İsmail Kaygusuz

“Din Konularında gerçekçi ve cesur olabilmek” ve Diyanet “var olmalı” mıdır?

AKP hükümetinin Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, önce “Zaman” gazetesinde, daha sonra “Milliyet” ve “Hürriyet”te çıkan söyleşi ve demeçlerinde, İslami düşüncede ve Diyanet İşleri’nde bazı radikal değişiklikler gerektiğinin işaretlerini vermektedir. Hürriyet’in köşe yazarlarından Cüneyt Ülsever (Hürriyet, 9 Aralık 2002), Prof.Dr. Mehmet Aydın’nın sözlerini Hükümetin ya da AKP’nin düşüncelerinin dışavurumu gibi algılayarak;

“bugüne dek İslam hakkında söylenebilecek en radikal sözler; kimilerince hálá şeriat uğruna takıyye yapan, AKP Hükümeti'nin Diyanet'ten sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın'dan geldi. Bugüne dek hiçbir hükümet, İslam konusunda bu kadar gerçekçi ve bu kadar cesur olamamıştı”

diyor ve ekliyor: “Doğaldır ki, İslam konusunda bu kadar gerçekçi ve cesur olabilmek için Prof. Dr. Mehmet Aydın kalitesinde bir bilgin ve felsefeci olmak gerekir.” dedikten sonra Ülsever Devlet Bakanı’nın Milliyet’teki demecinden, “bu sözleri hayata geçirmek lazım” diyerek, dört cümlesinin altını çizmektedir:

1)‘‘Bilimsel bilgi dikkate alınmadan, dini bilgiler topluma anlatılamaz. Dinle ilgili hayata dönük yorumlar güncelleşmeli’’

2) ‘‘Zaman değişiyor. Tabiat, jeoloji, çevre şartları, teknoloji, her şey değişiyor. Kuran'ın ifadeleri, gelişen bu şartlar içinden çağın gerçeklerine göre yeniden yorumlanmalı’’

3) ‘‘Aleviliği bilimsel ele alıp, bilgi zeminini güvenilir kılmalıyız. Alevilik İslam'ın yorumu olarak kabul edilir. Toplumu bütün düşünmeliyiz. ‘Bunu istemiyoruz' demek despotçadır’’

4) ‘‘Diyanetin yeniden yapılandırılarak kısmi özerkliğe kavuşması gerekir’’

Hürriyet’teki (8.12.2002) Sefa Kaplan’la söyleşisinden de şunları alıyor Ülsever:

‘‘İslam dünyasındaki akıl tutulmasını aşmak için dini düşüncede reform şart, AB'ye girmek bunu çabuklaştırır… Akıl tutulması İslam dünyasında siyaset, bilgiyi ve düşünceyi kendi kullanımı için daraltıp, güdükleştirmiştir. Halbuki, İslam geleneği hemen her alanda muazzam bilgiler üretmiştir....demokrasi ve hürriyetin olmadığı ülkelerde siyaset ve devlet bilgi ve tecrübe zenginliğinden hoşlanmaz. Çünkü onları denetim altında tutamama gibi bir korkuya kapılır. (İslam ülkelerinde-C.Ü.)...siyaset asırlarca denetleyebileceği tarzda bilgi üretimine imkan tanıyarak, diğerlerini bir kenara itti ve denetleyebildiği bilgiye hakikat nazarıyla baktı. Üstelik, bunu da büyük bir kıskançlıkla korudu. Çünkü her şey onun içindeydi. İnsanların farklı düşünmesine, başka fikirler üretmesine gerek kalmıyordu. Akıl tutulmasının kaynağı buydu. Yeni sorunlara, yeni bilgiler üretme kabiliyeti, bu sebeple bir kenara bırakıldı. Bunu üretemediğimiz için akıl fonksiyonel olamadı....”

Yazıya başlık yaptığımız cümleciklerden birincisi Cüneyt Ülsever’in din işleri Devlet Bakanı Prof.Dr. Mehmet Aydın’nın “bilgin ve felsefeci kalitesinden” çıkarsama yaparak yaptığı nitelendirme. İkincisi ise, Nuriye Akman’nın (Zaman Gazetesi, 25/11/2002) “Laik bir devlette Diyanet olmalı mıdır?” sorusuna Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın verdiği yanıttır. Biz çok değerli Hoca’nın “bilgin ve felsefeci kalitesinden” asla kuşku duymuyoruz. Ama bu gazeteciye, eğer AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanı’nı Erkan Mumcu’nun, daha önce başarılı bir Turizm bakanlığı yürütürken bile, kendi bakanlığı için söylediğine benzer bir yanıt verseydi, gerçekten “din konularında gerçekçi ve cesur olabildiği” için milyonlar tarafından alkışlanırdı. Hiç kuşkusuz sayın yeni Devlet Bakanı ile köşe yazarı Ülsever Abant toplantılarının iki müdavimi olarak aynı görüşleri paylaşmakta ve birbirlerini çok iyi tanımaktadırlar. Bunun içindir ki, onun “atacağı her adımda emrinde olmayı” bir görev sayıyor.

Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın yukarıda sıralanmış ilk üç cümlesine ve “akıl tutulması” (biz bunu İslam ülkelerinde ‘aklın engellenmesi’ olarak anlıyoruz) kavramına getirdiği açıklamaya candan katılıyoruz. Zaten aklı ve bilimsel düşünceyi öne alan bir kimsenin bunlara karşı çıkması düşünülemez. Ancak bize göre, -hiç benimsemediğimiz halde- dördüncü, yani ‘‘Diyanetin yeniden yapılandırılarak kısmi özerkliğe kavuşması gerekir’’ cümlesi dahil, bu görüşler AKP ve hükümetine maledilemez; tamamıyla sayın Mehmet Aydın’ın kendisine ait olmalıdır. Eğer Prof Dr. Mehmet Aydın gerçekten bu sözleri AKP (hükümeti) adına söylemişse; eski Ankara valilerinden Tandoğan’ın “Komünizmi mi getirmek istiyorlar? Gerekirse onu da biz getiririz!” duyarlılığından(!) farklı bir anlam taşımaz. Tandoğan’ın mensubu bulunduğu partinin “Komünizmi getirmek” gibi bir söylemi eşyanın doğasına aykırıysa; siyasal İslamın içinden çıkmış ve sağın her kanadından elemanlarla donatılıp, -Sol’un yokluğunda- sol söylemleri eşitlik, tanrısal adalet ve doğruluk vb. biçimlendirmelere dönüştürerek iktidara gelmiş AKP’den;

·        İslami düşüncede reform,

·        Aleviliği kendi inanç gerçekliği ve gereksinimleri içinde tanıma,

·        Diyanette özerk yapınlanma ve daha önemlisi

·        İslam dininde “akıl tutulmasını” aşma, yani günümüze değin gelmiş tüm dinsel dogmalara akılcı yorumlarla özeleştiriye girmesini beklemek

akıl ve mantığa aykırıdır. Böyle bir şey AKP’nin temel yapısıyla bağdaşmaz; zaten ilk tepki AKP Yozgat milletvekili Mehmet Çiçek aracılığıyla geldi bile. (Çiçek: “Türklerin tamamı Hz. Ali taraftarı olmuştur. Yani Alevidir. Farklılık olmayan yerde farklılık yaratmak yanlış” Adam 1350 yıldan beri var olan Alevi-Sünni inanç farklılığını bir çırpıda ortadan kaldırıveriyor. Üstelik tarihin “t”sini bilmeden tarih öğretmeye kalkışıyor.) Bu partinin özünde takva (yani dini emir ve yasaklarına sıkı sıkıya uyma) vardır; ortodoks İslamın tüm biçimsel koşullarını sorgulamadan yerine getirmek vardır.

“Akıl tutulması” ve Diyanet

Acaba Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, “akıl tutulması” kavramıyla anlatım kazandırdığı, 21. yüzyıl Türkiye’sinde hâlâ dinsel düşünceler ve dogmalarının yorum ve uygulamalarında aklın ve akılcı yöntemlerin kullanılmaması, Diyanet İşleri gibi bir kurumun varlığından kaynaklanmadığını söyleyebilir mi? Bu kurumun İslamın Sünni / Hanefi Şeriatı ve Gazali ‘kelam’ını resmi devlet dini olarak dayatmasının akılcı yanı var mıdır? Ayrıca, Bakanın gazetelerdeki söyleşi ve demeçlerinde, “laiklik” ve “laik devlet” sözcüklerini hiç kullanmamış olması nasıl açıklanır? Sadece bir yerde, “laikliği” her nasıl anlıyorsa sayın Bakan; Nuriye Akman’ın “Laik bir ülkede Diyanet olur mu?” sorusuna, “olur olur” bal gibi olur gibisinden bir yanıt veriyor. Arkasından, daha sonra değineceğimiz, Diyanet’te yapısal değişimler üzerinde bir açıklamaya girişiyor.

Prof. Dr. Mehmet Aydın “akıl tutulması”na getirdiği ve bizim de birçoğuna katıldığımız sözlerini biraz açmak istiyoruz. Ünlü Abant toplantılarında bu kavram üzerinde fazla durmuş olmalı ki, Hürriyet gazetesinde (8.12. 2002) Sefa Kaplan şöyle soruyor:

“Siz İslam dünyasında yaşanan bir ‘akıl tutulması’ndan söz ediyorsunuz çok sık olarak. Tam olarak neyi kastediyorsunuz?”

Devlet Bakanı yanıtlıyor:

“İslam dünyasında siyaset, bilgiyi ve düşünceyi kendi kullanımı için daraltıp güdükleştirmiştir. Halbuki İslam geleneği, hemen her alanda muazzam bilgiler üretmiştir. Ama siyaset genellikle bilgi dünyasındaki zenginlikten hoşlanmaz. Ya da şöyle diyelim, Avrupa'daki demokratik siyaset bundan hoşlanıyor da, demokrasi ve hürriyetin olmadığı ülkelerde siyaset ve devlet, bilgi ve tecrübe zenginliğinden hoşlanmaz. (Aslında burada kastedilen siyaset; devlettir, baskın devlet siyasetidir; bunu açık söylemekten çekinmektedir ya da kasıtlı biribirine karıştırmaktadır.İ.K.) Çünkü onları denetim altında tutamama gibi bir korkuya kapılır. Siyaset asırlarca denetleyebileceği tarzda bilgi üretimine imkân tanıyarak, diğerlerini bir kenara itti ve denetleyebildiği bilgiye hakikat nazarıyla baktı. Üstelik bunu da büyük bir kıskançlıkla korudu. Çünkü her şey onun içindeydi. İnsanların farklı düşünmesine, başka fikirler üretmesine gerek kalmıyordu. ‘Akıl tutulması’nın kaynağı buydu. Yeni sorunlara yeni bilgiler üretme kabiliyeti, bu sebeple bir kenara bırakıldı. Bunu üretemediğiniz için akıl fonksiyonel olamadı”.

Demek ki, dinsel düşünceler konusunda günümüze devlet siyasetleri yoluyla gelen, yani denetim altında tutulan bilgilerin, İslam gerçekleriyle, yani “kaynağını Kuran’dan alan” İslam tefekkürüyle ilgisi yoktur. Felsefeci sayın Bakanın siyaset kavramıyla tanımladığı Sünni inançlı (Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı) hanedan devletleri, egemenliklerini sürdürebilmeleri için din alanında aklı tutuklamıştır. Kur’an’ın batıni (esoteric, tevil yoluyla, yani mecazi) heterodoks yorumlarından kaynağını alan ve diğer din, inanç ve felsefe akımlarından ögelerle zenginleştirilmiş tüm düşünce, inanç ve bilgi üretimleri –ki bütün bunların toplamı Aleviliktir- yasaklanmış; aşırılık, sapkınlık, dinsizlik sayılarak, bu düşünce ve inanç zenginliği benimseyen topluluklar ve önderleri kıyımlara uğratılmıştır.

Prof. Dr. Mehmet Aydın çok güzel vurguluyor: “demokrasi ve hürriyetin olmadığı ülkelerde siyaset ve devlet, bilgi ve tecrübe zenginliğinden hoşlanmaz”, söz de edilemez. Eğer bir ülke “laik” değilse, orada demokrasi ve özgürlük olabilir mi? Öyleyse, Anayasası’nda “laiklik” ilesi bulunmasına rağmen, bir resmi dine (Sünni / Hanefi) sahiplenerek onun ibadetlerini, tapınaklarını, bina ve personelini düzenleyen ve bütçesi, dünya standartlarında Kenya’nın gerisinde bulunan Milli Eğitim Bakanlığı'nkinden en az beş kat fazla bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu olan Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl laik ülke diyebiliriz? Biz diyemiyoruz. O zaman düşünce ve inanç özgürlüğünden söz edilemeyeceği gibi, dinsel düşünce ve yorumlar hiç üretilemez. Türkiye “Demokrasi ve özgürlük olmayan bir ülke” konumunu sürdürdüğünden, dinsel düşünce ve uygulamalara, tapınmalara, Tanrı-peygamber inancına ve Kur’an’a nasıl yeni yorumlar getirilebilir? Bu konularda nasıl düşünceler üretilebilir? Diyanetin fetvaları karşınıza dikilmez mi? Dinimize kitabımıza dil uzatılıyor diye hedef gösterilerek onca aydınımız kurşunlanmadı mı?

Kısacası devletin içinde teokratik bir yapılanma olan Diyanet gibi bir kurum varsa laiklikten söz edilemez. Aslında bunun farkında oldukları için AKP’nin önde gelenleri laiklik sözünü ağızlarına almıyorlar. Haklıdırlar, çünkü sadece bir sözcük olarak Anayasa’da geçen, yani ‘adı var sanı yok’ bir kavramdan söz etmeyi anlamsız buluyor olmalılar.

Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın eylem planı ve Diyanet’in yeniden yapılandırma hazırlıkları

Alevi önde gelenlerinden değişmez Cem Vakfı genel başkanı sayın Prof. Dr. İzzeddin Doğan, yıllardır dilinde pelesenk ettiği -fakat hiç bir zaman “nasıl?”ına kafa yormadığı- Diyanet’in yeniden yapılandırılması konusunda, sonunda bir iktidar partisi bakanı bir eylem planı ortaya koyuyor. İzzeddin Hoca gazetelere göre, bakanın iyi niyetli olduğuna inanmak istediğini belirterek, Mehmet Aydın'ın Avrupa Birliği 2002 İlerleme Raporu'nda Alevilere yönelik sorunların çözümünde yol alınmadığına ilişkin bölüm konusunda yetkililer tarafından uyarıldığı için bu açıklamayı düşündüğünü söylemiş bulunuyorsa da şimdi çok memnun olmalıdır.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı sayın Aydın’ın, sorulan sorulara verdiği yanıtlardan, Diyanet’e ilişkin eylem planını şöyle toparlayabiliriz;

·        Diyanet’in mutlaka devletle bağlantısı olmalı, ama başkan herhangi bir devlet memuru gibi görülmemeli ( Acaba daha büyük yetkilerle mi donatılmalı?)

·        YÖK gibi yarı özerk duruma getirilmeli;

·        Diyanet İşleri Başkanı devletin söz hakkının olduğu bir bağlamda kısmi seçimle başa getirilmeli.

·        Diyanette gerçek söz sahibi İlahiyat Fakültelerinin olmalıdır

·        Başkan, Din İşleri Yüksek Kurulunun göstereceği üç aday arasından iki dereceli bir seçimle atanır

·        Devlet Din işlerine parasal kaynak aktarılmalı, ama dinin belli bir yorumunu yapmamalı…

Görüldüğü gibi, sadece Başkanlık hükümetin (iktidarın) elinden alınıp, bir özerklik olarak nitelendirilerek iki dereceli bir seçimle devletin eline veriliyor. Bu göstermelik yarı özerk yapılandırma için, 12 Eylül ürünü YÖK örnek alınıyor. Oysa YÖK’ün 20 yıllık uygulamaları Üniversiteleri ne hale soktuğu ortada; özgür düşünce, bilimsel bilgi üretimi ve araştırma-inceleme alanlarının nasıl kısıtlanıp daraltıldığı; takrir ve aktarmacı eğitim-öğretim yöntemleriyle işsiz okumuşlar ordusu yarattığı geçeği bilinmiyor mu?

Yeni model Diyanet de yine devletle bağlantılı olacak; öyle ki, devlet kendisine bütçe ayırarak parasal kaynak aktaracak. (Ama, dinin belli bir yorumunu yapmayacak!) 78 yıldır uygulanan bu değil mi? Devlet parasını verdiği, finansmanını sağladığı herhangi bir kurumun, kendi siyasetinin dışına çıkmasına, aykırı davranmasına ve kendisini eleştirmesine izin verdiği hiç görülmüş müdür? Ayrıca bizim siyasilerimizin devletle hükümeti (iktidarı) sık sık birbirine karıştırdığı, aynılaştırdığını unutmamalı. Açıkçası devlet para verip yaşattığı, güçlendirdiği Din İşleri Kurumu'nun, hem dinsel düşünce-inanç hem de tapınma uygulamalarının tanımlamaları ve yorumlarını yapma hakkını kendinde görür, bu kaçınılmazdır.

Oysa devletin çağdaş, demokratik ve sosyal bir halk yönetimi niteliğini kazanması ve bunları özünde barındırabilmesi için din ve inançlarla her türlü bağını kesmesi zorunludur. Devletin işi, din ve inançları, toplum bireylerinin bilinç ve vicdanlarında taşımaları, dışavurmaları ve uygulamalarında özgürlük sağlamaktır; din tayin etmek, din ve inanç tanımlaması yapmak değil.

Yineliyoruz: Devlet “laik” olmadıkça, yani yani dinsel düşünce ve uygulamaların tanımlanmasını, eğitim ve öğretimini kendi resmi yaşamından çıkarmadıkça –ki Devlet Bakanının kendisi, “devlet zaten başından beri bunu yapıyor, o bakımdan zorluk var” diye itiraf ediyor- sözünü ettiğimiz çağdaş, demokratik ve sosyal olma özellikleri kazanamaz ve baskıcıdır.

Devletin din işlerine müdahalesi yalnızca, dinsel düşünceler ve uygulamaların, devlet ve toplumun yaşamını yok etmeye / yıkmaya yönelik eyleme dönüşmesi sırasında olamalıdır. (Ancak din ve inançsal sorunların bu aşamaya gelmeden çözümü için, Türkiye’de yaşayan tüm din ve inanç topluluklarının, çoğunluğa göre değil eşit bir biçimde, temsil edildiği ve bu temsilcilerin dönüşlü olarak toplantılara başkanlık yaptığı “Din ve İnançlar Yüksek Kurulu” gibi bir hakemlik kurumu oluşturulabilir. Yılda en fazla iki kere ya da gerekli olduğunda toplantılar yaparak sorunların çözümüne katkıda bulunur. Bu çeşit bir kurumun oluşturulması ve bağımsız çalışması sağlanabilir diye düşünüyoruz) Çağdaş devletin gerçek görevi, en başta dinin ve dinsel tapınmalarını düzenlenmesini, kısacası din işlerinin yürütülmesini devlet hizmeti olmaktan çıkartarak, bireyin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktır.

Bizce Diyanet İşleri Başkanlığı, yarı özerklik vererek yeniden düzenleme, devlet içindeki bu teokratik yapılanmanın yeniden güçlendirilmesi demektir. Gizli ya da açık devletin dini olamaz. “Seçimler, Aleviler ve Diyanet” başlıklı yazımızda (www.alewiten.com > Politika), Diyanet konusundaki görüşlerine katıldığımız gazeteci ve eski politikacı Tarhan Erdem’den yaptığımız alıntıya bir daha bakabililiriz:

 “...Gerçekten, din eğitimi ve ibadet özgürlüğünde taraf olmaması gereken devlet, bir mezhebin öğrenimini üstlenmiş; ibadetin finansmanına katılarak ibadethanelerde görev alan memurların yönetimini bir merkezi örgüte bırakmış ise, diğer mezhep mensuplarının da eğitim ve organizasyona katılmayı isteyenler olabilir. Ancak, Prof. Dr. İzzettin Doğan 'Devletin dini olmaz, devlet dinden elini çeksin' diyeceğine; yanlış uygulama içinde Alevilerin yer almasını ve devlet finansmanından kendilerine pay verilmesini istemektedir. Bu düzen içinde yer alıp, ortaklık talep etmek, yanlışlığı kabul etmek anlamına gelmez mi?..Bütün laik yurttaşlarımızla birlikte Aleviler de, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın devlet düzeninden çıkarılmasını, devlet okullarında din dersi verilmemesini, ibadethanelerin devletçe yapılmamasını, insanların ibadetlerine devletin katılmamasını, devletin bütün din ve mezheplere eşit uzaklıkta bulunmasını savunmalıdırlar...

Doğrudur; Alevisi ve Sünnisiyle kendisini laik, çağdaş ve demokrat gören her aydının savunması gereken olan ilkeler bunlar olmalıdır.

Ve Alevilerin Sünniliğe Aykırı Tanrı Anlayışı Diyanet’te (mi?)

Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’nın Alevilere yönelik düşünceleri, bazı sorulara verdiği yanıtları şöyle toparlayabiliriz:

“Bir grup Alevi bu işin (çok hafife alınmış biçimde ‘Aleviliğin’ demek isteniyor İ.K.), Diyanet’le de görünür olması lazım diyor, ama buna şiddetle itiraz eden ‘bizim arzu ettiğimiz Diyanet’te yer almak değil, Diyanet’in kalkmasıdır’ diyenler var. Muhtelif Alevi yorumlarına yönelen kardeşlerimiz var. Alevi yorumu üzerinde yeteri kadar bilgimiz yoktur Alevilerin dine getirdikleri farklı yorumların açılması, bir seminer yahut sempozyum konusu olması lazım. Alevi dünyasındaki düşünce ve bilgi zenginliğini yeterince bilmiyoruz. Bir grup Alevi arkadaşımızın söylediğini başka bir grup kabul etmiyor, çok farklı şeyler söylüyorlar Demek ki orada bir bilgi zenginliği var. Bunun için Aleviliği bilimsel ele alıp, bilgi zeminini güvenilir kılmalıyız. Bu bilimsel temeli oluşturduktan sonra Alevilerle ilgili birşeyler yapabiliriz. Alevilik İslam'ın yorumu olarak kabul edilir. Toplumu bütün düşünmeliyiz. ‘Bunu istemiyoruz' demek despotçadır’’

Alevik yorumları sürekli tartışılmaktadır. Ancak bu yorumlar, büyük Medya bazı medyatik kişilerinki dışında sayfalarında yer vermediği için, sayıları sınırlı olan bazı dergilerde ve web sitelerinde kalıyor. Buna karşılık, Diyanet’in ve İlahiyatçıların Ortodoks İslam (Sünni) bakış açısından raporlar, bildiri ve çeşitli makalelerle dayattığı Alevilik yorumları yazılı ve görüntülü basında kitleleri olumsuz etkilemeyi sürdürmektedir. Bütün bunlardan Prof. Dr. Mehmet Aydın elbette ki habersiz değildir. Ayrıca biz kendisinin, “İslamın Alevi yorumu üzerinde bilgi yoktur; Alevi dünyasındaki düşünce ve bilgi zenginliğini yeterince bilmiyoruz” demesini doğrusu çok yadırgadığımızı söyleyelim. Tam tersine, biz ondan Alevilik hakkında düşündüklerini ve İslamın Alevi yorumunun ne olduğunu açıklasın isterdik. Açıklamak bir yana, fikrini söylemek bir yana, “Alevilik İslamın bir yorumu kabul edilir” demeye ancak dilivarabiliyor...

Prof. Dr. Mehmet Aydın gibi İslam felsefeleri ve tarihini çok iyi bilen bir teolog ve felsefeci, özellikle Halife Osman (644-656) döneminde gulat ve guluvlar (taşkın / azgın ve aşırılar) adı verilen Ali tanrısallığı inancıyla başlayıp; bölgesel din, inanç ve felsefi akımlardan bazı ögelerle birleşerek (syncretisme) sürekli yenilenen, değişik adlarla yönetimlerin resmi dinine (Ortodoks İslam ilkelerine) aykırı ve çoğu kez karşıt gelişen Heterodoks akımları ayrıntılarıyla bilmemesi olanaksızdır. 12. yüzyılın başlarında yazılmış Şahristani’nin al-Nihal al-Milal’ında anlatılan 100’e yakın heterodoks gruptan % 90’ı anthropomorphist (insan biçimli Tanrıya inanma) ve Ali-Ehlibeyt tanrısallığını temel alan batıni-Alevi kümeleşmelerdir. Özellikle İmam Bakır (ölm. 740) ve İmam Cafer (ölm. 765) çevresindeki bu proto-Alevi kümeleşmelerin büyük bir bölümü, insan biçimli Tanrı, Ali-Ehlibeyt tanrısallığı, İnsan-Tanrı birliği kavramları, düşünce ve inançlarını Kur’an’ın batıni (ésotérique) yorumlarından çıkarmışlardır.

İşte kökeni bu erken heterodoks akımlara dayanan, onların batıni inançlarından kaynaklanan Anadolu Aleviliği (-Bektaşiliği), Ortodoks İslam (Sünni) inancına aykırı bir Tanrı ve tapınma anlayışına sahiptir. Büyük Alevi düşünür ve ozanı Kaygusuz Abdal’ın (14. 15. yüzyıl) Vücud-nâme’sinden yaptığımız aşağıdaki alıntılar bu anlayışı, yorum gerektirmeyecek bir biçimde yansıtmaktadır:

“Evvel ü ahir menem...Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (yani secdeleri, tapınmamı kendime yaparım İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır İ.K.).

“...İmdi herkim herşeyi görür, Hakk’tan ayru nice görür. Bunlar Hakk’tan ayru degildür. Çünki Hak taala hazretleri eşyaya ‘muhit’ imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili ‘adem’dür. Yani ‘insan-ı kamil’dür...Delil ‘adem’dür, sıfat ‘adem’ sıfatıdur. Ve zat-ı kadim’dür. Ezelidür ve ebedidür; Tanrı’dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur…”

“Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’. Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu İ.K.) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?...”

“Pes adem kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür...Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz İ.K.)...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur...” (Kaygusuz Abdal, Vücud-nâme’sinden)

Bedreddin (ölm. 1420) de, “Hakka erişmek, onunla birleşmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir” diye açıklıyor. (Varidat, s.125)

Bunlar Hacı Bektaş Veli’nin söylediklerinin başka sözlerle anlatımı ve genişletilmesinden başka bir anlayış değildir ve tasavvuftaki vahdet-i vücud ‘tan (insan-Tanrı birliği), vahdet-i mevcud’a (pantheism) uzanan Tanrı inancıdır. Bu çeşit Tanrı algılaması olmasaydı, ne hümanizm yani insanseverlik, ne de doğa-çevre sevgisi oluşurdu.

Batıni-Alevi inanç anlayışında insan, Tanrının yeryüzünde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi parçalarından bütüne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah-Muhammed-Ali üçlüsünün birliği, Muhammed Hanefi, Haşim, Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır. (Bunlar, tarih boyu değişmez dogmalara sahip ortodoks İslamın bidat ve sapkınlık olarak gördüğü ve hiçbir zaman hoşgörü göstermediği anlayışlardır. Egemen ortodoks yönetimler tarafından , bu özgür inanç biçimlenmelerine eğilim duyanların oluk oluk kanları akıtılmış, derileri yüzülmüş, birçoğu da diri diri yakılmışlardır. İlk örneklemeler için “İmam Bakır ve Cafer Çevresinde Oluşan Proto-Alevi Kümeleşmeleri ve Muhalefet Hareketlerine Katkıları” makalemize bkz. www.alewiten.com > tarih >> genel) Ayrıca Tanrı kurtarıcılık görevini verdiği dostlarında, yani Velilerde-İmamlarda görünüm alanına çıkar (manifestation). Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Batıni-Alevi inancında tüm zamanların / dönemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı yüce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrının parçaları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da ‘Ali’nin hizmetinde bir Salman olmaya’ çaba gösteririr.

Her ne kadar “İslamın Alevi yorumunu iyi bilmiyoruz” diye tevazu göstermekteyse de, bu açıklamalarımızı sayın Prof. Dr. Mehmet Aydın çok iyi biliyor kuşkusuz. Ancak korkarız ki, eğer hala biz Alevilere ve inançlarımıza ortodoks gözlüklerle bakmayı ve heresiyograflar gibi değerlendirmeyi sürdürüyorsa, koca bir “estağfirullah!” çekerek yüzünü çevirecektir. Ve o zaman biz kendisine, 21. yüzyılın İslam bilgini ve felsefecisi hiç diyemiyeceğiz...

Başta verilen eylem planı çerçevesinde Diyanetin yeniden yapılandırılması, Türkiye’de –göstermelik- biçimiyle var olan “laikliğin”, bize göre, daha da daraltılmasını sağlar. Ayrıca, bir önceki paragraflarda Tanrı inancını özetlediğimiz Aleviliğe orada nasıl yer bulunacaktır dersiniz? İslam dinine, Sünniliğin karşıtı bir yorum getiren Aleviliğin heterodoks varlığını ve kimliğini kabul ederek bu yapılandırmada yer verilse bile, bundan hiçbir yarar gelmeyecektir. O zaman Diyanet Kurumunun tam bir kaosa gireceğinden kuşku duyulmasın. Alevi-Sünni inanç karşıtlığı tam anlamıyla tartışmaya, giderek suçlamalara dönüşererek Kızılbaş-Yezid ikilemi büyük boyutlara ulaşacaktır. Öbür yandan tüm dinler, dinsel cemaatlar ve ateistlerin temsilcilerinin de bulunduğunu düşününüz; iki büyük aykırılığın yanlarında karşı karşıya gelerek karmaşıklığın çözümsüzlüğe dönüşme yeteneği yüksektir. Bir tek Hanefi mezhebi ilkeleriyle yönlendirilen Diyanet İşleri, bugün bile kendi içinde-dışında anlaşmazlığın eksenidir. O zaman anlaşmazlıkların ötesinde büyük kavgalar beklenebilir, göreceğiz.

Devlet Bakanının Diyanet İşlerinin yeniden yapılandırılması planlarının eyleme konulduğu; araştırma grupları oluşturularak çalışmalara başlandığını basından izliyoruz. Söyleşilerini İzmir’de bir Alevilik sempozyumu ya da semineri düzenlemek isteğini belirterek bitirmişti. Öyle anlaşılıyor ki, çok övdüğü ve Diyaneti ellerine teslim etmek istediği İlahiyatçı meslekdaşlarının “Türk Sünniliğinden, Halk İslamı ve Hanefi mezhebinin bir tarikatına” ulaşan bir çizgi üzerindeki Alevilik tanımlamalarını yaşama geçirmeyi hedeflemektedir. Oysa kendisinin Alevi-Bektaşiliği bir teolog ve felsefeci olarak nasıl yorumladığını öğrenmek hakkımızdı; acaba Prof. Dr. Mehmet Aydın Alevilik-Bektaşilik üzerinde araştırmalar yapan, kitaplar yazan İlahiyatçı ve Diyanetçi bilginlerin neresinde bulunuyor? Hemen yanıbaşlarında mı yoksa uzaklarında mı? Merak bu ya, öğrenmekte ısrarlıyız!

www.alewiten.com, 15.1.2003