Erman Artun

Dînî – Tasavvufî Halk Edebiyatında Bazı Terim ve Kavramlar

Dînî-tasavvufî halk şiiri geleneği, Türk kültür varlığında önemli yer tutmaktadır. Tekke şiiri, çağlar süren deneyimlerden geçerek biçimlenmiş, kendine özgü icra töresi, geleneğe dayalı yapısı, tekke şairi olmak ve şairliği sürdürmek için uyulması gereken kuralları olan bir gelenektir.

Her edebiyatta olduğu gibi dînî-tasavvufî halk edebiyatında da kendine özgü bir düşünce, zevk ve hayal dünyası vardır. Tasavvuf felsefesi halk edebiyatını etkilediği gibi divan edebiyatını da etkilemiştir. Tasavvuf düşüncesi bir çok ortak noktaya rağmen Alevî-Bektaşî tarikatları ve diğer tarikatlarda ortaya çıkan farklı uygulamalar, tarikat erkân ve usulündeki değişikler edebiyata da yansımış, doğal olarak divan şiirinin kullanımlarının dışında farklı mecazlar ve semboller dînî-tasavvufî halk edebiyatı ürünlerinde yer almıştır. Ortaya çıkan bu özel terminolojinin bilinmesi, metinler üzerinde yapılacak incelemelerin daha sağlıklı değerlendirilmesi açısından önemlidir.

Dînî-tasavvufî şiir çok geniş bir kültür yelpazesine dayandığı için bu şiirlere yüklenen anlamların bilinmesi için terimlerin bilinmesi de gerekmektedir. Bu mecazlar, semboller içinde Zühdî, Melamî-Hamzavî ve Alevî-Bektaşî edebiyatı zümresinin kullandığı semboller de yer almaktadır. Sûfi şairler, şiirlerinde sevgilinin gözünden, dudağından, beninden, zülfünden bahsetmişler veya içki, çalgı, meyhane, kilise gibi Müslümanlığa uymayan şeylere şiirlerinde yer vermişlerdir. İslamiyet’e aykırı olan bu sözler tarikat dışındaki insanlar tarafından hoş karşılanmamış, kınanmıştır. Bu tür sözlerden bazıları sûfilerin vecd ile kendinden geçtikleri anlarda söyledikleri sözlerdir. Şathiyelerin kaynakları da bu kendinden geçme anlarıdır. Sonraları sûfilerin içinde bulundukları ruh hali olarak nitelendirilmiştir. Tasavvufî şiirdeki mecazî anlatımın diğer bir nedeni de mutasavvıfların tarikat içi ve içlerine doğan sırları tarikat dışındaki kimselere açmak istememelerinden kaynaklanmaktadır.

Dînî-tasavvufî halk edebiyatı, günümüzde şairleri tarafından yeni boyutlar kazandırılarak sürdürülmektedir. Tekke şiiri, gerek biçim, dil, ölçü, kafiye, gerek içerik yönüyle günümüze kadar gelmiştir. Tekke şiiri geleneğinin kendine özgü kavramlarını karşılayan motifler, mecazlar, semboller, remizler vb. özel ve dolaylı anlatım dili vardır. Tekke şiirinin dış yapısı ve iç yapısıyla ilgili araştırmalar azdır. Birçok araştırma da monografik çalışmalara dayanmayıp belli örneklerden yola çıkılarak yapılan değerlendirmelerdir. Araştırmacılar tekke şiiri geleneğinin kurallarını, inceliklerini, özelliklerini günümüzde yapılan araştırmalar ışığında yeniden değerlendirmelidir. Tekke şiiri belli kurallar içinde işlenişine, iç güzelliğine, ahengine bağlı olarak süreklilik özelliği göstermiştir. Tekke şiiri bireysel bir şiir olduğu kadar bir gelenek edebiyatıdır.

Şiir, kendi içinde bir ahenk taşımalıdır. Şiirde iç ahenk ve estetiği yakalamak için geleneğin sunduğu ögelerin sıralanması yeterli değildir. Şiir bir yapıdır, şiirin güzelliği şairin ustalığına kalmıştır. Tekke şiirinin gelenekten gelen ortak bir sesi vardır. Şair, bu ortak sesi kendi imgeleriyle, şiirin iç sesleriyle, duygu, hayal ve buluşlarıyla doldurur. Bir şiirin tekke şiiri olabilmesi için geleneğin ortak sesini yakalaması gereklidir. Zaman boyutunda usta şairlerin özel söz, deyiş ve hayalleri usta malı olarak tekrarlanmış, bunlar dînî-tasavvufî halk edebiyatı şiirinin estetiğinin temel taşları olmuştur.

Tekke edebiyatı, beşerî aşktan ayırt edilmesi gereken ilâhî aşkı ifade etme yolunda birçok özel terimler, mecazlar, allegorlar kullanmak yolunu seçmiştir. Bu sebeple önce İran sonra Türk edebiyatında tasavvufu ifade için zengin bir tasavvuf sözlüğü ortaya çıkmış, İslâm mistisizmini ancak bu kelimelerle bilmek ve bildirmek mümkün olmuştur. Bu anlamda kullanılan çok sayıda terim, tasavvufun kendi sözlüğüdür. Örneğin yaşlı adam demek olan pir sözü, tasavvufta tarikat kuran, tarikata kendi ismi verilen kimse demektir. Aslında ateşe tapan, mecusî anlamındaki muğ sözü, tasavvuf dilinde bir tarikata giren sâlik, derviş, mürid demektir. Pir-i mugan sözüyle de tarikatın piri kastedilir. Tekke şiirinde meyhane tekke, mey de Allah aşkı demektir. Fakat tasavvuf dilinin mecaz ve terimlerini yalnız sûfi şairler kullanmış değildir. Divan edebiyatının aşk ve şarap duygularıyla, daha başka duygu ve düşüncelerle şiir söyleyen din dışı şairleri de bu mecazları kullanmışlardır. Aslında divan edebiyatının diğer bütün şairleri nasıl İslâmî ilimleri biliyor, ortak uygarlığın her türlü fikir ve bilgilerine vakıf bulunuyorlarsa, tasavvuf kültürünü de o ölçüde, hatta onlardan daha geniş biliyorlardı. Bu kültürle eserler veriyorlar, şiirler söylüyorlar veya şiirlerine o kültürden çizgiler, renkler katıyorlardı.

Tekke şiiri hece veya aruz ölçüsüyle söylenmesine, aruzun belirli kalıplarıyla yazılmasına, dörtlük ve beyit düzeninde kurulmalarına, kafiye örgüsüne ve konularına, tekke şiiri geleneğindeki durumlara göre çeşitli adlar almıştır. Bu durum tekke edebiyatı geleneğinde ve tekke şiirinde zengin bir terminoloji ortaya çıkarmıştır.

Dînî-tasavvufî şiirlerin yorumlanmasında karşımıza çıkan bu mecazî anlatımların, sembollerin karşılıklarını vermeğe çalıştığımızda madde başlıklarını düzenlerken alfabetik sıralama yaptık. Dînî-tasavvufî şiirde tasavvuf felsefesi içinde konular kendilerine göre bir düzen içinde yer alırlar. Bu kavramları, terimleri kendi içlerinde bölümlere ayırdığımızda şu başlıklar altında toplayabiliriz.

·        Tasavvufla ilgili terimler

·        Abdal, dervişle ilgili kelimeler

·        Dergâh, tekke, zaviyeyle ilgili terimler

·        Kainatla ilgili terimler

·        Tekvinle ilgili terimler

·        Vahdetle ilgili terimler

·        Tecelliyle ilgili terimler

·        Devir, seyr-i sulûkla ilgili terimler

·        Bilgiyle ilgili terimler

·        Aşk, cezbe, gönülle ilgili terimler

·        İnsanla ilgili terimler

·        Velâyetle ilgili terimler

·        Tarikat adabıyla ilgili terimler

·        Tarikatlarla ilgili terimler

·        Çeşitli sembollerle ilgili terimler

·        Bazı dînî motiflerle ilgili terimler.

Ancak aşağıda terimleri kullanım kolaylığı sağlamak için alfabetik sıraya göre vermeyi uygun gördük.

Dînî-Tasavvufî Halk Edebiyatı Terimleri

Abdal: Dünya ilgilerinden kurtularak kendisini Allah yoluna adayan evliya zümresi içinde yer alan sûfî veya eren.

Abdalân-ı Rûm: Anadolu abdalları.

Adem: İlk yaratılan insan ve ilk peygamber. Adem topraktan yaratılmıştır. Allah balçık halindeki toprağı eliyle yoğurmuş ve ona ruhundan üflemiştir. Batınîler, yaratıcı kudretin aktif kuvvetini Adem, pasif kuvvetini Havva olarak kabul ederler.

Âfitab: İlahî vuslata ulaşmak.

Ağaç At: Tabut, salaca..

Âhi: Ortaçağda esnaf ve sanat ehlini teşkilatlandıran, dînî loncaların o devre göre yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan dînî kurumun yöneticisi. Her esnaf bölüğünün bir şeyhi olur, bu şeyhe Âhi denir ve bu teşkilat “Fütüvvet Teşkilatı” diye anılırdı. Fütüvvet ehli birbirlerini kardeş tanırlar, çok sıkı bir disipline uyarlardı. Bir şehirdeki ahilerin başlarına âhi-baba, âhişeyh denirdi.

Akabe: Allah'a giden yolda sâlik'in önüne çıkan aşılması güç engelleri ifade etmek için kullanılan bir tasavvuf terimi.

Akl-ı Küll: İslam filozoflarına göre yaratıcı kuvvetin aktif kabiliyeti. Akl-ı küll, pasif kabiliyet olan nefs-i küllü meydana getirmiştir. Bu ikisinden dokuz gök meydana gelmiştir. Bu göklerin dönüşüyle dört unsur oluşmuş, göklerle dört unsurun birleşmesinden mevâlid-i selase oluşmuştur.

Akl-ı Maad, Akl-ı Maaş: Akl-ı maad, işlerini yani dönüp varılacak yere, âhirete ait halleri düşünen, insanı manevî ölüme hazırlayan âhiretini ma’mur eden akıldır ve bu akli kabiliyet inanç sahiplerinde bulunur. Akl-ı maaş, dünya yaşayışını belirleyen aklî kabiliyettir ve her insanda vardır.

Âlem: Duyu ya da akıl yoluyla kavranabilen veya mevcudiyeti düşünülebilen, Allah'ın dışındaki varlık ve olayların tamamı.

Âl-i Abâ: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin. Beşine birden verilen ad.

Ali Sırrı-Arı Sırrı: Alevîler ve tasavvuf ehli arasında söylenir. Arının kovan kurması, bal yapması, yaşayışı bakımından gerçekten insanı şaşırtacak derecede bir düzene uyması dolayısıyla söylenmiştir. Arının sırrına nasıl akıl ermezse, Hz. Ali’nin sırrına da akıl ermez anlamında söylenir.

Âl ü Evlad: Hz. Muhammed’in soyundan gelenler, seyyidler.

Anâsır-ı Erbaa: Tasavvuf ehline göre madde alemi ateş, su, toprak ve havadan meydana gelmiştir. Bu dört unsur ise göklerin dönmesinden ortaya çıkmıştır. Göklerle dört unsurun birleşmesinden üç çocuk (mevalid-i selase) yani cansızlar (cemadât), bitkiler (nebâtât), canlılar (hayvanat) doğar. İnsan, canlıların en üstünü ve bütün varlık aleminin özü ve izzetidir. Dokuz gök insanların babası, dört unsur da anası durumundadır. Bu bakımdan dokuz göğe, yüce babalar anlamına gelen “Aba-i ulviyye”, dört unsura da aşağılık analar anlamındaki “Ümmehât-ı süfliyye” denir.

Ârif: İrfan sahibi, velîlik mertebesine ulaşmış kişi. İrfan insanın iç bilgisidir.

Ârslan: Alevilere göre Mirac’ta, Hz. Muhammed’in yolunu bir arslan keser. Peygamber arslana yüzüğü atar. Arslan, yüzüğü ağzına alıp peygambere yol verir. Ertesi sabah, miracını anlatırken, Hz. Ali ağzından yüzüğü çıkartıp Hz. Muhammed’e verir.

Arş: Göğün 9. katı. Allah’ı cisimden münezzeh bilen İslamiyet’e göre arş, Allah’ın kudreti ve rahmetiyle her şeyi kavrayıp kaplaması ve bilgisidir. Sûfîlere göre arş; varlık beden ve tüm cisimdir

Ashâb-ı Suffa: Yoksul oldukları için Hz. Muhammed’in mescidinin sofasında yatıp kalkan sahabe.

Astan-Astâne: Tekke, dergâh. Bir tarikat kurucusunun veya bir velînin türbesi.

Âşık: Kendisini ilahî aşka adamış, bütün varlığıyla Allah sevgisine yönelmiş, Allah'a ulaşmak isteyen kimse.

Avâm: Sûfi, tarikat ehli olmayan.

Ayân-ı Sâbite: Eşyanın görünür hale gelmeden önce Allah'ın ilminde bilgi olarak mevcudiyeti, zâhir olan varlıkların Allah'ın ilmindeki mahiyetleri, gizli hakikatleri.

Ayin-i Cem: Ayin-i cemde mutlaka birisi nasip alır ve tarikata girme merasimi yapılır. Bektaşi ve Mevlevîlerde ölü için de ayin-i cem yapılır. Mevlevî ayn-i ceminde de sohbet ve semâdan sonra yemek yenip Kur’an okunarak ölünün ruhuna fatiha okunur.

Ayna: İnsan-ı Kâmil’in kalbi.

Aynü'l-yakîn: Gerçek vahdeti kalp gözüyle görmek üçe ayrılır:

a)     İlmü'l-yakîn: Vahdet-i vücudu bilgi ile bilmek (bilmek).

b)    Aynü'l-yakîn: Bilgisini görüş haline getirmek (bulmak).

c)     Hakkü'l-yakîn: Görüş halinden oluş haline geçmek (olmak).

Bacıyân-ı Rûm: 14. yüzyılda Anadolu'da Âhîler tarafından kurulan kadınlar birliği.

Bâde: İlahî aşk, muhabbet ve hakikat anlamlarında kullanılan bir terim. Tasavvuf edebiyatında bâde, mürşidin taliplere takdim ettiği aşk. Allah sevgisi, marifet ve hakikatin özünü, kadeh, bu marifet ve hakikati taşıyan kabı, sâki mürşidi, meyhane dergâhı, sarhoşluk ise aşk ve vecd halini ifade eder.

Baş Gözü-Gönül (Can) Gözü: Baş gözü bildiğimiz gözdür, görülür ama gördüğünü anlamak, değerlendirmek bu gözün harcı değildir. Onu, gönül gözü değerlendirir ki, bu da anlayış, seziş, gerçeği buluştur. Gönül gözüne can gözü de denir.

Bâtıl: Allah'ın dışındaki şeyler, yaratılmış âlem, masiva.

Batın: İç, gizli âlem.

Bâtınîlik: Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Kur’an ayetlerinde, hadislerde, anlam dışında bir iç anlam araştırılmaya başlandı. Hatta bir müddet sonra ilm-i bâtın diye bir bilim dalı kuruldu. Bâtınîlik bir mezhep değil fikir sistemidir. Bu fikir sistemini benimseyen tarikatların hepsine birden Bâtınî mezhepler denir.

Beş Er: Hava, su, toprak, ateş, kül

Bid’at: Sonradan icat edilen şey. Hz. Peygamber’in zamanında olmayan, sonradan meydana çıkarılan dînî şeyler. İyi olursa kabul edilir.

Birlik Makamı: Gönül birliğinin gerçekleştiği manevî “durak-menzil” kastedilir.

Bir Lokma, Bir Hırka: “Kanaat, bitmeyen maldır, tükenmeyen hazinedir.” anlamında hadis olarak aktarılan sözün anlamıdır. Bu söz çoğunlukla “Dervişe bir lokma, bir hırka yeter.” şeklinde kullanılır ve yeter bulmayı öğütler. Bu sözle, fazla çalışmamak, yiyeceği, giyeceği olunca bunu yeterli bulup oturmak öğütlenmiyor. İslâm’ın şartlarından birisi olan zekat ancak varlıkla olur. Bu söz çalışmayı değil, hırsı, bencilliği sınırlamak için söylenmiştir.

Cami: Cami Allah’ın simgesidir. Aynı zamanda insan-ı kâmili de gösterir. Varlığını yok edip gerçek varlıkta var olan varlıktır. Câminin delili minaredir. Minare birliği, tekliği gösterir, bekayı sembolize eder. Bekanın zıddı fenâ (yokluk)tur.

Cavlak: Kalenderî dervişlerine verilen ad. Kalenderî dervişleri, aba giyip saç,sakal, bıyık ve kaşlarını tıraş ettikleri için bu ad verilmiştir.

Cem: Sâlikin her şeyi Allah'tan bilerek halkı yok, hâliki var görmesi hali anlamına gelen tasavvuf terimi.

Cem ve Fark: Sûfîlerin iki hali vardır:

1-     Fark makamı: Kulun kullukta bulunduğu makamdır. Bu makamda kişi dua eden, öven, yalvaran, özür dileyen kişidir. Eşyayı Allah’la beraber görme makamıdır.

2-     Cem makamı: Kişinin nefsinden ve kesretten ayrılıp yerini Hakk’ın varlığında yok ettiği makamıdır.

Cezbe: Hakikate erişmek. Derviş aşkla cezbeye gelir. Cezbe ile varlığını yok eder. Cezbeye uğrayan meczub olur. Meczub, Allah'ı müşâhede ederken kendini kaybeder ve her türlü dış etkiye kapatır.

Çehâr Alâmet: Dört belirti, dört nişâne. Bektaşîlerde hilâfet verilen kişiye dikilmiş, iç tarafında bir şeyler konmak için düğmeyle iliklenen gözleri bulunan ve bele sarılan ince uzun bir sofra , çerağ (mum), alem (bayrak) ve seccade verilir. Sofraya, uzunluğu dolayısıyla Arap alfabesindeki ilk harf olan elife benzetilerek “elifli sofra” denir.

Çile: Nefsâni arzulardan kurtularak ruh temizliğine ermek için girişilen sıkı perhiz ve mahrumiyet dönemi. Sâlikin nefsine söz geçirmesi, arınması için çileye girilir. Genellikle kırk gündür (Mevlevîlerde 1001 gün). Dört prensibi vardır: Az yemek, az konuşmak, az uyumak, inziva (uzlet).

Dâr: Alevî-Bektaşilerde ayn-ı cem yapılan odanın ortasına dâr denir. Dâr’da sâlik, erenler yoluna ikrâr verir, tarikata kabul edilir. Bir suç yapan da kusurunu söyler.

Deccal: İlahî dinlerde kıyamet alametlerinden sayılan ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışacağı kabul edilen olağanüstü güçlere sahip kişi.

Dede Baba: Bektaşî terimlerinden. Kırşehir'deki post makamı postnişinine verilen unvandır. Tarikat mertebeleri, âşık, talip, muhip, derviş, baba, halife, dedebaba. İlk dördü mürid, beşinci ve altıncısı mürşid. Dede baba pir vekili olması itibariyle pir payesindedir.

Deh-Nâme: Konusu tasavvuf olan şiirler.

Delil: Yol gösteren, kılavuz anlamındaki Arapça bir sözdür, “Kılavuzsuz cennete gidilmez.” biçiminde de söylenir. Sûfîlerin gerçeğe ulaşmak için mutlaka bir mürşide intisap etmesi gerektiği inancını, bu sözde görüyoruz. Delil, ayrıca cemlerdeki mumları yakmaya yarayan ve ince, içinde fitil bulunan ve yamak şeklinde sarılı olup bir ucu çıkartılan, evvelce yakılmış olan mumdan yakılarak, öbür mumları yakmak için kullanılan muma denir.

Derviş: Yoksul, fakir kimse ve kapı eşiği anlamına gelir. Tasavvufta kendi nefsî arzularını terk etmiş, iradesini mürşidine teslim etmiş müritlere denir. Mutasavvıflar derviş kelimesine birtakım anlamlar yüklemişlerdir: Riyakarlıktan uzaklaşan, içiyle dışı bir olan, varlığı, yalanı, dünyayı, şehveti terk eden insan.

Devran: Tarikatlarda bir nevi zikir şekline verilen addır. Dervişlerin bir halk halinde oturarak veya ayakta durarak el ele tutuşup ya da kol kola girip yaptıkları zikirdir. Devriyeyi simgeler.

Dört Alet: Dört unsur veya iki el, iki ayak.

Dört Kitap:

1-     Musa peygambere inen Tevrat.

2-     İsa peygambere inen İncil.

3-     Davut peygambere inen Zebur.

4-     Muhammed peygambere inen Kur’an.

Dünya: Dünyaya kapılanların, mal toplayıcıların sonu yoktur. Her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. Bu dünya konaktır, yani kervanın koyup göçtüğü bir yerdir.

Dünya-Zindan: Dünya, inananın zindanı, kafirin cennetidir. Dünya, benlik bencilliğe düşkünlük, mala mülke tapmaktır.

Düşkün: Erkân ve âdâba uymayan davranışlarından dolayı tarikat mensupları için kullanılan terim. Mevlevîlerde "yolsuz" denir. Düşkünlük cezası bizzat baba veya vekili tarafından verilir. Düşkünlüğü baba kaldırabilir.

Düşman: Bir hadise göre, düşmanların en büyüğü ve en çetini bedendeki nefistir.

Düşmek: Alevilerde, tarikat usulüne aykırı bir iş yapan düşer, düşkün olur. Ayin-i cemlere giremez. Cem lokması yiyemez, kimse kendisiyle görüşmez. Mürşidine müracaat ederek kusurunu erenler meydanında söyler, cezasını çekerse, bir ayin-i cemde onu kabul eder, suçunu bağışlarlar. Bu suretle düşkünlük kalkmış olur.

Ehl-i Beyt: Ev halkı, Hz. Muhammed’in ailesi. Muhammed, Ali, Fatma, Hasan, Hüseyin ve evlatları.

El Etek Tutmak: Mürşit katına vararak, meydan görüp tarikata girmektir. Nasip almak, el almak, mirâç görmek, erkân görmek olarak da kullanılır. Mürşidin birini tarikata alması el vermektir.

Elif, Be: Arap alfabesinin birinci ve ikinci harfleri. Sûfîler mutlak varlığı düz bir çizgiden ibaret olan elif harfine, Allah’ın zatına olan bilgisini de altında bir nokta olan be harfine benzetirler. Diğer harfler, Allah’ın bilgisinde sabit olan gerçekler, kelimeler de gerçeklerin ortaya çıkması, görünmesidir. Bütün sözlerin aslı eliftir.

Elif, Cim; Elif, Mim, Dal; Ye, Nun, Sin: Sûfîler harflere büyük bir önem verirler. Onlara göre insan madde bakımından bir araya gelmeden önce, teklik aleminde dağınık bir vaziyetteydi. Parçaları hayvan, bitki ve cansızlar aleminde dağınıktı. Bu hal, harflerin birleşerek kelime, kelimelerin birleşerek söz oluşuna benzer. Yunus elif ve cim okumadığını söylerken, okuma yazma bilmediğini değil, zahiri bilgiye önem vermediğini belirtir. Elif, mim, dal olmayacağını bildirmekle ölümden sonra bir daha maddî varlığa bürünülemeyeceğini söyleyerek, olgunluğa ulaşıncaya kadar bu aleme gelip gidileceği şeklindeki inanışın Bâtıl olduğunu bildirir. Ye(yi), nun, sin ile, ruh itibariyle bu aleme gelmeden önce de var olduğunu söyler.

Elifli Taç: Elif şeklinde sivri bir taçtır. Horasanî elif taç de denen bu taç, on iki imam’a işaret olan on iki parçadan meydana gelir.

Elma, Tekbir: Elma, halk arasında yarı kutsaldır. Elmanın kabuğu ateşte yakılırsa Zümrüd ü Anka’nın hastalanacağına inanılır. Alevî ayin-i cemlerinde bu gelenekleri temsilen, adeta koyun boğazlanır gibi tekbirle bir elma kurban verilir.

Erbain: Tarikat mensuplarının 40 gün halvete kapanıp ibadete ve perhizle vakit geçirmeleri. Erbain yerine aynı anlamdaki çile kelimesi daha çok kullanılır. Erbain çıkarmak deyimi kırk günlük sürenin dolması demektir.

Eren: İlahî vuslatını gerçekleştiren, velî, ermiş kişi.

Fenâ: Tasavvufî hayata giren mürid, bir mürşidin gözetim ve denetimi altında yeteneğine göre nefsini eğitir. Bu eğitim sonunda ulaşılan noktaya fenâ-bekâ adı verilir.

Fenâfillah: Allah'ın varlığı için yok olma. Tasavvufun temel düşüncelerinden biridir. Sûfî bütün varlığını yok ederek, her şeyi unutup, her türlü dünya alakasından geçerek Allah'la bir olmayı amaçlar.

Ferşiyye: Şairler mebdeden meada yani ulvî alemden (arştan) süflî aleme (ferşe) gelinceye kadar geçen olayları, maceraları anlatırlar. Bunlara “ferşiyye” denir.

Gaflet: Nefsin arzularına uymak, kalbin Allah'ı kavrayamaması.

Gayb: Duyu organları ve akıl ile bilinmeyen varlılar, âlem.

Gayb-ı Mutlak: Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği âlem.

Gayb-ı İzâfi: Peygamberler ve evliyanın bildiği âlem.

Geda: Dilenci, sâlik.

Gönül: İnsanın manevî varlığı, inanç ve duyguların kaynağı. Kalp karşılığı kullanılır. Tasavvufta iman ve küfür merkezi kalptir. Eğer kalp imanla dolu ise o gönüldür. İnkâr ve küfür dolu ise nefistir. Gönül ukba, beden dünyadır.

Gönül-Sır-Pinhan: Mutasavvıflar Allah’ı gönülde bulurlar. Gönül bu âlemin seyrangâhıdır. Gönül ile aşk ezelden beraber gelmişlerdir. Cihanda da gönlün yoldaşı aşktır. Allah’ın ilahî kudreti gönülde gizlidir. İnsanı dünya nimetlerine götürerek Hakk’ı unutturmaya çalışan nefis bile gönülde güherdir. Gönül ise kândır. Sırr-ı İlahî gönülde saklanır.

Gurbet: Sûfîlere göre aslî vatan ruhlar âlemidir. Onlar için geçici olan dünya misafirhanesidir.

Gül: Sâlikin gönlünün mârifete ve irfâna açılması.

Gülbank: Tarikat toplantılarında, bazı dînî ve resmî törenlerde belli bir edâ ile veya makamla okunan dua.

Hakka'l-Yakîn: Kesinlik açısından en ileri derecede bulunan bilgi.

Hakikat: Zahirin ardındaki örtülü ve gizli mana, dînî hayatın en yüksek seviyede yaşanarak ilahî sırlara âşina olunması.

Hal (ben): Allah'ın zatının birlik ve tekliği.

Hâl: İlahî bir lutuf olarak sâlikin kalbine gelen duygu ve bunun ruh ve bedenine yansıması.

Halvet: Günahtan korunmak ve daha iyi ibadet etmek için ıssız yerlerde yaşamayı tercih etmek.

Hâm: Sulûkun başında olan derviş. Ruhen olgunlaşmamış (ham ervah).

Harabat: Tekke, gönül. Harabatî: Münzevî, kâmil insan.

Hassü’l – Has, Has: Sufîler, varlığından geçmemiş kişilere “avam” derler. Gerçeğe ulaşanlara “havas” adını verirler. Bunlar henüz manevî yolculuk edenlerdir. Gerçeğe tam ulaşan, kendi benliğinden kurtulup Allah varlığıyla var olanlarsa “havasü’l-havas” yani hasların hası derecesindedirler.

Haşır-Neşir: Kıyamette tekrar dirilip mahşer meydanında toplanılması haşr, hesaplar görüldükten sonra cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme gitmesi ise neşirdir.

Hayret: Sâlikin kalbine gelen tecelliyle hayrete düşme hali.

Hazrat-ı Hams: Beş hazret. Tecelli mertebeleri:

1)     La-ta’yyun: Gayb alemi. Alemin görüntüsünün şekillerinin olmadığı zaman.

2)     Nur-ı Muhammediye: İlk tecellinin ortaya çıkması. Gizli hazinenin ortaya çıkması aşk yüzündendir.

3)     Melekut alemi: Berzah alemi de denir.

4)     Şuhut alemi: Mülk, his alemi, felekler demi, şekil haline girmiş her şey. Bütün alem la-la’tayyun ile şuhuddan ibarettir.

5)     İnsan-ı kâmil alemi: Önceki dört âlem, Allah’ın zatının sıfatlara tecelli ettiğini gösteren âlemlerdir. Sûfîlere göre insan-ı kâmil, bütün bu sıfatları kendinde toplayan kişidir.

Hırka: Dervişlerin giydiği yakasız ve kollu cüppe. Şeyh tarafından müride dua ile giydirilir. Dervişlerin hırka giydikten sonra dünya nimetlerinden el çekmeleri dolayısıyla bu hırkalara “hırka-i tecrit” (soyutlanmışlık hırkası) denilir.

Hikmet: Akıl bu dünyanın hikmetlerini kavrayamaz. Bu muammanın sırrını kimse anlamamış ve anlamayacaktır. Allah her şeyi bilir. İnsanlar aşk-ı ilahî ile yetinmelidir.

Horasan Erleri: 13. asırda Anadolu’da görülen ve hicrî 638’de öldürülen Baba İlyas’ın etrafında toplanıp Selçuklu İmparatorluğu’na karşı büyük bir Bâtınî isyanı meydana getiren, 15. yüzyılda Bektâşilik tarafından temsil edilen Câmî, Edhemî, Şemsî, Haydarî hatta Saltuklular, Emreler, Şeyyadlar gibi Şîi-Bâtınî zümrelerinin kökenleri Horasan erleri, Horasan Erenleri, Horasaniler denilen Melâmetiye’dir. Bu bakımdan Horasan Erenleri mutlaka Horasan’dan gelen erenler değil, bu zümrelerin genel topluluğudur.

Hulle: Cennette giyilen bir elbise. Tasavvufta sûfîlerin sülûk sırasındaki hâlden hâle girişleri ve her hâlde bürünülen manevî elbise.

İcazet: Şeyhlik yapabilecek güce sahip olan, kendisine başvuranlara tarikat yollarını gösterebilecek, onları irşâd edebilecek kişiye verilen; yazılı, mühürlü, hocalık, şeyhlik, halifelik beratı (belge).

İkilik: Allah’ı ve alemi ayrı bilmek, ayrı görmek, alemi Allah zuhuru bilmemek ikiliktir.

İkrar Gütmek: İkrarında sabit olmak, yolundan dönmemek.

İkrar vermek: Mevlevîlikte ve Bektaşîlikte tarikata girmeye ve şeyhe bağlanmaya tâlibin söz vermesi.

İlm-i Bâtın: İç bilgisi. Şeriatın hükümlerindeki sebepleri, Allah’ın hikmetlerini bilmek.

İlm-i Ledün: Allah'ın katından vasıtasız gelen bilgi, ilham.

İnabet, İnabe: Suçları bırakıp Allah’a dönmek. Bir mürşide intisap ederek tövbe etmek.

İnsan-ı Kâmil: Allah'ın her mertebedeki tecellilerine mazhar olan kişi.

İsrafil-Sur: Tasavvufta İsrafil, insanı nefsiyle, sohbetiyle mevhum varlıktan alıp manevî ve gerçek varlıkla dirilten mürşidi simgeler.

İstiğna: Allah güzelliğinin özelliklerindendir. Allah'ın kullarının sevgisine ihtiyacı yoktur, ama onu sevmek kullar için ihtiyaçtır.

İşve: İlahî cezbe.

İyd: Bayram, sâlikin kalbine gelen ilahî tecelli.

Kabe: Vuslat mekânı. Gönlün ilahî sevgiliye yönelmesi

Kadeh: Âşığın kalbi.

Kaf Dağı: Tasavvufta gönül. Simurg insan-ı kâmildir.

Kâf u Nûn: Kün "ol", Allah'ın yaratmak istediği şeyi kün kelimesiyle yaratması.

Kallaş: Hal sahibi, dünya ile ilgisini kesen, rind.

Katre: Damla, ilâhî tecelli, kalb, insan-ı kâmil.

Kemer Beste: Beste, belini bağlamış, hizmete hazırlanmış demektir. Bektaşîlere göre Hz. Ali, oğullarından on yedisine bizzat kılıç kuşatmış ve bunlara Allah bir adı telkin ederek savaşa göndermiş. Bunlara “kemer bestegân” denir.

Kerâmet: Allah’ın veli kullarında görülen olağanüstü hal ve sözleri. Peygamberlerin gösterdikleri olağanüstü şeylere “mucize” denir. Kötü kişilerin gerçekleştirdikleri olağanüstü olaylara ise “istidrac” denir.

Kesret-Vahdet: Allah'ın tecellisinin çokluk halinde görülmesi kesret, bu çokluğun tek olup Hakk'ı görmek vahdet.

Keşkül: Dervişlerin hind cevizi veya abanozdan yapılan dilenme çanağı.

Kılavuz: Mürşid, yol gösteren.

Kıldan Köprü: Sırat köprüsü, Alevî-Bektaşîlerce tarikat, erenler yolu kıldan köprüdür.

Kırk Makam: Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat dört kapıdır. Bu dört kapıda dan kırk makam vardır.

Kırklar: Gayb erenlerden kırk veli.

Kırklar Meclisi: Alevî-Bektaşîlerce. Hz. Muhammed’in Hz. Ali’den hakikat sırrını öğrenmesi Miraç’dır. Bu meclise, yani Hz. Ali’nin yönettiği ayn-ı ceme “kırklar meclisi” denir.

Köçek: Mevlevîlerde ve Bektaşîlerde tarikata yeni giren gence denir. Mevlevî ve Bektaşîlerde semah yapan gence de köçek denir. Mevlevîler köçeğe “nev- niyâz” da derler.

Kör: Can gözünün açık olması. Yani insanın eşyada ve olaylarda Allah kudretini, hikmetini ve işlerini görmemesidir. Maddeye gözü kapalı anlamında da kullanılır.

Kurban: Fenâ mertebesi. Kulun kendisini (nefsini) Allah yolunda feda etmesi.

Künfe-kân: "Ol dedi, oldu." demektir. Allah'ın iradesini bildirir. Allah "kün" emriyle bütün varlıkları yaratmıştır.

-Mekân: Mekânsız, Allah. Hakikatlerin ve mana âleminin mekânı yoktur. Dünya mekân, Allah'ın bilgisi lâ-mekândır.

Leb: Sır, yokluk, fenâfillah.

Leb-i şeker: Ruhanî lezzetler.

Ledün: Allah’ın sırlarına ait manevî bilgi. Tasavvufta Allah sırlarını ve işlerin iç yüzünü bilme ilmidir. Ledün ilmi ancak, Allah’tan ilham alan mürşidin feyzi ile bilinebilir.

Levh-i Mahfuz: Allah kudretiyle olacak şeylerin, üzerinde yazılı bulunduğu levha. Tasavvufa göre levh Allah bilgisi, kalem de iradesidir. İnsanların kaderi levh-i mahfuzda yazılıdır.

Maârif: Sohbet esnasında olgun bir sûfînin söylediği tasavvufî sözlere verilen addır. Bunların bazıları, ya o sûfî konuşurken veya sonradan zihninde kalabildiği kadar yazılarak bir kitap haline getirilir. O kitaba o sûfînin, “maarif”i veya “makâlat” denilir.

Mahbub (Maşuk): Allah.

Mahzar: Tasavvuf anlayışına göre eşya, mallar ve bütün varlıklar Allah'ın isim, fiil ve sıfatlarının ortaya çıktığı yerlerdir.

Mana: Mana, iç, yüz. Tasavvufta sûret. Görünen madde âlemi sûret âlemidir. Sûrette zahir olan sûret âlemi mana âlemidir.Allah mana'dır, zuhuru ise suretidir.

Marifet: Sûfîlerin ruhani halleri yaşayarak, manevi ve ilahi halleri yaşayarak elde ettikleri bilgi.

Masiva: Tasavvufta Allah'tan başka her şey. Varlık, eşya için kullanılır. Dünya ve dünya ile ilgili her şey. Tasavvufta masiva düşüncesini ve ona bağlılığı kalpten atmak, onun yerine Allah sevgisini koymak esastır.

Meclis-i işret: İlahî yakınlıktaki lezzet.

Melamet: Dervişin kendisini halkın gözünde kötü tanıtması, herkesin beğenme ve saygısı yerine hor görülmesini isteyişi, bu yolla gerçeğe ulaşmak isteyişi. Melamîliğin özelliklerindendir.

Menzil: Tasavvufta hakikate ulaşma, insan-ı kâmil olmak için geçirilmesi gereken manevî aşamaların her biri, makam.

Mevt: Ölüm, sûfînin nefsine egemen olması, ölmeden ölmek, nefse egemen olmak.

Meydan: Tasavvufta evren, âlem, muhabbet ve zikir anlamındadır. Mevlevî ve Bektaşî tekkelerinde meydan tabir edilen yerler vardır. Törenler burada yapılır.

Meyhane: İlahî aşkın öğretildiği yer. Tekke ve dergâh.

Mir'at: Ayna, yokluk. Allah'ın varlığının yokluk aynasında yansıyarak çokluk meydana gelmesi.

Miskin: Tasavvufta miskin, fakir, derviş, insan-ı kâmil anlamlarında kullanılır. Büyük bir mertebe olarak kabul edilir. Miskinlik manevî yokluğun en ileri derecesidir. Kendisinde hiçbir varlık belirtisi görmeyen, varlığını yok eden kişi miskindir.

Miyan Beste: Bel bağlamış, beli bağlı, kul ve hizmetçi demektir. Derviş anlamında da kullanılır. Fütüvvetnâmelerde Hz. Ali’nin sahabeden on yedi kişinin belini bağladığı anlatılır. Bu olaya “Şed kuşanma” denir.

Muhabbet: Sevmek anlamındaki bu kelime, Bektaşî-Kızılbaşlarda canların bir araya gelip genellikle dem içerek saz çalıp nefes söyleyip sema ederek sohbet etmesi. 

Muhib: Mevlevî ve Bektaşîlerde tarikata girmiş fakat henüz dervişliğe ikrar vermemiş olan kişidir.

Murâkaba: Dervişlerde gönülden her şeyi çıkarmaya çalışmak, gözünün önüne şeyhin yüzünü getirip ilahî feyz beklemek.

Musâhib: Alevîlerde musâhipsiz tarikata girilmez. Tarikata girmek isteyen genç, huyunu sevdiği, her halini bildiği bir genci kendisine kardeş edinecektir. Musâhipler birbirlerine her konuda yardımda bulunmakla, birbirlerinin malına, ırzına kem gözle bakmamakla yükümlüdürler. Aralarında mal ve can birliği vardır. Biri düşerse öbürü de düşer.

Mücâhede-müşâhede: Mücâhede, Allah’tan başka varlıkları, benliği yok etmeye çalışmak. Müşâhede, bütün var olanları Allah’ın görüntüsü olarak görmek.

Mücerret: Bekar, dünya işinden ve hayatından ilgisini kesmiş sûfî.

Mürebbî: Terbiye eden, yetiştiren. Alevîlerde ileri gelen birisi Mürebbî seçilir ve talipleri pişirir.

Mürid: Tasavvufta, iradesini Allah’a teslim etmiş, tarikata girmiş, sülûka, manevî yolculuğa başlamış kişi.

Mürşid: İrşad eden, doğru yolu gösteren rehber. Doğru sülûku tamamlamış. Hilafet, icazet almış kişi. İrşada yetkili kılınmış kişi.

Müşâhede: Sâlikin Allah'ı gönlünde bulması.

Müşrik: Müslümanlıkta şirk, Allah’a eş, ortak tanımak, ondan başkasına ibadet etmektir.

Naci: Hz. Muhammed’in “Ümmetim bundan sonra yetmiş üç fıkraya ayrılacak, içlerinden bir fıkrası kurtulmuştur, diğerleri cehennemliktir.” dediği söylenir.

Nakş u sûret: Tasavvufta dünya ile ilgili her şey.

Nâle vü zar: Mahbubu istemek.

Naz: Kalbe kuvvet vermek.

Nâz – Niyâz: Niyaz Allah’ın sevgisini dileme, naz ise Allah’ın sevgili kulu olma aşamasına gelen derviş.

Nazar: Tasavvufta insanı Allah'a ulaştıran yolda içe bakış, dünyaya ait şeyleri görmemek, gerçeğe bakış.

Nefes: Alevî-Bektaşî âşıklarınca söylenen, Âyin-i cemlerde, diğer toplantılarda kendine özgü beste ile okunan şiirlerdir. Şekil yönünden koşmadır. Konular, tasavvuf, tarikat ilke ve kurallarıdır.

Nefis: Ruh, öz. İnsanın iç âlemi, kalbidir. Ruh ile nefs aynı şeydir. Ancak insan iyi şeylere yönelince ruh, dünya işlerine ve kötü şeylere yönelince de nefis adını alır. Tasavvufta nefis, kulun kötü nitelikleri, yerilen huy ve amelleridir.

Nev-Niyaz: Mevlevîliğe yeni giren kişi.

Ney: Ney, insan-ı kâmili simgeler. Neyin içi boştur, insan-ı kâmilin de maddi yönü kalmamış, arınmıştır.

Niyâz: Bazı tarikatlarda, dervişlerin kendinden üstün olan şeyhlere, tarikat mensuplarına bağlılık ve saygı ifadesi. Onları selamlama biçimi. Nutuklar en çok Bektaşî tarikatında görülür.

Nutuk: Tasavvufta, tekkelerde, tarikat ulularının eğitim amaçlı söyledikleri şiirlerdir. Nutuklar, sâliklere yol göstermek, tarikatın âdâb ve erkânını bildirmek için yazılır.

On İki Hizmet: Alevîlerin ayin-i cemlerindeki on iki hizmettir.

Mürşit, cemde bulunan dededir.

Pir, dedenin ocağının bağlı bulunduğu ocaktan bir dede.

Halife, İran’dan gelen ve Erdebil ocağına mensup olan biri.

Çerağcı, delille cemdeki mumları yandıran kişi.

Zâkir, saz çalan ve nefes okuyan kişiler.

Gözcü, cem yapılan yere kendilerinden olmayan birisinin gelmesini engelliyen kişi.

Tarikçi, tariki dedeye götürüp sunan kişi.

Cemiyetçibaşı, cemi düzenleyen kişi.

Saka, saki de denir. Su dağıtan kişi.

Nâkib, dedeye vekâlet eden, cem erkânının düzgünlüğüne bakan kişi.

Farrâş, meydanı sembolik olarak süpüren kişi.

12- Hadim, nâkib’in emriyle dedenin dileklerini yerine getiren kişi.

On Sekiz Bin Âlem: Allah yaratıcı kudreti içinde akl-ı külle karşı nefs-i küllü yarattı. Bunlardan dokuz gök oluşmuştur. Dokuz gök, içindeki yıldızlarla bir anâsır-ı erbaa’yı, o da mevâlid-i selâse’yi doğurmuştur. Bunların toplamı on sekizdir. Her biri bin âlem sayıldığından on sekiz bin âlem ortaya çıkar.

Pelheng: Dervişlerde kemerin sol tarafında bulunan el kadar bir taştır. Riyâzete ve erenler yoluna bel bağlamaya, hizmete işarettir.

Pir: Bir tarikatın ilk kurucusu, zamanın kutbu olan kişi. Arapça’sı şeyhtir. Pirin türbesinin bulunduğu dergâha “pir evi”, “pir makamı”, “huzur”, “huzur-ı pir” denilir.

Pir-i Mugan (Meyhaneci): Mürşid.

Piş-Kadem: Önde giden, kılavuz anlamındadır. Tarikatta uyulan kişi demektir.

Post: Tasavvufta, mansıp, makam. Tasavvuf terimi olarak, tarikat kurucusunun mekânı.

Postnişin (Sahib-i post): Bir tarikatın şeyhliğini yapan kişi.

Rehber: Talibi tarikata girdirirken mürşide götüren kişidir.

Rıza: Tasavvufta, Allah'ın verdiklerinden hoşnut olmak, kadere iman, Allah'tan gayriye istekte bulunmamak.

Rıza Lokması: Erenler yolu.

Riyazet: Az yemek, az içmek, az uyumak, ibadetle meşgul olmak. Kırk gün dar bir yerde yalnız başına kalıp ibadet etmek suretiyle nefsi terbiye etmek.

Ruh (Yanak): Allah'ın tecelli nurlarının belirmesi.

Sâki: Tasavvufta mürşid-i kâmil anlamında kullanılır. Mürşid-i kâmil, tasavvufa giren kişiye ilahî aşk yolunda ilerlemesi için yol gösterir.

Semâ’: Dînî raks anlamındadır. Mevlevîlerde sema, bedeni bir ibadetten ziyade fikri bir ibadettir. Kesretten vahdete yapılan yolculuğu simgeler. Semanın çeşitli unsurları vardır. Ney: İnsan-ı kâmili simgeler. Kudüm içi boş olduğu için fenayı simgeler. Hırka atmak: Mevlevîler semaya kalktıklarında omuzlarındaki hırkayı atarlar. Bu, maddî vücudun bırakılmasını yani Allah’a yönelişi simgeler.

Serçeşme: Tarikat ulularından bir tanesi, bütün ulularca büyük anılır, hepsi ondan feyiz alır. Bu suretle o büyük tarikat içinde adeta bir tarikat kurmuş olur. İşte bu kişiye Serçeşme denir. Hacı Bektaş-ı Veli Babailerin serçeşmesi olmuş ve etrafında toplananlar Bektaşi adını alarak yeni bir zümre meydana getirmişlerdir.

Seyr: Tarikatta rüya kelimesi yerine kullanılır. Seyr-i sülûk, Allah’a varma yolculuğuna çıkma.

Seyyid: Hz. Hüseyin’in soyundan gelen kişilere verilen unvan.

Sırlamak: Ölen dervişi toprağa vermek.

Sohbet: Musahebe, bazı tarikatlarda zikir yerine sohbet ön planda tutulur, ilahî aşkın meydana gelebilmesi ve cezbe hali için vahdetle ilgili sohbet yapmak gerekir.

Şâh-ı Vilâyet: Sûfîlere göre peygamberliğin iç yüzü vilâyettir. Hz. Muhammet’in vilâyetine Hz. Ali mazhardır. Bundan dolayı Hz. Ali’ye vilâyet padişahı anlamına gelen Şâh-ı Vilâyet denir. Bektaşîler Şah-ı Vilâyet terkibini kısaltarak Hz. Ali’ye yalnızca Şah derler.

Şem: İlahî nur.

Şurup: İlahî aşk.

Tanıklar: Kuran’da, kıyamette elin, ayağın ve diğer organların yaptıklarını söyleyip kişinin aleyhine tanıklık edeceği bildirilir.

Tasavvufta Renkler:

a)     Beyaz: şeriat,

b)    sarı: Allah’ın celali,

c)     yeşil: ilahî hayatı, ab-ı hayatı ve kıyameti simgeler.

d)    kırmızı: hakikat, siyah: gayb, İlahî sırra işaret eder.

Terceman: Alevi-Bektaşilerde kurban anlamına gelir. Bektaşîlerde rehber, talibi mürşide götürürken dârda kabul tercemanı denilen kalıplaşmış sözleri söyler. Aynı zamanda terceman düzenli ve genelde manzum dualara da verilen addır.

Terk: Terk-i dünya, dünya ile ilgili sevgileri terk etmek, terk-i ukba, ahiret ile ilgili nimetleri terk etmek, terk-i terk, terketmek işini de bırakmak ve insan-ı kâmil olmaktır.

Tevekkül: İslâmiyet’te tevekkül, bir işin dilendiği sonucunu vermesi için gereken her türlü şeyi yaptıktan sonra, sonucun hayırlı ve dileğe uygun olması yolunda Allah’a güvenmek ve dayanmaktır.

Tevhid: Birlik, bir görmek bir bilmek, Allah’ı bir bilmek. Allah’tan başka bir varlık tanımamak, bütün işleri, onun sıfatlarının görüntüsü bilmek, görünen şeyleri kendi varlıklarıyla değil, Allah’ın varlığıyla var tanımaktır

Usul: Yol, yöntem, nizam. Tasavvuftaki usûl-i aşere (on usul) denilen ve seyr-i sülûka giren mürid için on esas.

1.     Tevbe: Günahtan kendi isteğiyle dönüş

2.     Zühd: Nefsini dünya nimetlerinden çevirmek.

3.     Tevekkül: Allah’tan gayriden kurtuluş.

4.     Kanaat: Bir lokma bir hırkaya razı oluş.

5.     Uzlet: Halk ile teması kesmek

6.     Zikir: Gece gündüz Allah’ın adını anmak.

7.     Teveccüh: Allah’a yönelme.

8.     Murâkabe: Allah’a yönelerek ağlayıp inleme, coşma.

9.     Rıza:Nefsinin rızasından çıkıp Allah’ın rızasına sığınmak.

10. Takva: Her şeyiyle Allah’ta olma..

Vahdet-i Vücut: Bütün varlıkların bir oluşu, aynı oluşu, Hak’tan gayrı bir şeyin olmayışıdır. Vahdet-i vücutla ilgili söylenenler ezelde, halde ve ebedde olmak üzere üç kısımda incelenebilir:

1-     Ezelde Vahdet-i Vücut: Ezelde Allah’ın “Zât”ından başka hiçbir şey yoktur. Bütün kâinat, külli hal zât içinde gizli iken Allah kendini bildirmek, âyân etmek ister. Allah önce Hz. Muhammed’in ruhunu yaratır ve bütün cihanı bu nurdan halk eder.

2-     Hâlde Vahdet-i Vücut: Ezelde bir ve tek olan zât, kendi kendine tecelli ederek kün emriyle dünyayı yarattıktan sonra kendisi sır olmuştur. Yerler, gökler, yıldızlar, melekler, hayvanlar, bitkiler, hayır ve şer, sonuçta her şey yaratılmış, böylece bir kesret meydana gelmiştir. Fakat bu kesret zâhirdir. Kâinattaki her şey birer nakış ve suretten ibârettir, hepsinin aslı Allah’tır. Alemdeki bütün mevcudât, aslında O’nun vücududur.

a)    Gayr-ı Hak: Her şeyi Allah’ın vücudu olarak kabul etmenin bir sonucu olarak, kâinatta Allah’tan başka bir şey olmadığı görüşü ortaya çıkmıştır. Eşya, varlıklar ve insan Allah’tan başka bir şey değillerdir.

b)    Ene’l-Hak: Allah’ın kâinattaki her şeyin vücudu olduğu ve insanın da Hak’tan gayrı olmadığı şeklindeki düşünüş, Ene’l-Hak kavramıyla nitelenir.

c)     Kendini Bilmek: Hz. Muhammed’in “Men‘arefe nefsehu” hadisine dayanarak, Allah’ın başka yerde değil, insanın kendi vücudu içinde aranması gerektiğini anlatan bir kavramdır. Allah’ı bilmek isteyen insan önce kendini bilmelidir.

3-     Ebedde Vahdet-i Vücut: Ezelde bütün kâinat eşya ve insanın Allah’ın zâtında bir olmaları gibi ebedde de bu kesret alemi ortadan kalkacak ve her şey Allah’ta bir olacaktır.

a)     Elest, Ahd-ı Sâbık: Elestü Arapça “Değil miyim?” demektir. Kur’an’da, Allah’ın Ademoğullarının arkalarından soylarını çıkarıp “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği, onların da “Evet Rabbimizsin.” deyip şehadette bulundukları Allah’ın onları birbirine tanık tuttuğu anlatılır. Halk inancına göre bu soruya müminler belâ “Evet Rabbimizsin.” demişler, kâfirler lâ “Değilsin.” demişler, belâ diyenler dünyada iman sahibi olmuşlar, lâ diyenler de kafir olmuşlardır. Önce ruh olarak yaratılan insanlar, daha sonra dünyayı seyretmek istediler. Padişah-ı âlem bu dileği kabul edip adem donunu onlara giydirdi ve bu aleme yolladı.

Vatan-ı aslî-Fürkat-Vuslat: Vatan-ı aslî bütün ruhların bir olduğu ve Allah’ın didârının göründüğü elest meclisidir. Kendisine adem donu verilen insan, dünyaya gönderilmekle asli vatandan ayrılmış oldu. Böylece fürkat başladı.

a)    Allah’ın didarını görme (Rü‘yetullah): Bezm-i elestte Allah’ın yüzünü gören ruhlar, ahirette de Allah’ın didarını göreceklerdir. Bu kavram için temaşâ kelimesi de kullanılır.

b)    Teferrüç: İnsanın adem donunu giyip dünyaya gelmesinden, tekrar Allah’a döneceği ana kadar geçen zaman içinde dolaşmasıdır. Ayrıca, dervişin rüya âleminde devamlı olarak seyahat etmesi de teferrüçtür.

Vecd: Yaptığını bilmeyecek derecelerde kendinden geçme. Tasavvufta istiğrak veya hâl olarak da bilinir. Sufi, murakabe sonucunda vicdani bir zevk coşkunluğuna sahip olur. Bu hâle vecd denir.

Velâdet: Doğum. Tâlibin mürşide intisap etmesi ve tarikata girmesi.

Vird: Belli zamanlarda okunması adet olunan dualar ve zikirler. Özellikle seher vaktinde okunur. Virdi, tarikatı kuran şeyh tespit eder. Mürid, vird okumadan tasavvuf yolunda ilerleyemez.

Yedi İklim: Eski coğrafya kitaplarında, insanların ve canlıların yaşadığı yeryüzünün dörtte biri iklim bakımından yediye ayrılır. Bu yedi iklime Akâlim-i Seb’a, Heft İklim denir.

Zünnâr: Papazların bir işaret olması amacıyla bellerine bağladıkları uçları püsküllü örme kuşak. Tasavvufta kendini Tanrı’ya adamak hizmet, sulûk ve riyâzet işaretidir. Bektaşilerdeki tığ-bend kuşağa da zünnâr denilir.

www.alewiten.com, 10.12.2002