Kutluay Erdoğan

Alevilerde Dedelik Kurumu ve Değişme Olgusu Karşısında Toplum Yapısı

Aleviler, İmam Câfer es-Sâdık mezhebine mensupturlar. Müslümanlık inançlarını tarikatları doğrultusunda “İmam Cafer Buyruğu”na göre yürütürler. Cemlerde "Görgü Cemi", "Abdal Musa Lokması", "Oniki Hizmet Cemi"ni usul ve erkânı ile yürüten görevlilerin başında “dede” gelmektedir ve dedeye “Sercem” de denilmektedir.

Dede olmadan cem-cemaat kendi arasında herhangi bir dini toplantı yapamaz. Buna inançları engeldir. Dedelerin Hz. Muhammed’in soyundan (Ehlibeyt'ten) geldiğine inanılır ve onlara saygı ile bağlıdırlar. Onların ellerinde kutsal saydıkları ve bağlandıkları ocaklara ait icazetleri veya şecereleri vardır. Bu şecereler, ocaklı uluların babadan oğula devam ettirdikleri kayıtlı, kayıtsız belgelerdir.

Kerbela olayından sonra Ehlibeyt soyuna ve onları sevenlere karşı baskılar şiddetlendi. Bu nedenle insanlar yurtlarını bırakarak canlarını kurtarma çabasına düştüler. Hz. Hüseyin’in soyunu takip eden “Seyyid”ler, yüzellibini aşkın taraftarı ile Türkistan’a göçtü ve Türkler arasında izlerini kayıp ettirerek huzurlu yaşama ortamı aradılar. Hz. Hasan’ın soyundan gelenler de “Şerif” adı ile Kuzey Afrika’ya göçtüler.

Müslüman Araplarla temas etmeden önce Türkler çeşitli dinlerin etkisinde kalmışlardı. Başlangıçta bu inançları gök ve yer natural dinlere dayalı idi. Baksi, Kam ve Şaman adındaki din adamları dinsel törenleri yönetmekteydiler. Asya bozkırlarında konar göçer bir hayat tarzı sürdüren Türkler için gök, dağlar, ovalar, sular, ağaçlar kutsaldı.[1] Çin'in ve Hint’in etkisi sonucunda boylar arasına Maniheist ve Budist inançlar da girdi. Türklerde bu etkiler karşısında düşünce ve inançlarda değişmeler ve gelişmeler oldu. Her canlının bir koruyucu ruhunun olduğuna inançla kendine özgü bir din oluştu (Türk Paganizmi) veya ruhlar dini diyebiliriz. İnançlarına göre kötü ruhların gazabına uğramamak için koruyucu ruhlara sığınılıyordu. Koruyucu ruhlar, hayvanlar arasında da mevcuttu. Kartal, doğan, şahin, kurt, koyun, keçi vb. hayvanları sayabiliriz. Bu yaratıcı ruhların yaşadığına inançla “ong-un”lar ve “Töz”ler kavramı gelişti. Kurulan devletler bu sembollerden anılır oldu. Karakoyunlu ve Akkoyunlular gibi hatta mezarlarına da koyunbaşı ve gövdeli taşlar koydular. Bu inançlar, mitolojik bir görünümle hayatlarına girdi. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu’ya güvercin donunda geldiği, onu gözcüsü Karaca Ahmed’in şahin kılığında karşıladığı menkıbelerde anlatılır oldu. Böylece, ruhlar dini haline gelen Şamanlık inançlarını idare eden babalar, kendilerinden sonra görevi oğullarına devretmeleri ile babadan oğula geçen bir kurum haline geldi. Herkes Şaman olamazdı.

Oğuzlar “Müslümanlığı kabul edince, “Türkmen” adını aldılar. Araplar, Müslüman Türk’e “İmanlı” anlamında “Türk-i İman” deyimini kullandı. Bu kelime konuşma dilinde Türkman veya Türkmen adı ile anılır oldu. Bu kelime üzerine daha değişik açıklamalar mevcuttur.[2]  İnançlarından bir şey kayıp etmeden Müslümanlığı kabul eden Türkmenler, şiirlerle ifade ettikleri ruh yapılarını İslamiyet içinde de devam ettirdiler.

Evin eşiği ve ocağı da kutsal sayılırdı. Karı-koca eşitliğine dayalı ocağın dumanının tütmesini bu kutsama ile açığa vururlardı. Asya’da olduğu gibi Anadolu’da da kutsal sayılan uluların ocakları, kutsal sayılarak ziyaret edilir; onlara adaklar adanır ve kurbanlar kesilirdi. Bu ocaklarla birlikte yüksek dağ tepeleri de kutsandı. Bu dağ tepelerine, inançlarına göre Gök Tanrı'ya yakınlığı nedeniyle, ulu bildikleri Şamanları ve Seyyidleri defin ettikleri gibi, dağlar bu adlarla anılır. Örneğin; Doğu Anadolu bölgesinde bu dağların tepelerinde Allahu Ekber Baba, Kumru Baba, Akbaba, Gökçe Baba gibi yatırlar vardır. Göçebeler devamlı hareket halinde olduklarından, ölen yakınlarını nirengi noktası olarak belirledikleri bu dağ tepelerine gömerlerdi. Göçen Türkler mevsimlerin belirli zamanlarında, buralardan geçerlerken ziyaretlerini yaparlar, kurbanlar keserlerdi. Yerleşik duruma geçen Türkler de yaylaya çıkarken veya ekin biçmeye başlamadan, töreleri gereğince saygı duydukları dedelerin idaresinde sürülerini alarak bu dağ tepelerine gelirler, günlerce kalarak Şamanlık ayinlerine benzer törenlerle kurbanlar keserler, sürülerine ve canlarına bir hastalık gelmesin diye dualatırlardı. İnançlarına göre hastalıklı gelenlerin sağlıklı olarak döndükleri inancı yaygındır.

Horasan, eski medeniyetlerin yoğunlaştığı bir yerken, İslamiyetin kabulü ile tasavvuf cereyanının merkezi durumuna geldi. Türkler bu yetişen mutasavvıf ermişlere “Bab” yani baba adını veriyorlardı. Dervişler Türk-İslam tasavvufuna ait düşüncelerini göçerli Türkler arasında yaymaya başladılar. Bu mutasavvıf dervişler arasında, "Pir-i Türkistan" namı ile bilinen Ahmed Yesevi Türk düşüncesinin önderi oldu. Dinsel yazdığı şiirleri, dilden dile dolaşır oldu. Yetiştirdiği halifeler ve ozanlar, toplumun gözü, kulağı ve dili oldu. Ayinleri idare eden ve toplum içinde saygınlık kazanan bu insanlar, İslamiyeti kabul etmekle, yerlerini dede, baba, şeyh ve ata gibi dervişlere bıraktılar veya Müslümanlıktan önceki din adamları, Müslümanlığı kabul etmekle birlikte Şaman, Kam, Baksi iken dede, baba veya derviş oldular. Böylece, halk aynı inançlarla bağlandı.

Gazneli, Karahanlı ve Selçuklu Devletlerinin sultanları İslamiyeti Türk törelerine adapte eden bu sofilere, (Dede, Baba, Şeyh) Hz. Peygamber soyundan gelen Şerif ve Seyyidlere karşı saygılı davrandılar. Osmanlılar zamanında da aynı saygı devam etmiştir. Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatma ve Hz. Ali’den gelenler kayıtlara geçirilmiş; herbirine birer şecere verilerek vergiden muaf tutulmuşlar, geçimlerini sağlayarak kadar arazi verilmiş; hayvan beslemeleri sağlanarak güvence altına alınmış, yolculuklarında da her türlü kolaylık sağlanmıştır. Bunlar için bir de daire kurulmuştur.

Osmanlı Devletinde Seyyid ve Şeriflerin başkanına Nakibü'l-eşraf adı verilmektedir. İlhanlılar ve Memlükler zamanında da buna benzer daireler vardı. ilk defa Osmanlılarda 1400 yılında Yıldırım Bayezid zamanında bir daire kuruldu. İlk göreve Bağdatlı Seyyid Ali Natta getirildi. 15. yüzyılda kurumlaşan bu makam 1922'de saltanatla birlikte kaldırıldı. Bu dairenin görevi, Osmanlı bünyesinde ne kadar kayıtlı seyyid ailesi varsa onların kayıtlı defterlerini tutmaktı. Bu deftere Şecere-i Teyyibe denirdi. Ayrıca eyaletlerde de Nakibü’l-eşraf kaymakamları denen vekiller bulunurdu. Görevleri seyyid ve şeriflerin durum ve tutumlarını izlemekti. Kusurlu davranışları bu defterlere kayıt edilerek cezalandırıldıkları olurdu. Suç işleyen seyyidin yeşil sarığı çıkarılır, cezası verildikten sonra yine iade edilirdi. Seyyid soyundan geldiklerini iddia edenlere, şecereli seyyidlerin tanıklığı ile kanıtlanırsa, seyyidlik beratı verilirdi. Bu beratların bir kısmını da iltimas ve rüşvetle verildiği şikâyetlerin yayılması üzerine verilen beratları incelemeye alındı ve büyük çoğunluğu iptal edildi.

17. yüzyılda Köprülü Mehmet Paşa'nın seyyidlik icazetleri ile ilgili denetimi devam etmiş, yalnız Konya yöresinde 120 aileye ait berat iptal edildiği gibi, Antep bölgesinde de III. Selim döneminde bine yakın seyyidlik icazetinin para karşılığında dağıtıldığı tespit edildiği için, iptali yoluna gidilmiştir. Bu icazetlerin, beratların düzmece çıkarılan soy kütüklerine dayalı olduğu görülmüş ve bu durum ticaret aracı olmaya başlanmıştır.

Bu beratların ilki 734 yılında Kureyşan ocağına verilmiştir. Selçuklular döneminde I. Alaeddin Keykubat Erzincan yöresine gelerek o yörede yaşayan oymakların ileri gelenlerini biraraya toplayarak, İslam dinini iyi bilenleri tespit edilmesini istemiş, dinin iyi şekilde öğretilmesini emrederek, bu kişilere Hz. Peygamber soyundan geldiklerine dair icazetler verdirmiştir. Seyyidlik beratı olan her öğreticiye de "hakullah" adı altında menkul veya gayri menkuller bağlanmıştır. Yine bu düzmece beratların daha evvel Abbasilerde ipsiz, sapsız deli ve Ehlibeyt dostu olmayan kimselere verildiği belgelerde yer almaktadır. Bu menfaate dayalı belgelerin verilmesi Memlükler, İlhanlılar, Osmanlılar zamanında Erdebil, Kufe, Kerbela, Mekke, Medine, Hacı Bektaş gibi birçok merkezlerde de devam etmiştir. Bu dönemlerde gerçek peygamber soyundan gelenler, tıpkı Mehdi gibi kendilerini saklarlarken, bazı insanlar bu payeleri almışlardır.

Müslümanlığı kabul eden Oğuzlar, eski inançları olan Şamanken, Kam veya Baksi iken dede, baba veya derviş oldular. Eskiye dayalı bu soylu insanların mensup olduğu ailelere büyük saygıları Müslümanlıkla birlikte devam etti. Bu durum toplum tarafından yadırganmadı. Bu sefer bu dede veya şeyhler Müslümanlık yapısı içinde kendilerine bir tutanak olarak şecereler düzenlettiler. Seyyidlik beratları alanlar, bağlılıklarını imanlardan birine kadar vardırdıkları gibi, Hz. Adem'e kadar bu işi görenler oldu. Bazıları da bu aileye mensup olmadığı halde, damat olarak girenler de bu unvanlardan yararlandı. Bunların yanında Hz. Peygamber'in soyundan gelip de Emevi ve Abbasi zulmünden kaçarak Horasan yöresinde Türklere sığınan ve Türklerin yaşayışları benimseyen imamlarda vardı (nitekim bu imamlara ait Horasan yöresinde mevcut mezarları tanıktır).

Türkler arasına sığınan bu Ehlibeyt sevgisi ile dolu insanlar, masum olduklarını, her türlü baskı ve zulme uğradıklarını oba oba anlattılar. Özellikle Kerbela da Hz. Hüseyin’in şahadetinin Türk ozanlar tarafından destanlaştırılarak anlatılması Türkleri Müslümanlığı daha kabul etmemişken bile taraf durumuna getirdi.  Ahmed Yesevi'nin öncülüğündeki tasavvuf hareketi, bütün Horasan yöresini etkisi altına aldı. Bu sıralarda Moğol baskısı sonucu (13. yüzyılda) değişik boylara ve ocaklara mensup Türkler, Anadolu’nun her yerine dağıldılar. Anadolu’ya gelen Türkler arasında dede, derviş ve baba gibi din mensupları da vardır. Bunları halk, Horasan Erleri, Erenleri, Alp-Erenler veya Tahta Kılıçlı Dervişler diye anıyordu. Bu geleneği daha çok Aleviliği benimseyen Türkmenler sürdürmekteydi.

Horasan Erleri diye bilinen dervişlerden; Dede Kargın, Abdal Musa, Baba Mansur, Hıdır Abdal, Garip Musa, Seyyid Resul, Gözü Kızıl, Ağu İçen, Karadonlu Can Baba, Sarı Saltuk ve bunlarla birlikte gelen mutasavvıflar ve ermişler aracılığı ile tarikatlar oluştu ve soy ocaklarına dönüştü. Bunların tekkeleri ve türbeleri her kesimden halkın inançla yöneldiği, dertlerine deva aradığı mekânlar oldu.

Daha sonra bu ocaklardan batı ocakları Hacı Bektaş, doğu ocaklarını da Erdebil tekkesi etrafında toplanarak federe ve konfedere duruma geldi. Bu örgütlenmeyi, Asya’da kurulan devletlerden Oğuzların sağ ve solda federe ve konfedere şeklinde bildiğimiz “Üçoklar ve Bozoklar”a benzetebiliriz.[3]

Bu ocakların temsilcileri ve halifeleri seyyid soyundan gelseler bile federe yapı içinde el aldıkları veya nasip aldıkları dergâhlarda uzun müddet hizmet verdikten sonra beratlarını tescil ettirdiler. Bu icazetlerle bulundukları bölgelerde taliplerine hizmet vermekteydiler. Alevi dedeler Hacı Bektaş dergâhından aldıkları icazetlerle, onları temsil etme yetkisine sahiptiler. Halifeleri aracılığı ile nasip verebilir ne naip tayin edebilirlerdi.

Erdebil Tekkesi de aynı durumda idi. Kendilerine bağlı Şahkulu, Şahgözü, Şahkulağı adı ile anılan ve Anadolu içlerinde, özellikle Doğu Anadolu yöresinde ocaklı halifeler aracılığı ile aynı işlevi yürütüyorlardı. Ancak, Erdebil Ocağı Şah İsmail (Hatayi) zamanında etkin iken, daha sonraki şahlar bu misyonu sürdüremediler. İran Şiiliği mollaların, ahuntların etkisi ile siyasi nitelik kazandı. İktidarların şeriata ağırlık vermesi ile Erdebil tekkesi etkisini yitirdi. Anadolu’da Erdebil’e bağlı Alevi ocakları başsız kaldı ve bağımsız hareket etmeye başladı. Hacı Bektaş dergâhı ile de ilişki kurmadığı gibi, uzun yıllar çatışma içine girdi. Bu çatışmaları, dedelerin kendilerinin daha çok gelir elde etmek ve talip adedini arttırmak için yaptıklarını iddia eden kesimler vardır. Çünkü, başsız kalan bu ocaklar Hacı Bektaş dergâhına bağlansalardı, bu ocaklara bağlı olan halifeler gibi taliplerinden topladıkları “Nezir”den pay vermeleri gerekecekti. Bağımsız hareket etmeleri çıkarlarına gelmekteydi. Bu çatışma rekabet halinde bu ocaklar bugüne kadar süregeldi.

Erdebil tekkesine mensup cemaatle, Hacı Bektaş dergâhına ait cemaatin uyguladıkları yol ve süreklerinde bazı farklılıklar da vardı. Hacı Bektaş Ocağı, pirleri Hacı Bektaş Veli'den sonra tarikat haline geldi. Osmanlı Devleti'nin kuruluşu sırasında etkin rol oynadı. Osmanlı Devleti'nin batıda etkin duruma gelmesi, koloniyalist dervişler aracılığı ile kazanılan topraklarda tekke ve zaviyeler açması, bir avuç müritleri ile kaleler fethetmeler, ordunun önüne düşerek moral vermesi, Bektaşiliği öne çıkardı. Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşu ile Bektaşilik devlet ileri gelenleri arasında itibar buldu. Aynı zamanda Bektaşiliğin şehir kültüründen etkilenerek modernleşmesi, Şamanlık etkisinde bulunan Erdebil ocaklılarca yadırgandı. Bu tepkilerini “Dönekler, Putlar” şeklindeki ithamlarla karşıladılar. Erdebil ocaklılar, Horasan'dan getirdikleri inançlarını köy ve göçebe kültürü içinde kapalı bir şekilde sürdürdüler.

Bu farklılaşmalar, cemaatlerin oluşturdukları cemlerde kendini gösterdi. Bektaşiler görgü ceminde tabinin sırtını “Pençe-i Ali aba” diyerek sağ elini kullanarak sıvazlarken, Erdebil ocaklı dedeler, “Erkân” diye cennetten çıktığına (Tuba ağacı) inandıkları ağaçla, talibin sırtına “Allah, Muhammed, Ya Ali” diyerek vururlardı. Erdebil ocaklılarda musahiplik varken Bektaşilerde yoktu. Bu yadırganan farklılıkları daha da çoğaltılabiliriz.

Farklı uygulamalar, birbirleri arasında “Ağaçlı – Pençeli” çekişmesini getirdi. Hatta Bektaşiler ağaçlılarla “Alaca değnekli” diye de alay ederlerdi. Erdebil ocaklı Aleviler bu sembolik ağacın cennetten çıktığına Tuba ağacının dallarından olduğuna inanırlardı. Bu inançlar Şamanlıktan kalma "Ağaç kültü"nün sonucu Türklerin ağaca karşı sevgisinin bir ifadesiydi. Ağaç Türkmenlerde kutsaldı. Bu sevgi, devamlı ozanların deyişlerinde yer aldığı gibi, Şamanın davulu ve kopuzu kutsal sayılan ağaçlardan yapılırdı. Erdebil ocaklı dedelerin cemlerde kullandıkları “Erkân” dediğimiz kutsal asa, rehberin evinde yeşil kılıflar içinde saklanırdı. Ancak, görgü cemi sırasında çıkarılırdı. O köye dede geldiği zaman da rehbere misafir olurdu.

Zamanla başsız kalan doğu ocaklarının bir kısmı, Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak tanımasına rağmen, musahiplikle birlikte erkânlı görgü ve sorguyu bırakmadı. Alevi-Bektaşiler şehirlileştikçe geleneklerden koptular. Bu tarikatlaşma içinde Sünni olup da Bektaşiliği kabul eden insanlarda çoğunluktaydı.

Cumhuriyetin ilanı ile Alevilik sır olmaktan çıktı. Osmanlı baskısı ve gizliliği kalmadı. Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile Alevi cemaatinin takip ettiği inançlar zinciri olan edep erkân yasaklandı. Bu yasaklamalar, Osmanlı dönemindeki siyasi ve resmi din çevresi baskısının kalkması demek olduğundan Aleviler üzerinde bir güven ortamı doğdu. Cumhuriyet rejiminin getirdiği ilkeler, Alevi Bektaşilerce de benimsenmiş ilkelerdi. Rejim cumhuriyet olunca tarikata gerek kalmamıştı. Devir artık feraset devriydi. Dedeler evladına “Talibine Hû diyeceğine öküzüne ho de” diyerek tarikatçılıktan vazgeçmesini söylerek ve Cumhuriyet devrinin yaşama geçirilişi sırasında yardımcı olmuştu.

M. Kemal Atatürk, hilafet ve saltanatın kaldırışı sırasında en çok Alevilerden destek görmüştü. Kurtuluş Savaşı sırasında Padişah hükümetine bağlılık gözeten bağnaz hoca takımının fetvaları sonucu çıkan isyanlara karşı Aleviler etkin rol oynamışlardı. Aleviler, padişah otokrasisi ile bütünleşen halifelik ve Sünni ortodoksluk ile giriştiği mücadele olumlu sonuçlandı. Cumhuriyet'in ilanı ile başlayan devrin hareketini Aleviler ve askerler desteklemekteydiler. Dede ve babalar, Bektaşilik tarikatının devrimle örtüşen yanlarını ele alarak, Türk devriminin getirdiği fikirlerle bütünleştirmeye çalıştılar. Cumhuriyet rejimi ile istenilen hedefe varıldığını, Alevi-Bektaşi felsefesi üretmeye gerek olmadığını da benimsemişlerdi. Ancak, altı yüz yıllık bir gelenek ve görenek yok edilemezdi. Toplum kapalı bir ortamda inançlarını devam ettirmekteydi. Hacı Bektaş dergâhı kapatılarak, emanetler Ankara Etnografya Müzesi'ne taşındı. Bir kısmı da arada kayıp oldu. Dergâhta ki Çelebilerle temaslar gizlice yapılmaya başlandı. Bu arada icazet alanlar da oldu. Bunlar kendi bölgelerinde görevlerini sürdürdüler. 1923'ten sonra uzun yıllar yarı gizlilik içinde ve sessizce sürdürülürken, Sünni mezhepler Diyanet İşleri Başkanlığı'nın aracılığıyla Osmanlı dönemindeki güçlü Sünni mezhep içtihadını yürüterek, tarikatların yeniden ortaya çıkmasına neden oldular.

Böylece Nakşibendilik devlet desteği ile etkin olmaya başladı. Ömrü sürgünlerle geçen Said-i Kürdi, risaleleri ile etkin olmaya başladı. Böylece Nurculuk devlet katında itibar görerek, laik yapıya alternatif olarak gösterilmeye çalışıldı. Bu düşünce, üniversite ve siyasi çevrelerde de ilgi görmeye başladı.

Başsız kalan Aleviler görgü ve sorgudan uzaklaştılar. Saygı duyulan dede veya babalar cem ve cemaata katılmadılar. Bunların yerini bilgisiz, gerçek olmayan icazetliler aldı. Bunlar, cemaat arasında kabul görmedi. Ancak, dedelik kurumundan, halk da cem ve görgüden soğutuldu. Böylece, görgü ve sorgu kalmadı. Dedelere karşı husumet başlandı. Her türlü kötü uygulamalar, dedelik kurumuna çıkarıldı. Gençler başsız kaldı. Her türlü ideolojiye de ilgi duyar oldular. Değişik koşullar karşısında özel kimliklerini koruyamadılar.

Alevilik dışa açıldıkça, özellikle kırsal alanlardan büyük şehirlerin varoşlarını doldurdukça, yaşam şartları değişti. O zamana kadar bağlandıkları kültürel çevreden uzaklaşmaya başladılar. Köy ortamında büyüyen ve şehirlerde niteliksiz işlerde çalışarak çoluk çocuğunu yetiştirmeye çalışan babalar, okuyan ve uyanan çocuklarına söz geçiremez oldular. Geleneksel inançlar, değişen sosyal yapının karşısında yavaş yavaş çözülmeye başladı. Genç nesli Alevilik konusunda yeteri kadar bilgilendiremeyen dedeler, önderlik vasfını da kaybettiler. Aralarındaki sorunlar, artık resmi mahkemelerde çözülmeye başlandı. Kardeşlik bağları da zayıfladı. Musahiplik kurumu ile yerine getirilmesi gereken yükümlülükler de zayıfladı. Bu arada Alevilik hakkında çokça yayınlar yapılmaya ve çelişkili şekilde yansıtılan inançlar, toplumu soğuttuğu gibi, karmaşaya da götürdü. Rasgele gelir amaçlı yayınlar, toplumu şaşkına çevirdi. Aleviliğin Hz. Ali ve Ehlibeyt'le ilgisi tartışılır oldu. Alevilik, "kültürdür", "İslam dışıdır", "Kerbela olayı sırasından bir olaydır" gibi toplumun inancını zayıflatacak yayınlar çoğaltıldı. Bazıları ise ben, Alevi ana babadan doğdum demesine karşın, görgü ve songudan, cem-cemaatten uzak bir görünüm sergilerken, ben "ateistim" "ateist Aleviyim" diyenler de ortaya çıktı.

Sonuç olarak: Alevi kimliğinin içeriği değişti. Köylerde ve kırsal alanlarda, kapalı bir toplum halinde yaşarken, büyük şehirlerin varoşlarına sağlıksız bir şekilde yerleştiler. Bu toplum bozulmadan şehir hayatına adapte olabilmeleri için, kendilerini yetiştirmiş aydın dedelere ve topluma mensup aydınlara büyük görevler düşmektedir. Çünkü kapalı bir toplumken, köyünde ve çevrende kendi aranda kız alıp verirken, cem ayinlerini asırlardır baskı altında tutulduğu için gizlilik içinde yürütürken, Sünniler kimliğini sorduğunda saklarken, şehirlerde açık ortama adapte olabilmeleri için öğretilir, akla ve mantığa dayalı olmalıdır.


 

[1] Ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülkadir İnan: Tarihte ve Bugün Şamanizm. Ankara 1954.

[2] Bkz. Mehmet Neşri Tarihi. Kitab-ı Cihan-Nüma, Cilt 1. (Haz. F. Reşit Onat; M. A. Közmen) Ankara: 15.

[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. ve krş. Kutluay Erdoğan: Alevi-Bektaşi Gerçeği. İstanbul 2000.