Kazım Balaban

Başköylü Hasan Efendi (1894/95 – 1973): Hakikate Erenlerin Bahçesi[1]

"İnanan insanın gösterişe ihtiyacı yoktur"

Erzincan'ın Çayırlı[2] ilçesi yakınlarında adı Başköy[3] olan eski bir yerleşim yeri vardır. Başköy Erzincan'a 145, Çayırlı'ya yaklaşık 25 km. mesafededir ve ilçenin kuzeyine düşer. Eskiden Bayburt / Gümüşhane ulaşımı, kısmen buradan geçen yol üzerinden sağlanıyordu. Erzincan’ın kuzeyindeki sarp Keşiş Dağları[4] üzerinden ulaşılmak istendiğinde, Erzincan'a uzaklığı 45 km. civarına inmektedir.

Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından sonra uzun bir dönem Çayırlı'ya bağlı bir nahiye olan Başköy, ulaşım elverişsizliği, tarım ve hayvancılığın son yıllarda önemini yitirmesi sonucu hane sayısı küçülerek 15 haneli[5] küçük bir köy durumuna gelmiştir. Dağları çıplak, etekleri sulak olan bu engebeli coğrafyanın günümüzdeki en önemli özelliği köyün girişindeki küçük ve yeni türbedir.

Başköylü Hasan Efendi'nin Türbesi olarak anılan bu mabet, özellikle yazın hergün üzerinde kurbanların kesildiği, dileklerin tutulduğu, birbirlerini hiç tanımayan insanların kaynaşmasına vesile olan bir ziyaretgâhtır. Genellikle koçların kurban edildiği, lokmaların dağıtıldığı, niyaz ve dileklerin edildiği türbe, köyün girişindeki mezarlığın sol tarafında küçük bir tepe üzerindedir.

Hasan Efendi[6] olarak bilinen bu zat, Erzincan ve çevresindeki Alevilerin dede geleneğinden gelmektedir. Bu coğrafyanın dedelerinin hepsinden daha tanınmış; saygınlığı, güvenirliliği ve otoritesi bu coğrafyanın ötesine taşmıştır.[7] Bu yüzden de Başköy denince, ilk akla gelen Hasan Efendi olmuştur.

Hasan Efendi 01.07.1973 tarihinde Hakk'a yürüdü. Doğumu Hicri 1312, Miladi 1894 / 95 yıllarıdır. Hakk'a yürüdüğü tarihde yaşının 81/82 civarında olduğu görülüyor. Uzun saçları ve sakalı vardı. Saçları örülü ve başına taktığı fese benzeyen başlığın altında toplanıyordu. Uzun boyu ve davudi bir sesi vardı. Uzun yıllar kendi deyimi ile halkı aydınlatmak ve ikrarını hatırlatmak için yöredeki tüm köy ve kasabaları dolaşmıştır. Kendisine güvenen ve inanan insanların ona verdiği para, eşya, giysi gibi şeyleri hemen yanıbaşında yoksul insanlara dağıtırdı.

Hasan Efendi'nin aldığı şeyleri yöre dedelerinin genellikle yaptıklarından farklı olarak yanındaki yaşlı, yoksul ve yardıma muhtaçlara dağıtması, onu çok saygın bir konuma getirir. Birçok dede bu uygulamadan rahatsız olur ve ona cephe alır. Ancak ilk başlarda bu konuda yalnız olmasına rağmen, kendini tüm halk kesimlerine kabul ettirir. Başlangıçta karsı çıkan dedeler de süreç içinde pratiğine katılmamakla birlikte, ona saygı duymaya başlarlar. Hatta yöredeki Sünni-Hanefi inancına mensup insanlar üzerinde bile, müthiş bir saygınlık kazanır. Zamanla kimse açıktan kendisine cephe alamaz duruma gelir. Saygınlığı Erzincan yöresinin çok ötesine taşarak, Tunceli'den Sivas'a, Erzurum'dan Tokat'a kadar uzanan bir alanda tanınan bir dede olarak toplumdaki yerini alır.

Hasan Efendi, yöre dedelerinin birçoğunun yaptığı cem ayininde ateş yalama ve keramet gösterme geleneğine itibar etmeyen az sayıdaki dedelerden biridir. “Kerameti Yezid'e, Mervan'a gösteriniz ki Hak yolunu görsünler. İnanan insanın gösterişe ihtiyacı yoktur" derdi. Onun söyledikleri ve önerdikleri şeyler, her zaman doğru çıkmıştır.

Hasan Efendi'nin kimine göre keramet, kimilerince de önsezi olarak değerlendirdiği yüzlerce olağanüstü beyanları vardır. Bu yörede yaşıyan her insan bu olgulardan haberdardır. Birçoğu bizzat yaşamıştır veya güvenilir insanlardan duymuştur.

Kendisinin 7. İmam Musa el-Kâzım (ölm. 799) soyundan geldiği var sayılıyor. Mahmud Hayrani soyundan geldiği sanılan Seyyid Mevali evlatlarından, Seyyid Mustafa Dede'nin torunu, İbrahim Dede'nin oğludur. Seyyid Kureyş şeceresinden olduğu ileri sürülmektedir. Hüseyin Paşa ve İbrahim adlarında kendisinden küçük iki kardeşi daha vardır. Eşi Elif E(A)mber Ana'dan oniki erkek evladı olmuş ve hepsi küçükken vefat etmiştir. Kardeşi Hüseyin Paşa Dede'nin oğlu Kamer Dede'yi[8] kendisine evlat edinmiştir.

Başköy civarında ki Kureyş kabilesi dedelerine, yöre halkı "Kör Kureyşler" adını takmıştır, Bu ocağın talipleri yoktur. Ancak kendileri diğer ocak geleneklerinde olduğu gibi bir üst ocağa bağlıdırlar.

1930'lu yıllarda Hasan Efendi bir dönem kendini tamamen ziyaretlere vermiştir. Aylarca dağlarda, çeşitli ziyaretlerde ve mekânlarda insanlardan uzak yaşamıştır. Bu süre içinde ne yiyip-içtiği tam olarak bilinmiyor. Kendisini tanıyanlar, koyun sütü ve yoğurdu yiyerek beslendiğini ileri sürmektedirler. Örneğin yörede Ağırgöl (Aygır gölü) denilen ve orada bir yatırın yattığı söylenen dağgölü (krater) havzasında 9 ay yaşamıştır. Gölü ziyarete gidenler, kendisini görmekte ve orada yaşadıklarını bilmektedirler. Bu bölgede var olan tüm ziyaretlerde ve türbelerde aylarca, yıllarca kaldığı herkes tarafindan bilinmektedir.

Kendi nefsini ıslah etmek için zevk ve eğlenceden tamamen elini çekmişti. Alkollü içki, sigara gibi şeylerin kullanılmasına sıcak bakmazdı. İnsan sağlığına zarar verebilecek her şeye karşı çıkar ve kullanılmamasını tavsiye ederdi.

1937 / 38 Dersim Olayı, Hasan Efendi'nin hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Bu olaydan son derece etkilenmiştir. "Kurunun yanında yaş da yandı, yatırlar seyirci oldu" diyerek bu tarihten sonra her gittiği ziyarete soğuk yaklaşmıştır.

"Bu insanlar[9], yüzyıllardır size niyaz ediyorlar. Yalvarıyorlar. Yakarıyorlar. Bizi zalimin zulmünden koru diyorlar. Siz ise yardımcı olmadınız. O halde ne için varsınız?"

diyerek; halka "Kendine hayrı olmayanın size ne hayrı olur?" diyerek, onları bu mabetleri ziyaretten men etmeye çalışmıştır. "O Erenler ki sizi Dersim katliamından bile korumadılar, artık onlardan ne beklersiniz?" diye ayrım gözetmeksizin hemen tüm ziyaretlere cephe almıştır.

Dersim[10] yöresinde her yıl yüzlerce kurban kesilerek ziyaret edilen Düzgün Baba ziyareti de bundan nasibini almıştır. Ancak Dersim'de yapılan katliamların boyutlarının çok yüksek olması sonucu, Düzgün Baba'nın son gün "topunu ateşlediğini" de ileri sürmüş[11] ve

"Haso kendisine katliam çok ağır olacak, engel olalım dediğinde Haso'yu dinlememiştir. Sonra gördüki zulüm ve katliam çok ağır, kendi de toplarını ateşledi. Ancak çok geç kalınmıştı"

demiştir. Düzgün Baba'nın "tek bir tane top atışı yaptığını ve Dersim'in ıslah edilmesi konusunda fazla ileri gidildiğine kendisininde sonunda kanaat getirdiğini" iddia etmektedir:

Kanunsuz Allah'ın kulları azgın olur,

İsmi aleme Sultan Düzgün olur.

Sultan Düzgün düşman ile dosttur,

İt derisinde yapılan posttur.

Sultan Düzgün Kureyş'in evladı,

İt gibi Alevilere havladı,

Evladı Düzgün'ün Ömer'e oldu karı,

Teslim etti ona küllü varı.

Üç kere asker doldurdu Alevilerin içine,

Alevilere sormadı, kusurun ne? Suçun ne?

Ayrıca yöredeki Ağırgöl, Tüzük Baba, Bağır Paşa ziyaretlerine de çok kızgın olduğunu her firsatta dile getirmiştir. Dersim olayından hemen sonra, kendini bir dönem insanlardan uzak yerlere atar. Uzun süre mağara ve ıssız yerlerde yaşar. Bir yandan aylarca ziyaretlerde kalırken, diğer yandan da ziyaretlere ateş püskürmeye devam eder. Tüm ziyaret ve yatırları katliama engel olmadıkları için, adeta suç ortağı olmakla itham eder. Dersim olayında yatırlara yönelik yazdığı şiirlerden şu kesitler çok önemlidir.

Sorulsa Dersim'in sebebi Mansur

Daima işlediği, günahı kusur.

Kırılan Alevileri Mansur kırdı

Kureyşilerin candan Piriydi.

.........

Sahipsizlerin sebebini soran olmadı

Ziyaretler Hasan'ın sözünü kale almadı.

Dersim civarındaki aşiretlerde yaygın olan eşkiyalık ve ahlaki çöküntünün bir felaketle sonuçlanacağını ve çözüm arayışlarına ziyaretlerden aradığı desteği bulmadığını, şu dizelerle vurgulamaktadır.

Sahipsiz eşkıyaların yaptığı arşa dayandı

Hasani uykuda kalktı uyandı.

1931 de Aşiretleri gördüm

Bunların durumlarını sordum.

Dediler, aç kaldık, susuz kaldık

Dağbe dağ gezip uykusuz kaldık.

Hasani aşiretleri hep gezdim,

Gerçek ziyaretlere name yazdım.

Terbiyesizleri edin terbiye,

İşin sonu gider nereye?

Terbiyesizleri terbiye eder mazlumların ahı, zarı

Üzerine tayin ettirdi Celal Bayar'ı.

Cevap vermezseniz Ulu Divan Pirine,

Sizi atacaklar kıyamet yerine.

Mitralyoza dizdi, süngüye taktı,

Kimisini de gaz döküp yaktı.

Hasan Efendi, pek çok sohbet ve konuşmalarında Dersim olayına değinir ve bu davanın Ulu Divan'a kalacağını söylerdi. Zalimin ve suçlunun yanında mazlumun yandığını ifade eder ve figan eylerdi. Ancak Dersim olayının faturasını, genelde Atatürk yerine Celal Bayar'a çıkarırdı. Dersim Olayı'yla ilgili başka bir örnek:

Atatürk Dersim'in programını çizmişti,

Dersim'e gitmek için ordu dizmişti.

Ordular Dersim'e doldu,

İsmi sonunda Tunceli oldu.

Dersim'i ıslah edip öldürdü,

Olmaz, yaramazı güldürdü.

Olmaz yaramazdır Dersim'in sebebi

Yaraları sarmaya yoktur tabibi.

Yavuz'un devrinde kaçmışlardı dağlara,

Kimseler bırakmadı mor sümbüllü bağlara.

Dersimlileri feci olarak ezdiler,

Makineli tüfekle kurşuna dizdiler.

Çocukları süngülere taktılar,

Kimisini dahi ateş vurup yaktılar.

Hamile kadınların karınların yardılar,

Karnında ki çocukları süngülere vurdular.

Hasan Efendi'nin şiir, beyan ve sohbetlerinden Dersim Olayı, şu şekilde özetlenebilir. Bu olayın tarihsel kökü Hz. Muhammed'e uzanmaktadır. Dost katagorisinde görmesine rağmen sitem ettiği kişiler.

Hz. Muhammed, Hz. Ali'ye “Zülfikâr'ı artık kullanmıyacaksın” dedi. Böylece o günün koşullarında İslamiyeti gönülsüz benimseyenler, bu durumdan cesaret alarak fırsat kolladılar ve Hz. Muhammed'in Hakk'a yürümesinden sonra Hz. Ali'ye cephe aldılar. Bu durumdan ilk sorumlu Hz. Muhammed'dir.

Emevi Devleti'ni 750 yılında yıkarak, daha sonra tüm yetkilerini Hz. Muhammed'in amcası Abbas soyundan gelenlere devreden Abbasi Devleti'nin kurucusu Eba Müslüm 2. sorumludur.

“Hacı Bektaş-i Veli, kuvveti Osmanlı oğullarına verdi. Alevilere zulmü hakaret ettiler. Aleviler içinde de haklı-haksız davası başlayarak birbirlerini kırdılar” sözlerinden anlaşıldığı gibi Hacı Bektaş Veli'yi de sorumlu tutmaktadır.

“Daha sonra Mansur, Hacı Kureyş'i hazmedemeyerek ve Hacı Kureyş'e ettiği ahdü peymanını bozarak ayrıldı. Millet içinde talip muhibabının ikrarı bu yoldadır diye tarikat kurarak, Ben Baba Mansur'um, o Kureyş'dir, diyerek aşiretler içerisinde tefrikatla yalan isnat edip Kureyş'e karşı Baba Mansur, Şıyh Hasaniler ile bir olup, Derviş Cemal'i millet içine göndererek –Ben de Pirim- diyerek milleti kandırdılar. Millet de Derviş Cemal'i Pir etti. Ondan sonra haksız-haklı seçilmez oldu. Derviş Cemal, Kureyşlilere karşı Şıyh Hasanilere kuvvet verip aşiret kurdu. Aşiretler bir birini kırdı. Böylelikle eşkıyalık başladı. Hükümet de bu yüzden eşkıyayı kırdı. Çocukları süngülere taktılar. Dersim'e olan zulmi hakaret hiç görülmemiştir"

Atatürk “Dersimi ıslah edin" demiş; fakat peşini takip etmemiştir. Yetkiyi alan Başbakan Celal Bayar ise ‘’Dersim'i ıslah edeceğim" derken[12] kırmıştır:

Zulmi hakareti Celal Bayar'dır ettiren.

Dünyayi fesada verip bir birine kattıran.

Tarihsel süreçte yaşanan katliamların ve haksızlıkların sorumluluğu konusunda Alevi kaynakları ile hemen ayni fikirdedir. İlk 3 halife ile başlayıp Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde devam eden süreci şiirlerinde işlemiştir. Akıcı bir dilde bol miktarda yazılan şiirlerinden bazıları şöyledir.

Emevilerin yolu geliyor Yavuz'a,

Yavuz'un isbatı herdem Tauz'a

Milletlerin içine soktu ayrı bir din, mezhep,

Milletler bir birine oldular kasap.

..........

İnsanlara Şeytan olursa kılavuz,

Göz önüne alınır Sultanı Yavuz.

.........

Yavuz İslamları bir birine kattı,

Alevilerin namusunu bir pula sattı.

Yavuz'un elinden kaçanlar çıktı dağlara,

Evleri yok, dağlarda sığındılar mağaralara.

Aç kaldılar, çıplak kaldılar,

Hırsız eşkıya oldular.

Yakın tarihe özgü açık bir Demirel karşıtlığı görülür şiirlerinde. Gerek şeriatcılara açık destek sunulmasından ve gerekse ekonomik ve siyasal politikaları ile merkez sağ siyasal cepheye karşı tavrını oldukça belirgin bir şekilde ortaya dökmüştür.

Demirel'e kuvvet veren büyük pınar,

İşleği, süreği, şeytana ayar.

Lânet olsun Büyük pınar size,

Düşman oldunuz hepimize.

Davayı bir iken iki ettiniz,

Yaralarımıza zehir kattınız.

................................................

Şimdi Demirel'dir Alevileri öldüren,

Saidi Nursi'leri şad edip güldüren.

Hasan Efendi'nin derin bir bilgisi ve geniş dünya görüşü vardı. Osmanlı döneminde lise dengi okul olan Rüştiye'den mezun olduğu söylenmekle beraber bu bize pek inandırıcı gelmemektedir. Zira Osmanlı dönemi Rüştiye okulları, sayıca az olmakla beraber, mezun olanları genellikle devlete bürokrat olarak geçerlerdi. Ancak kendi dönemine özgü iyi bir eğitim aldığı ve kendini geliştirdiği bir gerçektir. Bir dönem civar köylerde öğretmenlik yapmıştır.[13] Çok okur ve yazardı. Yazdıklarının bir kısmını her nedense daha sonra ateşe atar ve yakardı. Onu şahsen tanıyanlar geniş bilgi birikimi yüzünden ona "Derya-i Umman" derlerdi. Sohbeti hoş bir insandı. Her gittiği yerde duyan bütün tanıyanları sohbetine katılmak için akın akın yanına koşarlardı.

Elini öpmek isteyenlere elini vermezdi.[14] Israrla elini öpenlerin o da elini öperdi. Bazen çok küçük yaştaki çocuklar ve gençler bu davranış karşısında şaşırırlardı. Kibirden nefret ederdi. Ona göre kibir Şeytan'a özgü bir şeydi. Zamanla nefsini kontrol altına almış, tüm dünya zevk ve sefasından elini çekmiştir. Fazla yemez içmezdi. Son yıllarında ancak belirli ailelere veya kişilere uğrardı. Onun en büyük zevki yanında oturan kişilerle birlikte cenk kitapları okumaktı. Hz. Ali'nin Hayber cenkleri, Battal Gazi'nin kahramanlıkları, Kerbela Vakası … gibi kitaplardan bölümler okunur bu konuda saatlerce sohbet edilirdi. Herkesin kusurunu yüzüne karşı söyler ve kendisini toparlamasını önerirdi.

Üzerinde en ciddiyetle durduğu konu "İkrar"dı. Yörede ayrıca "kivra" [kirve] ve musahiplik bağları olanlar da birbirlerine "İkrar" derler:

Silip pak eyledik, yoktur korkumuz,

Ağır gölü mekân ettik yurdumuz,

Kimselerde yoktur, asla korkumuz,

İkrar, iman olmuş, yolumuz bizim.

İkrar iman yoldaş olsa ne olur,

Dünya ana cadde olur, yol olur,

İnsan olan talip olur, kul olur,

Hakk'a giden yoldur, yolumuz bizim.

Hakk'a doğru giden ikrar, imandır,

Hak ikrar bağında ulu mihmandır.

Ulu divan kurulacak zamandır,

Hakk'ın divanında davamız bizim.

Hasan Efendi'nin şiirlerine yüklediği "giz"i birçok insan farklı anlamda yorumlamaktadır.

Nice bin kez gelip gittim.

Ancak kemalet sırrına yettim.

Özümü, sözümü kâmile kattım,

Katılan söz ikrar imandır.

Kendim Mustafayım, özüm İbrahim,

İsmim Hasan, Haydar, İbrahim'dir dayım,

Yatağım Ali'den verildi payım,

Verilen pay ikrar imandır.

Hasani Saniyim, anamdır İsmet,

Cavidan ilmi oldu kısmet.

Babam Kambere verildi himmet,

Verilen himmet ikrar imandır.

Dünyaya getiren olmuşsun Ata,

Yarattın mazlumu zalim mukadderata.

Zalimi, zorbayı verdin azata,

Cefayı çekene lazım değilsin.

Ali'ye Zülfikâr verdir kırdırdın,

Allahın emri diye emirler verdirdin.

Helalı, haramı kendin yedirdin.

Senden gelen bal olsa zehir olur lazım değilsin.

Ali'nin emeklerini verdin suya,

Kurban olayım o güzel boya.

Ebu Cehil gibi düşersin kuyuya,

Çıkaran yoktur, lazım değilsin.

Gizemli şiirlerinde öne çıkan ayrıntı, her zaman öze dönüştür. Nefsini islah etmeyi ve ilme yönelmeyi tavsiye eden şiirlerinden şu örnek dikkat çekicidir.

Şeriatla, tarikattan ikrarın bendini,

İkrarda erkek, dişi yok, tanı kendini.

Marifetle, hakikatta yokla kaydını,

Nefsini öldürene alda gel beri.

Nefsi Şeytan olan kendisinedir,

Yıkılmış viran olmuş bir binadır.

Çekmiş hançerini Şimir-i fenadır,

Yol Yezidinden uzak olda gel beri.

Şeriat nikâhtır, erkeği, dişisi hakdır.

Tarikat ikrardır, erkeği dişisi yoktur.

Marifetli, hakikatli diyen yalanci çoktur.

Onlara laneti yapta gel beri.

.........

Şeriatın yolu, tarikata gider,

Tarikatta ikrar imana gider.

Marifette canını Hakka kurban eder.

Hakikatta niyazla, kurbanın alda gel beri.

Yeryüzünde ki yanlışların arkasında gördüğü sebepleri ise şöyle değerlendirmektedir.

Kanun görmemiş Allahın vücut azası,

Mukadderatta yazdığı kader kazası.

Kur'anla İncil'dir Allahın kanunu,

Şeytanın eline vermiş her yanını.

Edip eyleyen her şeye kadir Allahtır,

Sözlerim doğrudur, yemini billahtır.

Söz ve şiirlerinde tepki gösterdiği değerlerden biri de Boz Atlı Hızır'dır:

Hızır da bir imdat olmadı,

Alevileri düşman elinden almadı.

Hızır Alevilere borçludur,

Hem de gayet çok borçludur.

Hızır nerde kaldı, kesilen kurbanları görsün,

Tutulan oruçların ve lokmaların hesabın versin.

Abayı ceddimizden bu ana kadar çağırıyoruz,

Hızır kavuş carımıza diye bağırıyoruz.

Hangi darlıkta, esirlikte kurtarmış?

Düşman dibinden mi sarsıp aktarmış?

Düşman daima Alevilere galiptir,

Aleviler düşmana daima mağluptur.

Halka en çok önerdiği şey okumaktı; gençlere çok önem verirdi. Gençlerini okutması için yaşlılara tavsiyelerde bulunurdu. Yoksulluk içinde çocuklarını okutan insanları takdir eder, oku(t)mayan insanlara da "cahil" derdi. Gençlerin okuyup ailelerine, çevrelerine ve halkına faydalı olmalarını isterdi.

Dünya malına fazla ehemmiyet vermezdi. Bununla birlikte oldukça tutumlu bir yaşam tarzı vardı. Lüzumsuz masraftan, süs ve lüks yaşam tarzından hoşnut olmazdı. Mertliğe, misafirperverliğe, dayanışmaya çok önem verirdi. Hiç kimseyi dışlamazdı. Varlıklı ailelerin zenginliklerini toplum içinde öne çıkarmasını hiç hoş görmezdi. Mali zenginliğin, gönül zenginliğine hizmet aracı olmasını arzu ederdi.

Her zaman doğru olmayı, iyi ahlakı, büyük-küçük sevgisini, mütevazi ve alçak gönüllülüğü, önermiş, kan davalarından, kinden, nefretten, kibirlikten, zalimlikten, şiddetden, yalan-dolandan, kul hakkından uzak durmayı öğütlemiştir.

O dönem yöre geleneklerinden toplumsal bir sorun olan başlık parasına açıkça karşı çıkardı.[15] Başlık parasının bir yıkım olduğunu, bu geleneğin kesinlikle Alevilere yakışmadığını ve kalkmasını tavsiye ederdi. Anne-babalara “Allahın emri tek degil, çift taraflı olur. Bu yüzden evlendirmek istediğiniz kız ve oğlanın birbirlerine muhakkak gönlü olmalıdır” derdi. Feodalizmin çözülme süreci ile birlikte azalan başlık parası geleneği, onun başlattığı girişimlerle Erzincan civarında daha süratle çözülmüş ve "süt hakkı" adı altında kızın annesine sunulan küçük bir meblağ dışında oldukça azalmıştır.

Kız veya erkek evladı arasında asla ayrım yapmazdı. "Hepsi de evlattır. Yeterki hayırlı olsun” derdi. Kadın hakları konusunda Hz. Fatma'yı öne çıkaran birçok şiiri vardır.

Erkektir, dişidir diyene lânet,

Hatice, Fatime'den alındı himmet.

İkrar kapısıdır, farz ile sünnet,

Kablel Entemutu al da gel beri.

Yol Yezid'i daima yolu bozar,

Şeytanın kuludur, eyleyin hazar.

Hatice, Fatime ona lâneti yazar,

Nâr-ı cehenemi sal da gel beri.

..........

Doğum ile isbat olundu vücut,

Rahmet çesmesi Fatime'den mevcut.

Cümlemiz bir birimize eyledik sücut,

Talipten ötesi yok dediler.

Evlilikte tek eşliliği savunan ayrıca şu şiiri vardır.

Buyruğun gömleği ikidir,

Biri nikâh çekmez çekidir.

İki can bir gömleğin hakkıdır,

Hakk'ın emri ceset ile candır.

Hasan Efendi bir yurtseverdi. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı desteklediğini ve Atatürk (Dersim olayında sitem etmektedir) devrimlerini onayladığını pek çok şiirinde dile getirmiştir.[16] Özelikle Ulusal Kurtuluş Mücadelesi hakkında birçok şiiri vardır.

İbadet düşmana karşı cephe almaktır,

Düşmanı ülkeden sürüp atmaktır.

Mustafa Kemal düşmanı çıkardı ülkede,

Düşmandan bir eser kalmadı ülkede.

Atatürk kötü mü etti, hey gidi yaramazlar,

Namusunu, vicdanını arayıp soramazlar.

Namazı arayan düşman elinde esir olur,

Olanca kazancını elinden çıkarıp fakir olur.

Haince nankörlük yapmayın Atatürk için,

Sizi düşman esaretinden kurtardı, düşünün.

Mustafa adına Atatürk giydirdiler,

Sırmalı kürkün hayırlı olsun dediler.

Mustafa Kemal gitti Hacı Bektaş'a,

Malını has etti Cemal Kardaşa.

Cemal elini vurdu dalına,

Kuvvet verdi, ayağına koluna.

Alınan kuvvetle Rumları aldı, sattı

Sürdü Rumları denize kattı.

Türkiye'nin kızlarını, namusunu düşman aldı,

Düşman ordusuna ateş saldı.

Şimdi Nurcular Ataya lânet okuyorlar,

Yeniden halı, kilim örneği dokuyorlar.

Başköylü Hasan Efendi söz ve şiirlerinde açık bir şeriat karşıtıdır. Bunu sohbetlerinde de dile getirirdi. İbadetin şekil ve biçimde olmayıp özde olmasını savunurdu. Buna rağmen Erzincan civarındaki Sünni-Hanefi inancından olan vatandaşlar Hasan Efendi'ye çok yoğun bir saygı duyarlardı. Hiç kimse onu incitmeyi, onunla tartışmayı göze alamazdı. Bundan kaçınırlardı.[17] Tartıştıklarında ilahi bir gücün kendilerine ceza vereceklerine inanırlardı.

Şeriat namazla, oruçla değil,

Hakk'ın Cemaline, didarına eğil.

Şeriatın manası şerri at,

Gönlünü Hakk'ın emri rızasına kat.

Doğru ol, doğru tut emri,

At sırtındaki semeri.

Namaz, oruç, cami sendedir,

Bilir misin, imam, iman kandadır.

Ahmak mihrapla kıbleyi senden ara,

Önüne verme, çevir didara.

Nurcular Muaviye'nin dölü,

Ömer'den alıyorlar yolu.

İmamla, iman kalb evinde kimdir kurtaran seni,

Kalpteki dev'i çıkarırsan kalbin olur Hakk'ın evi.

İnsan olan Hakkı ibadeti kendinden bilir,

Şerri atmaz isen sana kim şefaat verir.

Sonra şefaat menziline giremezsin

Eğer Hakk'ı fehmedip kendinden bilemezsin

Hasan Efendi şeriat yanlılarını, zalimleri ve riyakârları aynı kategoride değerlendirir.

Yavuz'la Muaviye'nin tefrikatı birdir,

Şeytan bunlar arasında gizlenmiş sırdır.

İslam içerisinde çok tefrikat yaptılar,

Hakk'ın emri rızasından dışarı saptılar.

Hacabaş hiç kalmazdı İslam olurdu,

Hakk'ın emri rızası yerini bulurdu.

Hasan Efendi'nin bazı şiirlerinde Allah'ı da eleştirmektedir.

Allah'tır sebep olanların başı,

Kurumaz oldu gözlerdeki yaşı.

Allah'tır eşkıyaların başı,

Hille, fırıldakla dönüyor işi.

Fırıldağı çevirdikçe Şeytan'ı kalkar,

Milletleri birbirine düşman ederek yakar.

Allah'ın emriyle Şeytan dönüyor,

İnsanları yakıp yandırıyor.

Sanmayın Şeytan Allah'tan sürgündür,

Allah ile beraber, toylu, düğündür.

Biri birinden hilebaz, fırıldakçı desise,

Yazdıklarımdan alın doğruca bir hisse.

Allah'ın emrine, sözüne inanmayın,

Sakın, sakın inanıpta kanmayın.

Allah'tır milletleri birbirine takan,

Allah değil midir, varıp kül edip yakan.

***

Nice bin kez gelip gittim,

Ancak kemalet sırrına yettim.

Özümü, sözümü kâmile kattım,

Katılan söz ikrar imandır.

İmtihan olduk, imtihan bitti,

Kırk birde defterine kaydetti.

İkrar, iman carımıza yetti.

Dünya ahiret korkusu yok dediler.

Alevi-Bektaşi inancında büyük yeri olan Pir kavramı için bağlılık ve karşılıklı denetleme anlamında şiirleri vardır.

Pir'de taliptir kendini bilirse,

Sarraf kıymetlidir cevahir alırsa.

Talibi okutur, manadan dersini alırsa,

Talip hırstan, nefsden beri olursa.

Galip Hakk'ın emri kanun, buyruktur,

Güzel manalı dersleri fazladır, çoktur.

Haktan ayrı, gayrı yoktur, emrine tabidir,

Ak defterde okunan talip hesabıdır.

Bu yol talip üzerine kurulmuş,

Haktan böyle emir fermen verilmiş.

Ulu divanda talip olanı seçerler,

Talip yoluyla Hakk'ın kapısını açarlar.

Talip yolun buyruğu malıdır,

Hal içinde hal olmuş, halidir.

Başköylü Hasan Efendi, cem ayininde kadın ve erkek, 7'den 70'e tüm canların bir bütün olarak orada yerini alması gerektiğine inanır. Özellikle 40'lar cemine çok önem verir. Buraya sadece taliplerin girmesi gerektiğini ileri sürer. Bir beyanında şöyle demektedir.

“Cem kapısı Fadime kapısıdır. O kapıya Talip olanlar girer. Başkası giremez. Aralarında erkek – dişi yoktur. Cümlesi birbirine kardeş, bacıdır. (...) O kapıdan içeri Hak var. Hak, sağı, çürüğü, haklıyı, haksızı ayıracak Ulu divandır. Cem Hakkın evidir. Hakkın evinde yalan, dolan, fuşku, ficur, haset, fesat, kin, kibir, gurur, adavet, kıy, kıybet, dedikodu yoktur. Çünkü o Cem, şek(il)siz, şüphesiz Ulu Yaradanın Hak kapısır."[18]

İslam dininin, Hz. Muhammed'in Hakk'a yürümesinden hemen sonra yolundan ve amacından saptırıldığını söyler. Bu konuda Hz. Muhammed'in eşi Ayşe'yi, Ehlibeyt'e cephe aldığı için, çok ağır dille eleştirir. Kuranıkerim'in eksik toparlandığını, 116 sure 6666 ayet varken, 2 sure ve 365 ayetin eksik toplandığını (toplattırıldığını) vurgular.

Hasan Efendi Başköy'de yaşadığı evde Hakk'a yürümüştür.[19] Anlatılanlara göre aynı gün şu şiiri kaleme almıştır:

Mürşüd olanın doğrudur özü

Hakk'a doğru gider yolu izi

Nur ile nurlanır Cemali, yüzü

Zatsız, sıfatsız mürşüd olur mu?

Mürşüdün kalbi nur ile doludur

Hakk'ın emri-rızasının oğlu, kuludur

İnsanların açılan sevgili gülüdür

Kara çalıdan açılan gül mürşüd olur mu?

Ben mürşüdüm diyen yalancı kezzap

Caferiyim deme, mezhebin hangi mezhep?

Narı cehennemde çekecek azap

Hakk'ın emrini tutmayan mürşüd olur mu?

İkrarsız kimin malı helaldır kime?

İnanmıyan baksın kitabı cime

Hakkı görmiyen gözler gelsin avucuma

Kendini görmiyen kör mürşüd olur mu?[20]

Taus-u Melek'te Alim-i ulema idi

Benlik gururla silindi kaydı

Hakkın divaninda ayağı kaydı

Özünde gurur olan mürşüd olur mu?

Gönlü gözü var dünyalıkta

Yolu zulüm kalmış aralıkta

Can gözü ile görmiyen kalır karanlıkta

Canan'a ermeyen mürşüd olur mu?

Mürşüd şeriatın şerrini atar

Malını tarikatın varına katar

Marifette kıymetli cevahir satar

Hakikat damgası olmayan mürşüd olur mu?

Bir bakış ile dört köşeyi görmeli

Hakk'ın gizli sırlarına ermeli

Dost evine edep ile varmalı

Güzelde gözü olan mürşüd olur mu?

Hasaniyem, mürşüdüm dükkânı cevahirdir

Nüfusu dağları, taşları eritir

Diriyi öldürür, ölüyü diriltir

Böyle bir makamda olmayan mürşüd olur mu?

Hakk'a yürümesindenden bu yana uzun süre geçmesine rağmen unutulmamış, ıssız Başköy yolları gelen ziyaretçilerle dolup taşmıştır. Akın akın türbesine koşan bu ziyaretçilerin kimi ona bağlılığını yenilemekte, kimileri de manevi mirasının gelecek nesillere aktarılmasını arzulamaktadırlar.

Ziyaretçiler türbesinde dilek tutmaktadır. Türbesi, değişik amaçlı ziyaretçiler tarafından ziyaret edilmektedir:

Hasan Efendiye bağlılıklarını vurgulamak için gelenler: Bunlar ona olan sevgi ve inancı içlerinde taşımakta, kuvvet aldıkları manevi güce şükranlarını sunmaktadırlar.

Şükran ziyaretinde bulunanlar: Genellikle aile bireyleri yurt dışında olan, batı veya güney sahillerine göç eden aileler. Bunlar izine geldiklerinde, memlekette kalan yakınları ile birlikte kalabalık bir aile topluluğu olarak ziyarete gider ve manevi bağlılıkları yanında, sağlık ve esenliklerinin devamı, kurulu düzenlerinin sekteye uğramaması dilek ve temennileri içinde sükranlarını sunarlar.

Hasta olanlar: Ağır ve tedavisi zor bir hastalığa yakalananlar. Ziyaretlerinde gözyaşı dökerek niyazda bulunur ve şifa talep ederler. Bir kısmı gelirken oruçludurlar. Dua eder, ağlar ve merhamet dilenirler.

Kısmet dileyenler: Halk arasında ki adı ile "murad"’ isteyenler. Gelin ve damat adayları, bir kız veya oğlana âşık olup muradının yerine gelmesi temennisinde bulunanlar. Kendi olanakları ile sorunlarını çözemedikleri için, destek arayanlar; aile zoru ile istemediği biri ile evlendirilmek istenen kızlar; sevdiği kız ile evlenmesinde problem yaşıyanlar; âşık olduğu kişiden olumlu yanıt alamayanlar; kendi deyimleri ile "helal süt emmiş’’ gelin arıyanlar; oğullarına hayırlı bir nasip dileyen analar vb.

Evladı olmayan aileler, çocukları hep kız olduğu için erkek evlat isteyen anneler, sağlıklı doğum yapmak dileğinde olan hamile kadınlar, hayırlı evlat isteyen atalar vb.

Başı darda olanlar: Örneğin bir yakını cezaevinde olanlar, ağır bir borç yükü altında ezilenler, oğlu askerde olup sağ-salim tezkere almasını isteyen analar, gurbetten gelmeyen veya kaybolan yakınından haber alamıyanlar.

Destur isteyenler: Örneğin yeni yapacağı evin temelini atmadan önce gelip cesaret, güç-kuvvet dileyenler, yüzünün akı ile bir işin altından kalkmak isteyenler. Yeni aldığı arabasının trafikte kaza ve belalardan korunması, açtığı dükkân veya işyerinin gelir getirmesi dilek ve temennilerinde bulunanlar.

Aldığı diplomanın uğurlu olmasını dileyenler: Örneğin mezuniyet töreni sonrası öğretmenler, ehliyet alan şoförler, her hangi bir kursu bitiren kursiyerler vb.

Yakınları ile birlikte gelen meraklılar: Hasan Efendi'ye inanmayan, ancak yakınlarının ısrarlarına boyun eğenler. Hoşgörü veya tevazü göstererek gelenler. Türbeyi ve Başköyü merak ettikleri için gezi niyetli gelenler.

Türbe üzerinde yapılan pazarlığın uğurlu gelecegine inanlar.

Tövbe için gelenler: İşlediği bir kusur veya suç için vicdan azabı çekenler. Suçun cezai yaptırımından korkup en az bedelle kurtulmayı umanlar. Artık yanlış şeyler yapmayacağına karar verip geçmişin izlerini silmeye çalışanlar, yaşamlarında yeni bir sayfa açma umudu taşıyanlar.

Bir kısım ziyaretçiler türbeyi ziyaret eder, mezarın yanında dua eder, uzanır ve uyumaya çalışırlar. Rüyasında Hasan Efendi'yi görmenin uğur getireceğine inanılır.

Ancak gerek köy ve gerekse türbe, sosyal ve siyasal olumsuzlukların pençesinde can çekişen bir kültürün ayakta kalan son kalıntıları olarak Hasan Efendi'nin ağzından bizlere seslenmektedir:

Millet sizin için yandım tutuştum,

Gerçek erenlerin yurduna düştüm,

Düşmanınıza dost olandan kaçtım,

Yazıyı yazın mezarım kaybolmasın.

www.alewiten.com, 11.3.2003


 

[1] Bu yazının hazırlanmasında kaynak sunan Hasan Efendinin manevi oğlu Sn. Kamer (Ağa) Canpolat Dedeye, Varlığın Doğuşu adlı kitabında Hasan Efendiyi anlatan Sn. Pir Sultan Özcan'a, Amcam Sn. Mehmet Ali Balaban'a ve Babam Sn. Haşim Balaban'a teşekkür ve şükranlarımı sunarım.

[2] Çayırlı'nın eski ismi Mans'dır.Erzincan'dan 114 km.uzaktadır.

[3] Bir dönem Nahiye olan Başköy'ün hangi tarihlerde kurulduğunu tesbit edemedim. Eski Başköy harabe ve kalıntıları büyükce bir köyü andırır. Sürekli göç veren ve giderek küçülen Başköy kısa bir süre önce yerini yeni kurulan köye bıraktı. Yeni Başköy 15 hanelik bir köydür ve eski köyden birkaç yüz m. mesafededir.

[4] Keşiş Dağı'nın yüksekliği 3000 m. ve üstündeki krater Aleviler tarafindan kudsi görülen Ağırgöl (Aygır gölü) adında bir ziyarettir.

[5] Bu tesbit 2000 yılı itibarı ile geçerlidir.

[6] Hasan Efendi'nin soyadı Canpolat'tır.Kendi tabiri ile adı Haso'dur.

[7] Ancak Başköy ve yakın civardaki bazı köylüler, başta Hasan Efendinin aşireti olup halk arasında "Kör Kureyşler" olarak bilinen ve talipleri olmayan Dede'ler genellikle Başköylü Hasan Efendi'yi sevmezdi.

[8] Kamer Dede halk arasında Ağa ismi ile tanınır. Sıra ile Emine, Naciye, Ali, Makbule, Fadime, Hasan, Elif, Erengül isimli 8 çocuğu vardır ve hepsi evlenmişlerdir.

[9] Burada kast ettikleri Alevilerdir.

[10] Tunceli

[11] Halk arasında Düzgün Baba'nın toplarının olduğu, Dersim Olayı'nın son günlerinde Düzgün Baba'nın top atışı ile Dersim savunmasına geçtiği inancı mevcuttur. Daha sonra Hasan Efendi, “Düzgün Babanın Topları” olarak bilinen bu taşları alıp firlatmış ve sağa-sola dağıtmıştır.

[12] 1. Bayar Hükümeti, 1 Kasım 1937-11 Kasım 1938; 2. Bayar Hükümeti, 11 Kasım 1938-25 Ocak 1939.

[13] Bu yörede Eşperek, Karataş”, Semek gibi köylerde öğretmenlik yapmıştır. Bu köylerin bir kısmının isimleri gelinen aşamada devlet tarafından değiştirilmiştir.

[14] Yörede ki Aleviler yaşca kendisinden küçükte olsa dedelere saygı gösterir ve ellerini öperler. Bu davranış ona saygı ve ceddine bağlılık anlamına gelip, ayrıca alçak gönüllülük ifade etmektedir.

[15] 1959 yılında bir gün bizim eve ziyarete gelir. O gün tesadüfen komşularımızdan Şahhüseyin Sarıkaya dedenin kızı Firdevs'in, Çayırlı / Mantara köyünden Zeynel dedenin oğlu Ahmet ile düğünü vardır. Kızın babası, Hasan Efendiye gelerek düğüne gelmesini ısrar eder. Bu arada oğlan babası Zeynel dede, bazı misafirlere başlık parası olarak kesilen 1000 liranın, 500 lirasını ödemiyeceğini, hem mali durumunun iyi olmadığını, hemde zaten başlığın çok yüksek olduğunu fısıldar. Bunu duyan kız babası “Zeynel dede ne demek 500 lirayı kesmek. (...) kızına daha yüksek başlık parası kestiler, benim kızım ondan aşağı mı? Ben hakkımı kimseye bırakmam" diyerek öfkelenir. Oğlan babası ise mali durumunun iyi olmadığını, anlayış göstermesini söylemesine rağmen ikna edemez. Tam o arada Hasan Efendi, kız babası Şahhüseyin dedeye dönerek "Şu milletin huzurunda 1000 liranın tümünü bağışlayacaksın” der. Kız babası şaşkınlıkla “Efendi bu olacak şey mi? Ne demek 1000 liranın hepsini bırakmak?" diye tepki gösterir. Hasan Efendi bunun üzerine “Madem sözümüz dinlenilmiyor neden beni düğüne davet ettin?" diye sorar. Zor durumda kalan Şahhüseyin dede “Efendi madem sen öyle takdir etmişsin, ben de almıyorum. Sana 1000 lira değil, bütün varım-yoğum, hatta canım feda olsun’’ der. Ve böylece başlık parası geleneğinin en etkili olduğu bir dönemde yörede belki ilk defa başlık parası alınmamış olur. Hatta gelenekler çerçevesinde kızın ağabeyi Ali Baba'ya hediye (halet) edilmesi gereken saat de alınmaz. Hasan Efendi oradakilere şu nasihatte bulunur: “Başlık parasını bir yarış olarak kullanmayın. İlle de kızıma çok mal vereceğim diye de oğlan ailesini fazla başlık ödemeye zorlamayın. Oğlan ailesi ayıp olmasın diye sizin istediği parayı ya borç alarak, ya da bazı mallarını satarak temin etmeye çalışacaktır. Düğün sonrası oğlan ailesi düğünün mali yükünü azaltmak için yeni evli oğlunu gurbete gönderecektir. Kaldi genç yaşta nikâh altına aldığınız gençlerin ayrı kalmasının vebali sizin omuzlarınızda olacaktır. Bunun için kızınıza fazla mal vermek için ne kendinizi zorlayın, ne de oğlan ailesini… İmkânlarınız ne kadar müsaitse kızınıza o kadar mal verin ama sakın başlık parası almayın!"

[16] Evlatlığı Kamer dede bu konuda şöyle diyor: “Babam Atatürk'ü severdi. Yanliz Dersim olayından dolayı da sitem ederdi. Bir gün şöyle dedi . 'Eğer Atatürk yurdu kurtarmamış olsaydı şimdi bizim ismimiz Konstantin falan olurdu'".

[17] Anlatılanlara göre, Hasan Efendi bir tarihte Hacca gider. Alevi olduğunu bildikleri için, Hacca birlikte gidenlerin bir kısmı yolda kendisini denize atmak isterler. Efendi onlara “Beni denize atın ki, Hacınız kabul olsun” deyince gelenler korkar ve bundan vazgeçerler. Ancak Cidde'ye giderken onu uçağa almazlar. İndiklerinde Hasan Efendi'yi kendilerinden önce orada görürler.

[18] Pir Sultan Özcan: Varlığın Doğuşu. Beyan eden Başköylü Hasan Efendi. İstanbul 1992: 138-140. Bu esere zaman zaman eleştiriler yöneltilmektedir. Ancak, eleştiriler genelde Pir Sultan Özcan'ı hedef almaktadır ve özetle 2 noktada yoğunlaşmaktadır: Hasan Efendi'nin, Mustafa Kemal Atatürk'e, Dersim vakasında çok sitem etmesine rağmen büyük sevgisi olduğu, devrimlerini desdeklediği, ancak kitapta bunun yeterince işlenmediği iddia edilmektedir; Pir Sultan Özcan'ın, Hasan Efendi'ye özgü bazı deyimlere kendi yorumlarını kattığı ileri sürülmektedir.

[19] Anlatılanlara göre, o gün (01.07.1973) Hasan Efendi'nin misafirleri vardır. Efendi ev halkına bir kaç defa “Acele edin, yoksa yemek ortada kalacak" der. Misafirlerden biri, “ Efendi ne demek oluyor bu ?” diye sorunca, cevaben “ Yolcu yolunda gerek” yanıtını alır. Acele edilip sofra hazırlanır. Yemek yendikten sonra Hasan Efendi'nin yatakta hareketsiz duruşu dikkati çeker. Yanına yaklaşılınca görülür ki Hakk'a yürümüştür.

[20] Bu dörtlük türbesinde mezar taşına da yazılmıştır.