. Bu güneş ışığı idi.

Bunu temel alarak biz Nganasanların Teo-Kozmik tasavvurlarının Türklerin bize ilginç gelen analoji tasavvurlarını en yakın sayabiliriz. Nganasanların dininin temel doktrini pluralist animizmdir. insanlara arzulanan bütün hayırlı cihetler “Pio” terimi ile bildirilir. Belli bir biçimi olmayan, lakin son derece kutsallaştırılan maddi Gök de bu terimle ifade edilir. Kainatın yaratıcısı (Nelatnuo) onun işçisi Gök (Güneş) yaratılmış dünyaya rehberlik eder. Güneşin ışınları saplardır, bu saplar vasıtası ile bitkilerin ruhu güneşle ilişkiye girer.

Güneş kültünün bu varyantı oldukça orijinaldir, bunu Sibirya Şamanlığının diğer çeşitleri ile kesinlikle ayırmak gerekir. Yeri gelmişken L. J. Sterberg’in bu konuya dikkat çektiğini zikretmek yerinde olur. Yegane analoji doktrini Mani dininde gözükür. Fakat burada genetik ilgi değil, şüphesiz yönelim gözümüze çarpmaktadır.

Bu din animistik genotizm olarak vasıflandırılabilir. Çünkü S. A. Tokarev’in tetkiklerinde de gösterildiği gibi her bir topluluk umum halk yüce ilahi gücü-ışık ve sema ilahı ile birlikte kendi taraftarlarına, küçük topluluk ilahlarına sahiptirler. Onlar Tös dereceli ruhlar sınıfındadırlar. Yani ebedi hakikatin mevcutların ruhlarıdır. Bunların evrende ölmüş adamların ruhu ile hiçbir ortak yanları yoktur.[1]

Hatta “Sema ruhuna” (bak: Nelatanuo) tapınma da önemli değişikliklere uğramasına rağmen 20. asrın başlarındaki gibi korunup muhafaza edilmiştir. Sema ruhu Fars kökenli Huday (Allah) adını almış ve sonraları Şaman ruhlarından en asıl sayılan Ülgen’den ayrılan Hıristiyan Allah’ı ile aynileştirilmiştir.Bu münasebetle yer Tanrıları kültü-Tözlere yerli Altaylıların “Tabiatın Sahipleri”-“Altaylılar”dan, gelme Irkutların ve Soyonların ise “Yer-su” diye adlandırdıkları kültlere de değinmek gerekir.

Yer-Su

Kelime anlamı ile “Toprak-Su” dünyevi Tözler sınıfına dahildir ve Yer-su, bitki vs. sahiplerinin kültünde özünü bulur. Nganasanlarda yerin sahibi kötü niyetli Tanrı Fannida sayılır. O, çimin altında mekan tutup açarak ölmüş adamları gözler. Yer-su da amansız, gaddar ilahtır. Ona boz ya da doru at kurban edilir.

Şaman perestijkahı Ülken’e ve Şaman panteonundaki diğer ruhlara dua etmemeleri ile de tasdik olunur. Çünkü toplulukların her ikisi Sayan’dan nisbeten geç çıkmış ve ihtimal ki, onların kültü eski Altay ve Nganasan dini sistemleri arasında birbirleri ile bağlantı rolünü oynamıştır.

Bodun-inli dağına tapınmanın anlamı L. N. Patanov’un incelemeleri sayesinde gün ışığına çıkmıştır. Müellif kabile, soy mülkiyeti olan yerlere tapınmakla, nesil ve kültlerin birbirlerine karışması arasındaki ilgiyi gösterebilmiştir. Her bir topluluğun öz “Altay”ı var ve o, topluluk üyelerini doyurur. Bu dağların, çayların, göllerin ruhuna değil, onların özüne tapınmadır, başka bir deyişle biz burada tabiatın tecessümü ile değil, canlılaştırılması ile karşılaşırız. Bu animistik dünya görüşünün en basit ilkel şeklidir ve animatizm diye isimlendirilir.

Aşina ordasına tabi olan Altay halkının eski dininin asıl yönleri bunlardır. Yukarıda gördüğümüz gibi ‘Seçkinleri” esas kültü halk dinine tamamıyla yabancı olan Ecdad kültü idi. Türklerin Altay’a 12. asırda gelen nesilleri Çuyak Telegitleri kabile animistik kültünden farklı bir inanıştaydı.

“Ayanların” mağarada kurban kestikleri ecdadların kim olduğunu öğrenmek için Türklerin menşei ile ilgili efsanevi materyalin tahliline müracaat etmek gerekmektedir. “Suyşu”da Aşina ordasının menşei ile ilgili tarihi arayışla bir arada mite dayanan efsane de verilmiştir. Aşina nesli çöle yayılıp kendilerini Cücenlerin (Juan-Juan) vassalları ilan ettikleri 7. asrın başlarına kadar mağarada yaşıyorlardı.

Dişi kurdun gizlendiği mağaranın tasviri oldukça ilginçtir. Mağara Gaoçandan kuzeydoğudaki dağlarda-yani Altay’ın merkezinde bulunuyordu. “Dağlarda bir mağara vardı. Mağarada ise çevresi sık otlu düzlük vardı. Mağara dört taraftan dağlarla çevrilmiştir.” İlginçtir ki, küçük dağ deresi Suyşu’da mağara olarak isimlendirilmiştir. Bu dikkatsizlik ilgi doğurmakta ve bazı ihtimal ileri düşündürmektedir. Bu efsane metninde iki sujenin kesişmesi-­mitoloji (Kökeni dişi kurda bağlamak) ve tarihi (Türk halklarının bir bölümünün ecdadlarının Altay’daki dağ vadilerine kaçması) ile karşılaşırız.

Gerçekte bu tarihi suje Müslüman müelliflerden Reşidüddin, Hondmir ve Ebu’l Gazi’nin eserlerinde toplu halde bulunmaktadır. Hem de dağ vadisinin doğru adı gösterilmiştir-­Ergenekon yani “sert iniş”. Büyük ihtimalle biz burada eski tarihi hadisenin 93. yıldaki yenilgiden sonra kuzey Hunlarının Tanbagatay geçidinden geçmesine ve onların bir bölümünün sürekli yaşamak için Altay’da kalmasının aksi ile karşılaşırız. Fakat şimdiki halde mitolojik motif bizim için daha önemlidir. Dişi kurt nereden ortaya çıkmıştır?

Herşeyden önce Tele tayfasının menşei hakkında benzer efsanenin mevcudiyetini kaydetmek gerekir. Bu efsaneye göre, Hun yabgusunun atasının Göklere adadığı kızı, kurttan bir oğlan çocuğu doğurur. Bu oğlan ise, Tele kabilelerinin lideri olmuştur. Aşina ordaları gibi bu topluluklar da Xalha’ya Sarı Irmağın sahillerinden gelmişlerdir. Görüldüğü gibi, Türkler ve Teleler aynı mitogeleme (milli efsaneye) sahiptirler. Eğer bunu kabul edersek, onda kurt-ecdadla münasebetleri totemistik unsurun aynı kaynaktan geldiğini varsaymak gerekir. Uygurların ve Aşina ordasının, sözün gerçek anlamında totemist olduklarını iddia etmek büyük bir riske yol açar. Çünkü kaynaklarda Türklerin kurtla özel ilişkileri hakkında hiç birşey geçmemektedir. Fakat biz burada aynı hayvana totemik tapınmanın eski izlerini görürüz. Öğrendiğimiz devirde ise, bu artık ecdadlara tapınma şekline dönüştürülmüştü. Böylelikle 7. asırda iki dini sistemin Sibirya halkları ile ilgili Animizmin Türk ve Moğol dilli göçebelerin büyük çölün güney sınırlarından getirdikleri Totemistik eğilimli ecdad kültünün varlığını görürüz.

Türklerin ecdad kültünün menşeini belirlemeye imkan veren sperifkasını da itiraf etmek lazımdır. Analoji karakterli, hatta teferruatına kadar uygun gelen inançlar Ehirit Bulagatlar’da yani Baykal etrafında yaşayan Buryatlar’da da görülmektedir. Bayka1 bölgesi Buryatları devamlı politeist idiler, onların inanç dünyasını idare eden 99 Tengriye tapınma idi. Her kabile kendi öz Tengrisine tapınırdı. Fakat en gerekli yön şudur ki, Buryat “Şamanı” (kabul olunmuş son derece önemsiz terminolojiye dayanır) tedavi esnasında, yahut yağış isterken yardımcı ruhun gücüne müracaat etmezdi. Dualarda Tengriye uz tutup ecdadların ruhundan yardım dilerdi. Ecdadlar kesinlikle yardımcı ruhlar sayılmazdı. Onlar koruyucu ve Tengri-Allah karşısında hizmetçiler hesap edilirdi.

Böylece de bulutlar, mukaddes eşyalar, büyük taşlar, tesadüfen tapılan eski objeler bile mukaddes eşya olabilirdi. Kendi başlarına (sihirli boncuklar gibi) ve içerilerindeki ruh (animizm) vasıtası ile değil, tanrının ferdileştirilmiş sema ilahlarının serbest iradesi ile hareket ederlerdi. Totemizmin kuralları politeizmin bu tür inkişaf etmiş sistemi ile uygunlaştırılırdı: Din hadimi (onu Şaman olarak isimlendirmek mümkün değildi) paltolarında vahşi hayvan tasvirli levhacık (örneğin; kurt, Gu kuşu, kaz vs.) gezdirirdi. Bütün levhacık toplumun yalnız burada tasvir olunan mitolojik ecdadla bağlılığını gösterirdi.

Gösterdiğimiz benzeyiş tam bir uyuşma değil, genetik ilgi olayı ile uzlaşmak bakımında da ilginç ve önemlidir. Ehirit-­Bulagatlar Buryatların en eski bölümüdür. Tasvir olunan an’aneler bizim milattan önce ve 5. asırda Aşina ordasının çıktığı etnik Sitihiya’ya aittir. Aşina aslında kurt idi. Gerçek şudur ki, çok eski ananenin varlığında şüphe yoktur; çünkü Buryatlar Baykal çevresine geldiklerinde Aşinanın ordaları artık orada değillerdi. Demek ki biz burada medeni bir Sitihiya’dan eski Moğol siyenpi medeniyetinden ayrılmış iki paralel doğruya tesadüf ederiz.

Fakat, artık 6. asrın sonu ile 7. asrın başlarında ecdadların totemist kültüne saf halde rastlamak mümkün değildir. Aşinanın gelme ordası ile Altay’ın yerli sakinleri arasındaki sıkı benzerlik senkretik inanışların meydana gelmesine imkan vermektedir. Türk hanlarının şimdiye kadar açılmamış adları da bunun ispatıdır. Bu adlar Çin, Fars ve Yunan transkripsiyonlarında da korunmuştur. Onları çeşitli okuma varyantlarının mukayesesi yolu ile açıklamak mümkündür. Toba Han'ın asıl adı Arsila (Yunan kaynaklarında) Türk-Moğol kökenli arslanın sinonimidir. Çin kaynaklarındaki Buli “Buri” demektir. Yeri gelmişken bu adın “Şeni” (şeno) formasındaki Moğol varyantı da mevcuttur. Batıdaki, hanların sıkça rastlanılan adları “İbri”-”İbris” (kar pelengi) “İyigel”,"Yukuk§ Baykuş gibi tercüme edilir.

Bu adların hiç biri kurallaştırılmamıştır. Onlar tasviri karakter taşımaktadır. Şahsi yaşının, toplumsal durumunun değişmesi ile ilgili olarak adları da değişir. Onları isim değil de lakab olarak adlandırmak daha uygundur. Akılda tutmak gerekir ki, Han hem ayan hem de halk için rehber ve din hadimi idi; başka bir şekilde ifade edecek olursak, Hakanlık sisteminde her iki tür inanış da bulunurdu ve tedricen onlar tek dünya görüşüne dönüşmeye başlamıştı. Fakat bu süreç tam hayata geçemedi. Çünkü Hakanlık sona erdi ve onun dağılması ile birlikte bütün kabile inanışları sistemi de bozulmaya uğradı.

L. P. Potapov S. A. Tokarev’in tasvir ettiği kabile kültünün belirsiz karakteri yüce dağ zirveleri arkasında eski öz an’anelerinin mühim bölümünü korumuş, Altay orman topluluklarının animizmine aittir. Uçsuz bucaksız çöllerde yaşayan Aşina Türklerinin an’aneleri ise tamamıyla değişmişti; buna göre de ecdadların totemist kültünün izleri çok az korunmuştur. Fakat bununla birlikte totemist ecdad kültü çöl halklarının medeniyetinde büyük bir önemi haizdir.

Herhalde Türklerin kime; ecdad vahşi hayvana mı, yoksa ecdad insana mı tapındıkları belli değildir. Eğer burada insana tapınma söz konusu ise, öyle ise hangi adamlara? İstisnasız bütün insanlara mı? Yoksa kahramanlara mı? Eğer "Suyşu"nun metnini dikkate alırsak (= Ruhlara tapınıyorlar), birinci varyantı bir yana bırakmak gerekir. Çünkü yukarıda da görüldüğü gibi 7. asırda Çinliler sadece Türk asilzadeleri ile ilişkide idiler ve o da açıktır ki, Çin kaynaklarında adı geçen ruhlar 6. asırda şereflerine kurban kesilen ecdad ruhları idi. Fakat mesele tam anlamı ile daha sonraki devirlerin bilgisi ışığında ortaya çıkar, aydınlığa kavuşur. Bu bilgiler 10. asrın başlarındaki Arap derleyicilerinden olan Ebu Dülef’in risalesinden alınmış ve aslında bizim gözden geçirdiğimiz kültle direk bağlılığı yoktur. Menşe efsanesi gösterir ki, hele İslamı kabul etmemiş Karluklar’dan ‘Duvarlarına eski hükümdarların resimleri yapılmış mabedleri var”. Eski Dunhular da aynı şekilde ‘öz yiğitlikleri ile meşhurlaşan mühim aksakallarına” tapınırdılar. Karlukların batı Türkleri ile ilgileri Tanşu’daki güçlü bilgilerle aynileştirilmiştir. Çin yıllıklarında ‘Goklular” yani Karluklar Türk nesli olarak adlandırılmaktadır. Böylelikle bu defa artık kesin olarak kabul etmek gerekir ki, Türk ayanları ecdad-kahraman kültüne ulaştılar. Bu inanış Türk halkının tabiatı animistik ilahileştirilmesinin tersine olarak Totemist dünya görüşünden doğmuştu.

Bu konu ile ilgili olarak Türklerin arasında ruhun ölmezliği ve öbür dünyanın varlığı hakkındaki tasavvurları da kaydetmek gerekir. 576. yılda İstemi Han'ın defin zamanı merhuma öbür dünyada (hürmet) eşlik etmesi için “dört esir Hun” da idam edilmiştir. 649. yılda İmparator Taytszu'nun defin zamanı Aşina Şeni hükümdar dostundan ayrılmamak için kendini doğramak istedi. Bu delillerin her ikisi de göstermektedir ki, Türkler öbür dünyadaki varlığı (varlıkların) yeryüzündeki hayatın devamı olarak kabul ediyorlardı. Bu tasavvur yeterli derecede yayılmıştır. Bu durum dini şuurun gelişmesinin en ilk merhalesine aittir ve animizmden insanda çok değil, ferdi ruhun varlığı fikrine dayanması ile farklılaşır.

Lakin onda Şamanizm özü-ebedi mevcut ve tabiatla hiçbir ilgisi olmayan Töz ruhlarla ilişki (hürmetsiz, tazim karakterli ilişki istisnasız olarak pratik karakter taşıyan psikoloji ve seksuel extase yolu ile elde edilen ilişki) nerededir? Davul vuruşları ile ebedi ruhları ölülerin ruhları ile mücadeleye çağıran Şamanlar nerededir? Tasvir ettiğimiz sistemlerin hiç birinde yardımcı ruhlara rastlanmaz. Onlar olmaksızın ise, Şamanın var olması mümkün değildi. Bunlarsız kültün esasını teşkil eden Şamanlık da mümkün değildir. Gerçek şudur ki, gözden geçirdiğimiz metinlerde sihirbaz ve melekler hakkında belirli hatırlatmalar öylece kalmaktadır. Lakin onlara Şaman göreve başlamadan önce, bu sihirbaz ve melekleri ile meşgul olduklarını belirtmek lazımdır.

Firdevsi’nin Şehnâme adlı eserinde Herat yakınlarındaki Türklerde (müellif onları Çin Türkleri olarak isimlendirir) İran komutanı Behram Çubi’nin vuruşması hakkında bir hikaye vardır. Şairin hakkında söz ettiği epizod bir takım kaynaklarda -Taberi’nin, Saalebi’nin, Balami’nin, Mirhond’un, Sebeos’un eserleri 7. asrın Suriye ve 10. asrın İran anonim kaynakları ile karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırmalar esnasında ortaya çıkmıştır ki, Firdevsi de yukarıda adları zikredilen müelliflerin dayandıkları ilk kaynaklarından faydalanmış, hem de onlara nisbeten doğruluğa daha çok riayet etmiştir. Firdevsi’nin hikayesinde başka müelliflerin dikkate almadıkları, bizim için ise, son derece önemli olan birtakım detaylar vardır. Şair Türk büyücülüğü ile büyücülerinin tasvirini yapmaktadır. Savaşın son anında Behram Çubi dehşetli bir uykuya dalar ve rüyasında Türkler arslanlara dönüşürler. Ordu darmadağın edilip düşmanlar Stesifon yolunu tutarlar, o ise at isteye isteye yaya olarak yol alır. Bu olumsuzluklara bakmayarak Behram savaşa girer. Türkler Farsları korkutmak için büyücülüğe başvururlar. Büyücüler Gök yüzüne alev gönderirler. Ateşten derhal çeşitli biçimlerde bulutlar ve rüzgar oluşur ve göğü kaplar. Bulutlardan Farsların başına ok yağmaya başlar. Fakat Behram bağırır ki bu yalandır ve böyle hiç bir ok yoktur. Büyücüler isteklerine ulaşamazlar. Farsların galibiyeti ile sona eren savaşta Türk büyücüsü de esir alınır. O korkunç rüyayı Behram'a gönderdiğini itiraf eder. Eğer hikayenin Türk menşei etnografik benzerliklerde bulunmasaydı, Firdevsi’nin tasvir ettiği epizodu Fars efsanesi gibi de kabul etmek gerekirdi.

Yueban ile ilgili hikayede soğuk ve yağış getirebilen büyücüler hakkında bilgi vermek gerekir. Cucenlerle savaş zamanı Yueban büyücüleri kar fırtınası meydana getirmiş ve onu düşman üzerine göndermişlerdir. Cucenlerden oldukça çok adam ölmüş, bunu gören diğer askerlerden birçoğu evlerine dönmeye mecbur kalmışlardır. Grigori Turski de aynı efsane hakkında bilgi vermektedir. Avar-Frenk savaşı zamanı Avar büyücüleri dolu ile karışık fırtına çıkarmışlardı. Üstelik onların iradesi ile Frenk ordugahına yıldırım düşmüş, sonuçta Frenkler mağlup edilmişlerdir. Nihayet böyle sihirli usullerden yararlanma Naymanlar için de söz konusudur. Reşideddin'in bildirdiğine göre, Camuha’nın başta olduğu, kabileler ittifakının Cengiz Han'ın üzerine yürüdüğü zaman (1201), Nayman sihirbazları fırtına çıkarmış, lakin onun hareketinin doğruluğunu hesaba katmadıklarından, söz konusu felaket onların üzerine çevrilmiş ve bu durum Cengiz’in galip gelmesine yardımda bulunmuştur.

Bütün efsanelerin kökü sihirbazlık yolu ile atmosferdeki olayları idare etmeyi mümkün kılan inançtan ileri gelir. Müelliflerden yalnız Firdevsi kütlevi hipnotizmanın varlığını ifade ederek (tahmin ederek) efsanede rasyonel unsurlar olabileceğini düşündürüyor. 7-12. asırda Türklerde ve Moğollarda bu inancın menşeinin niceliğine bağlı olmayarak söz etmek kesinlikle yardımcı ruhların çağrılmasından değil, sempatik maji'den gider, yani Türk terminolojisinden faydalanırsak biz burada Kamani (Şamanı) değil, Yadacı (Sihirbaz)yı görürüz.

Yada (Cadı) vasıtasıyla 20. asra kadar yağmur yağdırmak için ineğin, atın yahut yaban domuzunun midesinden çıkarılmış taşa efsun okumaktan faydalanılırdı. Yada'nın tesiri ruhların çağrılması ile bağlı değil, onların yardımına da ihtiyaç yoktur. Burada biz Şaman spiritualizmi ile hiçbir genetik ilgisi olmayan sempatik maji'nin tipik örneği ile karşılaşırız.

Yada hakkındaki ilk bilgi 7. asırda yaşamış bilinmeyen Suriyeli rahibin kroniğinde asıl yankısını bulur. Burada Merv’li Patriark Ellias'ın devrinde, yani bizi ilgilendiren devirde ortaya çıkmış hadiseler tasvir olunmuştur. Yada sözü asıl Farsçadır ve sihirbaz anlamına gelmektedir. Şaman sözünün İran’da bilinmesine rağmen Firdevsi bu sihirbazları "Yada” olarak isimlendirir. Bundan önce Firdevsi sihirbazlığın göğe alev atılması yolu ile hayata geçildiği hakkında bilgi vermektedir. Bu özellik benzer (paralel) bilgilerle de doğrulanmaktadır. Menandır Zamerkos öncülüğünde Türk hakanının yanına gönderilen elçilik (568) heyeti hakkındaki rivayette temizleyici çok güçlü sihirbazlığın bizim dikkatimizi çeken örneğine getirir. Bu topluluktan olan bazı adamlar diyorlar ki, güya onlar kötü talihlerini yenebilirler. Zamerkos’un yanına gelir. Romalılar’ın kendileri ile birlikte getirdikleri şeyleri götürürler, onların hepsini bir yere toplarlar. Sonra ağaç budaklarından büyük ateş yakıp ve İskit dilinde ne anlama geldiğini bilmediğimiz sözler fısıldamaya başladılar. Aynı zamanda zil çalmaya ve bütün şeylerin üzerinde davul darbeleri işitilmeye başlandı. Onlar sedir ağacı dalını fırlattılar. Artık cezbe haline gelen bu adamlar ise, tehditle yanan ruhları kovarlardı. Denilir ki, onların yabancı ruhları koyup adamları kötülükten kurtarmak kabiliyeti vardı. Güya bütün felaketleri koyduktan sonra onlar Zamerkos’un kendisini de ateş üzerinden geçirdiler ve bu yolla onu da temizlediler.

Yalnız ateş vasıtası ile temizlendikten sonra Zamerkos Han’ın yanına bırakıldı. ilk bakışta biz burada kamlıkla ilgili unsurlar görürüz. Cezbeye gelme, kaval çalma vb. Fakat sahneyi dikkatle gözden geçirdiğimiz de hemen şu akla gelmektedir. Aslında burada davet söz konusu değildir. Kötü ruhları ateşin mukaddes gücü ile koymaktan söz edebiliriz. Başka bir ifade ile, burada spritualizm yok, maji mevcuttur. Kötü ruhları ateş yardımı ile koymak hakkındaki düşünce Avustralya’dan Bavarya’ya kadar geniş bir coğrafyada yayılmıştır. Ve hiçbir yönden müstesna, yahut orijinal sayılmaz. Aynı inanışı biz, 13. asırda Rus hükümdarlarının ateş vasıtasıyla temizlemeye mecbur eden Moğollarda ateşe çöp değil, yalnız titizlikle doğranmış odun parçaları atan muasır Buryatlar arasında da buluruz. Kısaca, ateşe tapınma hem şekli hem de manası itibarı ile ruhların çağrılması ile tam zıddıyet teşkil eder.

F. Ratselin’in Orta Asya’daki ateş kültünün Zerdüştlükle ilgisi hakkındaki varsayımı da hakikatten uzaktır. Çünkü burada yalnız zahiri benzerlik vardır. İran’da Mobidan (din adamları) mukaddes ateşe yaklaşırken yüzlerine örtü takarlardı ki, nefesleri ateşi kirletmesin. Türklerde ise ateş vasıtasıyla kötü ruhları yani dünyadaki en kötü güçleri korkutmak esastır. Mesele şudur ki, İran’da ateş dini tapınma objesi, Türklerde ise büyü (maji) aracı idi. Yani aslında onların arasında hiç bir benzerlik bulunmuyordu. Şimdi biz esas meseleye çok yakınlaşıyoruz, Acaba Şamanların “kara dini” ruh yardımcıları kültü nerededir?

Yukarda zikredilen bilgilerin, tahlili gösteriyor ki, 6-7. asırlarda Türklerde bu sistem mevcut değildi. İster “Kam” terimi, isterse “Kamlık” sözü ilk defa 12. asırda tesbit edildiğinden Cungarıya ve Altay Türkleri arasında da Kamlık sisteminin 7-12. asırlar arasında meydana çıkmış olması ihtimali yüksektir. Gerçekten de 6.-9. asırları içine alan dönem merkezi ve Orta Asya halklarının medeniyetinde büyük sıçrayışlarla sonuçlanır.

www.alewiten.com, 11.11.2002


 

* Lev Nikolayeviç Gumilev: Qedim Türkler. (Çev. Vilayet Guliyev, Veli Habiboğlu), Baku 1993: 90-104; Türk Kültürü, Sayı: 377, Eylül 1994: 520-531.

[1] Çağdaş Altay Şamanistleri ruhları iki dereceye ayırırlar: "Tös" ebedî varlık ruhları ve "Yaadan Neme" (yaratılmış bir şey) ölmüşlerin ruhları. Yalnız Tözlere dinî hürmet gösterilir. Ölü şeytan kabul edilir. Hiç şeytana ibadet edilir mi? (Altaylı Kulyazın).