Ertuğrul Danık

Alevilik ve Bektaşilikte Olağanüstü ya da Bakire Doğum Mitosu

İki Damla Kanla Başlayan Yaşam

Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e geldiğinde, henüz küçük bir yerleşim olan bu köyde, kendisine sahip çıkan Kutlu Melek ile kocası İdris’in evine yerleşir[1]. Var olan bütün servetini dervişe yani Hacı Bektaş’a harcayan Kutlu Melek, evli ve o güne kadar çocuk sahibi olmamasına karşın, mücerred yaşayan Hacı Bektaş’tan çocuk sahibi olur, durumun açıklaması

“(...) Bir gün Hünkâr abdest alırken Hünkâr’ın burnu kanadı. Kadıncık’a ‘bu suyu ayak değmiyecek bir yere dök’ dedi. Kadıncık leğeni alıp götürürken, ‘şimdiye kadar o tertemiz suyu içerdim’, diye düşündü ve leğeni kaldırıp içti: boş leğeni tekrar Hünkâr’ın önüne getirdi. Bu durum Hünkâr’a malum oldu. Kadıncık’ın yüzüne baktı ‘kadıncık, bu suyu içtin mi’ dedi. Kadıncık ‘Erenlere ne malum değil ki; erenlerden artanın bir yudumunu bile dökecek yer bulamadım; ancak, karnımı buldum’, diye cevapladı. ‘Kadıncık, bizden umduğun nasibi aldın; senden iki oğlumuz gelecek; onlar, yurdumuzun oğlu olacak; halkımızın yetmiş yaşındakileri onların yedi yaşında olanlarının elini öpsünler. Dünya bozulsa da sırtları yere gelmesin, hiç zahmet görmesinler’, dedi. Kadıncık’ın üç oğlu oldu; bunlardan biri Hünkâr’ın sağlığında öldü, ikisi kaldı; onların soyu sürdü. (...)”[2]

şeklinde yapılır.

Velayetnâme’nin bu açıklaması, Hacı Bektaş’ın bir mucizesi midir yoksa Kadıncık Ana’nın aklanması mıdır, şeklindeki çelişki; “olağanüstü doğum” ya da “bakire doğum” olarak, doğumu yapanın, yani babadan çok ananın temize çıkarılması olarak yansır. Vilayetnâme’nin ikincil kişisi, “Bacıyan-ı Rum” teşkilâtının simgesi, bütün varlığını Hacı Bektaş’a adayan ve hizmetinde bulunan, üstelik bir başkasıyla evli olan bir kadın, başka türlü nasıl aklanabilirdi? Yaşadığı çevre olarak ister Hıristiyan, isterse Müslüman olan bir çevre olsun, evlilik dışı bir çocuk ediniminin, günahkârlığın ta kendisi olduğu bir kültürel birikim çevresinde, böylesine güçlü bir mitostan başka bir delilin varlığı gerekir miydi?

Tadılan Baldan İmam Bakır’ın Doğumu

Dersim bölgesinde yaygın bir söylence olmasa da ve hatta günümüzde neredeyse unutulmuş olsa da dönemin yerli Ermenilerince yaygınlaştırıldığını düşündüğümüz; Ak Murtaza adlı bir papazın, İmam Hüseyin’in başını saklayarak ve hatta bu nedenle yedi oğlunu feda edip, kesik başı Dersim dağlarına getirerek, altın gümüş ve ipekten yapılmış özel bir yerde korurken, papazın tek ve bakire olan kızı, bal dolu altın bir tabak içindeki Hz. Hüseyin’in başını görür ve büyük bir merakla bal formundaki bu başı tadar. Balı tadan genç ve bakire kız derhal gebe kalır ve durumu farkeden babası Ak Murtaza tarafından öldürülmek istenir. Ancak, genç kız olanları anlattığında ölümden kurtulur. Bir süre sonra hapşıran genç kızın burnundan bir alev topu çıkar ve bebek şekline dönüşür. Bu bebek, Hz. Hüseyin’in oğlu İmam Bakır’dır[3] şeklindeki söylencede de bakire doğum sonucu, kutsal kabul edilen bir kişinin doğduğunu görmekteyiz.

Ilımlı bir yaklaşımla, bu mitosun yerli Ermenilerin Kızılbaşlığa geçişini yumuşatma nedeniyle kullanıldığı düşünülse de; bu kullanımın bir diğer boyutu da Dersim Alevilerinin Hıristiyanlığa ve özellikle de Protestanlığa geçişini yumuşatmak için kullanılan eşleşmelerden biri olabileceğidir. Dönemin tarihsel süreci anımsandığında, derlemenin yapıldığı yıllardaki Protestan misyonerlerin ve Ermenilerin bölgedeki çalışmalarının etkisi ile devlet-Dersim çelişkisinin kullanılarak, bir yandan çelişkiler derinleştirilirken, bir yandan da Dersimlilerin Hristiyanlığa sempati duymaları sağlanmaya çalışılmaktadır. Çünkü Dersimliler için önemli sayılan, Oniki İmam’dan Hz. Hüseyin’in kesik başını kurtaran bir Ermeni papazı olduğu gibi, öte yandan Hz. İmam Bakır’ın annesi de bir Ermeni olarak sunulmaktadır. Kaldı ki derlemenin yayınlandığı metinde, Hz. Hüseyin’in başını kesenler ile papazın yedi oğlunu öldürenler olarak “Türkler” sunulmakta ve etnik köken temelinde bir provokasyon zemini yaratılmaktadır.

Söylencenin bir başka boyutu da, Ermeni papazın kızının sahip olduğu çocuğun resmileştirilmesi ve “kutsal bakirelik” ya da “bakire doğum” formunda aklanmasıdır. Aklanan kişinin gayrımüslim olması, söylence çıkış noktasını da bu yöne götürmektedir. Günümüzde pek bilinmeyen bu söylencenin, 19. yüzyılın ikinci yarısında derlenmiş olması, bu bağlamda “Harput Protestan Fırat Misyonerleri”nin bölgedeki yoğun çalışmalarını ve kullandıkları söylemleri[4] anımsatır ki, bu durumda “Oniki İmam-Oniki Havari”, “St George-Hızır”, “Dersim mitolojisinin[5] bitmeyen yiyecekleri-Kana Düğünü” gibi eşleşmelere, “İsa’nın doğumu-İmam Bakır’ın doğumu” eşleşmesini eklemek gerekir.

Meryem’den Devşirilen Kutsal Bakirelik

Gerek Kadıncık Ana’da, gerekse Papaz'ın bakire kızında kullanılan “bakire doğum” söylemi, aslında dönem çevresinin yabancı oldukları bir açıklama değildi. Yerli halkın İslamlaştırılması sürecinde, kimi Hıristiyan azizlerine ya da Pagan kültürüne ait mitlerin devşirilerek, yeni bir kimlik altında kullanıldığı bir kültür ortamında[6]; o çok bilinen “Meryem’in bakire doğumu” mitosu, Kadıncık Ana ve Ak Murtaza’nın kızının bakire doğumunu da resmileştirmekteydi. Duyulacak en ufak kuşku ise, her iki din için de kutsal ve bakire sayılan Meryem hakkında da kuşku uyandıracaktı.

Henüz Yusuf’la evlenmemiş olup, sadece nişanlı da olsa, Meryem’in hamileliği en azından Yusuf açısından, cinsel ilişkinin olmadığı ve doğacak çocuğun bir başkasından olma kuşkusunun silinip Meryem’in aklanması gerektiğinde; İncil’in

“(...) Allah tarafından Cebrail Melek Nasıra denilen şehre, Davud evinden Yusuf adındaki adama nişanlı olan bir kız gönderildi; kızın adı Meryem idi. Melek onun yanına girip dedi: Selam ey nimete eren kız, Rab seninledir. (...) Melek ona dedi: Korkma, Meryem; çünkü Allah önünde inayet buldun. Ve işte gebe kalıp bir oğlan doğuracaksın ve adını İsa koyacaksın. O büyük olacak, ona yüce Allah'ın oğlu denecek; (...) Meryem de meleğe dedi: Bu nasıl olacak? Çünkü ben er bilmem. Melek cevap verip ona dedi: Ruhulkudüs senin üzerine gelecek, yüce olanın kudreti üstüne gölge salacak; bunun içinde doğacak olan Mukaddese Allah'ın oğlu denecektir. (...)”[7] “(...) anası Meryem Yusuf’a nişanlanmış olduğu halde, buluşmalarından önce Ruhulkudüsten gebe olduğu anlaşıldı. Nişanlısı Yusuf, salih bir adam olup onu aleme rüsvay etmek istemiyerek, gizlice boşamak niyetinde idi. Fakat bunları düşünürken, işte, Rabbin meleği rüyada ona görünüp dedi: Sen Davud oğlu Yusuf, Meryem'i kendine karı olarak almaktan korkma, çünkü kendisinde doğmuş olan Ruhulkudüstendir (...)”[8]

şeklindeki açıklamaları gelir. Her ne kadar bu anlatım nedeniyle İsa’nın, “Tanrın'ın oğlu” olduğu gibi yorumlara gidilirse de[9] Kuranıkerim’de bu konu kesinlikle reddedilerek[10], İsa’nın doğumu ve Tanrın'ın oğlu olmadığı, Meryem Suresi’nde

“(...) Derken biz ona ruhumuzu (Cebrail’i) göndermiştik de, gözüne her azası düzgün bir insan olarak görünmüştü. Meryem: Eğer Allah’tan çekinen bir kimse isen, senden Rahman’a sığınırım dedi. Cebrail: Ben sana temiz ve anlayışlı bir erkek çocuk vermek için, Rabbimin sana gönderdiği elçiyim dedi. Meryem: Hiçbir kimse, henüz bana dokunmamışken ve kötü bir kadın da olmadığım halde, benim nasıl oğlum olabilir? Dedi. Çünkü Rabbim, Bu bana kolaydır, biz onu insanlara bir delil ve katımızdan bir rahmet olarak yaratacağız diyor dedi. İş olup bitti. Meryem oğluna hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekilip gitti. Derken, doğum sancısıyla bir hurma ağacının dibine sığındı. (...) Çocuğu alıp kavmine getirince Ey Meryem! Gerçekten, utanılacak bir şey yaptın dediler. (...) Meryem çocuğu gösterdi. Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz? Dediler. Çocuk (İsa) dile gelip dedi ki: Ben gerçekten Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi. Beni peygamber yaptı. (...) İşte Meryem oğlu İsa budur. Onların şüpheye düştükleri şey hakkında gerçek söz budur. Allahın çocuk edinmesi hiçbir zaman olmuş şey değildir. (...)[11]

şeklinde aktarılır.

Bu açıklamalar, Meryem’i bakireliğin sembolü yapıp aklarken, ortaya çıkışı kuşkulu olan İmam Bakır’ın doğumu mitosunu bir yana koyarsak, benzer şekilde Meryem’in rolünü Kadıncık Ana’nın aldığını görmekteyiz. Ancak, bu eşleşmenin tehlikeli bir boyutu, Yusuf’un rolünü İdris alırken, Hacı Bektaş’ın Tanrı ile eşleştirilmesidir. Oysa bu eşleşmede rol değişimleri sadece Meryem ve Kadıncık Ana arasındadır. Çünkü aklanması gereken sadece Kadıncık Ana’dır. Aynı şekilde, doğan çocukların da İsa ile eşleşmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Mitosun bir başka yaratılma nedeni de Bektaşilik ve Alevilik arasındaki “bel evlâdı” ve “nefes evlâdı” konusundaki çelişkiler olsa gerektir. Bugün Hacı Bektaş soyu olduğunu söyleyen Çelebiler’in, mücerred yaşayan bir baba soyuna, gerekçeli bir açıklama getirmesi[12], işte bu söylence etrafında gelişir. Aynı şekilde, Alevilerin “Mücerred İkrarı”nı kabul etmemeleri de[13] bu çelişkinin getirdiği bir olgudur. Öte yandan yerli gayrımüslim halkların ve diğer Türkmen, Kürt, Acem, vb. grupların “Bektaşilik Çadırı” altına toplanması için, oldukça kullanışlı bir devşirme mitos olarak kullanılması, bir başka gerekçedir.

Meryem’den Önce Sara, Hacar ve Diğerleri Vardı

İncil’in, Meryem’e ilişkin olarak geliştirdiği “bakire doğum” mitosu, aslında İncil’e de uzak ve yabancı bir mitos değildi. Eski Ahit’te

“(...) ve Allah İbrahim'e dedi: Senin karın Saraya gelince, onun adını saray çağırmıyacaksın, fakat onun adı Sara olacaktır ve onu mübarek kılacağım, ve ondan sana bir oğul vereceğim (...) Ve İbrahim yüz üstü düştü, ve güldü, ve yüreğinde dedi: Yüz yaşında olana bir oğul doğar mı? Ve doksan yaşında olan Sara doğurur mu? (...) ve Allah dedi: Gerçek senin karın Sara bir oğul doğuracak; ve onun adını İshak koyacaksın; (...)[14] “(...) ve Rab demiş olduğu gibi Sara’yı ziyaret etti, ve Rab Sara’yı söylemi olduğu gibi etti. Ve Sara gebe kaldı ve İbrahim’e ihtiyarlığında, Allah'ın ona söylemiş olduğu muayyet vakitte, bir oğul doğurdu. Ve İbrahim kendine doğan, Sara’nın kendisine doğurduğu oğlunun adını İshak koydu (...)”[15]

şeklinde yer alan “Sara’nın bakire doğumu”da[16] yerli Musevi ve diğer Pagan halklara karşı, “Meryem’im kutsal bakireliği” olarak devşirilip, Hıristiyan mitolojisinde kullanılmıştı. Sara’dan önce Hacer’in, İsmail’i doğurmasına ilişkin

“(...) ve Rabbin meleği Şur yolunda olan pınarın, çölde sular pınarının başında onu buldu ve dedi: Ey Sarayın cariyesi Hacar, nereden geldin? Ve nereye gidiyorsun? Ve dedi: Ben hanımım Sarayın yanından kaçıyorum. Rabbin meleği ona dedi: Senin zürriyetini çoğalttıkça çoğaltacağım, ve çokluğundan sayılmıyacaktır. Ve Rabbin meleği ona dedi: İşte, sen gebesin, ve bir oğul doğuracaksın, ve onun adını İsmail koyacaksın (...) ve Hacar Abram'a (İbrahim'e) bir oğul doğurdu. Ve Abram Hacar’ın doğurduğu oğlun adını İsmail koydu. (...)[17]

Üstelik bu iki mitosu güçlendiren, Tanrı’nın istediği kişiden istediği gibi doğum yaptırma/çoğaltma yetkisi, tek tanrılı dinlerin ilk insanı Adem’de de uygulanmış ve Adem’in kaburga kemiğinden Havva doğmuştu[18].

Meryem öncesi bir dönemi anlatan ancak, Meryem sonrası olarak Kuranıkerim’de geçen Yahya Peygamber’in,

“(...) Bu Rabbi’nin kulu Zekeriya’ya olan rahmeti anıştır. O gizlice Rabbine yalvardığı zaman demişti ki: Rabbim gerçekten kemiklerim bile incelip zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Ben sana yalvarmakla şimdiye kadar hiçbir şeyden mahrum olmadım. (...) Karım da kısırdır. Sen bana katından bir oğul ihsan et. Bana da, Yakupoğulları’na da mirasçı olsun. Rabbim! O’nu rızanı kazanmışlardan da et. Allah Ey Zekeriya! Sana Yahya adında bir oğlan müjdeleriz. (...) Zekeriya Rabbim benim nasıl oğlum olabilir? Karım kısır ve ben ihtiyarlığın son haddine varmışımdır dedi. Allah Rabbin böyle emretti. Çünkü bu bana kolaydır. Nitekim sen bir şey değilken, daha evvel seni yaratmıştım dedi (...)[19]

şeklindeki doğum mitosu, İsa’nın doğumu adına devşirilmediyse de Hacı Bektaş, Otman Baba, Balım Sultan, İmam Bakır dönemlerinde, diğerleriyle birlikte bilinen bir mitostu.

Daha da gerilere gittiğimizde, Hitit mitolojisinde gökyüzü kralı Alalu’yu tahtından indiren Anu’nun, Kumarbi ile savaşında; Kumarbi’nin, ısırdığı Anu’nun cinsel organlarından ağzına sızan tohumlardan gebe kalması[20] gibi, olağanüstü gebelikler ve olağanüstü doğumlar görülebilmektedir. Benzer mitoslar, Museviliğin ve Hıristiyanlığın ortaya çıktığı ortamlarda da etkin olan Yunan ve Roma Pagan inancının temelleri olan mitolojilerde de görülebilmektedir. Toprak Ana Gaia’nın, oğlu Kronos tarafından cinsel organları kesilen ve kesilen yerden akan kanlar (ve belki de spermler) nedeniyle, kocası Kronos’tan cinsel ilişki olmaksızın Erinyeler’e, Gigantlar’a, dişbudak Nymphaları’na ve diğer ağaçlarla birlikte anılan tanrılara gebe kalması[21]; Zeus’un, Metis hamileyken onu yutarak, doğum zamanında baltayla yarılan kafasından Athena’yı doğurması[22]; Zeus’un, kendi görüntüsünü gördüğü için ölen Semele’nin karnındaki çoçuğu kalçasına dikerek, doğum zamanı geldiğinde kalçasından Dionysos’u doğurması[23]; yine Zeus’un, yeraltında tunçtan yapılma bir odaya kapatılan Danae’yi, altından bir yağmur şeklinde gebe bırakması ve bu gebelikten Perseus’un doğması[24] ve Aphrodite’nin tohum olarak düştüğü denizden midye kabuğu içinde doğması gibi olağanüstü gebelik ve olağanüstü doğumlar, hep tanrısal bir kimlik altında görülmekteydi.

Bektaşilik ve Aleviliğe kadar bu rollerin önemli bir kısmında, en azından gebeliğe neden olan rollerde, yine Tanrı'nın kendisi bulunmaktayken ve doğan kişi ya bir başka Tanrı ya da peygamber iken, Alevilik ve Bektaşilik ile birlikte, kısmen bu rollerde değişikliğe gidilmiştir. Ancak, mitosun değişmez çerçevesinde, doğuma neden olan kişi Tanrı olmasa da Tanrı yolunda olağanüstü güçlere ulaşmış, deyim yerindeyse “tanrısallaşmış” bir kişi oturmaktadır. Aynı şekilde, doğan çocuk bir başka Tanrı ya da peygamber değilse de doğuma neden olanın bulunduğu siyasal ya da etnik liderlik koltuğunun mirasçısı durumuna gelmektedir. Böylece, sadece soy devamlılığı sağlanmakla kalınmamış, kurumsallaşmış liderlik koltuğunun yasal mirasçıları da belirlenmiştir.

Otman’ın ve Balım Sultan’ın Olağanüstü Doğumları

Benzer mitoslara, gerek Hacı Bektaş Velayetnâmesi’nde, gerekse diğer velayetnâmelerde ve gerekse kimi yerel söylencelerde, sık olmasa da rastlamaya başlarız. Hacı Bektaş Velayetnâmesi’nde, belirttiğimiz yasal mirasçı statüsünün dışında

“(...) Hünkâr’ın ‘o taş olan buğday tanesini yutan kadın erkek doğursun; mercimek tanesini yutan kız doğursun’ dediğini, erenleri inkâr eden birisi duydu. ‘Bu taşları yutmaktan ne çıkar’ diyerek iki buğday tanesini alıp yuttu. Erenlerin kerameti, Tanrı’nın kudretiyle adam, gebe kaldı. Gün geçtikçe karnı şişti; zamanı gelince ağrıları tuttu; çok acı çekti olayı Hünkâr’a bildirdiler; o ‘çare yok o adam ölür; fakat ölünce karnını açın, evladınızdan iki oğlan zuhur edecek’ dedi. Adam ölünce karnını açtılar; iki oğlan zuhur etti; çocuklar ölmedi, büyüdüler (...)”[25]

şeklinde bir başka olağanüstü doğum olayı anlatılırken; Kolu Açık Hacim Sultan Velayetnâmesi’nde

“(...) ‘Bana gelir misin?’ dedi. Hatun etti: ‘Karanuşun olayım Sultanım’ dedi. Hacim Sultan üç kere böyle dedi. Hatun ‘kabul ettim’ dedi. Burhan Derviş dua etti. Dervişler sandılarki hatunu alır gider. Hacim Sultan ol hatuna etti: ‘Kıbleden yana dur’ dedi. Hatun dahi kıbleden yana durdu. Hazret Sultan üç kere üzerinden sıçradı. Ağzı karın ağza bıraktı. Üç kere arkasına sıçradı. Andan el kaldırıp dua eyledi. Dervişler ‘Amin’ dediler. El yüze sürdüler. Dervişlere etti: ‘Bu hatundan benim sağ köprüceği delik Otman’ım gelse gerek. Beni isteyen anda bula’ dedi. ‘Anın evladı sonra benim üzerim bekleye’ dedi ‘Ey dervişler Hak celli Ala Hazretler biz zaif kuluna şöhret nazarı vermedi. Hak taala emriyle Muhammed Mustafa’nın Mucizatıyla bir takvin ede. Bu hatundan sağ köprüceği delik bir oğlan ola’ dedi. Ol genç hatuna etti: ‘Yörü imdi senden bir taş doğsun dedi’ dedi ‘itikadın yokmuş. Varın şimden geri evinize gidin’ dedi. Gelip Sultanın elini öptüler sonra gittiler (...) Sultan Hazret makamına gelip kırk gün kırk gece kam gündüz saim olup münacaat ederdi. Kudreti ilahi ol hatunların ikiside hamile oldu. Ol bir hatundan bir köprüceği delik oğlan oldu. Ol hatunun kabilesi oğlanı ve anasını birkaç kurbanla çırağ cem edip Sultan Hacim Hazretlerine getirdiler. (...) ol zamanlar bir zaman durdu. Sultanın cemaline karşı bakıp kaldılar ‘ol genç kadından da bir taş doğdu’ deyi hikayet ettiler (...)”[26]

şeklindeki bir başka bakire doğum olayı anlatılır. Aynı mitos, kimi küçük değişikliklerle birlikte, Hacı Bektaş Velayetnâmesi’nde de okunabilmektedir[27].

Otman Baba’nın doğumu gibi, Balım Sultan’ın doğumu da benzer söylencelere dayandırılarak anlatılır. Annesinin bir Bulgar Kralı'nın kızı olduğu söylenirken; adı verilmeyen prenses, bir namaz seccadesi dokuyarak üzerinde namaz kılanla evleneceğini söyleyip duvara asar. Ancak, bu seccade de aynı anda hem Seyyid Ali Sultan, hem de Mürsel Baba namaz kılar. Seccadede namaz kılanla evleneceğine söz veren prenses, her ikisini de yaşlı bularak, evlenme sözünü yerine getirmek istemez ve namaz bitmeden seccadeyi çekerek her ikisini de yere düşürür. Bu olaydan sonra Mürsel Baba, prensesten bir miktar bal ister ve getirilen baldan aldığı bir parmak balı prensese tattırır. Bakire prenses, o anda tattığı baldan gebe kalır ve Balım Sultan’ı doğurur[28].

Her üç doğum olayında kendi içinde farklılıklar bulunsa da olağanüstü ya da bakire doğum olaylarına ilişkin Alevi-Bektaşi mitolojisinin bilinen mitoslarıdır. Hacı Bektaş’a inanmayıp taşlaşmış buğdayı yiyerek gebe kalan erkek mitosu, Hacı Bektaş’ın olağanüstü güçlerini pekiştirici bir mitos olurken; Bektaşilik kurumu için önemli isimlerden Otman’ın ve Balım Sultan’ın doğumlarına ilişkin mitos, söz konusu “mirasçı liderlik” kavramına da uygunken, doğuma neden olanlar ve doğanlar bu çerçeve içine girer. Ancak, Kadıncık Ana ya da Meryem ve Sara örneklerinde olduğu gibi, doğumu yapan kadının aracılık/taşıyıcılık dışında başka bir rolü yoktur. Balım Sultan’ın annesi olduğu öne sürülen Bulgar Prensesi, Dersim mitolojisine gönderme yapılan Ermeni Keşiş Ak Murtaza’nın kızı örneğinde olduğu gibi, Balkanlar’daki Bektaşi misyonerliğinin parçası olarak kullanılmış olmalıdır ki her iki mitosun benzerliği, kutsallaştırılan kişilerin annelerinin gayrımüslim olmalarından öteye, her iki doğan kişinin de tadılan baldan oluşmalarıdır. Bu bağlamda Dersim söylencelerindeki anlatımın, daha çok Balım Sultan’dan devşirme olduğu düşünülse de Dersim bölgesindeki anlatımı, daha çok Ermeni kaynaklı bilinçli bir devşirme olarak düşünmek daha uygundur.

İlkel Mitlerde ve Halk Mitoslarında Olağanüstü/Bakire Doğum

M.Ö. III. Bin Çatalhöyük Ana Tanrıça kültünün, ilerleyen süreçlerdeki devamlılığı ve anaerkil toplumdan ataerkilliğe geçiş ile birlikte; egemenlik, erkek tanrıların dünyasına dönüşse de Hititler’in Kubaba’sı, Frigler’in Kybele’si, Yunan ve Roma Dünyası’nın Gaiası, Mısırlılar’ın Nut’u Ana Tanrıça kültünü devam ettirmişlerdir. İlkel toplumlarda doğumun gizeminin bilinmemesi ya da ilerleyen süreçlerde yaratılışın mistik açıklamasında, doğurgan olan kadının rolünü erkeğin üstlenememesi nedeniyle, istenilse de istenilmese de Ana Tanrıça düşüncesi hep var olmuştur. Bu var oluş ile birlikte kutsanan Ana Tanrıça'nın, kirletilmeme düşüncesi, onu hep bakire ya da olağanüstü doğumlar yapmaya yöneltmiş, yaratılan mitoslar da bu çerçevede şekillenmiştir. İlkel ve Pagan kültürlerin Ana Tanrıça'sı, tek tanrılı dinler ile birlikte “kutsal doğum”, “kutsal bakire” olarak devamlılığını sağlamıştır. Musevilikte Sara’ya ve Hacar’a, Hristiyanlıkta Meryem’e biçilen bu roller, İslamiyette de kabul edilmiştir.

Kalevala adlı bir eserde, Fin mitolojisindeki Hava Tanrısı'nın bakire kızı “Su Ana”nın denize inerek nasıl gebe kaldığı

“(...) derken bir yel koptu da geldi

yaman bir fırtına doğudan

deniz köpüğünü örterek

koskoca dalgalar kaldırdı.

Sallayarak genç kızı bu yel,

ırgalayarak dalga bakireyi

suların o göğce sırtında,

köpüklü dalgalar üstünde

yel göğsüne bereket verdi,

dalga gebe kıldı karnını (...)[29]

şeklinde şiirsel bir dille anlatılırken; kutsal Ana Tanrıça'nın bakire doğum mitosunun yaygınlığını görebilmekteyiz. Bu mitosun yaygınlığına ilişkin örneklerden birisi de Güneydoğu Afrika’daki Güney Rodezya Wahungwe Makoni adlı ilkel bir kabileye aittir. Mitosa göre; Tanrı Maori, ilk insan Mwuetsi’yi (ay) yarattıktan sonra, ona yağ dolu bir boynuz verir. Mwuetsi yeryüzüne gönderildiğinde bir süre sonra yanına Massassi adlı bir bakire verilir. Bir süre sonra Massassi, Mwuetsi’nin boynuzdan parmağına aldığı ve karnına dokunduğu yağdan gebe kalır. Massassi, bu bakire gebeliğinden otları ve ağaçları doğurur[30].

Bu ilksel ve tanrısal mitlerin yerini, süreç içinde insanın ya da yarı tanrısal kahramanların doğumlarının alması kaçınılmazdı. İki tanrıdan olağanüstü doğumla bir başka Tanrı'nın/tanrıların doğumu ya da Tanrı aracılığıyla bir insanın gebe kalması, bütün kültürlerde yerini alırken; Güney Amerika’da Kolombiya Tunja ve Sogamozza yerli halklarının, bir bakire kızın güneşten bakire olarak gebe kalıp, güneşin oğlu “Goranhacho”yu doğurması; Buddha’nın annesinin rahmine gökten beyaz bir fil olarak inmesi; Tonga’da, bir midye şeklinde doğan bakirenin, Sinilau adlı birinden, onun yıkandığı yerde nehir içinde iki defa cinsel ilişki olmaksızın gebe kalması[31] gibi örnekler, artık bu mitosu tanrısal çerçeveden, yani ölümsüzlerin dünyasından çıkarıp; Hacı Bektaş’ta, Hacim Sultan’da, Balım Sultan’da ve İmam Bakır’da olduğu gibi, ölümlülerin dünyasına sokmaktadır. Artık, kendini tanıyan ve egemenlik gücünü elinde tutmaya çalışan insanoğlu, tanrılara tanınan güçleri kendi üzerine toplayarak, farklı bir savaşımın ve yayılmanın sürecine girmiştir.

Hızla yayılan bu yeni sürecin etkisinde; bakire doğum olmasa da, olağanüstü doğum mitosu altında Kafkas halkları mitolojilerinin kahramanları ile ilgili anlatımlarda, Nartlar’dan Xaemic, bir deniz kızıyla evlenir. Ancak, deniz kızı evlenme koşullarına (başkalarına gösterilmeme, kaba söz ve davranış yapılmaması gibi) uymadığı için, Xaemic’i terkeder. Terkederken, kendi rahminde oluşan cenini, tükürerek Xaemic’in iki omuzu arasına yerleştirir. Doğum zamanı geldiğinde ise, Saetaenae’nin yardımıyla sırttaki çıban kesilerek akkor metalden küçük bir erkek çocuğu dışarı çıkarılır. Çocuk, daha önce yerleştirilmiş yedi kova suya sıçrarsa da harareti sönmez ve böylece Nart kahramanlarından en korkuncu olan Batraz doğmuş olur[32].

Aynı yayılma süreci içinde ele alınabilecek bir başka halk mitosu da Türk-Moğol Orta Asya söylencelerinden Alan Kova söylencesidir. Cengiz Han soyunun yüceliğini ve kutsallığını deklere eden,

“Alan Kova kocası ölmüş bir hanın torunu idi. Aile riyaseti ırsen ona kaldı. O da muhitine hakim han oldu. Çadırına geceleri bir nurani yüzlü bir kimse gelirdi. Mavi gözlü sarı saçlı bu kimse, daima semadan iner ve Alan Kova’yı bütün lahuti sevdasıyla sarar ürpertirdi. (...) Han Hanım hamile idi. Sırrını ifşa etmekle iddiasını ispat etmek mümkün değildi. Nihayet Han aile erkânını topladı. Han Hanım namus mahkemesine tevdi edildi. Hakikati olduğu gibi söyledi. İnanmadılar. Çadıra gözcü koydular. Evet, gördüler ki öyledir. Artık Alan Kova nesli kudsi ve müteal (yüceltilmiş) oldu. İşte Cengiz bu nesilden idi. (...)[33]

şeklindeki bu anlatım, Cengiz Han soyunu yüceleştirdiği ve yasal liderlik statüsünü verdiği gibi, öte yandan Alan Kova’yı da aklamakta ve kutsal bakire yapmaktadır.

Mucize mi, Aklama mı? Neydi Bu İşlerin Aslı

Velayetnâme’nin Kadıncık Ana’sı “iki damla kan” ile aklanırken, evli olmasının da bu zorlamada rolü olduğu bir gerçektir. Kocası İdris’in sessizliği, kimbilir belki de İdris’in kardeşi Saru’nun, Hacı Bektaş’ın kış günü kuru ağaçtan elma toplarken, Hacı Bektaş’ın erkeklik organının yerinde bir çift gül gördüğünün söylenmesindendir[34]. Bu anlatım Hacı Bektaş’ın cinsiyetini ya da “mücerred” olarak cinsel arzularından uzak olarak yaşadığını açıklamaktan çok, Kadıncık Ana’nın bakire doğum yapmasının pekiştirilmesidir. Bu pekiştirme, doğal olarak Hacı Bektaş’ın mücerredliğinin de devamlılığını sağlayan bir açıklamadır. Kuşkusuz Kadıncık Ana, İdris ile olan evliliğinden dolayı zaten bakire değildi ki, buradaki bakire doğum mitosu, Meryem’de olduğu gibi “kız oğlan kız”lık değil, sembolik olarak cinsel ilişki kurulmaksızın oluşan gebeliğin açıklamasıdır. Bu durum Kadıncık Ana’yı Meryem konumundan soyutlarken, daha çok İbrahim’in karısı Sara’nın ve cariyesi Hacar’ın durumuna yakınlaştırır. Ancak, Sara ve Hacar olaylarında karı-koca ilişkisi dışındaki kişilik, Tanrı'nın kendisidir. Yani doğuma neden olan kişi, Pagan ya da ilksel mitlerdeki gibi Tanrı'nın kendisi olmaktadır. Bütün bu farklılıklar, dört olayı birbirinden ayrıntılarda ayırırken, bütün bu olayları birleştiren nokta, ilişkisiz bir gebeliğin olmasıdır.

Kadıncık Ana ile Meryem Ana arasındaki ayrıntıdaki farka karşın, Dersim’de İmam Bakır ile ilgili söylencede rol alan Ermeni keşiş Ak Murtaza’nın kızı ile Balım Sultan’ın annesi olduğu söylenen Bulgar Kralı'nın kızının, Meryem Ana ile daha yakından eşleştiğini görmekteyiz. Söz konusu her iki gebelikte de anne adayları (her ne kadar Meryem nişanlı olsa da) henüz evli değildir. Yani her ikisi de “kız oğlan kız” dır. Bu durum aynı zamanda İmam Bakır’ın ve Balım Sultan’ın annesi ile Kadıncık Ana arasındaki farkı da doğurur. Bu bağlam da Kadıncık Ana ile Otman’ın annesi daha yakın ilişkilidir. Ancak adı bile bilinmeyen bu annelerin, mitostaki rolü sadece geleceğin yasal önderinin doğumuna aracı olmaktan öteye gitmez. Oysa Kadıncık Ana ile Meryem Ana, sadece doğuma aracı olmamış, kahramanlara ait bir çok mitosta da rol almışlardır. Meryem Ana, Hıristiyan mitolojisinin ne kadar kadın kahramanı ise, Kadıncık Ana da bir o kadar Bektaşi mitolojisinin kadın kahramanıdır.

Başlangıcın tanrısal mucizeleri, süreç içinde Tanrı-insan ilişkileri içinde yumuşarken (Sara, Hacar ve Meryem örneklerinde olduğu gibi), daha da ilerleyen süreçte, artık tamamen insani klişeler içinde yerini almaya başlamıştır. Yani başlangıcın mistik gizemi, artık çözülmeye başlamış, toplumsal yapıların değişimi ve egemenlik süreçlerinin farklılığı ile birlikte, insan kendi kendisinin tanrısı olmaya başlamıştır. Ancak, bu çerçeve içinde bile; rolleri alan kişiler, olağanüstü güçlere sahip insan kimliğinden sıyrılabilmiş değildir. Güney Amerika ve Afrika örneklerindeki ilişkilerde, başlangıçta kahramanların insani masum rolleri, doğan kişiyi “güneşin oğlu” gibi rollere sokabilirken; Alevi/Bektaşi mitolojisinde doğuma neden olan, doğuran ve doğanların insan kimliği, bir üst kimlik içinde tanrısal kişiliklerdir. Bunlar açıkça Tanrı kavramı içinde ele alınmasa da talipleri tarafından alt benliklerinde “Tanrı'nın en sevgili kulları” olarak hayal edilirler. Bu kahramanlar, artık her türlü tanrısal yetiye sahiptirler. Böylece sadece doğuma aracı olan kadın aklanmamakta, aynı zamanda doğan kişinin yasal liderlik kimliği de güçlendirilmektedir. Çocuk kahramanın, doğduğu anda geleceği ile ilgili rolü, hiçbir itiraz ya da karşı duruşa fırsat kalmadan, “mistik bilinç”e yazılmıştır. Çünkü, bu yeni lider, ilk mucizesini daha doğarken göstermektedir ki, yaşadığı süre içinde peygamberlik iddiası olmasa bile, bir dini tarikat kurucusu ya da kurulu bir tarikatın yayıcısı/yürütücüsü/lideri olma yetkisini, bir tür miras olarak çoktan almıştır bile.

Aslında yaratılan bu mitoslar “bir taşla birden fazla kuşun vurulması”dır. Bir yandan Ana Tanrıça gibi kutsanan kadın kahraman aklanırken, bir yandan inanç kimliğinin gücü ve etkisi pekiştirilip yüceltilmekte, bir yandan da doğan ya da doğacak kişi geleceğin liderlik kimliğine hazırlanmaktadır. Öte yandan, gebeliğe ya da doğuma neden olan Tanrı/Tanrısal kişinin gücü ve güvenirliliği de süreklilik kazanmaktadır.

Olağanüstü ya da bakire doğum mitoslarının yoğunluklu ortak noktalarından birisi de gebelik olaylarının gerçekleşmesi sürecinde “su” ile kurulan ilişkidir. Kadıncık Ana’nın, iki kan damlasının düştüğü suyu içerek gebe kalması; Aphrodite’nin, denizde döllenmesi ve doğması; Zeus’un, Danae’yi altın yağmuru şeklinde gebe bırakması; Fin mitolojisindeki Su Ana’nın, rüzgardan gebe kalması; Tongo mitolojisinde midye şeklindeki bakirenin, bir nehir içinde Sinilau’dan ilişkisiz gebe kalması; Kafkas mitolojisinde Batraz’ın, annesinin bir deniz kızı olması ve doğumdan hemen sonra yedi kova su içinde sıçraması gibi göndermeler, suyun temizleme ve aklama yetisi ile kutsal bakirelik[35] ya da bakire doğumlardaki kadınların bakireliğini, yani temizliğini örtüştürmek, hiçte yadırganacak bir belirleme olmasa gerekir ki, sonuç yine kadın kahramanın aklanması ve toplum önündeki saygınlığının yitirilmemesidir. Çünkü o, geleceğin liderinin ne de olsa annesidir. Liderin temizliği ve saygınlığı kadar, annesinin de saygın olması gerekir.


 

[1] Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’e gelmesi, yerleşmesi, Kutlu Melek (Kadıncık Ana) ve kocası İdris ile tanışması hakkında bkz. Hacı Bektaş Veli-Vilayetnâme (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli). (Haz. Esat Korkmaz) İstanbul 1995: 51-54.

[2] Hacı Bektaş Veli-Vilayetnâme (1995): 120; Velayetnâme’de Hacı Bektaş’ın, Kadıncık Ana’dan başka çocukları olsa da, gebelik şekli ve doğumları hakkında bilgi verilmez.

[3] L.Molyneux-Seel: “Dersim ve Kızılbaşlık” Ed. ve Çev. Seyfi Cengiz: Dış Kaynaklarda Kırmanclar, Kızılbaşlar ve Zazalar. Londra 1995: 38, 39.

[4] Söz konusu dönem ve misyonerlik çalışmaları için bkz. Ertuğrul Danık: “Dersim’de Protestan Fırat Misyonerleri” Yol 3 (2000): 63-70.

[5] Dersim mitolojisindeki bitmeyen yiyecek motifleri için bkz. Ertuğrul Danık: “Dersim Alevi Kürt ve Zaza Efsanelerine Analitik Bir Yaklaşım” Folklor/Edebiyat 15 (1998): 127-142.

[6] Değişik kültürlere ait mitosların, geçiş dönemlerinde kullanılmasına ilişkin olarak bkz. F.W. Hasluck: Anadolu ve Balkanlar’da Bektaşilik. (Çev. Yücel Demirel) İstanbul 1995 ve Danık 2000: 66.

[7] Luka I: 26-35.

[8] Matta I: 18-20.

[9] Bu konuda bir tartışma için bkz. M.Zeki Oral: “Reddiye” Türk Yurdu 2 (1960) 9: 1-19.

[10] Kuranıkerim’de bir çok yerde diğer peygamberler adları ile anılırken, İsa’dan söz edilirken üstüne basıla basıla “Meryem oğlu İsa” olarak anıldığı gibi (örnek olarak bkz. Maide Suresi 112 ve 116. ayetler, Ahzâb Suresi 8. ayet, Meryem Suresi 35. ayet), Al-i İmran suresi 59. ayette “Allah katında İsa’nın hali, Adem’in hali gibidir. Allah onu topraktan yarattı, sonra ‘ol’ dedi, oluverdi” şeklindeki bir açıklama ile bu vurgulama güçlendirilmiştir. Ancak yine de Meryem’in bakireliği reddedilmez.

[11] Kur’an. Meryem Suresi 17-35. ayetler. Konuya ilişkin kısa bir anlatıma, Al-i İmran Suresi 45-47 ayetlerde de rastlanılmaktadır.

[12] Alevilik ve Bektaşilik arasındaki bu ayrışım, Bektaşi ocakları arasında da yaşanmakta olup, özet bilgi için bkz. Baha Said Bey: Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri. (Haz. İsmail Görkem) Ankara 2000: 105.

[13] Konuya ilşkin tartışma için bkz. Baha Said Bey 2000: 239, 240.

[14] Tekvin XVII: 15-19.

[15] Tekvin XXI: 1-3.

[16] Burada Sara’nın bakireliği söylemi, kızoğlan kız olmasından çok, cinsel birleşme olmadan gebe kalma anlamında kullanılmış olup, bu olay Kuranıkerim’de

“(...) Bu sırada İbrahim’in ayakta duran karısı gülünce, ona İshak’ı, ardından Yakub’u müjdeledik dediler. (İbrahim’in karısı) dediki: Eyvahlar olsun, ben bir kocakarıyım, kocamda ihtiyar! Ben mi doğuracağım! Doğrusu bu şaşılacak bir şey. Onlar dediler ki: Ey evin hanımı! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olmuşken, Allah’ın işine mi şaşıyorsun. O hamde layıktır ve yücelerin yücesidir.” (bkz. Hud Suresi 71-73. ayetler).

[17] Tekvin XVI: 7-15.

[18] Tekvin II: 18-22.

[19] Meryem Suresi 2-9. ayetler. Yahya’nın doğumu ile ilgili olarak ayrıca bkz. Al-i İmran Suresi 38-40. ayetler.

[20] Fred Gladstone: Yakın Doğu Mitolojisi Eski Yakın Doğuda Tanrı ve Tarih Hikayeleri. (Çev. N. Muallimoğlu) İstanbul 1995: 136,137.

[21] Pierre Grimol: Mitoloji Sözlüğü Yunan ve Roma. (Çev. Sevgi Tamgüç) İstanbul 1997: 207.

[22] Grimol 1997: 107, 108.

[23] Grimol 1997: 157.

[24] Grimol 1997: 49.

[25] Hacı Bektaş Veli-Vilayetnâme (1995): 70.

[26] Uşaklı Ali İbni Hacı Mustafa: Velayetnâme-i Kolu Açık Hacim Sultan (Der. Derviş Burhan, Çev. Mustafa Erbay) Ankara 1993: 67-69.

[27] Hacı Bektaş Veli-Vilayetnâme (1995): 153.

[28] Irène Mélikoff: Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe. (Çev. Turan Alptekin) İstanbul 1998: 206. Bir başka tanımlamaya göre Balım Sultan, bir Sırp prensinin oğlu olup, Fatih Sultan Mehmet’in Sırbistan seferinde devşirilip, Dimetoka Tekkesi’nde yetiştirilmiştir (Baha Said Bey 2000: 227).

[29] Joseph Campbell: Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. (Çev. Sabri Gürses) İstanbul 2000: 337.

[30] Campbell 2000: 342-343.

[31] Campbell 2000: 348-352.

[32] Georges Dumezil: Kafkas Halkları Mitolojisi. (Çev. Musa Yaşar Sağlam) Ankara 2000: 74-75.

[33] Baha Said Bey 2000: 95.

[34] Saru’nun, Hacı Bektaş’ın erkeklik organı yerinde beyaz ve kırmızı iki gül görmesi, Saru’nun Hacı Bektaş’ı eren kabul etmesine neden olan, kış zamanı kuru ağaçtan meyve toplaması mitosu içinde ayrıntılandırılmış olup, (her iki mitos için bkz. Hacı Bektaş Veli-Vilayetnâme 1995: 63); Irène Mélikoff, gerek bu mitosu, gerekse Hacı Bektaş’ın mücerred olduğunun anlatılmasından yola çıkarak, Kadıncık Ana’nın yaşadığı bu doğum olayını, Aleviler’le Bektaşiler arasındaki temel ayrılık noktalarından biri olarak kabul eder (Mélikoff 1998: 130).

[35] Konuya ilişkin değişik bir görüş ve eleştirisel yaklaşımlar için bkz. Vecihi Timuroğlu: “Kutsal Bakireler” Munzur 4 (2000): 38-59.