Tufan Gündüz

Bozulus Ne İdi?

Bu çalışmada Bozulus Türkmenleri hakkında daha önce doktora tezi olarak hazırladığımız[1] ve 1997 yılında Anadolu’da Türkmen Aşiretleri[2] ismiyle okuyucuya ulaştırdığımız Bozulus Türkmenleri adlı araştırmamızın devamı niteliğinde bazı konular ele alınacaktır.

Bozulus Türkmenlerinin Akkoyunlu ve Dulkadirli Türkmen devletlerinin halkını meydana getiren birinci unsur olmaları hasebiyle ilk evvela, başka bir devletin hakimiyetine geçen unsurların siyasî bakımdan nasıl bir idare tarzına razı oldukları ya da idare şekillerinin onların toplumsal hayatlarında ne gibi bir değişiklik meydana getirdiği hususunun gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, bu çalışma adı geçen devletlerin sadece konar-göçer halkını ele alacak olduğundan yerleşik hayata geçmiş olan Türkmenlerin durumunu yansıtmayacaktır.

Safevî Devleti’nin daha kuruluş devirlerinden itibaren bu devletin askerî ve idarî görevlerinde yer almaya başlayan Akkoyunlu devletine mensup Musullu[3] ve Pürnek başta olmak üzere pek çok aşiret[4], reisleri ile birlikte gerek dinî sebeplerden gerekse siyasî sebeplerden akrabaları ve hatta kandaşlarına karşı rakip duruma düşmüşlerdi. Bu yüzden bazı aşiretlere mensup Türkmenlerin bir bölümü Safevî Devleti’nin yükselişine katkıda bulunurken[5] aşiretin diğer yarısı Akkoyunlu hanedanının yanında devletlerinin varlığını koruma gayretine düşmüşlerdi[6]. Akkoyunluların bir türlü önleyemediği Şah propagandasının daha önce yaşanan Karakoyunlu rekabetinden farklı özellikleri vardı. Karakoyunlular daha çok heterodoks eğilimliydiler ve Akkoyunluların onlara karşı düşmanlığı yüzünden heterodoks neredeyse hiç etkili olamamıştı[7]. Buna mukabil, sufî propaganda ve Şah İsmail’in etrafında örülen mistik-efsanevî hikâyelerin[8], Akkoyunlu Devleti’nin son dönemlerinde içine düştüğü siyasî ve iktisadî buhranların ve nihayet aşiret reislerinin tercihlerinin Kızılbaşlığın yayılmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, yine de bu propagandanın mutlak başarıya ulaştığını savunmak güçtür. Çünkü, Akkoyunlu aşiretlerinden Osmanlı hakimiyetine girenlerin ezici çoğunluğu Sünnî/Hanefî kalmışlardır. Öte yandan, dinî hayatlarında meydana gelen radikal değişimde siyasî etkileri de göz önüne almaktayız. Akkoyunlu aşiret reislerinden Safevî hizmetinde olanların maiyeti, reisleri gibi, Kızılbaşlığa meylederken onların kan akrabaları (Sünnî/Hanefî olarak) Osmanlı hakimiyetine girmişler ve hatta Osmanlılar tarafından Safevîlerle olan mücadelelerde de kullanılmışlardır. Böylece, tâbi olduğu devletin resmî din anlayışının, onların dinî hayatını şekillendirdiğini de savunabiliriz[9]. Aşiret reisleri ise, Osmanlı merkezî idaresi altında, Akkoyunlular zamanındaki ikballerini yeniden kazanmak şöyle dursun, içlerinden ancak bazıları, kendilerine tahsis edilen tımarlara razı olurken[10] bir kısmı da konar göçer hayat içinde kethüdalık ya da boy beyliği vazifeleri ile yetinmek durumunda kaldılar. Aslında, bu gelişme Akkoyunlu sultanı Göde Ahmed Bey’in tesis etmeye çalıştığı ve hatta bu uğurda yine boylarbirliğinin muhalefeti yüzünden canından olduğu merkezîleşme sorunu idi ve Osmanlı idaresi altında kendiliğinden çözülmüş oluyordu. Akkoyunlu sultanına karşı direnen aşiret reislerinin yeni yapılanma karşısındaki suskun tavırlarının nedenlerini, siyasî ikballerini bütünüyle kaybetmiş olmalarından başka, Osmanlı merkezî idaresinin güçlü ve tavizkâr olmayışı, reaya ile devlet aygıtı arasındaki rollerin iyice belirgin olması gibi temel etkenlerde aramak gerekir. Safevî Devleti’nde ise aşiret geleneklerinin ve konfederal yapının herhangi bir erozyona uğratılmadan siyasal örgütlenmeye gidilmiş olması, başlangıçta aşiret reislerinden yana gözükmüştür. Bu cümleden olarak, onlar, devletin en önemli askerî ve idarî mevkilerine kadar yükselmişlerdir. Ancak, siyasî alanda ortaya çıkan ve devlet düzenini tehdit eden “oymakçılık taassubu” bir müddet sonra aşiretler arası çatışmalara kadar gitmiş, bazı Türkmen reisleri oymakçılığın önlenmesi için görevlendirilmiştir. Türkmenler bütün bu iç çekişmelerin yanı sıra Safevîlerin merkezîleşme çabalarına karşı da direnmeye gayret etmişlerdir. Bu husus, Akkoyunlu, Osmanlı ve Safevî tarihleri için tipiktir ve Osmanlı siyasal yapısının çözümlenmesinde önemli ip uçları içermektedir.

Akkoyunlu Devleti’nin dramatik bir şekilde son bulması, Akkoyunlu topraklarının Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti’nin mücadele sahasına dönüşmesi ve bu yüzden 20 yıla yakın bölgede istikrarsızlık yaşanması Akkoyunlu Türkmenlerinin hayatını iyice çekilmez hale getirdiği muhakkaktır. Onlar, Berriye’den Erzurum Kars platolarındaki yaylalarına çıkarlarken hem yerel idarecilere haksız yere ve yüklü miktarlarda vergi ödemek durumundaydılar hem de Safevî vergi tahsildarlarının uğrak yerlerindeydiler[11]. Onların bu sıkıntılı dönemleri Osmanlıların bölgeye hakim olması sona erdi. Devlet, bölgedeki aşiretleri önce sadece ulus diye tanımlarken daha vergi kayıtlarının tutulmaya başlaması ile Bozulus diye isimlendirmiştir.

Bozulus kanunnâmesi, aşiretlerin yaylak-kışlak güzergâhlarını ortaya koymaktan başka, onların iktisadî hayatları ile de ilgili pek çok bilgi vermektedir. Osmanlı vergi tahrirlerinin ve kanunnâmelerinin tipik özelliği olan

·        fetihten önceki hayatı devam ettirme,

·        halkın şikâyetlerini göz önüne alma,

·        sosyal ve iktisadî hayatı güvence altına almak için gerekli tedbirleri önerme

geleneği, bu kanunnâmede de gözlenmektedir.

Kanunnâme ilk olarak alınacak vergilerin tayin edilmesi ile başlamaktadır. Bölgede Bozulus ve Karaulus olarak iki büyük konar-göçer grup bulunduğundan ve bunların yaylak ve kışlak mahalleri birbirine yakın olduğundan her ikisin de muhasebesi birlikte tutulmaya çalışılmışsa da gerek vergi tahsilinde meydana gelen zorluklar[12] gerekse iki topluluğun vergisinin birlikte toplanmasından kaynaklanan sıkıntılar sebebiyle ayrı emanet olunmasına karar verilmiştir[13].

İlk çalışmamızda ortaya konulduğu üzere aşiretlerin vergilerinin tahsil edilmesi hususu her zaman ya mahallî idarecilerin ya da tahsildarların (vergi eminlerinin) aşırı vergi talepleri yüzünden başlı başına sorun olmuştur. Kanunnâme burada iki konuyu özellikle belirterek aşiretleri korumaya gayret göstermektedir. Birincisi, mahallî idarecilerin ve eminlerin aşırı vergi taleplerine ya da keyfî uygulamalarına[14] son verilmesidir[15]. Bu yönüyle, Kanunnâmenin neredeyse bütünüyle keyfî uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla meydana getirildiği bile akla gelmektedir ki, konar-göçerlere karşı merkezî hükümetin görüşlerini yansıtması bakımından da ayrıca değerlidir[16]. Bu cümleden olarak kanunnâmenin bir suretinin de aşiretlere verildiğini hatırlatmak gerekiyor. Böylece, yaylak-kışlak güzergâhı boyunca iyice keyfiliğe dönen, nihayet, yaylada iken artık çekilmez hale gelen aşırı vergi talepleri ortadan kaldırılmıştır. İkincisi ise, Osmanlıların bölgeye hakim oluncaya kadar geçen zaman içinde Safevî Devleti’nin ortaya koyduğu uygulamalara -aşiretlerin lehine olmak üzere- son verilmesidir[17]. Buna göre ulusun yaylada olduğu zaman içinde Safevî tahsildarlarının 100 koyunda bir koyun şeklinde tahsil ettiği yaylak vergisi düzeltilerek, Osmanlı ülkesinin neredeyse tamamında uygulanan 300 koyunda bir koyun alınması şekline dönüştürülmüştür. Ayrıca Ulus’a özgü olmak üzere her hâneden bir nevgi (nügi) yağ (yaklaşık 600-700 gram) alınması da karar bağlanmıştır[18]. Bozulus kanunnâmesinde Uzun Hasan Bey (Osmanlı kanunnâmelerinde Hasan Padişah) zamanındaki uygulamalardan söz edilmese de başta Çobanbeği vergisi olmak üzere pek çok hususun Akkoyunlulardan kaldığı anlaşılmaktadır.

Kanunnâme bize, Bozulus’un yaylak-kışlak güzergâhını da tasvir etmektedir. Buna göre, ulus, Berriye’deki kışlaklarından Erzurum-Kars platosundaki yaylaklarına çıkarken iki yol izlemektedir. Bir bölümü Mardin yakınlarından Türkmen Deresi ve Raşmel köyü kenarından, Hani üzerinden Murat Suyu’nun aktığı vadiyi izleyerek Çapakçur önlerine gelirdi. Burada hayvanlarını gemilere bindirerek ya da akıntının yavaş olduğu yerlerde hayvanlarını yüzdürmek suretiyle karşı kıyıya çıkılırdı. Sürü sahipleri gemileri kullandıkları zaman ücret öderlerken nehri yüzerek geçtikleri takdirde herhangi bir ücret ödemezlerdi. Bazı aşiretler ise nehir boylarını Çapakçur yakınlarına kadar takip ederek Vesah kalesi yakınlarındaki köprülerden geçerlerdi. Diğer bölük ise Karacadağ’ın batı eteklerinden geçerek Ergani üzerinden Murat Suyu kıyılarına ulaşırlar, diğer koldan giden akrabalarına Bingöl yaylalarında kavuşurlardı. Murat Suyu’nun geçilmesi Osmanlı vergi tahsildarları için de önemli bir aksiyon idi. Çünkü, aşiretlerin sahip oldukları koyunların sayımı ve verginin tayin edilmesi burada elde edilen sayım sonuçlarına bağlanmıştı. Yaylalara dağılan ya da sürekli hareket halinde olan konar-göçerlerin koyunlarını saymanın Osmanlı vergi memurları için her zaman sorun olduğu göz önüne alındığında bu işlemin değeri daha da iyi anlaşılmaktadır.

Kanunnâmenin sonunda Bozulus’un padişah haslarına dahil olduğu ve vergilerine hiçbir surette kimsenin müdahale etmemesi gerektiği bildirilmektedir. Kanunnâme, Bozulus içinde yer alan ve aslında Dulkadir eline bağlı olan aşiretlerin durumunu da açıklığa kavuşturmaktadır. Burada, Dulkadirli Defterine kayıtlı iken Diyarbekir taraflarına yaylaya yahud kışlağa gelen ve Bozulus ile birlikte konar göçerlik eden aşiretlerin hem Dulkadir hem de Bozulus eminleri tarafından adet-i çobanbeği, resm-i yaylak ve resm-i kışlak taleplerini karşılamakta zorluk çektikleri ve durumlarının düzeltilmesi talebiyle dilekçe verdikleri, aşiretlerin Dulkadirli elinden ayrılıp has yazılma isteklerinin yerine getirilmesi amacıyla Bozulus’a dahil edildikleri izah edilmiştir. Dulkadirliler Bozulus içinde 40 farklı aşiret halinde bulunuyorlardı ve Bozulus’un toplam nüfusunun yarısına yakın bir nüfusu bünyelerinde barındırıyorlardı[19].

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi ilk fetih yıllarından itibaren Türkler tarafından iskân edilmeye başlanmakla birlikte bölgenin Anadolu’nun giriş kapısı olması dolayısıyla da istilaların etkilerinin ilk görüldüğü sahalardır. Bundan dolayı Moğol istilası bölgeye yeni Türkmen gruplarını sürüklerken aynı zamanda bölgedeki Türkmenlerin ya daha batıya ya da güneye doğru çekilmesine de sebep olmuştur. Bu cümleden olarak büyük bir Türkmen grubunun Gazze’den Diyarbekir’e kadar olan sahaya kaydığını ve yüzyıllarca bölgede kaldığını biliyoruz[20]. Keza, Akkoyunlu hakimiyetine karşı direnen bazı Karakoyunlu aşiretleri de Azerbaycan’a ve İran’a çekilmişlerdi. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey’in devletin merkezini Tebriz’e taşımasından sonra kendisine bağlı Türkmenlerin bir bölümünü de yanına götürmesinden başka Akkoyunlu Devleti’nin Safevî hakimiyetine girmesi ve siyasî rekabetin kızışması bölgedeki Türkmen varlığına önemli bir darbe vurmuştur. Bu husus, Bozulus’un Akkoyunlu Türkmenlerinin ana kütlesini oluşturmasına rağmen, nüfus bakımından varisi olduğu devletin gücünü yansıtmaktan oldukça uzak görünmesinden daha iyi anlaşılmaktadır. Ancak, nüfus hareketlerinin daha mühimi ulusun 17. yüzyıl başlarından itibaren batıya kaymaya başlaması ile vukuu bulmuştur ki, bundan sonra eski yurtlarında ancak zaman içinde yerleşik hayata geçen[21] yahut göçe katılmayan çok az bir grup kalmıştır. Böylece, daha ilk fetih yıllarından itibaren Türkmen ülkesi durumunda olan Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinin en büyük konar-göçer Türkmen nüfusu Batı Anadolu’ya kayarak bölgedeki nüfus dengelerinin bozulmasına sebep olmuştur.

Merhum Prof. Dr. Sümer, Bozulus’un Anadolu’nun batı kesimlerine doğru kaymasını, Ulus’un başından geçen hadiselere ve yaylak-kışlak güzergâhının sarp ve arızalı oluşuna bağlıyorsa da bize göre bu husus daha çok Doğu Anadolu bölgesinin Osmanlı-Safevî çatışma sahası haline gelmesinin yanı sıra[22] Osmanlı devlet düzeninde 16. yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlayan çözülmeye bağlı bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü, bir yandan çatışmalar nedeniyle ulus sık sık saldırılara maruz kalmakta ve büyük hayvan kayıplarına uğramakta, diğer yandan Ulus’un zarar görmemesi için merkezî hükümet tarafından Erzurum-Kars yaylalarına çıkmalarına yasak getirilmekteydi. Öte yandan, 16. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’da, konar-göçer toplulukların kendilerine tahsis edilen yaylak ve kışlak sahalarını terk ederek (ya da nüfuslarının fazlasını ihraç ederek) yeni otlak alanlarına doğru kaydıkları gözlenmektedir. Bu cümleden olarak Bozulus’un da önce Orta Anadolu’ya daha sonra batıya kaydığını söyleyebiliriz.

Bozulus aşiretlerinin ilk durağı Karaman, Keskin, Ankara arasında kalan kırlık sahalar idi. Aşiretlerin buradan Aydın taraflarına doğru dağıldıklarını vesikalardan tespit edebiliyoruz ki, Ulus’un yeni tahrirlerinde Ankara sakini, Aydın sakini, Karaman sakini, Rumili sakini şeklinde tanımladıklarına da tanık oluyoruz. Bu ayrım şüphesiz vergi tahsilatında çıkabilecek zorlukları ortadan kaldırma amacını güdüyordu. Öte yandan, Orta Anadolu’da Bozulus aşiretleri arasında isimleri görülen bazı cemaatlere ilk tahrirlerde rastlanmamış olması ya aşiretlerin bölünmelerinden ortaya çıkan oba ya da oymakların giderek büyümesi ve cemaat tabir olmasından ya da göç esnasında Bozulus’a katılan başka Dulkadir cemaatlerinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte Bozulus’un ilk tahrirlerinde görülmesine rağmen Orta ve Batı Anadolu’da isimlerine tesadüf edilmeyen aşiretlerden de söz etmek gerekir: ki, bu husus aşiretlerin daha erken devirlerden itibaren başta Urfa ve çevresi olmak Güneydoğu Anadolu bölgesinde yerleşik hayata geçmeye başlamaları ile ilgilidir.

Bozulus Türkmenlerinin, Osmanlı Devleti hakimiyetine girdikten sonra Akkoyunlular zamanındaki konfederal yapı içindeki ikballi günlerine kavuşamamalarının ya da Safevî Devleti’nin hizmetine giren akrabaları gibi siyasal kuvvetlerini devam ettirememelerinden dolayı her zaman istikrarsızlık unsuru oldukları ve Celali isyanları başta olmak üzere Anadolu’da ortaya çıkan ihtilallere katıldıkları yolunda vaktiyle bazı kanaatler ortaya konulmuşsa da[23] bizim Osmanlı arşiv vesikaları üzerinde yaptığımız çalışmalar neticesinde bu kanaati teyit etmemiz mümkün olamamıştır. Hatta, aksine olarak, onların bütün sıkıntılarına rağmen gayet sakin bir hayat sürdürdükleri, sorunlarını hukuk ve devlet otoritesi altında çözmeye çalıştıkları, eşkıyadan ve eşkıyalık hareketlerinden –içlerinden bazı gruplar bu tür hareketlere karışmış olmakla birlikte- büyük zararlar gördükleri tespit olunmuştur. Bu cümleden olarak, onlar, eşkıya baskınlarına karşı neredeyse tamamen savunmasız durumdaydılar. Çünkü, yaylaklar devletin kolluk kuvvetlerinin derhal müdahale edebileceği alanlar olmadığından büyük eşkıya saldırılarına daha açık durumdaydı[24]. Keza, konar–göçerlerin sahip oldukları hayvan sürüleri de eşkıyalar için mühim bir ganimet şekli de sayılabilir. İkinci olarak, aşiret mensupları arasında eşkıyalığa meyli olanlar da önce kendi aşiretine zarar vermekteydi. Bu hallerde merkezî hükümet boy beyini eşkıyalığa meyilli olanlara kefil yapıyor, aşireti de olayların yenilenmesi halinde belli bir miktar nezr ödemeye mecbur bırakıyordu.

Boy beyleri, aşiretler birliği içinde en büyük aşiretten seçiliyordu. Boy beyleri devlet ile aşiretler topluluğu arasında bir tür irtibat noktası konumunda idi. Kethüdalar ise her aşiret içinden ve o aşiretin kendisi ve çevresi ile ilişkilerini düzenlemekle görevli idi. Aşiret reislerinin tayini merkezî hükümet tarafından yapılmakta ve görev süreleri onların vazifelerinde “layık ve müstahak” olmalarına, vergi tahsili başta olmak üzere devlet tarafından belirlenen emir ve yasaklara uygun hareket etmelerine bağlı idi. Bununla birlikte merkezî hükümet her hal u kârda aşiret ihtiyarlarına söz sahiplerine ve ahalinin genel isteklerine itibar ediyordu. Bu sayılanlar bir kethüdanın ya da boy beyinin tayininde rol oynadıkları gibi aynı şekilde onların görevden alınmalarında da etkili olabiliyorlardı. Aşiret mensuplarının onayı ile boybeyiliğine ya da kethüdalığa gelen kişi bir müddet sonra vergi tahsili ya da türlü bahânelerle aşiret mensuplarına zarar verdiği zaman divan-ı hümayuna gönderilen şikâyet dilekçeleri derhal işleme konuluyordu. Merkezî idarenin etkisinin konar-göçer topluluklarda bu derece açık ve hissedilir olması boy beyiliği ya da kethüdalığın ırsî bir kurum olmaktan çıkarmıştır. Yine de vesikalardan anılan görevlerin babadan oğula geçtiği gözlenmektedir ki, bu halde bile aşiret mensuplarının tavsiyesi ve beklentileri ile merkezî hükümetin onayı görülmektedir. Dolayısıyla Bozulus’un ilk tahrirlerinde aşiret mensupları arasında bey ünvanlı kişilere rastlanması belki onların Akkoyunlu Devleti içinde ya da Osmanlı hakimiyeti öncesi sosyal konumlarını ortaya koymada bir anlam ifade edecektir. Ancak, Osmanlı Devleti açısından herhangi bir anlama gelmediği görülmektedir. Bu cümleden olarak konar-göçer Türkmenler arasında aşiret reislerinin belirlenmesinde eski geleneklerin şeklen devam ettiğini ve fakat merkezî idarenin ve devrin şartlarının bunu aşiret mensuplarının lehine olarak büyük ölçüde erozyona uğrattığını söyleyebiliriz.

Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan konar-göçerleri iskân etme politikası neticesinde bazı aşiretler Rakka bölgesine iskana tâbi tutulmuşlarsa da bir kısmı iskân mahallînden kaçarak Anadolu içlerine dağılmışlardır. Ancak zaman içinde gerek devletin zorlaması gerekse tabi şartların belirmesi aşiretlerin yavaş yavaş konar göçer hayatı terk etmesine sebep olmuştur.

Bozulus Türkmenleri, başta Ankara iline bağlı Gölbaşı ve Bala ilçelerinin köyleri olmak üzere Aydın, Afyon, İzmir, Karaman, Kırşehir ve Nevşehir’de pek çok köy kurarak yerleşmişlerdir.


 

[1] Tufan Gündüz: Bozulus Türkmenleri 1540-1640, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı. Ankara 1997.

[2] Dr. Tufan Gündüz:, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri ‘Bozulus Türkmenleri 1540-1640’. Bilge Yayınları, Ankara 1997.

[3] Bu aşiretin adı “mim.sad.lam.vav.” şeklinde yazıldığından konu ile ilgilenen tüm araştırmacılar “Musullu” imlâsı ile okumuşlardır. Biz de bu imlâya sadık kaldık. Ancak, bunun “Muslu” şeklinde okunmasının daha doğru bir imlâ olacağı kanaatindeyiz.

[4] Bu konu için ayrıca bakınız: Faruk Sümer: Safevi Devleti’nin Kuruluşunda ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara 1976.

[5] Mesela Pürnek aşiretinin bir bölümü Safevi Devleti’nin hizmetine girmiş ve “Türkmen Oymak” diye anılan grubun içinde yer almıştı. Şah İsmail’in Revan kalesini kuşatması esnasında ordusunda Pürnekler de bulunuyordu. Keza, Musullu reislerinden bazıları Safevi eyaletlerinde beylerbeyilik görevine kadar yükseldikleri gibi şehzade Tahmasb’ın lalalığı vazifelerini yapanlar da vardı. Bkz. İskender Beğ-i Türkmen: Tarih-i Alem-ara-yı Abbasî. TTK Kütüphânesi Tercümeler Kısmı. Ayrıca, Akkoyunlular hakkında geniş bilgi için bkz. J. E. Woods: The Aqqoyunlu, Clan, Confederation, Empire, A study in 15th/9th Century Turko-Iranian Politics. Minneapolis - Chicago 1976. Bu eserin Sibel Özbudun tarafından yapılan Türkçe tercümesi Üçyüz Yıllık bir Türk İmparatorluğu Akkoyunlular (İstanbul 1993)

[6] Karamanlu, Avşar, Musullu, Pürnek, İnallu, Döger aşiretlerinin ikiye bölünen aşiretlere örnek gösterilebilir.

[7] V.Minorsky: "Karakoyunlu Cihan Şah ve şiirleri" Çev. Mine Erol, Selçuklu Araştırmaları Dergisi II (Ankara 1970).

[8] Bazı örnekler için bkz. İskender Beğ-i Türkmen: Tarih-i Alem-Ara-yı Abbasi.

[9] Pürnek beylerinden Barik Bey ilginç bir örnektir. O, Safevilerin, Akkoyunlu ülkesini ele geçirmeye başladığı sıralarda Bağdat valiliği görevini yürütüyordu. Şah İsmail’in hızla yükselişi karşısında velinimetleri olan Elvend Mirza ve Murad Han’a karşı tavır koydu. Hatta, Şah İsmail’e bağlılığını göstermek amacıyla kızıl başlık bile giydi. Ne var ki, Şah, O’nu Bağdat’tan çıkardığı gibi bu şehirdeki bütün Pürnek mensuplarının da kılıçtan geçirilmesini emretti. Bir başka örnek de Osmanlı ülkesinde yaşanmıştır. Silsüpür Ceridi aşireti önce İran’a giderek Şah’ın eteğini öpüp, kızıl başlık giyip Kızılbaş oldularsa da bir müddet sonra burada da kalmayarak tekrar Osmanlı ülkesine dönmüşlerdir. Şahsen yaptığımız tespitler ile Sünniliğe yeniden dönmüşlerdir.

[10] M Tayyip Gökbilgin: "XVI. Asır Başlarında Osmanlı Devleti Hizmetindeki Akkoyunlu Ümerası" Türkiyat Mecmuası, c. IX (İstanbul 1951).

[11] “... Erzurum ve Pasin sancaklarında resm-i yaylak deyü Kızılbaş taifesi yüz koyunda bir koyun ve Çobanbeği hakkı deyü üç yüz koyuna bir koyuna bir koyun alup fukaraya ziyade taaddi ederlermiş. Mezkûr sancaklarda yaylaya çıkanların ekseri Diyarbekir ulusu olup...” Ahmet Akgündüz: Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, c. V., s. 538 (Erzurum-Pasin)

[12] “...Berriye’de ümena yüz atlı ile bir obaya konup olanca arpaları ve beş on koyunları ve sair zahireleri ile ol gice ekl olunup Berriye’de şehir ve bazar olmayup bir yerde azıklanmaya mecalleri kalmayıp tamam acz ve zaruret çekerler imiş..” Kanunnâmeler, c.V., s. 460 (Bozulus).

[13]Bozulus kadimden olıgeldiği üzere başka emanet olup Karaulus’a ilhak olunmaya.” Aynı yer.

[14] Genel olarak şu ifadeler ile: “...altı akçe dahi ümena der-amed deyü alırlarmış...Mardin subaşısı olanlar selamlık deyü her hâneden bir baş peynir ve her obadan bir kuzu alırmış...Karacadağ yaylağı deyü üç yüz koyuna bir koyun ve her hâneden birer para alınırmış...Çapakçur Beği İsfehan Beğ ol derbende ademler koyup resm-i güde deyü her hâneden bir koyun her hâneden iki yapağı ve iki peynir alub...Ergani Sancağı Beği selamlık deyü her obadan bir kuzu ve her hâneden bir yapağı ve bir peynir alır imiş...Palu Beği Cemşid Beğ Murad suyu kenarında her sürüden bir koyun ve bir kuzu alıp ve her hâneden bir peynir ve bir yapağı alır imiş...Cemşid Beğ yazun bu yola uğramayub ahar yoldan gittin deyü her sürüden bir koyun ve bir kuzu alıp ve her hâneden bir peynir ve bir yapağı alub ziyade hayf edermiş...Hınıs beği resm-i yaylak deyü üçyüz koyuna bir koyun ve her hâneden bir para alırmış...ulus yaylağa çıkdıklarında ulus eminleri her hâneden bir keçe veyahud bir tulum peyniri alurlarmış...”

[15] Genel olarak şu ifadeler ile: “vechen mine’l-vücûh kimse dahl ve taarruz etmeyüb bir akçe ve bir habbelerin almayalar...bu dahi hadis ve bid’at olmağın ref olundu...”

[16] Rudi Paul Lindner vaktiyle Osmanlıların konar-göçerlere karşı sistemli bir sindirme ve yerleşik hayata geçirme politikası uyguladığını dile getirmişse de bu görüşe katılmamız imkansız görünmektedir. Bkz. Nomads and Ottomans in the Medieval Anatolia. Bloomington 1983. Türkçe tercümesi için bkz. “Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar ” (Ankara 2000) çev. Müfit Günay.

[17]Kızılbaş zamanında hadis olan bid’atler ve mezalimi külliyen ref eyleyüp...” Kanunnâmeler, c.V, s. 154.

[18] 14 numaralı dipnota bakınız.

[19] 1540 yılında yapılan ilk tahrirde Akkoyunlu ulusunun 4598 hâne 426 mücerred nüfusu bulurken Dulkadir ekinden gelen Türkmenlerin 2757 hâne 262 mücerred nüfusu vardı. Buna göre, Bozulus’un (hânenin 5 katsayısı ile çarpımıyla ) 37213 kişi nüfusa sahip olduğunu tahmin etmekteyiz.

[20]Al-Zahiri: Zubdat Kaşf al- Mamalik. Paris 1894: 105. Ayrıca bkz. F.Sümer: "Anadolu’da Moğollar" Selçuklu Araştırmaları Dergisi II (Ankara 1970): 45; Ş.Tekindağ, "XV.Asrın Sonunda Memlük Ordusu" İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi XV (1960): 83, 84.

[21] Urfa havalisinde Bozulus Türkmenlerinin kurduğu 150’den fazla köy bulunmaktadır. Bu husus için Bkz. T.Gündüz: Anadolu’da Türkmen Aşiretleri, s. 155-161.

[22] Osmanlı-Safevi çatışmalarının başlaması ile birlikte Bozulus Türkmenlerinin İran taraflarından gelebilecek saldırılara ve eşkıya baskınlarına maruz kalmamaları için Erzurum-Kars yaylalarına çıkmaları yasaklanmıştır. Hatta, merkezî hükümet yaylaya çıkmayan aşiretleri vergi indirimi yapılacağını vaad etmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defterleri no: 32, s. 167, hk. 328; no: 33, s. 103, hk. 210.

[23] Bkz. Mükrimin Halil Yinanç: “Akkoyunlular” İslam Ansiklopedisi I/263;

[24] Bozulus Erzurum yaylalarına çıktığı zaman hem İran hem de Gürcistan taraflarından gelen eşkıya saldırılarında binlerce koyun kaybediyordu. Öte yandan, ulusun Batı Anadolu’ya gelmesinden sonra da sıkıntıları devam etmişti. Mesela, Selendi Kazasına tabi Darıbükü mevkiine yerleştirilen Kantemir Çepnisi eşkıya baskınları yüzünden köylerini terk etmişlerdi. Keza, Barçın’a iskan olunan Karabağ aşireti ile Kütahya’daki bazı Bozulus aşiretleri eşkıya baskınları yüzünden iskan mahallini terk etmek zorunda kalmışlardı. Bu hususta, değerelendirmeler ve referanslar için bizim “Anadolu’da Türkmen Aşiretleri“ adlı çalışmamıza bakılabilir.