İlyas Üzüm

“Tanrı’nın Gönderdiği Kitabı Bilmeyen Tanrı’yı Nasıl Bilebilir?”[1]: Temel Alevi Kaynağı Buyruk’ta Kur’ân Anlayışı

Giriş

Göçebe ya da yarı göçebe hayatı yaşayan muhtelif Türkmen oymaklarının kitleler halinde İslamı kabul etmeye başladığı 10. yüzyıldan günümüze kadar devam eden uzun bir zaman dili ile Orta Asya’dan Balkanlara uzanan geniş bir coğrafyanın ürünü olan Alevilik, önceki inanışlarla yeni dinin birtakım inanç ve inanç motiflerinden oluşan “karma” yapısı”nı bugüne kadar taşıyıp getirmiştir. Yaşadığı tarihi hareketlilik ve sosyal sürece bağlı olarak dini inanç, düşünce ve duygularını daha çok “sözlü gelenek” içinde aktaran bu yapı, -kısmen Bektaşilik hariç- ciddi sayıda yazılı eserler ortaya koyamamıştır. Ancak bunun çok önemli bir istisnası bulunmaktadır: Buyruk. 16. yüzyılda kökleri Kızılbaş Türklerden oluşan Safevilerin devletleşme süreci ve devamında Anadolu’daki Alevi kesimleri etkilemeye yönelik çok önemli bir araç olarak kullandıkları eser “yol”un adab ve erkânını öğreten bir kaynak olarak önemini yitirmeden günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.

Abdülbaki Gölpınarlı’ya (ölm. 1982) göre Bisâti isminde birisi tarafından yazılan ve Menâkıbü’l-esrâr ve behcetü’l-ahrâr adıyla anılan eser, sonradan Hatayi mahlasıyla Şiirler yazan Şah İsmail Safevi’ye (ölm. 1524) nispet edilerek anılmıştır[2]. Mehmet Eröz, Safevilerin Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin gönlünü kazanmak ve kendi saflarına çekmek için propagandacı dervişlelerin yaptıkları çalışmalar yanında yazılı iki eserle de bunları desteklediklerini, bu eserlerden Şah İsmail’e isnat olunanın Menâkıbü’l-esrâr, diğerinin Şah Safi’ye (ölm. 1335) izafe edilen Buyruk olduğunu[3] kaydetmektedir. Halk arasında zaman içinde her ikisine de “Buyruk” denildiği, ancak ilkinin daha çok “Ca’fer Sadık Buyruğu”, ikincisinin “Şeyh Safi Buyruğu” diye anıldığı bilinmektedir[4]. Esat Korkmaz bunlardan ilkine “Büyük Buyruk”, ikincisine “Küçük Buyruk” ismi verildiğini de belirtmektedir[5].

Temel Alevi anlayışlarıyla “yol”un adab ve erkânına tahsis edilmiş olan eser, öyle anlaşılmaktadır ki, zaman içinde birtakım değişikliklere uğramış, yapılan ilavelerle zenginleştirilip, Alevi muhitlerinde kullanılmıştır. Eserin halen ismi, müellifi ve nüshaları ile ilgili bilgi eksikliği varsa da tarih boyunca muhtelif Alevi çevrelerdeki yeri ve önemi hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Haklı olarak Alevi bir yayımcı, Buyruk’un yol ve süreğin içtüzüğü, programı ve bir tür ilmihali olduğunu[6], ifade etmektedir. Diğer taraftan bugün bazı Alevi yayınevlerinin müstakil Buyruk neşrinin olması, Alevi dergâhlarının kitap standlarında değişik Buyruk neşirlerinin satışa arz edilmesi ve Alevi dedelerinden başka sıradan Alevi halkın bile dini konularda bilgilenmek için en çok okuduğu kitaplar arasında Buyruk’un ilk sıralarda olması[7] bu eserin günümüzde de söz konusu zümreler arasında geçerli ve etkili olduğunu göstermektedir.

Henüz tenkitli neşri gerçekleştirilmemiş olan eserin amatör kalemler tarafından değişik isimlerle yapılmış birçok baskısı bulunmaktadır. Eser ilk defa 1958 yılında Buyruk adıyla Sefer Aytekin tarafından neşredilmiş, 1982 yılında ise Fuat Bozkurt yine Buyruk (İstanbul 1982) adıyla bir neşir yapmıştır. En güvenilir neşir kabul edilen bu iki çalışmanın dışında (bu makalede Fuat Bozkurt’un neşri kullanılacaktır) Hasan Ayyıldız Buyruk İmam-ı Cafer Buyruğu (Ankara ty, Ayyıldız Yayınları), Adil Ali Atalay İmam Ca’fer-i Sadık Buyruğu (İstanbul 1993, Can Yayınları) ve Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından hazırlanan İmam Cafer Buyruğu (İstanbul 1995) gibi başka neşirler de yapılmıştır[8].

Hakkında doktora çalışması yapıldığı kaydedilen eserin[9], edisyon kritiği yapılmadığı gibi muhteva tahliline yönelik çalışmalar da –bildiğimiz kadarıyla– yoktur.

Bu makalede söz konusu eserin Kur’ân’la ilgili yaklaşımı incelenecektir. İslamın ana kaynağı olan Kur’ân’ın gerek sıhhati, gerek bağlayıcılığı konusu Alevi anlayışın aynı zamanda İslamla ilişkisini tespit açısından büyük önem taşımaktadır. Günümüzde farklı anlayışları dillendiren sınırlı kesim hariç İslam dinine mensubiyetini açıkça dile getiren Alevi kitlenin “ana kaynağı” durumundaki eser,

·        acaba İslamın temel kaynağı olan Kur’ân’a nasıl yaklaşmaktadır?

·        Onun Allah tarafından indirilmiş vahiy mahsulü bir eser olduğunu kabul etmekte midir?

·        Onun iman konuları ile ibadet biçimlerine yönelik hükümlerini nasıl ele almaktadır?

Bu soruların cevabını bulmak için eser bir bütün halinde taranmış ve konunun “Vahiy ve ilahi kitap anlayışı”, “Kur’ân’la irtibatlandırılan konular”, “Kur’ân’a yapılan göndermeler”, “Muhtevanın Kur’ân’la ilikisi” ve “Kur’ân’la çelişen hususlar” olmak üzere beş başlık halinde ele alınması gerektiğine ulaşılmıştır.

1. Vahiy ve İlahi Kitap Anlayışı

Sözlükte seslenmek, emretmek, söz söylemek, fısıldamak gibi anlamlara gelip ıstılahta

“Allah’ın peygamberlerine bildirmek istediklerini gizli bir yolla ve bunların O’nun katından olduğuna dair peygamberlerde kesin bir bilgi meydana gelecek şekilde bildirmesi”

olarak tanımlanan vahiy, şüphesiz ki Allah’ın “kelâm” sıfatıyla ilgili bir kavramdır. Bu bakımdan bütün ilahi dinler, mahiyeti ile ilgili konularda ne kadar farklı anlayış içinde olurlarsa olsunlar Yaratıcı’nın bir tür “konuşucu” olduğunu kabul etmiş ve kutsal metinlerin O’nun sözleri olduğunu ifade etmiştir.

Bu çerçevede Buyruk incelendiğinde, çeşitli özellikleriyle tasvir edilen Tanrı’nın aynı zamanda “konuşucu”, başka bir ifadeyle “mesaj verici” olarak kabul edildiği açık biçimde görülür. Bu yaklaşım, bazı defa ayetlere iktibas yapmadan “Tanrı şöyle buyurdu”, “Tanrı’dan ses geldi”, “Tanrı nida etti” gibi ifadelerle ortaya konur. Bunun ilk örnekleri eserin ilk başlığını teşkil eden “Kırklar Cemi”nde karşımıza çıkar. Buna göre Hz. Muhammed miraçtan dönerken içinde Kırkların bulunduğu kubbeli binaya peygamberlik kimliğinden söz edip girmek istediğinde, içlerinden birinin “Var git peygamberliğini ümmetine yap, bizim aramıza peygamber sığmaz” demesi üzerine, kapıdan çekileceği sırada Tanrı’dan ses gelerek “Ey Muhammed o kapıya var” buyrulmuştur. Olayın tafsilatında Hz. Peygamber’in sıkıştığı her yerde Tanrı’nın mesaj göndererek Peygamberine yardımcı olduğu anlatılmaktadır[10].

Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın konuşmasının vahyetme, perde arkasından konuşma ve bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyetme olmak üzere üç biçimde gerçekleştiği belirtilmektedir[11]. Başka bir ayette burada kast edilen elçi göndererek konuşma biçiminin vahiy meleği olarak da nitelenen Cebrail aracılığıyla yapıldığı kaydedilmektedir[12]. Buyruk’ta ilahi konuşmaya gönderme yapılırken bu hitap biçimine de yer verilmektedir. Söz gelimi, Tanrı Cebrail’i göndererek Muhammed’e kendisinden sonra Ali’yi vasiyet etmesini isteyerek “Ey Muhammed Tanrı Ali’yi vasiyet etmeni buyurdu” demiştir[13]. Ayrıca eserde Tanrı’nın Muhammed’e seslenişlerinden başka O’nun tüm meleklere[14], ayrıca dünya ve gök melekleri, cennet hûrileri, ay ve güneşe seslenişinden[15] söz edilmektedir.

Eserde, tarayabildiğimiz kadarıyla, vahiy kelimesi bir yerde geçmektedir. Pirin önem ve özelliklerinin sayıldığı başlıkta, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar geçen zaman içinde mezhep, yol ve erkân olmadığı, ancak Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin gelmesinden sonra “yeşil hat ile vahiy indiği”, dinin de böylece ortaya çıktığı nakledilmektedir[16]. Bu ifadede vahyin indiği kabul edilen hata niçin “yeşil” renk atfedildiği ve vahyin nasıl somutlaştırılarak anlatıldığı hususları bir yana, “vahiy” gerçeğinin kabulü ve daha önemlisi dinin kaynağının vahiyle irtibatlandırılması dikkat çekicidir.

Yaratıcı’nın konuşan ve mesaj ileten yönüne zaman zaman dikkat çeken Buyruk vahiy gerçeğini kabul ettikten sonra vahyin tezahürü olarak Allah’ın insanlara kitap gönderdiği vakıasını da açıkça dile getirir. Eserin “Ölmeden Evvel Ölmek” adlı yirminci başlığında:

“Ulu Tanrı kitap gönderdi. Şeytanın yolunu, doğru yolu açık-seçik gösterdi: Ey kullarım! Sizler şeytana uymayın. O sizin düşmanınızdır. Ben size doğru yolu da eğri yolu da bildirdim”[17] "buyurdu”[18],

denilmektedir. Bu ifadede isim ve sayılarına işaret edilmeksizin Tanrı’nın kitaplar gönderdiği net biçimde ifade olunmaktadır.

Eserin “secde” başlığını taşıyan bölümünde ise gönderilen kitaplar sayı ve isimleriyle şöyle ifade edilir:

“Yeryüzüne, insan oğullarına doğru yolu göstermek için dört kutsal kitap inmiştir. Bunlar Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân’dır. Bunlar dört ırmağa koşar. Birincisi su, ikincisi süt, üçüncüsü bal, dördüncüsü kevserdir”[19].

Bu iktibasta dört ilahi kitabın su, süt, bal ve kevsere akışıyla neyin kastedildiği açık olmamakla birlikte Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde işaret edilen[20] dört ilahi kitaptan isim olarak zikretmesi dikkat çekicidir. Aynı husus başka bir konu dolayısıyla tekrarlanıp “Tanrı’nın ne kadar sırrı varsa indirdiği dört kitapta bildirildiği” belirtilir[21].

Görüldüğü gibi eserde Tanrı’nın hem konuşan olduğu, hem vahiy indirdiği hem de ilahi dört büyük kitap sarih biçimde kabul edilmektedir.

2. Kur’ân’la İrtibatlandırılan Konular

Buyruk dinin temel konularını ele alıp anlatan bir kitap olmaktan çok “yol mensuplarına” yolun erkân ve usulünü göstermek üzere hazırlanmış bir eser olduğu için konular buna göre başlıklandırılmış ve ilgili başlıklar da bu çerçevede işlenmiştir. Bu hususu dikkate alarak eser incelendiğinde, bazı başlıklarda bir ya da birkaç ayete yer verildiği görülmektedir. Ancak bu, başlıkların ayetlere göre temellendirildiği anlamına gelmemektedir. Hakkında birçok ayet bulunan bazı başlıklarda ayetlere hiç yer verilmediği gibi, bazı defa başlıkların muhtevasında kullanılan ayetler doğrudan başlığı açıklayıcı nitelik taşımamaktadır. Diğer taraftan –bir sonraki başlıkta üzerinde durulacağı üzere– eserin bazı yerlerinde Kur’ân’ın okunması yahut Kur’ân’a uyulmasına yönelik atıflar yer almaktadır. Eserin birçok yerinde ise Kur’ân’dan söz etmeksizin zikir, dua, besmele, takva, selam gibi Kur’ân kavramlarına yer verilmektedir.

Genel bir fikir vermek üzere eserdeki başlıklarda yer alan âyet sayıları, Kur’ân’a gönderme yapılan yerler ve bazı Kur’ân terimlerinin geçtiği konular tabloda şöyle gösterilebilir:

 

Sıra

Başlık

Âyet sayısı

Kur’ân’a atıflar

Kur’ân terimleri

1

Kırkların cemi

-

-

+

2

Muhammed-Ali’nin musahip.

1

-

+

3

Pir

3

3

+

4

Mürşid

-

1

+

5

Rehber

-

-

+

6

Zakir

-

-

+

7

Sofu

-

3

+

8

Talip

-

-

+

9

Mürid

-

1

+

10

Mücerred

-

-

+

11

Musahip

3

-

+

12

Aşina

-

-

+

13

Peşine

-

-

-

14

Oğlan ikarır alma

-

-

+

15

Kız ikrarı alma

-

-

-

16

Ev ondalama

-

-

-

17

Ocak kazdırma

-

-

-

18

Erkandan geçme

-

-

-

19

Tarik

-

-

+

20

Ölmeden önce ölme

1

3

+

21

Rıza

1?

-

+

22

Sevgi

3

1?

+

23

Kuşku

-

-

+

24

Cömertlik

-

-

+

25

Uğru

-

-

+

26

Utanma

-

-

+

27

Dar

-

-

-

28

Secde

1

1

+

29

Niyaz

-

-

+

30

Tac

-

-

+

31

Tarikatın farzları

-

1?

+

32

Dört kapı kırk makam

12

-

+

33

Üç sünnet yedi farz

-

-

+

34

Oniki İmam Ondört Masum...

-

-

-

35

Tanrı’nın adları

1?

3?

+

36

Kimi sorunların çözümü

-

4

+

37

Dört ana nesne

-

-

+

38

Velâyetnâme

-

-

-

39

Oniki hizmet

7

1

-

40

Şii mezhebi

-

1?

+

 

Tabloya bakıldığında, eserin 40 başlığından 31’nde Kur’ân’la ilişkisinden söz etmeksizin Kur’ân’î terimlerin geçtiği, 10 başlıkta Kur’ân’dan bir veya birden fazla ayete yer verildiği, 12 başlıkta da ismi zikredilmek suretiyle Kur’ân’a gönderme yapıldığı görülmektedir. Taramada gözden kaçabilecek bir-iki hata olabileceği kaydı saklı tutularak denebilir ki, kitabın tamamında 33 kadar ayet zikredilmekte olup en fazla ayetin geçtiği başlık (12 ayetle) “dört kapı kırk makam”, arkasından (7 ayetle) “on iki hizmet”tir. Kur’ân’a bir şekilde gönderme yapılan 12 başlıktan ise dört gönderme ile “Kimi sorunların çözümü” başlığı öne çıkmaktadır. İçinde ayet zikredilen yahut Kur’ân’a ismen atıf yapılan başlık sayısı 16 olup kalan 24 başlığın 15 kadarında bağlamına göre çeşitli Kur’ân terimleri geçmektedir. Kur’ân ayetleri yahut Kur’ân’î kavramların bulunmadığı başlık sayısı 9 olup bunlar hem eser içinde küçük hacme sahip başlıklar, hem de muhtevaları itibariyle “kız ikrarı”, “ev ondalama”, “ocak kazdırma” gibi tamamen yolun usulü ile ilgili konulardır.

Muhtevasında en çok ayete yer verilen başlık olan “dört kapı kırk makam” Aleviliğin en temel konularından birini teşkil eder. Bazı araştırmacılar bunu “Aleviliğin teorik özü” olarak tanımlarlar[22]. Eserde bu konu işlenirken ilgili prensiplerin Kur’ân’la temellendirilmesi eserin kendisini Kur’ân’a dayandırma niyetinin açık bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir. Söz gelimi, “tarikat kapısı”nın birinci makamı olan “tevbe” Tahrim suresinin sekizinci ayeti, “marifet kapısı”nın üçüncü makamı olan “sabır” Bakara suresinin 153. ayeti, “hakikat kapısı”nın beşinci makamı olan “tevekkül” Talak suresinin üçüncü ayeti ile desteklenmiştir[23]. Buradaki destekleme, doğru bir temellendirmedir. Ancak eserde ikinci sırada en çok ayetin yer aldığı “oniki hizmet” başlığında zikredilen ayetlerin ilgili hizmetler hakkındaki desteklemenin aynı doğrulukta olduğunu söyleyebilmek güçtür. Burada temellendirmeden daha çok “irtibatlandırma”dan söz edilebilir. Söz gelimi, “çerağcı”nın okuduğu Nûr suresinin 35. ayeti “çerağcılık” hizmetini delillendirmekten çok, bu hizmet mensubunun hizmetini Kur’ân’daki bir âyetle irtibatlandırma keyfiyeti olarak açıklanmalıdır.

Netice itibariyle ister doğrudan temellendirme, ister irtibatlandırma amaçlı olsun Aleviliğin ana temasını teşkil eden “dört kapı kırk makam” ile Alevilikte merkezi öneme sahip pratiğin, yani cemin iskeletini oluşturan “oniki hizmet”in bazı Kur’ân ayetleriyle ilişkilendirilerek verilmesi Buyruk’un Kur’ân’a olumlu yaklaşımını çok açık bir sergilemektedir.

3. Kur’ân’a Yapılan Göndermeler

Kendisini, “insanları en doğru yola iletici” olarak niteleyen[24] Kur’ân’da okuma ve anlamaya vurgu yapılmış, birçok ayette inananların bu kitapta yer alan hükümlere uymaları istenmiştir. İlahi vahyi kabul edip birtakım konuları Kur’ân ayetleriyle irtibatlandırarak yansıtan Buyruk’un, bu noktadaki tavrını tespit etmek için Kur’ân’a yaptığı göndermeler incelendiğinde, basit ve yüzeysel olmakla birlikte işaret edilen hususa yönelik olumlu nitelikli yaklaşımlar sergilendiği görülmüştür.

Kur’ân’ın okunması, Kur’ân’ın bilinmesi ve Kur’ân’a uyulması doğrultusundaki sınırlı sayıdaki bu göndermeler daha çok “pir”in (dede) özellikleri vesilesiyle, kısmen mürid ya da sofu adıyla anılan yol talibinin dikkat etmesi gereken hususlar çerçevesinde ve “kimi sorunların çözümü” başlığında olmak üzere üç yerde dile getirilmektedir. Pir'de bulunması gereken vasıflar sayılırken şöyle denilir: “Kamil pir resul soyuna ermiştir. Dört kapıyı bilir. İlmi ve irfanıyla etkilidir. Davranışları ile saygındır. Kur’ân’ın buyurduklarını yerine getirir...”[25]. Aynı başlıkta Pir'in ilim sahibi olması gerektiği üzerinde durulurken söz yine Kur’ân’a getirilerek Pir'in Kur’ân’ı bilmesine işaret edilip:

“Tanrı’nın gönderdiği kitabı bilmeyen Tanrı’yı nasıl bilebilir? İnsanlar doğuştan bilgi sahibi olsalardı Tanrı peygamberlere kitap göndermezdi. Kitapsız pir şeytandır”[26],

denilerek toplumu irşatla yükümlü olan dini önderlerin yani dedelerin Tanrı kitabını bilmeleri gerektiği vurgulu bir şekilde ifade edilir. İlgili başlığın devamında, dede olmak için dede soyundan gelmenin yeterli olduğu ve ilim okumaya gerek kalmadan halkı irşadın mümkün olduğu gibi anlayışlara şiddetli bir şekilde karşı çıkıldıktan sonra:

“Âyetsiz, kitapsız söz söyleyip nasihat eden pirin söylediği sözler saygın değildir. Söylenen sözün kesinlikle Kur’ân’a uyması gerekir”[27],

denilerek toplumu doğru bir şekilde Hakk’a kılavuzlayabilmek için Kur’ân’ın bilinmesi ve yol gösterme faaliyetinin Kur’ân’a kesin olarak uyması gerektiği belirtilir. Başlığın sonunda Pir'in Tanrı’ya nasıl ibadet etmesi gerektiği üzerinde durulduktan sonra, Pirlerin

“Kur’ân bizim dedemize inmiş, bakalım ne buyurmuş, biz bu dünyaya niye geldik, yarın Tanrı katına ne yüzle çıkarız, bu taliplerin hakkını bizden sorarlarsa ne karşılık veririz” diye düşünmeleri gerektiği”[28],

belirtilir.

Pirlerin Kur’ân’ı okuyup bilmeleri ile ilgili bu yaklaşımlar derecesi hafiflemekle birlikte sofu[29] ve müridler için de söz konusu edilir. “Sofu”nun özelliklerinin anlatıldığı başlığın ilk paragrafında

“Sofu, oturduğu döşek post, evi cennet, bacıları huri, yiyeceği cennet ürünü, içtiği cennet şarabı, giydiği cennet donu, yaktığı çerağ Tanrı’nın nurlu yüzü, söylediği söz Kur’ân kelamı, alıp verdiği soluk Tanrı’nın binbir adı olan kimsedir”[30],

denilerek onun söylediği sözün Kur’ân sözü olmasına dikkat çekilir. Başka bir yerde müridin itiraz edemeyeceği hususlar anlatılırken

“Kur’ân okunması, evliya menkabeleri ve Nesimi[31]’nin deyişlerinin okunması ile pirin konuşması olmak üzere üç yer sayılarak”[32]

birinci sıraya Kur’ân okunması yerleştirilir.

Kur’ân’ın dikkate alınması konusunda birtakım göndermelerin bulunduğu “kimi sorunların çözümü” başlığında ise Kur’ân’dan söz edilmeksizin geleneğe dayalı açkılamalar yapıldıktan sonra:

“Kimi zorluklar için Hz. Ali ve İmam Ca’fer Sadık’ın (ölm. 765) çözümleri bunlardır. Pirin öncelikle bu soruların karşılığını bilmesi ve halka öğretmesi gerekir. Gün olup da burada karşılığı verilmemiş bir sorun çıkarsa pir onu Kur’ân ve hadislere göre çözümlemelidir"[33],

denilerek ortaya çıkabilecek meselelerin hallinde Kur’ân’a atıf yapılır. Aynı başlığın devam eden paragrafında Kur’ân’ın buyruklarına kesinlikle uyulması gerektiği vurgulandıktan sonra buna riayet etmeyenin akıbeti ile ilgili şu ifadelere yer verilir: “Kur’ân okuyup da buyurduklarını tutmayanın başı cehennemde değirmende öğünür”[34].

Bunların dışında eserde aynı konu etrafında Kur’ân’a inanmanın tarikat erkânından biri olduğu[35], ilahi kitabın beş mürşidten biri olduğu[36], âşığın sözünün Kur’ân’la paralellik arzetmesi gerektiği[37] gibi benzer başka bazı atıflar da bulunmaktadır.

4. Muhtevanın Kur’ân’la İlişkisi

Temel karakteristiği itibariyle bir “yol adabı” kitabı olup “can”lara yolun erkânını anlatmayı hedefleyen Buyruk’ta muhteva tabii olarak bu hedef çerçevesinde şekillenmiştir. Eserin bütün halinde muhtevasına bakıldığında Kur’ân’î muhtevaya uyup uymadığı ya da uyan ve uymayan yönlerinin neler olduğu konusu, eserin Kur’ân telakkisini doğru bir şekilde ortaya koymak için zaruret arz etmektedir.

Kaynaklarda daha çok “dinin ahkâmı” olarak anılmakla birlikte, bir bakıma Kur’ân’ın ahkâmı olarak da nitelenebilecek itikadi, ameli ve ahlaki hususlar[38] aynı zamanda Kur’ân’ın muhtevasını teşkil eder, denilebilir. Bilindiği gibi bunlardan itikadi hususlar Allah’ın varlığı-birliğine, meleklere, ilahi kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanma olmak üzere beş temel akideden, ameli hususlar namaz, oruç, zekat, hac gibi başlıca ibadetlerden; ahlaki hususlar ise dürüstlük, söze bağlılık, adalet, iffetlilik, zulümden kaçınmak, zinadan uzak durmak, dedikodu yapmamak gibi birçok ilkeden oluşur.

Buyruk’un Kur’ân’daki bu çerçeveyle örtüşüp örtüşmediğine ya da ne kadar örtüştüğüne bakıldığında görmezlikten gelinmesi mümkün olmayan ve bir sonraki başlıkta ele alınacak olan kısmi yaklaşımlar hariç büyük ölçüde bir “yakınlık”ın bulunduğundan söz edilebilir. Her şeyden evvel eserde aşkın bir Yaratıcı anlayışı vardır. Eserin neredeyse tamamına yakın bölümünde

“Tanrı buyurdu, Tanrı emretti, Tanrı’ının rahmeti, Tanrı’nın kudreti, Tanrı’nın hikmeti, Tanrı’nın affediciliği, Tanrı’dan başka ibadete layık birisini bulunmadığı, Tanrı’nın hüküm koyucu olduğu, Tanrı’nın peygamber göndericiliği”

gibi hususlar etrafında, oldukça yüzeysel olmakla birlikte, bir bakıma Kur’ân’î uluhiyet anlayışıyla “parallellik”, hiç değilse “yakınlık” arz eden bir bakış göze çarpar”[39] (Bunun birkaç istisnasına bundan sonraki başlıkta işaret edilecektir). İslamın temel iman anlayışını ifade eden kelime-i tevhid’teki “Allah’ın uluhiyeti ve Hz. Muhammed’in peygamberliği” prensibi “Ali’nin velâyeti” de eklenmek suretiyle üçlü biçimde birkaç kez tekrarlanır[40].

Kur’ân’da altı çizilen diğer iman esaslarından melekler[41] genel anlamda birkaç kez geçtiği gibi, Cebrail’in ismine eserde birçok defa yer verilir[42]. Ayrıca bir yerde Kur’ân’da açıkça kendilerinden söz edilen yazıcı meleklerden[43] de bahsedilir[44].

Eserde, ilahi kitapların Kur’ân’da zikredilen sırasına uygun bir şekilde yer aldığına temas edilmişti. Peygamberlik inancına gelince, eserin değişik yerlerinde bazan genel olarak bazan da kimi peygamberlerin isimleri sayılmak suretiyle bu inanca işaret edilir[45]. Bir yerde ise Tanrı’nın “tac” gönderdiğinden söz edilirken Kur’ân’ı Kerim’de ismi geçen “ulu’l-azm peygamberler”le[46] paralellik arzedecek şekilde (başa Adem eklenmek suretiyle) Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed olmak üzere altı peygamberin ismi zikredilir[47].

Diğer iman esası olan ahiret konusu bazan aynı kelimeyle bazan da “öbür dünya" kelimesiyle zikredilip, ayrıca bu inançla ilgili olarak Kur’ân’ın muhtelif ayetlerinde açıklamaları olan kıyamet, cennet, cehennem gibi hususlarda yüzeysel fakat “olumlu” karakterde değinmelere rastlanır[48].

İbadetlere gelince “Dört kapı kırk makam” konusu işlenirken şeriat kapısının üçüncü makamı olarak “ibadet” konusuna temas edilir ve “ibadet namaz kılmak, oruç tutmak ve zekat vermekle yapılır"[49] denilerek üç ibadete –hiçbir teferruata girilmeden– atıf yapılır. Başka bir yerde ise Pir'in talibe öğütlerinden bahsedilirken Ramazan ayı orucundan hiç söz etmeksizin

“oniki gün muharrem ayında matem orucu, üç gün hıdrellez orucu ve kırksekiz Perşembe orucu tutulması gerektiği”[50],

söylenerek Kur’ân’ın oruçla ilgili hükmüne[51] hiçbir atıfta bulunulmaz. “Sofu”nun özelliklerinin sayıldığı yerde ise ibadetlerle ilgili batıni karakterli bir yorum karşımıza çıkar. Sofunun mürşide niyazının Tanrı’ya secde ile ilişkilendirilmesinden sonra şöyle denilir:

“Sofunun sofuya niyazı zekattır, saygısı oruçtur. Sofunun mürşidine tecellası hacca gitmedir. Mürşidine yüreğini açması gazadıdır. Mürebbi ve rehberin yüzüne bakması kıblesidir”[52].

Görüldüğü gibi burada temel ibadetler Kur’ân’î içerikle bağdaşmayacak biçimde sunulmuştur.

Ahlaki hususlara gelince, burada Kur’ân’ın üzerinde durduğu prensiplerle eserin çizdiği tablo arasında önemli derecede yakınlık bulunduğu görülür. Eserin muhtelif yerlerinde temel ahlak kurallarından söz edilir ve sık sık bu kurallara uyulması gerektiği üzerinde durulur. Söz gelimi, “Talip” başlığında şöyle denir:

“Yolumuz sevgi ve dostluk üzerine kurulmuştur. Dergâhımızda kışkırtıcı, bozguncu ve karıştırıcılara yer yoktur. Çekememezlik, kıskançlık, kendini beğenme, kin, inat, arkadan konuşma, dedi-kodu, başkasını suçlama, iftira, küfür, zulüm, yalan ve cinâyet Tanrı’nın yasak ettiği işlerdir. Bir talip tüm bu kötülükleri benliğinden uzaklaştırıp yüreğinden silmelidir. Talip gerekmezse söz söylemez. Eli ile koymadığını almaz. Gözü ile görmediğine “gördüm”, kulağı ile duymadığına “duydum” demez...”[53].

Eserin birçok yerinde görülen bu tür ilkeler her ne kadar Kur’ân ayetleriyle ilişkilendirilerek açıklanmazsa da “Tanrı’nın yasakladığı şeyler” olarak nitelenmesi dikkat çekicidir.

5. Kur’ân’la Çelişen Hususlar

Eserde Kur’ânla çelişen hususlar esasen “Muhtevanın Kur’ân’la İlişkisi” başlığına girmekle birlikte burada ayrı başlıkta incelenmesinin sebebi Aleviliğin Kur’ân’a bakışı söz konusu olduğunda, gerek Kur’ân’ın korunmuşluğu gerekse Kur’ân’a karşı genel tavrın tesbiti noktasında yer yer “tereddütlü” yaklaşımların devreye girmesidir. Dolayısıyla merkezi öneme sahip bir Alevi kaynağının bu konuda nasıl bir tavır sergilediğinin tesbiti için bunun ayrı bir başlıkta yer almasının daha sağlıklı olacağı düşünülmüştür.

Hakim özelliği bakımından, “Tanrı’nın vahyediciliğini benimseyip başta Kur’ân olmak üzere kutsal kitapların Allah tarafından indirildiğini kabul eden, bazı konularını ayetlerle irtibatlandırmak suretiyle yansıtan ve içeriği –geneli bakımından– Kur’ân’a aykırı olmayan Buyruk, Kur’ân’la yakından irtibatlı kimi konuları işlerken Kur’ân’a referans yapmadığı gibi yer yer itikadi yahut ameli konularda Kur’ân’la çelişen hususlara da yer verir. Eserin Kur’ân’la ilgili yaklaşımını ana hatlarıyla ortaya konabilmek için onun bu yönüne de işaret edilmesi zarurettir.

Eserde, “Dört kapı kırk makam” konusu istisna edilirse sabır, şükür, zikir, Peygamber’e salavat getirme, besmele gibi birtakım Kur’ân’î terimler geçerken bunlar ilgili ayetlerle irtibatlandırma yönüne gidilmemiştir. Aynı şekilde miraçtan söz ederken gerek miracın ilk aşamalarından söz eden İsrâ suresi, gerekse son aşamalarına işaret eden Necm suresine hiçbir gönderme yapılmadığı gibi “Tanrı’nın adları” başlığında gerek Allah’ın güzel isimleri bulunduğu ve O’na bunlarla dua etmek gerektiği hususuna dikkat çeken[54] gerekse ilahi isimlerle ilgili pek önemli açıklamalar yer alan ayetlerden hiçbirisine atıf yapılmamıştır. Bununla birlikte eserin çeşitli yerlerinde 33 kadar ayetin yer aldığı hatırlandığında onun bu eksikliğinin Kur’ân’a karşı “olumsuz” bir tavır olmaktan çok temel özelliklerinin bir sonucu olduğu düşünülmelidir

Eserde doğrudan Kur’ân’la çelişen yaklaşımlara gelince, bunları farklı biçimde değerlendirmek gerekir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla eserin Kur’ân’la çatışan yaklaşımları inanç konularında ve ibadet konularında olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. İnanç konularında Kur’ân’a aykırı olan bir husus Tanrı’nın bu dünyada görülmesiyle ilgilidir. Kur’ân-ı Kerim’de Musa’nın bu çerçevedeki talebine Allah’ın “beni göremezsin” ifadesi ve Musa’nın ısrarı karşısında “şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni göreceksin” buyurması, sonra da Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etmesi karşısında Musa’nın bayılarak kendinden geçmesi[55] dikkate alınırsa bu dünyada O’nun görülemeyeceği açık bir surette ifade edilmiş olmaktadır. Buyruk’a göre ise Tanrı kıyamet günü, karin günü (?) ve günün kuşluk vakti olmak üzere üç zamanda bakire kız görünümünde gözükmüştür[56], ifadesi ve başka bir yerde:

“Tanrı sofu kullarına yedi yüzle gözükür. Birincisi kendi görünümüyle gözükür. Bu Tanrı sevgisi içindir. İkincisi üstad görünümde gözükür. Bu bilim ve sanat sevgisi içindir. Üçüncüsü pir görünümde gözükür. Bu insana ve Tanrı’nın doğru yoluna sevgidir. Dördüncüsü Tanrı kişiye sevgilisi görünümde gözükür. Bu huzurlu hayata olan sevgidir. Beşincisi ondört yaşındaki çocuk görünümde gözükür. Bu çocuk sevgisi içindir. Altıncısı Ka’be görünümde gözükür. Bu tabiat sevgisi içindir. Yedincisi otuzüç yaşındaki cennetli görünümde gözükür. Bu tüm iyi insanları sevmek içindir”[57]

denilerek Tanrı’nın çeşitli görünümleri sayılır. Alevilikteki Tanrı inancının yüzeysel bir vahdet-i vücûd anlayışına dayalı bir telakki olduğu dikkate alınırsa[58] bu tür yaklaşımları mecaza yormak gerektiği düşünülebilir.

Tanrı inancıyla ilgili bir başka çelişkili ifade “Muhammed ile Ali’nin on sekiz bin aleme düzen verdiği”[59] ifadesidir. Bu ifadenin zahirinde Muhammed ve Ali’nin aleme düzen verici olduğu ifade edilmiş gözüküyorsa da