İsmail Görkem[1]

Baha Said Bey'in Hayatı ve İttihat ve Terakkî'nin Yaptırdığı "Anadolu’da Gizli Mabetler" Konulu Araştırmalar Üzerine[2]

Giriş

Bu çalışmada ele alınacak konular Baha Said Bey merkezli olmak üzere, zaman dilimi olarak l908'den l940 yılına kadarki dönemi kapsamaktadır. Bu tarihler arası, Osmanlı'nın son dönemleri ile, Cumhuriyet'in ilk yıllarına tekabül etmektedir. Ele alınacak şahsı Baha Said Bey, zamanı l908-l940 yılları arası, coğrafî mekânı da -aşağı yukarı- Misak-ı Millî sınırları olarak ortaya koyduktan sonra, ele alınacak konuları da önem sırasına göre Alevîlik-Bektaşîlik, Ahîlik ve Nusayrîlik olarak belirlememiz gerekecektir.

Bu yüzden, aşağıda önce, B. Said Bey'in kimliği ve kişiliği ele alınacak, bu arada l9l0-l940 döneminin siyasî ve kültürel özelliklerini ana çizgileriyle hatırlamak ve hatırlatmak çok yararlı olacaktır. Bu yapıldıktan sonra, da O'nun kaleme aldığı rapor ve makaleler, bilimsel kriterlere göre değerlendirilecektir.

Gerek l928 yılından önceki ve gerekse sonraki tarihli Alevîlik-Bektaşîlik konulu çalışmalarda B. Said Bey'in adı görmezden gelinmiş, unutulmuş ve hattâ unutturulmuştur. Bazı araştırmacılar, onun Türk Yurdu'ndaki makalelerini (l926 a-b-c-d; l927 a-b-c-d) kaynak göstererek kullanmışlar, bazıları ise buna bile gerek görmemişlerdir (Meselâ bkz. Gölpınarlı l955: 792-794). Türkiye'de yayınlanmış ve halen yayınlanmakta olan ansiklopedilerde de onun adına ve biyografisi ile ilgili bilgilere rastlamak zordur.

I. Baha Said Bey (l882-l939)

B. Said Beyle ilgili bugüne kadar yayınlanmış tek araştırma rahmetli Dr. F. Tevetoğlu'nun makalesidir (Tevetoğlu l989). Biz de B. Said Bey'e reva görülen bu işlemden "rahatsızlık duyduğumuz için" Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti ve B. Said hakkında bir makale neşretmiştik (Bkz. Görkem l993).

Şahsen B. Said Bey'i tanıyan Tevetoğlu, söz konusu makalesini hazırlarken, O'nun akraba ve samimi dostlarına başvurduğunu özellikle kaydetmektedir. Bu şahıslar, dostları Samsunlu Numanzade Mustafa Tınal, Elbistanlı Avukat Sadık Ceyhan; akrabalarından dayısının oğlu Feyzi Ergin ve dayısının kızı Adalet Hanım'dır. Tevetoğlu, O'nun yakın dostları olarak da Samsun Ahali gazetesi sahibi İsmail Cenanî ve kardeşleri Abdullah, Muhanî ve Sadık Beyler ile Trabzon'dan Hacı Ahmet Barutçu; İstanbul'dan Prof. Mustafa Şekip Tunç ve Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken Beyleri saymaktadır. İsimlerini zikredilen bu şahsiyetlerin tamamı, vefat etmiştir.

 F. Tevetoğlu'nun yazdıklarından birinci elden yararlanarak; bu makale dışındaki diğer kaynaklardan bulabildiğimiz bilgiler yardımıyla O'nun biyografisini, fikirlerini, kültürel ve siyasî faaliyetlerini anlatmaya çalışacağız:

A. Hayatı

B. Said Bey, l882 tarihinde Çanakkale'nin Biga ilçesinde doğmuş; aslen Kafkasya'dan Anadolu'ya göç etmiş olan Dağıstanlı bir Türk ailenin oğludur. Numanzade Mustafa Tınal'ın F. Tevetoğlu'na verdiği bilgiye göre ise, Dağıstan'da doğmuş ve l6 yaşında Türkiye'ye gelerek askerî okula girmiştir. İlk tahsilini, âlim bir zât olan babasından alan ve Biga'daki okullarda orta öğretimini tamamlayan B. Said, yüksek tahsilini Harp Okulu ve Harp Akademisi'nde yaparak buradan H.l324/M.l906 yılında "kurmay yüzbaşı" rütbesiyle mezun olmuştur.

Askerî okul hayatı ve sonrası hakkında, B. Said'in arkadaşı N. M. Tınal şu bilgileri vermektedir:

"B. Said, askerî okulda öğrenci bulunduğu sırada, en başarılı öğrencilere Padişah Abdülhamit Han'ın gönderdiği mükâfat ve hediyelerin dağıtılması için bir tören düzenlenir. Padişahın armağanını alan her öğrencinin üç defa öpüp başına götürerek Hakan'a şükretmesi gelenek gereğiymiş. En başarılı öğrencilerden olduğu halde B. Said, aldığı hediyeyi öpüp başına götürmediği ve asla 'Padişahım çok yaşa!'diye bağırmadığı için sorguya çekilmiş, tutuklanmış ve hapis cezasına çarptırılarak mimlenmiştir. Subay çıktıktan kısa bir süre sonra, komutanlarıyla uyuşamayıp onlara karşı gelişi, emekliye sevki ve ordudan ayrılması ile sonuçlanmıştır." (Tevetoğlu l989: 209).

Tevetoğlu'nun B. Said'le ilgili kanaati de, "mezun olduğu yılın 58.-59. sınıflara denk gelişi ve askerlikten çıkarılışı, O'nun disipline uymayan haşarı bir öğrenci olduğu izlenimini vermektedir" şeklindedir (Tevetoğlu l989: 209).

N. M. Tınal'ın aktardığı bilgilere göre, II. Meşrutiyet'in ilânına kadar Kahire'de dostlarının yanında kalmış ve resim alanında tahsili esnasında başarılı olduğu için, orada, ünlü hattat ve ressamlardan dersler almış; bir süre de Kahire'deki camilerin tezyininde görev almıştır. l908 yılından itibaren de, "para ve mevkide gözü olmadığı için", devlet memuriyetine girmemiş ve İstanbul'da Vali Konağı karşısında Resne Fotoğrafhanesi binasında bir işyeri açarak ticaret ve komisyonculuk yapmıştır (Tevetoğlu l989: 209).

O'nun, İttihat ve Terakki Fırkası, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, Türk Ocağı, Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti, Millî Kongre ve Karakol Cemiyeti gibi politika, sanat ve kültür kurumlarında "kurucu" ve "yönetici" olarak çalıştığını görüyoruz. F. Tevetoğlu O'nun, bu kuruluşlarda "ön saflarda çetin ve tehlikeli birçok hizmetlerde bulunmuş" olduğunu önemle kaydetmektedir (Tevetoğlu l989: 207).

Millî Mücadele'nin devam ettiği yıllarda Bursa mebusu Şeyh Safvet Efendi ile Afyonkarahisar mebusu Hoca Şükrü Efendi, halkın Millî Mücadele'ye desteğini artırabilmek maksadıyla TBMM'ne, İrşad Nezareti kurulması hakkında bir kanun teklifi verirler. 27 Nisan l920'de TBMM'de, önceki adı Encümen-i İrşad ve Heyet-i Nâsıha olan "İrşad Encümeni" kurulur. Encümenin 35 üyesi bulunmaktadır. Bu kuruluş, meskûn yerlerde, belirli isimlerden oluşan İrşad heyetleri kurmuştur (Bkz. Kutay l977: 238-246).

İşte bu yıllarda, Mustafa Kemâl Paşa tarafından B. Said Bey'e İrşad Heyeti'nde görev verilmiş; O da, Millî Mücadele'ye halk desteğini artırabilmek için Anadolu'yu karış karış dolaşmıştır. Dayısının oğlu ile dayısının kızının bu hususta verdikleri bilgi şöyledir: "Gördüğü değerli hizmetlere karşılık yüksek bir mevki ve ücret istememiş, İstiklâl Madalyası ve Tayyare Müfettişliği ile yetinerek Anadolu'yu karış karış dolaşmış, Türk kabilelerinin, özellikle Doğu illerimizdeki dağlık bölgelerde yeşeyen ahalî ve aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edinmiştir." (Tevetoğlu l989: 210-211).

Hiç evlenmemiş olan B. Said Bey'in akrabalarından, bir erkek kardeşi ile dayısının kızı [=Halkalı Ziraat Mektebi eski müdürlerinden Reşat Bey'in eşi Adalet Hanım] ve dayısının oğlu [=Feyzi Ergin] bilinmektedir (Tevetoğlu l989: 209). İkinci kuşaktan akrabaları nın var olması muhtemeldir; fakat onlarla temas kurulamamıştır.

Son yıllarında B. Said Bey, İstanbul'un Samatya semtindeki kendi evinde oturmaktadır ve kroner yetmezliğinden muzdariptir. Mevlânâ'dan "kemer"i olan B. Said, ömrünün son günlerini yağlı boya resimler yapıp, okuyup yazmakla geçirmiştir.

l6 Ekim l939 Pazartesi günü saat l5.00'de kalp sektesi sebebiyle vefat etmiş ve İstanbul Merkezefendi'deki aile kabristanına defnedilmiştir.

Ölümü üzerine bir gazetede neşredilen uzunca ve bir imzasız yazıda onun Arapça, Farsça, Rusça, Almanca, Fransızca dillerine "hakkıyla vâkıf" olduğu belirtilmekte; ayrıca Urduca ve Çağatay Türkçesi'nde ise "üstad" olduğu kaydedilmektedir (Yeni Sabah l939: 7).

B. Soyu, İnancı, Şahsiyet ve Karakteri

1. Soyu ve İnancı

B. Said'in, aslen Kafkasya'dan Anadolu'ya göç etmiş Dağıstanlı bir Türk ailenin evlâdı olduğunu, arkadaşı N. M. Tınal kaydetmektedir (Tevetoğlu l989: 208).

 Bazı kaynaklarda ise O'nun Çerkes olduğu belirtilmektedir (Berzeg l990: 79). Berzeg'in kaleme aldığı bu eserin isminden hareketle O'nun "Çerkes" olduğu söylenebilir ama, araştırıcının B. Saidle ilgili bilgileri başka bir kaynaktan özetleyerek alması (Tevetoğlu l988:3-50) bu hususta bizi şüpheye düşürmektedir. N. M. Tınal'ın verdiği bilgiler arasında, subaylıktan re'sen emekli edilen B. Said'in "Kahire'ye, aile dostlarının yanına gittiği" kaydı mevcuttu ( Tevetoğlu l989: 209). Bu aile dostlarının, Kafkasya'dan XIX. yy.ın ikinci yarısında Kahire'ye yerleşen Çerkes aileleri olduğu düşünülebilir. Fakat B. Said Bey'in "etnik anlamda Çerkescilik" yaptığına dair elde hiç bir vesika bulunmamaktadır. O Çerkes soyuna mensup olsa bile, kendisini ve mensup olduğu etnik grubu "Türk milleti" şeklinde makro düzeyde düşünmektedir.

Bir halk adamı olmasına rağmen Anadolu'daki Alevî-Bektaşî inancı hakkında önemli bilgilere sahip olduğu anlaşılan ve l90l-l986 yılları arasında Elâzığ'da yaşayan merhum Cafer Yağdıran, 26 Kasım l965 tarihinde kaleme aldığı mektubunda O'nun ismini Bahaüddîn Seyyid şeklinde kaydetmektedir (Yağdıran l965). Bu şekildeki bir ismi B. Said Bey, Doğu Anadolu bölgesindeki Alevî cemaat mensupları ile daha iyi bir iletişim kurabilmek için tercih etmiş olmalıdır.

Günümüz Bektaşî Dede Babalarından olan Bedri Noyan ise O'nu "Bey Baba" olarak vasıflandırmaktadır . (Noyan l987: 546). Bu ifadeden hareketle B. Said'in Şii/Caferî ve hattâ Alevî inancından olmadığını kuvvetle tahmin edebiliriz. Alevî olamaz, çünkü B. Noyan'ın O'na uygun gördüğü sıfatta "Dede" ünvanı yoktur. "Baba" ünvanı ise, Hacı Bektaş Velî'nin yolunu izleyenlere yani "yol evlâtları"na isim olarak verilmektedir (Korkmaz l993: 90).

Bütün bu açıklamalardan sonra B. Said Bey'in "sonradan" Bektaşîlik ve Mevlevilik'e merak saran ve bu yolda bir hayli çalışmalar yapan Türk milletinin "feragat, fedakârlık ve tevazû timsali bir kahraman evlâdı" olduğu söylenebilir. (Yeni Sabah l939: .5).

2. Şahsiyeti ve Karakteri

Şimdiye kadar ilk olma özelliği gösteren bir makale kaleme almış ve aynı zamanda B. Said'i sağlığında da tanımış olan Dr. F. Tevetoğlu'nun O'nun hakkındaki kanaati şu şekildedir:

"... B. Said Bey, en ön saflarda çetin ve tehlikeli birçok hizmetler görmüş, fakat sonunda asla şahsı için bir çıkar ve mevki aramamıştır. Seçkin kişiliğinde varlığını vatan ve milletine adamış gerçek bir milliyetçi ve ülkücü örneği veren B. Said Bey, hayatı boyunca tarihimizin 'feragat faslının meşhur, menfaat faslının meçhul'simalarından biri olmuştur." (Tevetoğlu l989: 207).

Tevetoğlu O'nun "Türk Cumhuriyeti'ne ve milliyetçilik mefkûresine gönülden bağlı" olduğunu da özellikle kaydediyor (Tevetoğlu l989, s.220).

Arkadaşı N. M.Tınal ise B. Said'in "para ve mevkide kat'iyyen gözünün olmadığını" belirtir (Tevetoğlu l989: 209).

O'nu "Türk Lavrens'i" olarak kabul eden bir başka araştırmacı da, "gayet natuk [=çok güzel konuşan, açık ve güzel söyleyen] ve şeyh kıyafetinde bütün Asya'yı dolaşmış bir idealist" olduğunu ve "kendisini seven hocalarla" hayatı boyunca temasta olduğunu söylüyor (İdikut l953: l8).

Ölümünden sonra, O'nunla ilgili olarak Cumhuriyet (l8 Ekim l939), Vakit (l8 Ekim l939), İkdam (l8 Ekim l939) ve Yeni Sabah gazetelerinde çeşitli haber ve yazılar çıkmıştır. Bunların Yeni Sabah gazetesi dışındakileri, normal ölüm haberi niteliğindedir. B. Said'in şahsiyet ve karakterine ait özellikleri ortaya koyan en önemli yazı, imzasız olarak Yeni Sabah'ta neşredilmiştir (Yeni Sabah l939: 5,7). Bu yazıyı, önemine binaen olduğu gibi aşağıda vermek istiyoruz:

BAHA SAİD ÖLDÜ

"Memleket pek değerli ve çok faziletli bir evlâdını daha kaybetti. Feragatın, fedakârlığın ve tevazuun bir timsali olan zavallı Baha Said de dün (l8 Ekim l939 Çarşamba) kara toprağa gömüldü.

Baha Said, bugünkü neslin, gençliğin tanıyamadığı millî kahramanlardan biriydi. İsmi, Meşrutiyet İnkılâbı'na da karışan Baha Said, Cihan Harbi'ndeki fedakârca faaliyetleri, Türkistan, Afganistan ve Kafkaslardaki hayrete şâyan maceraları ile tarihin öz malı olmuş bir şahsiyetti.

O, bütün enerjisini, zekâsını memleketine hasretmiş, varlığını ve hayatını milletine nezretmişti. Şöhret bulmaktan, yükselmekten daima çekinmiş, feragat ve tevazuu kendine şiar edinmişti. Çok sevdiği ve bağlı bulunduğu milletinin selâmeti, menfaati söz konusu oldu mu Baha Said, hiç bir tehlikeden sakınmamış, hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Her millî teşebbüste daima ileri atılmış ve herkesten çok çalışmıştı.

Mütareke'nin ilk ve acıklı günleri idi. Herkes nâmert mukadderatın o makûs tecellisi karşısında bedbinliğe ve ümitsizliğe kapılmış, her şeyi Allah'a bırakıp el ve bel bağlamış, için için ağlıyordu. Fakat Baha Said, metanet ve soğukkanlılığını muhafaza etmiş; cihanın bitkin ve bezgin sandığı milletine, Türk'e taze bir can ve kan, yepyeni bir azim ve iman vermeye uğraşıyordu. Kendi gibi üç-beş fedakâr, millet ve vatanperver arkadaşıyla el ele vererek Karakol Cemiyeti'ni kurmuş, İstanbul'un işgal ve baskı altında bulunmasına, başta Vahdettin olmak üzere Saray'ın, Hürriyet ve İtilâf'ın, Nigerbancıların alçakça faaliyetlerine rağmen, Millî Mücadele ve mukavemet teşebbüslerine girmişti ki, Baha Said ve arkadaşlarının bu hizmet ve fedakârlıkları İnkılâp Tarihi'mizin kıymetli sahifelerinde, hiç şüphesiz ki, yer alacak kadar şerefli ve mühim bulunmaktadır.

Rahmetli Baha Said, Arapça, Farsça, Rusça, Almanca, Fransızca dillerine hakkıyla vâkıftı. Bilhassa Urdu ve Çağatay lisanlarında üstad sayılırdı. Eski Türk tarihi ve Anadolu'daki mezhepler hakkında derin tedkiklerde bulunmuş; fakat ne yazık ki, uzun bir sa'yin[= çalışmanın] mahsûlü olan bu değerli etüdlerin bir kısmını, yani Tahtacı, Alevîlere ait olan kısmını Türk Yurdu ile neşretmiş ve fakat diğer aksamını [=bölümlerini] neşre imkân bulamamıştır. Son zamanlarda resme de merak etmiş ve bir hayli millî eserler vücuda getirmişti. l324 (l906) yılında 'Kurmay Yüzbaşı'olarak ordu saflarına katılan Baha Said, kabına sığmayan bir hürriyet mücahidi idi. On beş yıldan beri Türk Tayyare Cemiyeti [=Türk Hava Kurumu] müfettişi olarak çalışıyordu. Son günlerde rahatsızlığı sebebiyle vazifesini terk etmişti. Kaybı, ailesi için de, memleket için de cidden hazîn ve büyük bir acıya sebep olmuştur. Baha Said'e rahmet diler ve ailesinin kederine iştirak ederiz." (Yeni Sabah l939: 5, 7.)

II. Baha Said Bey'in Cemiyet Faaliyetleri

A. Bazı Temel Kavramlar Hakkında

B. Said Bey'in yukarıda isimlerini saydığımız çeşitli cemiyetlerdeki faaliyetlerine geçmeden önce, İttihat ve Terakki Cemiyeti/Partisi [=İTF/İTC] ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Türkçülük-Milliyetçilik, İslâmiyet ve Ticaret hayatı konusundaki fikir ve düşüncelerinin l9l2-l938 arasındaki tarihî seyrine kısa da olsa değinmek gerekecektir. Bu hususları, konunun uzmanı olan ilim adamlarının görüşlerinden yararlanarak aktarmak istiyoruz:

1. Türkçülük-Milliyetçilik

l908-l9l3 tarihleri arasında İTF'nın milliyetçilik anlayışı, "Türk millî özelliklerine göre düzenlenmiş ve Türklerin hakim durumda oldukları merkeziyetçi bir Osmanlı Devleti meydana getirmek" şeklinde ifade edilmektedir (Karpat l967: 27).

 Bir başka araştırmacı l9l4 ve sonrası İTF'nın milliyetçilik anlayışı hakkında şu hükme varmıştır:"Anadolu Türklerinin çevresinde biçimlenen bir Türk Milliyetçiliğinin tohumları l9l4'te atılmıştı. Ancak filiz vermeye başlaması için Turancılık ile Osmanlıcılık'ın birer hayâlden ibaret olduğunun anlaşılmasını ve I. Dünya Savaşı'nın birbirini izleyen yenilgilerini beklemek gerekecekti" (Ahmad l971: 229).

l923-1925 devresinde milliyetçilik, "rejimin temeli" olarak kabul edilmiştir. I. Dünya Savaşı, Cumhuriyet'in ilânı ve hilâfetin kaldırılması gibi hususlar "Türk Milliyetçiliği anlamını daha da genişletmiş ve [=onu] biricik hakim ideoloji haline getirmişti. (...) Hristiyan azınlıkların Anadolu'dan gitmesi, Türkiye'yi kültürel bakımdan bir bütün haline getirmiş, böylece millî bir devlet yaratmak ve Türklerde millî şuuru kuvvetlendirmek çok kolaylaşmıştı." (Karpat l967: 48).

Z. Gökalp'ın l924 yılında ölümünden sonra, "Atatürk'ün milliyetçi-lâik politikası Gökalp'ın savunduğundan başka bir yönde gelişince, Ziya Gökalp'ın önemi küçüksenmeye başlandı; hattâ ismi bile, tanınmış Türkler hakkında yazılan bazı kitaplardan çıkarıldı. Bunun başlıca sebebi de, Gökalp'ın şu veya bu şekilde görüşlerini etkilemiş olan dinî inançlarıydı." (Karpat l967: 48, 52. dipnot).

2. İslâmiyet

T. Z. Tunaya, İTF'nın politikalarını "tavizci ve telifçi" olarak tenkit etmektedir. "İttihat ve Terakki'nin Türkçü elemanları, İslâmcılığın gelenekçi gidişini zamanın gereklerine göre ıslah ve uygulamak yoluna da gitmişler ve İslâm Mecmuası bu çevrenin yayın organı olmuştur. Bu yenilik eskileri[=İslâmcıları] daha da fazla kızdırmış, İslâmcılık cereyanı mensuplarının tenkitlerini ve İttihatçılara karşı muhalefetlerini şiddetlendirmiştir." (Tunaya l99l: ll0).

"... milliyetçiler l9l4'te İslâm'da reform için yeni bir dergi çıkarmaya başladılar: İslâm Mecmuası.

Derginin başlığının altında, 'Dinli bir hayat, hayatlı bir din'yazılıydı. Buradan kalkarak derginin amacının lâikleşme değil, İslâm'ın yeniden canlandırılması olduğu söylenebilir." (Arai l992: 127-128).

"Bilindiği üzere İTC yönetimi Z. Gökalp'in tavsiyeleriyle laikleşme reformu gerçekleştirmiştir. Bunlar Atatürk reformlarının öncüleri sayılabilir. l9l3'te ulema ve dinî mahkemeler devlet denetimi altına sokuldu; dinî olmayan temyiz mahkemelerinin otoritesine uymak zorunda bırakıldılar. Adliye Nezareti dinî mahkemeleri ve bu mahkeme çalışanlarını denetlemeye başladı. Daha sonra devlet, dinî eğitime karışmaya başlayarak, İstanbul'da devletin idaresinde bir medrese açtı, hattâ bu medrese için bir devlet imtihanı yapıldı. Medreseler Maarif Nezareti denetimi altına alındı, ilgili nezaret medreselere müfredat programında ve öğretim kadrosunda reformlar yapmak üzere idareciler yolladı. Bütün tekke ve zaviyeleri denetleyecek bir 'Meclis-i Meşâyih'kuruldu.

Bu reformlar normal olarak, lâikleşmeye yönelik sayılırlar." (Arai l992: 141).

İttihatçıların ileri gelenleri İstanbul'u terkettikten sonra gerek İslâmcılar, gerekse İstanbul hükûmeti ve gerekse İstanbul'u işgal eden müttefik kuvvetlerin şu kanaatlere sahip oldukları görülmekteydi:

İstanbul hükûmeti ve Müttefiklere göre İttihatçılar, I. Dünya Savaşı'na girişin ve yenilginin tek sorumlusuydular. Anadolu'da "Teşkilât-ı Milliye" adı altında eylemlere girişenler de ya İttihatçı veya onlarla aynı kafada, eşkıya türünden insanlardır. Onlar, "Anadolu'yu korkunç bir istilâya uğratmak ve de devletin başını gövdesinden ayırmak felâketi"nin yapıcılarıdır. (Tunaya l986: 29-30).

Ayasofya Camii kursüsünden l9l9 yılındaki bir vaazında İzmirli Hafız İsmail Hakkı Efendi, İttihatçıları, "bu vatan, bu dine, bu millete candan bağlı olmayan beş on kişiye uyan harp mes'ulleri, taktîl[ =çok öldürme/katliam] ve tehcir failleri, sârikler[=hırsızlar], kardeş, vatandaş, ana baba ocağı söndürenler" şeklinde nitelendirir. Hocaya göre İttihatçılar, eline Osmanlı İmparatorluğu gibi bir kaç imparatorluk bile geçse, "tahrip ve imhasına hazır kimselerdir." (Tunaya l99l: ll3).

Cumhuriyet'in ilk yıllarında "Türklerin, Müslümanlığın millî vasıfları yok edici tesirinden uzak kaldıkları zamanlarda çeşitli medeniyetler kurdukları ve kendilerine has millî bir hayat sürdükleri önemle belirtildi." (Karpat l967: 52). l930-l931 yıllarında CHP, Türk Ocaklarını Halkevleri haline getirmeye karar verir ve bu kurumların faaliyet programlarını başlıca kültür alanlarını içine alacak şekilde genişletir. Halkevleri'nin görevi, köy ve şehirlerde yaşayan halkı "cumhuriyet ve milliyetçilik esaslarına göre hazırlamak"tır. (Karpat l967: 53). "Cumhuriyet'in istediği temizlenmiş, ıslah edilmiş, hem modern hem de Türk olan bir İslâm diniydi." (Karpat l967: 57).

"Türkçülük akımlarının bilim ve düşünce alanındaki tabii bir yansıması olarak, bilhassa Ziya Gökalp sosyolojisinin etkisiyle, İslâmiyet bu yeni gözle görülmeye başladı. İslâmiyet'in Arap ve İran etkilerinden arınmış, yalnızca Türklere has bir şeklinin olması gerektiğini düşünen bilim ve fikir adamlarından bazıları, bunun Alevîlik ve Bektaşîlik tarafından temsil edildiğine karar verdiler. Böylece başta Köprülüzade Mehmed Fuad olmak üzere, o zamanlar Türk Yurdu dergisi etrafında toplanmış bulunan Baha Said, Hamid Sadi [=Selen], Hâmid Vehbi [=?. Süleyman Fikri] vb. şahsiyetler, bu dergide bir dizi araştırma ve incelemeler yayınlamaya başladılar. l920'li yıllardaki bu yayınları, İstanbul Dârülfünûnu İlâhiyat Fakültesi Mecmuası'ndaki Yusuf Ziya [=Yörükan] vb. hocaların araştırmaları izledi. Özellikle Türkiye'deki muhtelif Alevî cemaatleri üzerinde ciddî ve yerinde gözlemlere dayalı makaleler, bugün de hâlâ değerlerini korumaktadır." (Ocak l996: l94-l95).

"Ziya Gökalp taraftarı olan H.S. Tanrıöver l931 yılına kadar Türk Ocaklarına başkanlık etmiştir. Atatürk hayatta iken dine karşı cephe alarak, dile ve kültüre dayanan bir milliyetçiliğe taraftar oldu. Bu fikirlerin tesiriyledir ki, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk Ocakları'nda din aleyhtarlığını savundu. O'nun bu tutumunu, 'her minare bir mezar taşıdır; altında bir Türk köyü gömülü yatar'sözü sembolize etmekteydi." (Karpat l967: 218-219, 8. dipnot).

3. Ticaret Hayatı

"Jön Türkler (İttihat ve Terakki) milliyetçi görüşlerinin mantıkî bir neticesi olarak Osmanlı İmparatorluğunun sosyo-ekonomik tarihinde yeni bir sayfa açtılar. Jön Türklerin karşılaştıkları ekonomik meselenin üç cephesi vardı: Birincisi, İmparatorluğu yabancı sermayeye bağlanmaya zorlayan şartları kaldırarak millî bir ekonomi yaratmak; ikincisi, memleket ekonomisini ellerinde tutan azınlıkların ve yabancı mümessillerin yerine müslüman Türkleri geçirmek; üçüncüsü, halkı, ziraatten gayrı ticarî, sınaî alanlarda işe girişmeye teşvik etmek ve sosyal, kültürel ve ahlâkî değerlerin bu yeni gelişmelere uygun olarak değişmesini sağlamaktı." (Karpat l967: 77; Toprak l982).

Bu hususlar, İTF'nın l9l6 kongresinin anlatıldığı aşağıda ve Baha Said'in eserlerinin ele alınacağı kısımdaki "Anadolu'daki 'Ahîlik'Teşkilâtı Hakkındaki Çalışmaları"" başlıklı kısımda ayrıntılı olarak incelenecektir.

B. İttihat ve Terakki Cemiyeti/Fırkası [=İTC/ İTF]

Yukarıda söze başlarken belirttiğimiz gibi, memleketimizde Alevîlik ve Bektaşîlik ile ilgili çalışmaları bu İttihat ve Terakki'den bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. İttihat ve Terakki, önceleri bir siyasî cemiyet olarak, ülkenin kaderinde dolaylı olarak söz sahibi olmuş, daha sonra da bu eylemini doğrudan yönetime gelerek sürdürmüştür. Bu sebeple aşağıda İTF ve bu parti merkezli olarak gelişen hareketler hakkında, konumuzu ilgilendirdiği nisbette bilgiler verilecektir. Bu açıklamalar, B. Said Bey'in faaliyetlerini belirli bir tarihî ve fikrî zemine oturtabilmemiz için gereklidir.

l908-l9l8 yılları arasında, II. Sultan Abdülhamid, V. Mehmed Reşad ve VI Mehmed Vahidettin hükümdarlık yapmışlardır. l913-l9l8 yılları arasındaki Sait Paşa ile Talât Paşa kabineleri İTF için oldukça önemli yıllardır. Çünkü parti, Sait Paşa kabinelerinde dolaylı, Talât Paşa kabinesinde ise doğrudan hükûmet etme imkân ve fırsatı bulmuştur (Bkz. Tunaya l984: 27-30).

Talât Paşa 4 Şubat l335/l9l7- 8 Teşrîn-i evvel[=Ekim] l337/l9l8 tarihleri arasında l sene 8 ay 2 gün sadrazamlık yapmıştır. Bu süre zarfında V. Mehmed Reşad ve VI Mehmed Vahidettin hükümdardır. 8 Ekim l9l8'de Talât Paşa sadrazamlıktan istifa etmiştir. Mondros Mütarekesi 30 Ekim l9l8'de imzalanır; hükümdar VI Mehmed Vahidettin'dir (4 Temmuz l336/l9l8-1/2 Kasım l922). 2-3 Kasım l9l8 tarihinde İTF'nın ileri gelenlerinden olan Talât, Cemâl ve Enver Paşalar bir gemi ile İstanbul'dan ayrılırlar. 13 Kasım l9l8'de Müttefik savaş gemilerinden müteşekkil filo, İstanbul'a asker çıkarır. 21 Aralık l9l8'de Meclis-i Mebusân kendini fesheder. l0 Mart l9l9 tarihinde 69 İTF ileri geleni hükûmet tarafından tutuklanarak Bekirağa'ya konulur. Mustafa Kemâl Paşa'nın "ordu müfettişliği" konusu, 21 Nisan l9l9'a kadar henüz gündeme gelmemiştir. 14 Mayıs l9l9'da Mustafa Kemâl Paşa, Bekirağa'daki arkadaşlarını ziyaret eder. l5 Mayıs l9l9 tarihinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilir. İngilizler 78 kişilik bir kafileyi 28 Mayıs l9l9'da Limni ve Malta adalarına sürgün eder. 5 Temmuz l9l9 tarihinde Divan-ı Harb İttihatçılarla ilgili ilk toplu kararını verir ve birçok İttihatçıyı gıyabında idama mahkûm eder. A. Tevfik Paşa hükûmeti 6 Mayıs l335/ l9 Mayıs l9l9 tarihinde İTF'nı fesheder ve mallarına el koyar. Partinin fesih kararı ise 3 Şubat l335/ l6 Şubat l9l9'da yayınlanır (Bkz. Tunaya l986: 29-54).

Burada ele alınan hususlar, l9l2 yılı sonrasına ait olduğu için biz de İTF'nin, Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine merkezini İstanbul'a nakletmek zorunda kaldığı dönemden itibaren meseleyi ele alacağız.

İTF l9l2 yılı kongresini muhalefetteyken İstanbul'da yapar. Daha sonra l9l3, l9l6, l9l7 ve l9l8 tarihlerinde yıllık kongrelerini toplar. l9l3 kongresinde, İstanbul merkez olmak üzere, bir siyasî parti olduğunu ilân eder (Ahmad l97l: 211). l9l6 ve l9l7 yıllarında İTF ülkeyi "muhalefetsiz bir meclisle" yönetmektedir ve ideolojisindeki seyir "Osmanlıcı" ve "ittihad-ı anâsırcı" çizgiden "Türkçü ve Milliyetçi" niteliğe dönüşmüştür (Tunaya l984: 31). İTF'nin son kongresi l-5 Ekim l334/ l9l8'de toplanır ve l4 Kasım l9l8'de parti kendini fesheder; meclisteki mebusları ve diğer önemli üyeleri Hürriyetperver Avam, Teceddüd ve Radikal Avam Fırkalarına katılırlar. Ayrıca henüz kapatılmamış olan şube ve klüpleriyle[=yan kuruluşlarıyla] teşkilât, Anadolu ve Trakya'da faal haldedir.

Bu sebepler dolayısıyla Meclis-i Mebusan 21 Aralık l9l8 tarihinde feshedilir. T.Z.Tunaya, İTF ve yan kuruluşlarının "Müdafaa-i Hukuk hareketinin oluşmasında" büyük etkisi olduğu kanaatindedir (Tunaya l986: 51-52).

İTF'nin l9l6 ve l9l7 yıllarında düzenlediği kongreler ve bu kongrelerde aldığı kararlar, bizim için oldukça önemlidir. l9l6 tarihinden önce İTF ile ideolojik bağ içerisinde olduğu söylenebilecek, "Türk Milliyetçiliği ideolojisinine bağlı" belli başlı şu dernekler faaliyetteydi: Türk Derneği (l8 Ocak l908), Türk Ocağı (3 Temmuz l9ll), Türk Yurdu Cemiyeti (31 Ağustos l9ll), Köylü Bilgi Cemiyeti (4 Mayıs l9l4) vd... l9l6 yılından itibaren kurulan belli başlı cemiyetler ise şunlardır: Rusya'da Sakin Müslüman-Türk Tatarlarının Haklarını Müdafaa Cemiyeti (Mayıs l9l6), Halka Doğru Cemiyeti (Aralık l9l7), Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti (21 Nisan l9l6), Kalaycı Esnafı Lonca Heyeti (Edirne'de, l9l6) vd... (Bkz. Tunaya l984: 414-447, 490-491).

İTF mensupları l9l4 öncesinde [=l9l2-l9l4 arasında] parlamentoda ticaret hayatıyla ilgili olarak eski ve günkü "lonca sistemi"nin araştırılmasının gereğine inanmışlar ve B. Said Bey'i, Orta Anadolu'nun Ankara ve Kırşehir dolaylarında bu teşkilâtın durumunu araştırmak üzere görevlendirmişlerdir. Bu çalışmalar, daha sonraları "Meslekî Temsilcilik" adı verilen bir siyasî, kültürel ve ekonomik bir harekete dönüşmüştür (Bu konu, aşağıda Baha Said'in eserleri bölümünde "Anadolu'daki Ahîlik Teşkilâtı Hakkında Çalışmaları"" başlıklı kısımda ayrıntılı olarak incelenecektir.)

İTF'nın l9l6 tarihli kongresinde, İstanbul'da I. Dünya Harbi başlangıcından itibaren (l9l4) ortaya çıkmaya başlayan "iaşe" meselesi üzerinde bir takım sonuçlara ulaşıldığı anlaşılmaktadır. l9l4 yılından itibaren İTF'nin "İstanbul merkez heyetinin delâletiyle" esnaf teşekküllerinin yeniden teşkilâtlanması meselesi ele alınmaya başlamıştır. l9l6 kongresinde, iki seneden beri dedikoduya sebep olan İstanbul'un iaşe meselesinin bir sonuca bağlandığı görülmektedir. Konu enine boyuna kongrede tartışılarak, "şirketlerin teşkiline önderlik eden müteşebbis heyet tarafından ibraz olunan mesai ve hizmetler ile hasıl olan 300 bin liraya ulaşan temettû [=kâr] esas alınarak, bir milyon sermayeli bir banka teşkiline karar verilmiştir." (Tuncay l99l: 83). Kongre çalışmalarının değerlendirildiği bir gazete yazısında (Tanin, 27 Eylül l332/l9l6), "iki seneden beri memleketin bütün iktisadî faaliyetleri gayrı millî ellerden millî ellere intikal eylemiştir" denilmektedir. (Tuncay l99l: l02).

İTF'nın l9l7 tarihli kongresinde ise, iktidar partisi olan İTF'nın siyasal programında yapılan önemli değişikliklerin yapıldığını görüyoruz. Bu değişiklikler şunlardır :

"l. Aşâirin sûret-i iskânı[=aşiretlerin iskân şekli] ve aşair ile meskûn mahallerin sûret-i idaresi hakkında hükûmetçe kavânin ve nizamat[=kanun ve nizamlar] tanzimi,

2. Millî Müze, Etnografi (Kavmiyet) Müzesi, Millî Hazine-i Evrak, Millî Kütüphane-i Vesaik ve Millî Asar-ı Atîka Müzesi ve Muhafaza-i Abidat müesselerini teşkil ve idare etmek ve kıymet-i milliye ve tarihiyesi [=millî ve tarihî kıymeti] olan kütüp [=kitaplar], âsar[=eserler] ve masnûâtın[=sanat eserleri] harice ihracını men eylemek üzere bir Asar-ı Milliye Müdüriyet-i Umûmiyesi teşkilinin hükûmete teklifi." (Tanin, 21 Eylül l333/l9l7; Tunaya l984: 122).

Bu kararların hayata nasıl geçirildiği meselesi aşağıda etraflı bir şekilde ele alınacağı için, burada bu meseleler tartışılmayacaktır.    

Bütün bu fikrî hareketlerin merkezinde, l912 seçimlerinde Ergani[=Diyarbakır] Sancağı milletvekili seçilerek İstanbul'a gelen büyük fikir adamı Ziya Gökalp (l876-l924) bulunmaktadır. O'nun l898-l909 yılları arasında Diyarbakır'da "henüz Türkçü değil, Osmanlıcı ve İslâmcı olduğunu" görmekteyiz (Kaplan l970: III).

İTF genel merkez üyesi olan Z. Gökalp, İstanbul'a geldikten sonra, fiilî olarak sosyal, hukukî ve kültürel meselelerle meşgul olmaya başlar. I. Dünya Savaşı'nın başlangıç tarihi olan l9l4 yılından itibaren O'nun Türk entelektüel hayatında önde gelen bir şahsiyet haline geldiğini görüyoruz (Heyd l980: 27-28). O, İTF ile ideoloji ve eylem bakımlarından bağlantılı olan yukarıda isimleri zikredilen dernekler üzerinde de oldukça etkili bir şahsiyet konumundadır.

Düşünce sisteminde, "millî kültür, örf ve âdete merkezî bir yer" verdiği bilinmektedir.

"Karışık unsurlardan mürekkep olan Osmanlı İmparatorluğunun yıkılarak, yerine milliyetçilik esaslarına dayanan yeni bir devlet kurulacağını çok önceden sezmiş ve genç devletin sosyal felsefesini, geniş ve derin kültürü ile hazırlamıştır. (...) Çevresine tesir gücünü, mistik mizacı ile derin kültür ve fikirlerini büyük bir vuzuh ve kesinlikle ifade edebilme kabiliyetinden alıyordu." (Kaplan l970: I).

O'nun İTF içindeki bu konumunu, pek çok kaynakta takip etmek mümkündür. Fakat, bu durumu, o yıllarda henüz l7-l8 yaşlarında bir lise talebesi olan E.B. Şapolyo'nun anlatımıyla vermekte fayda vardır. Anlatanın o yıllardaki yaşı ve konumu dolayısıyla, her ne kadar kaydedilen bilgilerde açıklık ve güvenilirliğin olmadığı söylenebilse de, o zamanın İTF yönetim kademesindeki şahsiyetlerin hatıralarında, bu kadar ayrıntılı olarak mesele aktarılmadığı için, bu bilgiyi vermeyi uygun gördük:

"İttihat ve Terakki Partisinin lideri merhum Talât Paşa sadrazam olduğu ilk günlerde [=Şubat l9l7] parti umûmî meclisini topluyor. Bu mecliste diyor ki:

-Bu milletin başına geçtik. Fakat Anadolu bizim için kapalı bir kutudur. Önce bunun içini tanımamız, sonra bu millete lâyık hizmetlerde bulunmamız lâzım geldiğine inanıyorum.

Bunun üzerine merkez-i umûmînin hocası Ziya Gökalp:

-Biz siyasî bir inkılâp yaptık. Yani meşrutî bir idare vücuda getirmekle kalıp değiştirdik. Halbuki en büyük inkılâp içtimâî inkılâptır. İçtimâî bünyemizde, kültür sahasında yapabileceğimiz inkılâplar en büyüğü ve en verimlisi olacaktır. Bu da ancak Türk cemiyetinin morfolojik ve fizyolojik yapısını tanımakla olur. Bunların başında Anadolu'nun muhtelif dinî inançları, tarikatlar, sekt'ler [=cemaatlar] ve Türkmen aşiretleri gelir. Bu kurumları incelemek üzere bilim gücü tam olan arkadaşları, bu kutuyu açmaları için gönderelim demiştir. Bunun üzerine parti umûmî merkezi Kızılbaş ve Bektaşîleri incelemek üzere Baha Said Bey'i , Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmed Tahir [=Olgun] ve Hasan Fehmi [=Turgal] Hoca'yı, Ermenileri incelemek üzere de Esat [=Uras] Bey'i göndermiştir." (Şapolyo l964, önsöz'den. Ayrıca Bkz. Duru l975: l9; Şapolyo l974: 148-149).

Yukarıdaki alıntıda ahîleri inceleyen kişilerin Bursalı Mehmed Tahir ile Hasan Fehmi Beyler olduğu belirtilmektedir. Bir karışıklığa sebebiyet vermemesi için, B. Said'in İTF'na sunduğu raporunun l9l4 tarihinden önceki döneme ait olduğunu söylemeliyiz.

Z. Gökalp l9l2'de İstanbul'a mebus olarak geri dönmüş ve l9l4 yılından itibaren de Türk entelektüel hayatında temayüz etmeye başlamıştı. Ayrıca l913-l9l8 yılları arasında bilindiği gibi Said Paşa ve Talât Paşa kabinelerinden ilkinde İTF'nin dolaylı, ikincisinde ise doğrudan hükûmet etme imkânı bulduğu da bilinen bir gerçektir (Tunaya l984: 27-30). Dolayısıyla Şapolyo'nun verdiği "Talât Paşa'nın sadrazam olduğu ilk günler" ifadesini biraz ihtiyatla karşılamamız lâzımdır. Meselâ B. Said'in yakın arkadaşlarından H.Z. Ülken'in bu hususta verdiği tarih l914-l9l5 yıllarıdır ve B. Said'in Bektaşîliği tedkik etmek üzere bu tarihlerde hükûmet tarafından Anadolu'ya gönderildiğini kaydetmektedir (Ülken l966: 423).

İTF genel merkezinin hocası Z. Gökalp'in bu meseleleri I. Dünya Harbi'nin başlangıç tarihi olan l9l4'ten itibaren parti genel merkezinde gündeme getirdiğini biliyoruz. O, İTF'nın İstanbul'daki genel merkezinde l9l2-l9l8 arasındaki dönemde gençleri başına topluyordu. Bu devir, İTF fikriyatı doğrultusunda çeşitli cemiyetlerin kurulduğu ve büyük çoğunluğu bunlara ait süreli yayınların neşredildiği yıllardır. Türk kültür ve medeniyeti üzerinde bilimsel araştırma ve inceleme yapma amacıyla kurulan bu cemiyetler ve yayın organlarının konumuzla doğrudan ilgili gördüğümüz -aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacaklar dışındaki- bir kaç tanesinden söz etmek istiyoruz:

l9l5 yılında , ismi "Türkiyat Cemiyeti" şeklinde düşünülen fakat Sadrazam Said Halim Paşa'nın kabul etmemesi üzerine ismi "Asar-ı İslâmiye ve Milliye Cemiyeti" şeklinde değiştirilen, l2 Kasım l924'te Mustafa Kemâl Paşa'nın emriyle kurulan ve bugüne kadar "Türkiyat Enstitüsü" olarak gelen cemiyet ve cemiyetin yayın organı Millî Tetebbûlar Mecmuası (l9l5). Cemiyet, Z. Gökalp'ın da yardımı ile F. Köprülü ve birkaç arkadaşı tarafından kurulmuştur (Bkz. Birinci l985: 578-579).

Z. Gökalp, dil, edebiyat ve bilim adamlarını yeni bir anlayış içerisinde çalıştırabilmek için Yeni Mecmua'yı (l9l7), diğer taraftan Halim Sabit'e İslâm Mecmuası'nı (l9l4) ve Moiz Kohen'e [=Tekin Alp] de İktisat Mecmualarını yayınlattırmaya başlar (Duru l975: l9). Amacı "lâikleşme değil, İslâm'ın yeniden canlandırılması" olduğu söylenen İslâm Mecmuası ve benzeri süreli yayınların İTF genel merkezi tarafından maddî bakımdan desteklendiği bilinmektedir (Bkz. Arai, l994: l28).

Talât Paşa hükûmetinin Osmanlı topraklarında yaşayan konar-göçer aşiretler hakkında bilimsel inceleme ve araştırma yapmak üzere Dahiliye Nezareti Muhacirîn Müdüriyet-i Umûmiyesi'nin gördüğü lüzum üzerine" bir "ilmî encümen" kurdurduğunu bilmekteyiz. Bu encümen çalışmalarını "Osmanlı ülkesinde bulunan aşiret ve kabileler" üzerinde yoğunlaştıracaktır. Encümenin sadece resmî memurlardan ibaret olmadığı, "tetkikatın muhtelif şubeleri için memlekette ihtisası tanınmış zevatı da topladığı" ifade edilmektedir. İlmî bir tarzda çalışabilmek için komisyonun; iktisat, "colonisation"[=sömürgeleştirme], eski Arap içtimâî teşkilâtı; dinî , ahlâkî ve coğrafî tetkikat merkezleri olmak üzere kısımlara ayrıldığı haber verilmektedir. (TY l9l8: 4074). İçişleri Bakanlığı'na bağlı Muhacirîn Müdüriyet-i Umûmiyesi'nin çalışmaları 2 kitapla sınırlı kalmıştır. Bu kurumda yönetici olarak iki yıl çalıştığını söyleyen Z. Sertel, çoğu Alevî olan "aşiretler" ve "tarikatlar" konusunda iki etraflı dosya hazırladığını kaydetmekte ve bu çalışmalarının âkıbetinden kendisinin de haberdar olmadığını söylemektedir (Sertel l968: 81-82).

İttihat ve Terakki ile ilgili yerli ve yabancı pek çok kaynakta B. Said Bey'in merkez komitesi üyeliği yapmış önemli bir şahsiyet olduğu belirtilmesine rağmen, O'nun bu kuruluştaki durumunu açıklığa kavuşturacak belgelerden şimdilik yoksunuz. Şu durum da ilgi çekicidir ki, İTF'nın iktidarda olduğu yıllarda B. Said Bey devlet hizmetinde değildir. O, l908 öncesinde ordudan re'sen emekli edildikten sonra, resmî devlet hizmetine tekrar talip olmamıştır.

Yukarıda belirtilen bu hususlardan hareketle F. Tevetoğlu, B. Said hakkında şunları söylemektedir:

"Dil, edebiyat, tarih, felsefe alanlarındaki; şiir ve resim gibi sanat dallarındaki üstün yetenekleriyle Baha Said, İttihat ve Terakki'nin aydınlar kadrosunda bir milliyetçi, mefkûreci vatansever örneği vermiştir. Daha sonraları Türk Ocağı, Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti, Millî Kongre ve Karakol Cemiyeti kadrolarındaki faaliyetleri de O'nun bu vasıf ve özelliğini vurgulamaktadır. (...)

Baha Said, çoğunlukla İttihat ve Terakki'nin ilim, kültür ve sanat alanlarındaki faaliyetlerine ilgi duymuştur. O, siyasî ve askerî işlerle pek uğraşmamıştır. İran, Afganistan, Türkistan ve Kafkaslardaki Türklere ilişkin konularda görevler üstlenmesi de, O'nun dış Türklerle olan mefkûre bağından ötürüdür. İttihat ve Terakki iktidarı döneminde yurt içinde hiç bir resmî makamda bulunmamış,ancak [=İstanbul] Sirkeci'de bir yazıhane açarak sigortacılıkla ve ticaretle uğraşmıştır. (Tevetoğlu l989: 212, 213).

C. Teşkilât-ı Mahsusa

 İTF'nın l9l3 kongresinde "Teşkilât-ı Mahsusa"nın kurulmasına karar verilir. Bu teşkilât hakkında T.Z. Tunaya, "farklı niteliğe sahip, gizli çalışan bir haber alma ve yayılma kurumu olmuştur" diyerek, teşkilâtın "toplumsal ve kültürel alanlarda" faaliyet gösterdiğini vurgulamaktadır. Albay Hüsamettin [=Ertürk], Süleyman Askerî ve Fuat [=Bulca], bu kuruluşun önde gelen üç önemli elemanıdır (Tunaya l984: 34-35, 37).

l908-l920 yılları arasında B. Said Bey'in "Teşkilât-ı Mahsusa" emrinde görevli bir miralay[=albay] olarak bazı kültürel faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir.Farklı kaynaklarda O'nun İran ve Kafkasya'da Teşkilât-ı Mahsusa için çalıştığını ve l920 senesinde Bakû'da olduğunu kaydedilmektedir (Crisis l993: l50, l69; Butbay l990: 90-92). Dayısı çocuklarının verdiği bilgiye göre, Enver Paşa'nın kayınbiraderi Nadir Paşa ile birlikte Dağıstanlı kıyafetiyle çekilmiş resimlerinin olması da, O'nun Kafkasya'da olduğunu anlatmaktadır. Ayrıca aynı kişiler, tarih belirtmemekle birlikte Rauf Orbay'la birlikte B. Said Bey'in Türkistan, Afganistan ve Hindistan'a da gittiklerini kaydetmektedirler (Tevetoğlu l989: 210).

D. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti

Resim ve şiir başta olmak üzere, B. Said Bey'in güzel sanatlara düşkünlüğüne işaret edilmektedir. Daha Harp Okulu öğrencisi iken, Üsküdarlı ünlü ressam Ali Rıza Hoca'dan (l864-l935) oldukça istifade etmiştir. Ordudan emekliye sevkedildikten sonra, l908 yılına kadar Kahire'de ünlü ressam ve hattatlardan süsleme sanatları üzerine dersler almış ve bir süre de bu şehirdeki camilerin tezyinatında çalışmıştır.

l909 yılında kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin başkanı, hocası Ali Rıza Bey'dir. İttihat ve Terakkî'nin manevî himayesinde kurulan bu cemiyetin kuruluş faaliyetlerine B. Said'in yardımcı olduğu bilinmektedir. Hattâ I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkasyalı hemşehrisi ressam Hüseyin Avni Lifij (l886-l927) ile birlikte, Enver Paşa'nın yardımıyla İstanbul'da açılan resim atölyesinde kahramanlık konulu resim çalışmaları yapımına da katılmıştır.

Guaş ve yağlı boya tablolarının pek çoğunun değişik yer ve kimselerde bulunduğu belirtilmektedir. Bunlardan toplanabilenler, ölümünden 47 yıl sonra l986 tarihinde İstanbul'da Galeri Vepa'da sergilenmiştir (Bkz.Tevetoğlu l989: 209, 213-214)

E. Türk Ocağı

Türk Ocağı kurulduğu zaman, Türk Milliyetçiliği fikir hareketinin öncüsü olma iddiasındaydı. Ayrıca Türklerin grev yapma, yerli malları yabancı mallara tercih etmesi ve onlara millî şuur kazandırma çalışmaları yapan cemiyetin bu tavırlarını siyaset dışı saymak da zordur. Z. Gökalp'ın "Türkçü bir lider olarak Ocak ailesine katılması", cemiyetin İTF ile münasebetlerini kopmayacak bir şekilde kuvvetlendirmiştir (Tunaya l984: 437. Ayrıca bkz. Arai l992: 111-126). Nitekim l923 yılında yayınladığı Türkçülüğün Esasları'nda Z. Gökalp, "milli edebiyatın kuruluşunda büyük bir rolü" olan Türk Ocakları'nın görevlerinden bir tanesinin de , "Halk Edebiyatına ait kitaplarla, sözlü gelenekleri toplayıp halk kütüphaneleri vücuda getirmek" olduğunu kaydetmektedir (Ziya Gökalp l970: 144-145).

I. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru İstanbul'daki Türk aydınlarının nazarında artık Turancılık ve Osmanlıcılık'ın "birer hayâlden ibaret olduğu" görülür ve "Anadolu Türkleri çevresinde biçimlenen bir Türk Milliyetçiliği"nin tohumları savaşın ilk yıllarında atılmaya başlar (Ahmad l971:.229). Türk Milliyetçiliği fikir hareketinin öncüsü konumundaki Türk Ocağı'nda, bu düşüncelerin kuvveden fiile geçmesi l9l8 kongresinden itibaren görülmeye başlayacaktır.

Üyelerinin büyük çoğunluğu cephede askerlik görevini yaptıkları için cemiyet kongresini kuruluşundan ancak yaklaşık altı yol sonra l4 Haziran l334 (l9l8)'de yapabilmiştir. l9l2 tarihli ilk cemiyet tüzüğünün "Türkçülük akımının yeni dönemin gereksinmelerine yanıt veremediği gerekçesiyle" bazı maddelerinde değişiklikler yapılması maksadıyla bir encümen oluşturulur (Üstel l993: 51). Encümen, tüzüğün ikinci maddesinin şu şekilde değiştirilmesini teklif eder: "Ocağın maksadı Türklerin harsî birliğine ve medenî kemâline çalışmaktır. Ocağın faaliyet sahası bilhassa Türkiye'dir." Bu teklif itirazlarla karşılanır ve kongrede bu hususta iki görüş ortaya çıkar.

Özellikle Hamdullah Suphi tarafından dile getirilen birinci görüş; gerçekten yardıma en çok muhtaç olan yerin Anadolu olduğu ve işe Anadolu'dan başlamak gerektiği kabul edilmekle birlikte, "bilhassa Türkiye" kaydının tüzükte yer almasının uygun olmayacağı şeklindedir. Bu ibarenin kabul edilmesi durumunda, "Türkçülük faaliyeti (nin) garip iki vaziyete ilka edilmiş [=düşürülmüş] olacağını ve binnetice [=sonuçta], bizden ancak ve ancak manevî bir yardım isteyen uzaktaki Türk kardeşlerimizin muğber [=küskün] olmaları (nın) ihtimâl dahilinde bulunduğunu" belirtmiştir (TY l9l8: 325).

Encümenin ilgili maddeyi savunmakla görevlendirdiği, -Kazan Türklerinden olan- Nüzhet Sabit ise ikinci görüşü savunmaktadır. O'na göre, madde, encümen üyeleri tarafından en ince ayrıntılarına kadar tartışılmıştır.

"Anadolu Türkleri bütün Türk âlemine nazaran [=göre] daha bedbaht, daha muhtac-ı muavenet [=yardıma muhtaç] bir haldedir. Halbuki Anadolu için çalışırken, aynı zamanda hariç için de çalışmaya kuvvet ve kudretimiz, istitaafımız [=yardımımız] müsait değildir. Büyük Turan hayalini ümitlerle karşılamakla beraber, faaliyetimizin evvel emirde[=herşeyden önce] sırf Türkiye'ye hasredilmesi daha muvafık [=uygun] olacağından, encümen bu kaydı oraya vaz'a [=koymaya] lüzum görmüştür." (TY l9l8: 325).

Madde oylanır ve reddedilir. Necip Asım Bey başkanlığındaki ikinci oturumda madde tekrar gündeme getirilir; tartışılır. Halide Edip [=Adıvar] tarafından tekrar oylanması istenir. "Mahmut ve Şükrü Eflâtun Beyler meseleyi tekrar kurcalamanın doğru olmadığını" söylerler. Hamdullah Suphi de, Halide Hanım'ın şahsına her zaman hürmet ettiğini söyler ve Mahmut ve Şükrü Beylerin fikrine iştirak ettiğini söyler. Fakat başkanlık divanı maddeyi tekrar oya sunar ve "bilhassa Türkiye" kaydının metinden çıkarılmasına karar verilir (TY l9l8: 325).

Konuyu bir makalesinde başarılı bir şekilde tahlil eden F. Üstel, kongredeki bu "Anadolucu yaklaşım (ın), teorik içerikten yoksun, pragmatik bir zorunluluk olarak gündeme geldiğini" kaydedecektir (Üstel l993: 51).

B. Said Bey'in yakın arkadaşlarından olan H.Z.Ülken bir makalesinde l9l5 tarihinde "Turancı" olduğunu ve l9l7'den sonra ise, "bütün araştırmaları (nın) günden güne Turancılığın mücerred ve hayalî dünyasından memleketçiliğin müşahhas ve canlı dünyasına; Gökalp'in sun'î destancılığından Anadolu'nun hakikî destancılığına doğru" kendisini götürdüğünü söylemektedir (Ülken l943: 5). Ülken'i okumaya devam edelim: "l9l8'de ... bir arkadaş muhiti yapmaya çalıştım. Anadolu'nun Bugünkü Vazifeleri ve Anadolu'nun Hakikî Merkezi adlı kitaplarımı, Şiirlerimin Kıvılcımı adlı destana manzum girişi, Kılıç Arslan adlı destan parçasını yazdığım zaman, bu arkadaş muhiti gittikçe genişliyordu." (Ülken l943: 5). Bundan sonra artık, Mülkiye öğrencileri arasında "Anadolu'yu Türk kültürünün gerçek kaynağı gibi gören" yeni bir akım şekillenmeye başlayacaktır (Ülken l966: 796).

"Anadoluculuk" adı verilen bu fikir hareketini, l923'te yayınlamaya başlayacakları Anadolu Mecmuası'nda savunmaya devam edeceklerdir. (Bkz. Üstel l993). Bu harekete H.Z.Ülken "Memleketçilik" adını vermekte ve hareketin ilk tohumlarının "Türk Ocağı içinde büyük Türkçülük'e karşı küçük Türkçülük veya Türkiyecilik şeklinde" l9l8 kongresinde ortaya atıldığını söylemektedir (Ülken l966: 796).

Bir Japon araştırmacı bu meseleyi şöyle açıklamaktadır: l9l3 yılının başında Türk Ocağı'nı, yöneticiler kapatmayı düşünürlerken, Kazan, Kırım, Orenburg ve Kaşgar gibi Rus topraklarından gelen Türkler için bir ziyafet düzenlerler. Bu ziyafet "Türklerin entellektüel düzeyini yükseltmek isteyen" derneğin kurucuları tıp öğrencilerinin görüşünü değil, kendisi de Türkistanlı bir Türk olan Yusuf Akçura'nın görüşünü yansıtmaktadır.

"Akçura Türk Ocağı'nı, Orta Asya'ya açılan bir pencere, belki de Türk Yurdu ismi altında Osmanlı Devleti içindeki ve dışındaki Türkler için bir ilişki merkezi haline getirmek istiyordu. Akçura'nın arzusu Pantürkizm havası içinde gerçekleştirilecekti. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti devrinde yeniden kurulan Türk Ocağı Pantürkist niteliğini yitirdi ve Türklerin sosyal hayatta gelişmesi için çalışmaya başladı. Bu da, tıp öğrencilerinin başından beri izlemek istedikleri yoldu." (Arai l994: l26).

B. Said Bey bu tartışmaların neresinde yer almıştır? Bunu tespit edecek belgelerden şimdilik yoksun bulunuyoruz. Çünkü Türk Ocağı'nın üyesi olup olmadığı ve l9l8 tarihli kongreye üye olarak katılıp katılmadığı bile belli değildir. Sözü geçen kongre değerlendirme haberinde O'nun ve yakın arkadaşı H. Ziya Ülken'in ismi geçmemektedir (TY l9l8). Fakat bu durum, H.Z. Ülken'in ve -muhtemelen- B. Said'in bu tartışmalar içinde yer almadığı anlamına gelmez. B. Said Bey'in Alevî-Bektaşî zümreleri konulu saha araştırmaları, Cumhuriyet öncesi dönemin Misak-ı Millî toprakları ile sınırlı kalmıştır, ki o zamanlar bu topraklara "Türkiye" ismi verilmekteydi.

B. Said, l9l6 senesinin Aralık ayında Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi Bey'in "arzu ve delâletiyle", Anadolu'daki Alevî ve Bektaşîler hakkında gözlem ve kanaatlerini Bayezid Türk Ocağı'nda gençlere anlattığını ve Türk aydınlarının o tarihlerde bu konularda hiçbir bilgilerinin olmadığını "hayretle müşahade ettiğini" söylemektedir (Baha Said l926d: 481).

Türk Ocağı, İstanbul'un İtilâf Devletleri kuvvetleri tarafından işgali üzerine l5 Ağustos l9l8'de Türk Yurdu dergisinin l6l. sayısını çıkarır ve yayınını bu gerekçe ile tatil eder. Cemiyet, çalışmalarını l920 yılının Ocak ayında durdurur. Türk Ocakları merkez binası 9 Mart l920 tarihinde işgal kuvvetleri tarafından basılır (Tunaya l984: 437).

F. Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti [=MTTC]

Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti [=MTTC] 21 Nisan l916 tarihinde, eğitim sisteminde "milliyetçi ve popülist [=halkçı] fikirler"in yayılmasını teşvik maksadıyla kurulmuş olup, 84 kişilik kurucu üyeler arasında "Tüccar" B. Said'in de adı geçmektedir ( Zürcher l987: 141-142. Ayrıca bkz. Görkem l993; Tevetoğlu l989: 215-216). MTTC, İttihat ve Terakki çizgisinde fikir ve siyaset üretmekte ve "Türk Milliyetçiliği akımını, millî eğitim alanında temsil amacını" gütmektedir (Tunaya l984: 475). Cemiyetin "hükûmet himayesiyle özel olarak kurulduğu" bilinmektedir (Ülken l9l6: 8).

MTTC'nin bizim için önemli taraflarından birisi , l9 Ağustos l9l7 tarihinde idare heyeti üyesi Emekli Albay İsmail Hakkı Bey başkanlığında, İstanbul Kız Öğretmen Okulu Edebiyat Öğretmeni Tahsin ve cemiyetin kurucu üyelerinde Tüccar Said [=Baha Said] Beyler ve yanlarına verilen bir fotoğrafçıyla birlikte Anadolu'ya düzenlenen gezidir. Gezinin, "içtimaî tetkikatta bulunma ve aynı zamanda millî talim ve terbiye hakkında konferanslar vermek üzere" tertip edildiği, MTTC'nin yayın organı olan Millî Talim ve Terbiye Mecmuası [=MTTM]'nın 3. sayısında verilen haberde ifade edilmiştir. En iyimserbir görüşle altı aydan fazla sürdüğü tahmin edilen bu gezinin Ankara, Eskişehir, Konya, Afyonkarahisar, İzmir illeri ile civarlarına yapıldığı; ziyaretler sırasında, toplumsal meseleleri tahlile yarayacak çeşitli derleme notları alındığı, konferanslar verildiği ve fotoğraflar çekildiği, dergideki aynı yazıda ifade edilmektedir. Heyet üyeleri ayrıca, MTTC'nin İstanbul Binbirdirek'teki merkezinde düzenlenecek "Anadolu Sergisi"nde teşhir edilmek maksadıyla, "Anadolu hayatına, san'atine, zevk-i bediisine[=estetik zevki]] ve ahlâk u âdât[=âdetler/ an'aneler]ına dair bir takım eşya nümuneleri" de toplamışlardır (Bkz. Görkem l993: 82-84).

Derginin aynı sayısında yer alan "Cemiyetin Azadan Ricası" (s.64) başlıklı yazıda ise, cemiyet merkezinde Türk milletine ait olan ve İstanbul merkezi ile Anadolu'nun çeşitli yerlerinden gönderilmesi istenen "maddî kültür örnekleri"[=sanat eserleri]nin asıllarıyla kopyalarının yer alacağı bir müzenin kurulacağı duyurulmaktadır. Müzede sergilenmek üzere Anadolu'nun kıyafet, ticaret, ziraat ve sanat hayatına ait çizilmiş kartpostalların ve çekilmiş fotoğrafların da istenmesi ilgi çekici olsa gerektir. Bu çalışmaların İTF'nın l9l7 yılındaki kongresinde alınan kararlardan sonra olması, dikkat çekicidir.

Anadolu'ya toplumsal incelemelerde bulunmak ve konferanslar vermek üzere gönderilen heyetin, İstanbul'a dönüşünden sonra, dergide (MTTM, nr 3: 61-62, 64) bu iki duyurunun yer alması; önce "Anadolu Sergisi"nin düzenleneceği ve daha sonra da sergide yer alan bu malzemeler esas nüveyi teşkil etmek üzere, cemiyet merkezinde bir müze kurulmak istendiği şeklinde düşünülmelidir.

Gezinin düzenlenmesinin asıl maksadının, I. Dünya Savaşı sonrası Anadolu'sunda, İttihat ve Terakki'nin şube ve yan kuruluşları ile merkezin irtibatını canlandırmak ve ileride Anadolu'da oluşturulacak "Millî Mücadele"nin alt yapısını hazırlamak olarak belirtilebilir. Her ne kadar böylesi bir amaç için gezinin yapıldığı düşünülse bile, bu tarz bir derleme ve inceleme gezisinin l9l7 tarihinde düzenlenmiş olması Türk folklor araştırmaları tarihi bakımından oldukça önemlidir. Çünkü şimdiye kadar, Anadolu'ya düzenlenen ilk derleme gezisinin l926 yılında Dârü'l-elhân [=İstanbul Belediye Konservatuvarı] tarafından yapıldığı bilinmekteydi (Bkz. Sakaoğlu l988: 8).

Bu gezi vasıtasıyla, Anadolu'daki sosyal ve ekonomik hayat hakkında heyet üyelerinin gözlemleri İstanbul'daki aydınlara aktarılmış, diğer taraftan da Anadolu insanı, millî eğitim ve öğretimin genel ilkeleri hakkında bilgilendirilmiştir. MTTC merkezinde düzenlenecek "Anadolu Sergisi" ile sergideki ürünlerin ilk çekirdeğini oluşturacağı "Müze" kurulması düşünceleri, İttihat ve Terakki'nin belirlenen millî kültür politikalarının hayata geçirilmesi açısından önemlidir. B. Said Bey'in Anadolu'da toplumsal zümreler ve Anadolu sosyolojisi hakkında 25 Aralık l917 tarihinde kaleme aldığı konferansı da MTTC merkezinde dinleyicilere takdim edilmiştir (Ülken l940: 8-9; l969: 8. Ayrıca bkz. Görkem l993: 84-86).

G. Millî Kongre

l7 Ekim l9l8 tarihinde MTTC merkezinde yapılan son toplantıda "millî hukukumuzun korunması maksadıyla", bir komite teşkiline karar verilir. Dört kişilik bu komiteye MTTC başkanı Prof. Dr. Esat Paşa [=Işık] Paşa, "bilgi, fikir ve görüşlerine değer verdiği yakın dostu" B. Said'i getirir (Tevetoğlu l989: 215). Dört kişilik komitenin çalışmaları meyvelerini vermeye başlar. Millî Kongre, l4 Kasım l9l8 Perşembe günü İstanbul'da sayıları elliyi aşkın politika, spor, sanat, kültür, yardımlaşma, üniversite vb. dernek temsilcilerinin katılmasıyla oluşturulur. Gerek MTTC ve gerekse Millî Kongre çalışmalarında B. Said hep önemli görevler yüklenmiştir.

Meselâ, Millî Kongre'nin daha önce kapatılmış olan Le Courrier de Turquie gazetesini tekrar çıkarmasında; ayrıca "İzmir Fâcia-yı İşgali", "Türk-Ermeni Meselesi" ve "Irak'ta Türkler" isimli propoganda maksatlı eserleri Avrupa'da İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanıp yayınlatmasında B. Said'in önemli görevler yaptığı bilinmektedir. Bu kuruluşta O'nun, "kalem gücü", "[=yabancı] dil bilgisi" ve "teşkilâtçılıktaki ustalık" gibi vasıflarıyla temayüz ettiği görülmektedir (Tevetoğlu l989: 216).

H. Karakol Cemiyeti

13 Kasım l9l8 tarihinde müttefik savaş gemilerinden oluşan filo İstanbul'a asker çıkardıktan sonra, l9l8 Kasım ayının sonlarında, Galatalı Şevket, Kara Kemâl, Kara Vasıf ve Baha Said beylerin öncülüğünde İstanbul'da Karakol Cemiyeti kurulur. Cemiyetin kuruluş merkezi B. Said Bey'in yazıhanesidir (Tevetoğlu l989: 216). Cemiyetin genel kuruluş tüzüğü, genel görev yönetmeliği ve programı gibi gizli belgelerin kaleme alınıp hazırlanmasında; ayrıca faaliyetlerinin yürütülmesi ve denetiminde Başkan Kurmay Albay Kara Vâsıf Bey'den sonra en çok emeği geçen kişinin Miralay[=Kurmay Albay] B. Said Bey olduğunu bilinmektedir (Tevetoğlu l988 :3-50; l989: 216-217).

Bu cemiyet, İttihat ve Terakki'nin teşkilâtlandırdığı ve belli başlı şahsiyetleri Albay Hüsamettin (Ertürk), Süleyman Askerî ve Fuat (Bulca)'nın Teşkilât-ı Mahsusa ile organik bir bağ içindedir. Nitekim bir araştırmacı da, "Teşkilât-ı Mahsusa ile Karakol arasında kesin sınırlar olmadığı" gerçeğini haklı olarak teyid etmektedir (Criss l993: 150).

Gizli bir cemiyet olan Karakol, hücre sistemine göre örgütlenmiş ve hücre üyeleri yerine, numaraları ile kodlanmışlardır (Criss l993: 149-l52; Tevetoğlu l988: 3-50; Tekeli-İlkin l989: .223-225). "Baha Said din adamlarını, Galatalı Şevket gazetecileri örgütlemekle, Kemalettin Sami öğrencilerle ve aydınlarla ilişki kurmakla görevlendirilmişlerdi." (Criss l993: l51-152). Cemiyetin, Millî Mücadele'nin güçlenmesindeki yardımları bilinmektedir; İstanbul'dan Anadolu'ya silâh, cephane, subay ve mebusları kaçırarak, ayrıca haber alış-verişi yapmak suretiyle büyük hizmetler görmüştür (Tevetoğlu l989: 210).

Bu cemiyetin İttihat ve Terakki üyeleri tarafından kurulmasının esas sebebi ve amaçları, bir yabancı araştırmacı tarafından şöyle açıklanmaktadır:

"Bir tanesi, Türk halkını ve özellikle liderleri ülkeyi terk ettikten sonra ülkede kalan İttiihatçıları, İtilâf Devletlerinin ve Hristiyan azınlıkların misillemelerinden korumaktı. (...) Ülkenin işgal altında olmayan kısımlarında bir direniş hareketi kurmak ve bir kadro oluşturacak en yetenekli kişileri Anadolu'ya göndererek, bu hareketi olabildiğince güçlendirmekti." (Zürcher l987: l50).

İşgal altındaki İstanbul'u inceleyen bir başka araştırmacının Karakol Cemiyeti ile ilgili kanaatleri ise şöyledir:

"İTF'nin nihaî savunma stratejisi, savaş kaybedildiği takdirde, Anadolu'daki bir üsten savaşmaya devam etmekti. İşte bu amaçla Karakol, Anadolu'ya silâh ve insan kaçırıyordu. Mustafa Kemâl, Milliyetçi Hareket'in liderliğini ele geçirince, Karakol dahil, İTF'nin tüm faaliyetlerini engellemeye çalıştı. (...) Karakol'un başta gelen hedeflerinden birisi, İTF'nin taşra örgütlerini yeniden canlandırmaktı." (Criss l993: l43, l58).

O, bu cemiyet içerisinde faal olarak çalışmıştır. Bu cümleden olarak, "Türkiye Cumhuriyeti muvakkate-i ihtilâliyesini temsilen Uşak Kongresi Heyet-i İcraiyesi ve Karakol Cemiyet-i İhtilâliyesi" adına B. Said Bey Bolşevik Hükûmeti temsilcisi Shalva Eliava ile l9l9 yılının Ekim ayında İstanbul'da gizli görüşmeler yapar. (Akşin l992: 428-429; Tekeli-İlkin l989: 222-225). Daha sonra ise Kafkasya'da bulunan ve bu iş için görevlendirilir; Eliava ile Bakü'de görüşmelerine devam eder ve ll Ocak l920 tarihinde "karşılıklı işbirliği ve dostluk antlaşması" niteliğinde bir "ön anlaşma" imzalar.

Burada cemiyet kendisini, "Türkiye ihtilâl hareketini temsil eyleyen Karakol Cemiyeti" olarak takdim etmiştir (Zürcher l98: 216-217; Tekeli-İlkin l989: 224-225). Fakat "Heyet-i Temsiliye", gerek muhtevası ve gerekse hazırlanma tarzı bakımından "sakıncalı" bulduğu için bu antlaşmayı tanımayacaktır.

Heyet-i Temsiliye'nin haberi olmadan bu tip bir "ön anlaşma"yı Bolşeviklerle imzalama teşebbüsünde bulununca Mustafa Kemâl Paşa'yı "gücendirmiş " ve "kızdırmış" ise de, B. Said Bey'in bunları "iyi niyetle yaptığı anlaşılınca araları tekrar düzelmiştir." (Tevetoğlu l989: 210).

I. Türk Tayyare Cemiyeti [=Türk Hava Kurumu]

l9l8 yılında I. Dünya Savaşı sona erdiğinde, Osmanlı Devleti'nin elinde kalan uçaklar İstanbul ve Anadolu'nun çeşitli vilâyetlerinde dağınık, ârızalı ve bakımsız bir durumdadır. Türk hava gücü, Alman teknik elemanlarının gitmesi sonucu resmen çökme noktasına gelmiş ve elde az sayıda uçak ve pilot kalmıştır. Ankara'da TBMM Hükûmeti kurulunca, Anadolu'ya kaçıp gelen havacılar ve kırık-dökük uçaklardan yararlanma düşüncesiyle Millî Müdafaa Vekâleti'nin emri üzerine Harbiye Dairesi'ne bağlı Kuvvâ-yı Havâiyye şubesi kurulur. Çekilen bütün lojistik sıkıntılara rağmen hava kuvvetlerimizin, I. ve II. İnönü ile Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz'da, önemli görevler ifa ettikleri bilinmektedir (Bkz.Köçer l997: 120-l24).

Düşmanlarımıza göre pek başarılı sayılamayacak olan bu tecrübelerden hareketle Mustafa Kemâl Paşa, sivil havacılık unsurunu da göz önüne alarak, l0 Şubat l925 tarihinde Türk Tayyare Cemiyeti'ni kurdurur. Bu kurumda, Cevat Abbas Gürer ve Fuad Bulca gibi yakın arkadaşlarının başkan bulundukları ilk günlerden ömrünün sonuna kadar müfettişlik görevi yapar (Tevetoğlu l989: 214). Bu sürenin l5 yıl olduğu bir diğer kaynakta zikredilmektedir (Yeni Sabah l939: 7). Durum böyle olunca B. Said'in l924-l925 yılllarında da, bu faaliyetlerin içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Kendisini şahsen tanıdığı kuvvetle tahmin edilebilecek bir arkadaşı, O'nu "Samsun Tayyare Cemiyeti Müfettişi" olarak takdim etmektedir (İdikut l953: l4). B. Said Bey, Samsun'a Tayyare Cemiyeti müfettişi olarak geldiği zaman, "her un çuvalı başına bir küçük tayyare bağışı koymak usûlünü" başlatmıştır (Tevetoğlu l989: 209). Bu bağışın konulmasının sebebi, Türk havacılığını güçlendirmektir.

B. Said'in Türk Tayyare Cemiyeti [=Türk Hava Kurumu]'ndeki görevi ile ilgili tesbit edebildiğimiz bilgiler bundan ibarettir.

l996 yılında Ankara'daki Türk Hava Kurumu genel merkezine B. Said Bey'le ilgili bilgi almak üzere sözlü başvuruda bulunmuştuk. Bizi, kurumun tarihini yazan bir araştırmacının yanına gönderdiler. Onunla yaptığımız görüşmede, l5 yıl "Türk Tayyare Cemiyeti Müfettişi" olarak görev yapan B. Said Bey hakkında hiç bir yazılı bilgi ve belge mevcut olmadığını gördük. Üzülerek belirtmeliyiz ki, O'nun ismi bile bu kurumdaki belgelerde müfettiş olarak kayıtlı değildi.

III. Baha Said Bey'in Yayınları

İTC'nin önemli elemanlarından olan ve daha sonraları da Türk kültürel ve siyasî hayatında önemli bir mevkie sahip olan Memduh Şevket Esendal, Prof.Dr. Esat Çam'la yaptığı bir görüşmede İTF ile ilgili önemli bir tesbitte bulunuyor. Bu tesbiti, Prof. Çam'ın ifadeleriyle önemine binâen vermek istiyoruz:

"İttihat ve Terakki propagandasında herkese görev verilmiştir. Ve ilgililere görevlerini aşmamalarını tembih etmişler. M. Ş. Esendal'ın görevi halk hikâyesi yazmaktır. Kat'iyyen siyasî makale yazmayacaktır. Bunu kendisine tembih etmelerine rağmen günün birinde siyasî makale yazdığı vakit Talât Paşa kendisini çağırmış ve görevini hatırlatmıştır." (Bkz. Çetişli l99l: 40-41).

Bu ifadelerde, bizim B. Said Bey'in çalışmalarını değerlendirmemizi kolaylaştırıcı önemli ip uçları vardır. Çünkü, aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacak çalışmalarına bir göz atılacak olursa, İttihat ve Terakki tarafından O'na "Anadolu'daki toplumsal zümreler" ile "Anadolu sosyolojisinin" araştırılması görevinin verildiği anlaşılabilir. O, bu nev'i çalışmalarıyla temayüz etmiş bir şahsiyettir. Bu tarz çalışmalarının dışındaki bir iki çalışması da, O'nun bu yönünü gölgeleyecek nitelikte değildir.

Dayısının oğlu F. Ergin ile dayısının kızı Adalet Hanım, B. Said'in Mevlevîlik ve Bektaşîlik hakkında ilmî araştırma ve incelemeler yaptığını söylemekte ve Mevlânâ ve Hacı Bektaş Velî hakkında neşredilmemiş iki kitap sahibi olduğunu kaydetmektedirler (Tevetoğlu l989: 210). Bu iki kaynak şahsın verdiği şu bilgiler de oldukça dikkat çekicidir:

"Gördüğü hizmetlere karşılık yüksek bir mevki ve ücret istememiş, İstiklâl Madalyası ve Tayyare Müfettişliği ile yetinerek Anadolu'yu karış karış dolaşmış, Türk kabilelerinin, özellikle Doğu illerimizdeki dağlık bölgelerde yaşayan ahalî ve aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edinmiştir. [=vurgulamalar benim]. Baha Said Bey, bu çalışmaları sonucunda yazılarının bir bölümünün yayınlandığını, önemli bir bölümünün ise Prof. Hilmi Ziya Ülken'de kaldığını söylemişti. Dahiliye Vekâleti[=İçişleri Bakanlığı]'ndaki dosyalarının aşırılıp kitap haline getirildiğinden yakınırdı." (Tevetoğlu l989: 210-211).

B. Said'in arkadaşı N. M. Tınal, O'nun Sebilürreşad dergisinde Rusya Türkleriyle ilgili haberler ve Türkçülük üzerine imzasız yazılar da kaleme aldığını söylemektedir (Tevetoğlu l989: 209).

Prof. A. Güzel, rahmetli F. Tevetoğlu'dan naklen, B. Said Bey'in yazılarının "Zonguldak'ta yayınlanan Doğu ve Tahir Karaoğuz'un yayın organı olan Karaoğuz'da yayınlandığını" kaydetmektedir (Güzel l99l: 260). Bu bilgiden hareketle, söz konusu dergileri taradık, fakat dergilerde B. Said'e ait yazılara tesadüf edemediğimizi de bir bilgi notu olarak kaydetmek yerinde olacaktır.

Anadolu'daki tarikatlar ve özellikle Alevîlik-Bektaşîlik konulu o döneme ait [=l850-l920 arası] belli başlı çalışmaların künyelerini Birge'nin ve Lewis'in Türk Tarih Kurumu tarafından tercümesi neşredilen eserinde bulmak mümkündür (Bkz. Birge l99l: 14-l8 ve Bibliyografya; Lewis l988: 400-401). Bazılarından ikinci elden yararlandığımız bu eserlerin isimlerini burada tek tek kaydetmek istemiyoruz.

Avrupalı bilim adamlarının Anadolu'daki Alevî-Bektaşî zümreleri hakkındaki birkaç çarpıcı tesbitini ikinci elden , bu görüşlerin değerlendirildiği alıntıları da ilk elden kaynaklardan aktarmak istiyoruz (vurgulamalar benim):

"...her şeyden evvel bir defa Anadolu'nun dinî haritasını yapıp bunda, bugün mümkün olduğu kadar her mezhep ve tarikat mıntıkalarını tayin ve işaret etmek ilmî tetkikatın esas vazifesi olmak lâzım gelir.)" (Babinger [=l921] l996: 27).

"...Anadolu'da ve Avrupa'da Bektaşîler, Hristiyan nüfusunun bir hayli kısmını massettiler[=bir araya getirdiler] ve Türkler ile, İslâmlık'a daha yumuşak bir geçiş sundukları Hristiyan teb'a arasında, bir bağ olarak önemli bir rol oynadılar." (Lewis l988: 402).

"Bunların ehemmiyetten ârî bakiyeleri Kızılbaş ve Tahtacılar namı altında zamanımıza kadar sürüklenmiş olup, bunların muammaî menşe'leri Avrupa tetebbû âlemini epeyce uğraştırmıştır. (l921)" (Babinger [=l921] l996: 22).

"...Kızılbaşların Galaç kavmi bekayası olmak üzere telâkkisi fikrini kabul edemem. İnkâr olunamaz bir surette Hind-Cermen tipi gösteren cismanî hususiyetleri kemâl-i ihtimam [=son derece dikkat] ile kabul edilebilir. Keyfiyet şüphesiz Acemlerin hicret ve iskânlarından veyahut İranlı muhacirlerin veya göçebelerin (yörüklerin) yerli ahâli ile ihtilât etmiş [=karışmış] olmalarından ibarettir. " (Babinger[=l921] l996: 35, 50. dipnot.)

"Mösyö Babinger de dahil olduğu halde Anadolu Kızılbaşları hakkında tarihî ve etnografik tetkikat yapanların hiçbiri şimdiye kadar bu vesikaları görmemişlerdir. Artık bu delâil [=deliller] ve izahattan sonra Paflonya Kızılbaşlarının aslen Türk olmadıkları hakkında -Tahtacılar hakkında Luschan'ın yanlış fikirlerini takliden- Richard Leonhard tarafından ileri sürülen fikrin ne kadar gülünç olduğu kendiliğinden tavazzuh eder." (Köprülü [=l922] l996: 96, 57. dipnot).

"[=Hacı Bektaş Velî ve Bektaşîlik hakkında]. "Jacob, Bektaşîlik hakkındaki iki mâruf eserinde (l908 ve l909), Browne, Further Notes'inde (İngiliz Asya Cemiyeti Mecmuası, l907), Huart, hurûfîlik metinlerine yazdığı mukaddimede (l909), Çudi, İslâm Ansiklopedisi'nde Kâşifü'l- Esrâr ve Mir'atü'l Mekasid vesair bu gibi eserlerle bu hususta umumiyetle yanlış malûmat veren bazı menabi'-i tarihiyeye [=tarihî kaynaklara] istinad ederek Anadolu tarih-i dinîsi hakkında daha amîk[=derin] tedkikata girişmediklerinden verdikleri malûmat ve istinbat ettikleri [=dolaylı olarak anladıkları] neticeler kâmilen yanlıştır. " (Köprülü [=l922] l996: l04, ll7. dipnot).

"Mamafih Anadolu'daki eski yerli veya Hristiyan an'aneleriyle Türkmenler arasında müşabehetler [=benzerlikler] bulmakta fevkalâde ihtiyatkâr davranmalıdır. Meselâ George Jacob Roma'da tahtacılık, marangozlukla iştigal eden Dendrophoresler ile Teke tahtacıları ve Bektaşî âdetleriyle Saint Epifan'ın bahsettiği Artotirid (Artotyrites)ler arasında birtakım müşabehetler [=benzerlikler] tesisine çalışmışsa da (Der İslam, c.II, s.232-234)... " (Köprülü [=l922] l996: 85-86, 12. dipnot.)

"[=Luschan]." O zamana kadar Alman etnograflarının eski Karya, Likya, Paflagonya itikadlarının bakiyesi diye gördükleri Tahtacılık, Kızılbaşlık..." (Ülken l935: l5. Luschan'dan Türkçe bir çeviri için Bkz. Luschan l926).

Bu konuları değerlendiren H.Z.Ülken, Felix Luschan 'ın eserlerinde Anadolu'daki sünnîlik karşıtı inançların kökünün, o coğrafyada önceden yaşamış toplumların eski dinlerinden gelmekte olduğunu savunduğunu; F. Babinger, Hasluck ve Jacob gibi şarkıyatçıların da aynı görüşleri kısmen desteklediklerini söylüyor (Ülken l969: 3).

Bu alıntılardan Avrupalı ilim adamlarının Anadolu ve Rumeli'deki Alevî-Bektaşî inancı ve bu inanç mensupları hakkında şunları düşündükleri ortaya çıkmaktadır:

l. Anadolu'daki Alevî ve Bektaşîler, Anadolu'da yaşayan eski milletlerin kalıntılarıdır.

2. Alevî ve Bektaşîler, Acem[=Fars], konar-göçer Türkmenler ve yerli unsurların karışımıdır.

3. Anadolu ve Rumeli'de Alevî ve Bektaşî tarikat mensupları Hristiyan yerli ahalinin büyük bir kısmını kendilerine benzetmişlerdir. Dolayısıyla bu inançlara mensup olanların büyük bir kısmı önceleri Hristiyandılar.

B. Said Bey, bu görüşlerin tamamına, yaptığı yayınlarla karşı çıkmıştır. O'nun bu sahadaki araştırma ve çalışmaları aşağıda ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

A. Anadolu'da "Ahîlik" Teşkilâtı Hakkındaki Çalışmalar

II. Meşrutiyet dönemi aydınlarının Anadolu'daki "lonca teşkilâtı" ile ilgilendikleri bilinmektedir. l908 sonrasında Aydın milletvekili olarak Meclis-i Mebusan'a giren Hacı Süleyman Efendi, "ahî örgütünün esnaf hayatına, zamanın şartlarına uygun değişikliklerle uygulanması" maksadıyla bir önerge verir (Borak l974: 54). H. Süleyman Efendi konusunda bir kitap yazan S. Borak, "O'nun, II. Meşrutiyet Meclisi'ne, Ahî ilkelerinin l909 ortamında esnaf örgütlerine uygulanması ve esnafın kooperatifleşmesi konularında verdiği önergenin kökeninde, demoktarik sosyalizme duyduğu hayranlık yatmaktadır" demektedir (Borak l974: 60-61). Hem bu önerge hem de verdiği diğer önergeler meclis genel kurulu tarafından reddedilince, bir din adamı olan H. Süleyman Efendi parlamentodan istifa ederek Aydın'a, memleketine geri döner.

l9l2 seçimlerinde tekrar parlamentoya İTF'den Aydın milletvekili olarak seçilen H. Süleyman Efendi'nin "lonca sistemi"ne yönelik bu faaliyetleri, İTF genel merkezinde oldukça ses getirmiş olmalıdır. Bu etki sebebiyle, B. Said Bey, l9l4 öncesinde -kesin tarihi belirlemek mümkün değil-, Ankara ve Kırşehir dolaylarında "esnaf örgütlerinin evrimi ve Ahîlerin son Ahubabalarının kurumları"nı incelemek üzere görevlendirilir (Toprak l982: 280). O da incelemeleri neticesinde bir rapor hazırlar ve raporu İTF genel merkezine sunar. Söz konusu rapor o yıllarda birkaç gazetede yayınlanır.

 II. Meşrutiyet yıllarında, bu çalışmalardan mülhem olarak, esnaf örgütlerinin başına İttihatçı "kâhya"lar getirilir ve "fırka fedaileri" bu örgütlerden sağlanmaya başlamıştır. l9l0'lu yıllarda başlayan bu çalışmalar, İTF'nın "esnaf örgütlerini benimsediği uluslaşma süreciyle uyumlu kılmaya" çalışması sebebiyle, -B. Said'in raporunun da etkisiyle- daha sistemli olarak yürütülmeye başlanır (Toprak l982: 279-280).

Zaten l9l4'ten sonra, Z. Gökalp'in bu meseleleri kapsamlı bir şekilde İTF genel merkezinde gündeme getirmesi ve Bursalı Mehmed Tahir [Olgun] ile Hasan Fehmi [Turgal]'ı partinin bu işi araştırmakla görevlendirmesinde, B. Said Bey'in hazırladığı bu rapor etkili olmuştur (Şapolyo l964, önsöz). Türkçülüğün Esasları'nda (l923), Türklerdeki lonca sistemini değerlendiren Z. Gökalp, loncalar, esnaf dernekleri konfederasyonu ve ahîlik teşkilâtı gibi meseleleri inceler ve bazı önemli teklifler ileri sürer. Nitekim bu çalışmaların semeresini l9l7'de esnaflar tarafından hazırlanan "Meslekî Ahlâk Beyannamesi" şeklinde verdiği görülecektir (Bkz. Ziya Gökalp l970: 156-159).

İTF'nin l9l6 yılındaki kongresinde bu meselelerin tartışılarak karara varıldığı, "şirketlerin teşkiline önderlik eden müteşebbis heyet" tarafından yapılan çalışmalar sonucunda, bir milyon sermayeli bir banka kurulması kararlaştırıldığı bilinmektedir. (Bkz. Tuncay l99l: 83, l02).

İTF merkezinden yönlendirilen bu çalışmalar l9l7 tarihinde Meslekî Temsil Programı'nın hazırlanmasıyla hız kazanır. Hareketin temelinde "kapitalistleşme süreci"ne giren Osmanlı toplumunda varlığı tehlikeye düşmeye başlayan "küçük girişimcilerin özlemleri"ne cevap arzusu yatmaktadır. Çalışmaları plânlayanlar Kör Ali İhsan, Kara Kemâl ve Memduh Şevket [Esendal] Beyler'dir. İttihat ve Terakki ile TBMM'nin oluşum yıllarında bir hayli rağbet gören Meslekî Temsilcilik, esas olarak üç kaynağa dayanmaktadır:

 "l.Osmanlı imparatorluğu sosyal yapısında önemli bir mevkie sahip olan lonca sistemi,

2. l908 sonrası iki partili [=İTF- Hürriyet ve İtilâf] parlamenter rejimin başarısızlığı,

3. Özellikle Rusya'da hızla gelişen ve hayata geçirilmek istenen sosyalizm ve komünizm." (Çetişli l99l: 43,46. Ayrıca bkz. Tekeli-İlkin l989.).

1. "Eski Türkiye'de İş Teşkilâtı/ İttihat ve Terakki Tarafından Evvelce Ankara ve Havalisinde Yaptırılan Tetkikata Göre Ahîlere Dair Elde Edilmiş Olan Mâlûmat" (Baha Said l925a-b-c-d)[3]:

Ahîlik teşkilâtı, bu teşkilâtın yapısı ve işleyişi hususlarında önemli çalışmaları olan A.Y. Ocak, "Türkiye"de Ahîlik hakkında ilk bilimsel fikirleri ortaya koyan, Türk kültür tarihinin hemen her alanında olduğu gibi, yine merhum Fuad Köprülü olmuştur" demekte ve O'nun Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (l9l9) kitabı ile "Anadolu'da İslâmiyet" (l922) isimli makalesini örnek göstermektedir (Ocak l996: l71). Biz Köprülü'nün Türk kültür tarihinin bu alanındaki çalışmalarının hareket noktası olarak B. Said'in hazırladığı bu raporun; ayrıca -hazırlanıp İTF genel merkezine teslim edilen fakat neşredilmemiş olan- Bursalı Mehmed Tahir ve Hasan Fehmi Beylerin raporlarının etkili olduğu kanaatindeyiz. Çünkü her üç araştırıcının çalışmaları da, Köprülü'nünkiler kadar bilimsel bakımdan üstün olmasa bile, bunların Köprülü'nün bu sahadaki ilk eseri olan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar'dan önce kaleme alındıkları, -Köprülü'nün bu raporları gördüğü- kesindir. Köprülü'nün bu çalışmalarında B. Said'in raporundan bahis yoktur. (Bu hususta aşağıdaki Köprülü-Baha Said münasebetleri kısmına bkz.).

Rapor, Cumhuriyet döneminde l925 yılında Meslek gazetesinin dört sayısında tefrika olarak neşredilmiştir. Bir dergi niteliğindeki gazete, "Meslekî Temsilcilik" akımının o yıllardaki haftalık yayın organı hüviyetindedir (Bkz.Çetişli l99l: 25).

B. Said maksadını, Kırşehir'deki Ahî Çelebi medrese ve kütüphanesindeki bir kitabı inceleyerek istinsah etmek; ayrıca "Ankara'da eski esnaf teşkilâtına dair tahkikat yapmak" emrolunduğu için bu raporu hazırladığı şeklinde açıklamaktadır (Baha Said l925a.)

Mahallinde yaptığı incelemeden sonra Kırşehir'de Ahî Çelebi medresesinin olmadığını tespit etmiştir. Bu bilginin doğrusunun Ahî Evran-ı Velî zaviye ve camii olduğunu söylüyor. Ne Ahî Evrân-ı Velî türbe ve camiinde ne de postnişin olan şeyhin elinde böylesi bir kitap ve kütüphanenin mevcut değildir. Fakat esnaflar arasındaki "usûl ve âdab"tan söz eden "fütüvvetname" isimli eserlere rastladığını belirtiyor. Müellif, Evliya Çelebi'nin bir örneğini eserinin l. cildine koyduğu fütüvvetnamenin benzerini Ankara debbağları ahubabasından alarak istinsah ettiğini, bir diğerini de yine Ankara'da incelediğini belirtiyor. (Baha Said l925a).

B. Said Bey, Ankara'da "beş takım" esnaf teşkilâtının varlığını tesbit etmiş ve bunları incelemiştir. Bunlar; debbağ, kavaf, dikici, bostancı ve bakkal esnafıdır. Sadece debbağ ve bostancılar arasındaki teşkilât yaşamaktadır; diğerlerinde böylesi bir teşkilât görülmemektedir.

Debbağlar, "sanatlarına tarikat ve teşkilât hürmetiyle bağlı" bulunmakta ve Kırşehir'deki pîr evine itaatlarını ikrar etmektedirler. [=A.Y. Ocak da Ahî Evran'ı Ahîlik'in kurucusu olmaktan çok "l3. yy. Anadolu'sunda debbağların reisi" olmasının "vâkıaya daha uygun düşeceğini" kaydetmektedir. Bkz. Ocak l996: 184].

Sözlü kaynaklardan edindiği bilgilere göre Ankara'da yakın zamana kadar 40 kadar debbağhane mevcutmuş; fakat bunlardan 7 tanesinin bugün faal olduğunu söylemektedir.

Debbağlar arasında ahubaba seçimi, teşkilâtın işleyişi ve törenleri hakkında araştırmacı, katılmalı gözlem ve mülâkat tekniklerini uygulayarak bilgiler toplamıştır. Ahubabaların yetkilerini, seçimini, idare heyeti teşkilini, bu heyetin görevlerini ve genel kurul tarzındakie esnaf ustalarının toplantısını ve cemiyete kabul için yapılan "şed kuşanmak" geleneğini; ayrıca hükûmetin yapılan işlemleri tasdiki ile ilgili kadı mührünü ve uygulanan ceza usûllerini... raporunda ayrıntılı olarak incelemiştir. Bunu yaparken, sözlü kaynaklardan topladığı bilgileri, fütüvvetnameler, Evliya Çelebi ve İbni Batûta seyahatnameleri gibi yazılı kaynaklardaki bilgilerle karşılaştırmayı da ihmâl etmemiştir. (Bkz. Baha Said l925a-b-c).

Araştırmacının debbağ esnafının ahubabası ile ilgili tespit ettiği, bunların o memleketteki bütün esnafın babası olması hususu, önemli bir tespittir. Bahçıvan, bakkal, kavaf, bostancı vs. hangi meslekten olursa olsun, bu esnaflar, aralarında çözümleyemedikleri meseleleri, debbağların ahubabasına götürmekte ve onun bu meseleyi çözmesini istemektedirler. (Baha Said l925c).

B. Said, raporunun sonuna doğru, Ankara'daki kavaf, dikici, bakkal ve bostancı esnafa ait sözlü kaynaklardan tespit ettiği bilgileri aktarmakta ve bu bulgularını sık sık debbağ esnafının gelenekleriyle karşılaştırmaktadır (Baha Said l925d)

Yazar, Ankara esnafının tamamının hemen hemen son derece malî güçten düşmüş, zayıflamış ve fakirleşmiş olduğunu tesbit etmiştir. Hükümlerini verirken ne kadar ihtiyatlı davrandığını şöyle anlatıyor:

"... bozulan dayanışma ve yardımlaşmanın bozuk şekline güvenerek, onlardan geçmiş teşkilâta ait istihbaratta bulunmaya da gereği kadar cesaret gösteremiyoruz. Bizim Ankara'da yapabildiğimiz bu basit inceleme, diğer şehirlerde de yapılarak fütüvvet yolundan kalan eserler birbiriyle karşılaştırılacak olursa, teşkilâtın en eski şekilleri ve daha sonra da iktisadî şartların son bulmasıyla ortaya çıkan şekiller, daha kesin bir şekilde tespit olunabilir" (Baha Said l925c).

B. Said Bey, raporunu hazırlarken bazı sözlü ve yazılı kaynaklara başvurmuştur. Kaydedilen kaynak şahıslar şunlardır: Kırşehir Belediye Başkanı Ali Efendi, Ahî Evran-ı Velî evlâdından olanlar, Ankara hususî muhasebesinde kâtip Mevlüt Efendi, Ankara debbağlarının ahubabası Seyyid Ağa, esnaflar, Ankara kavaf esnafının son şeyhi Halim Efendi, Bostancı esnafının Yukarı Yüz Ağası Mehmed Ağa ve Ankara eşrafından Kütükçüzade Rifat Efendi.

Müracaat ettiği yazılı kaynaklar ise şunlardır: Kırşehir'deki kütüphanelerde yer alan çeşitli yazmalar, fütüvvetnameler, Evliya Çelebi ve İbni Batûta seyahatnameleri.

Bir saha araştırması niteliğindeki bu raporda, katılmalı gözlem ve mülâkat teknikleri uygulanmış; ayrıca yazılı kaynaklara da başvurularak elde edilen bilgiler bu eserlerdeki verilerle karşılaştırılmıştır.

B. Anadolu'daki Alevî-Bektaşî ve Nusayrî Zümreleri Hakkındaki Çalışmalar

Anadolu'da bu hususta yapılan çalışmalara geçmeden önce, gayri sünnî tarikatlar ve bunların yönetimle ilişkileri konusunda kısa da olsa bilgi vermenin gereğine inanıyoruz:

l. Gayri Sünnî Tarikatlar ve Bunların Yönetimle İlişkileri

II. Mahmud döneminde merkezî otoriteyi çağın gereklerine uygun bir tarzda yenilemek maksadıyla, idare tarafından bazı sert tedbirlerin alındığı bilinmektedir. XIX. yy.ın ilk yarısında Yeniçerilik ve Bektaşîlik kurumlarını kamuoyunun nazarında zor durumda bırakmak için yeni yeni propoganda tekniklerine başvurulmuştur. İddiaların esası, Bektaşîlerin yeniçerileri kışkırttığı ve ayrılık tohumları ektikleri şeklinde özetlenebilir. Bu gerekçeye dayanılarak Bektaşîlerin İstanbul'daki bazı tekkelerinin yıktırıldığı, mensuplarının tutuklandığı ve bazı yöneticilerin Bektaşîlik suçlaması ile merkezden sürüldüklerini görülmektedir (Bkz. Ortaylı l995: 281-283; Gündüz l989: 156-216).

Tanzimat'ın ilânından sonra işbaşına gelen yöneticilerin, öncekilerin aksine Bektaşîlik ve Melâmîlik'le mücadele yolunu terkettikleri, Hacıbektaş dergâhındaki poştnişinin mevkiinin yönetim tarafından güçlendirildiği ve II. Mahmud döneminde bağlılarının ellerinden alınan tekkelerin müntesiplerine iade edildiği görülür. Bunlar da l850'li yıllardan itibaren akîde, tören ve ritlerini tanıtan pek çok risale kaleme alırlar. Böylece, Bektaşî ve Melâmî olmayanlara da, bu kültüre ait "şiir" ve "mizah"ı sevdirirler (Bkz. Ortaylı l995: 285-287; Gündüz l989: 156-216).

II. Meşrutiyet sonrası dönemde özellikle Bektaşîlik merkezli tarikat üzerinde ayrıca durulmaya değer. Bu konuda en kapsamlı çalışmalardan birisini ortaya koymuş olan E. E. Ramsaur, Bektaşîlik'in mevcut tarikatler içerisinde "en [=ziyade] Türk", "milliyetçi" ve "liberal düşünceliler"den meydana geldiği kanaatindedir (Ramsaur l972: 128). Ramsaur'a göre, Türk kültür hayatı Farsça ve Arapça'nın "klâsikleri"nin tesiri altındayken bile, Bektaşîler, Türk dili ile edebî şekillerden vazgeçmemişlerdir (Ramsaur l942; l972: 128-129).

Bu tarikat mensupları, Halifelik konusunda "Şiîlerin imamlık ilkesine daha yakın olmaları" ( Ramsaur l972: 130) ve Tanzimat öncesi yaşadıkları bazı olaylar sebebiyle İttihat ve Terakki hareketine sıcak bakmışlardır. Ramsaur, bazı Jön Türklerin Bektaşî, bazılarının ise -Talât Paşa, Rıza Tevfik, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi- hem Bektaşî hem de mason olduklarını kaydetmektedir (Ramsaur l972: 132). İTC'nin hiçbir tarikatla organik bir bağının olduğu söylenemez; fakat, bu hareketin onların potansiyel güçlerinden yararlanma arzusu da inkâr edilemez. Bektaşîlerin İTC'nin "II. Abdülhamid'i devirip Osmanlı İmparatorluğu'nda daha liberal bir rejim kurma önerisine yatkınlık duydukları" söylenebilir (Ramsaur l972: 132).

l6 Ağustos l909 tarihli cemiyetler kanununda "fırka"[=parti] ve "cemiyet"[=dernek] kurma arasında belirli bir fark kabul edilmediği için, kurulan cemiyetlerin pek çoğu rahatlıkla siyasî faaliyetlerde de bulunmaktadır (Kara l993: 39). M. Kara, tarikat mensubu kimselerin kurma teşebbüsünde bulundukları "Cemiyet-i Sûfiye"yi incelediği makalesinde, Bektaşîlerin tarafını tutan -B. Said Bey'in de yazılarını neşrettiği- Muhibban dergisinin özel konumundan söz etmektedir. Dergi yöneticisi Rifâî olmakla birlikte, memlekette var olan tarikatlar arasında hiç bir ayırım yapılmamasını istemekle; aslında 1826 tarihinde resmen yasaklanan, fakat illegal olarak o zamandan bu yana çalışmalarını sürdüren Bektaşîlik'i legal hale getirmeyi istemekte, fakat Şeyhülislâmlık makamı ile diğer sûfiler buna taraftar olmamaktadır (Kara l993: 41). M. Kara, söz konusu yazısında, Muhibban dergisi ve çevresinin "Bektaşîmeşrep" olduklarını ve İttihat ve Terakki ile aralarında sıkı bir ilişki olduğunu da kaydeder (Kara l993: 43).

l9l8 yılına kadar Bektaşîlik'in lehinde ve aleyhinde birtakım yayınların yapıldığı bilinmektedir. Lehteki neşriyatın temel karakteri, tarikatın âyin ve erkânını tanıtıcı mahiyette olması yanında, kendilerine yapılan iftiralara cevap mahiyetinde olmasıdır.

Genel olarak Sünnî ve gayrı Sünnî tarikatların Anadolu'da Mustafa Kemâl Paşa'nın önderliğindeki Millî Kurtuluş Hareketi'ne destek verdikleri söylenebilir. I. TBMM'de Mevlevî, Bektaşî/[=Alevî] ve Nakşibendî tarikatlarına mensup on şeyhin mevcudiyeti düşünülürse, Mustafa Kemâl Paşa önderliğindeki hareketle tarikatların organik bağlantısı daha iyi ortaya çıkacaktır (Lewis l988: 405).

I. Dünya Savaşı'nın devam ettiği yıllarda, İttihat ve Terakki'nin Anadolu'daki Alevî-Bektaşî zümreleriyle organik bağ kurma maksatlı, saha araştırmalarına aşağıda geniş olarak değinilecektir.

Mustafa Kemâl Paşa'nın 1 Eylül l925 tarihinde TBMM'de kabul edilen kanunlarla tarikatları dağıtıp yasakladığı bilinmektedir. Tarikatların mallarına el konur, tekke ve zaviyeler kapatılır; bunların ibadet maksatlı toplantı ve törenleri yasaklanır (Lewis l988: 407). Tekke ve zaviyelerin kapatılması hadisesinin safahatı, TBMM'deki müzakereler ile l925-l950 döneminde "tekke ve tarikat" merkezli yaşananan olayların özeti için M. Kara'nın çalışmasına kısma bakılmalıdır (Kara l980: 329-347).

B. Baha Said Bey'in Bu Konudaki Yayınları

B. Said Bey, önceleri belki biraz da özel merak ve ilgisi sebebiyle, ama daha sonraları İTF'nın görevlendirmesiyle, Anadolu'daki Alevî ve Bektaşî zümrelerini inceleyip değerlendirmeyi düşünmüştür.

Son yıllarda yaptığı başarılı bir saha araştırmasının sonuçlarını yayınlayan Prof. Türkdoğan, Türkiye'deki Alevîlik-Bektaşîlik meselesinin amacı, temel önermeleri, yöntem ve teknikleri ile değerlendirmelerinin nasıl yapılması gerektiğini açıklamış ve bunları sözkonusu eserinde başarıyla uygulamıştır. Sosyolog ve sosyal antropolog olmadığımız için, B. Said Bey'in yazdıklarını daha kolay açıklamamıza ve anlamamıza yardımcı olması maksadıyla, bu bilgileri yer yer özetleyerek aşağıya almakta fayda görmekteyiz [=vurgulamalar benim]:

Araştırmanın Amacı:

"Alevî toplumlarının kognisyonlarını [=mâlûmatlarını], dış dünyayı algılamalarını ve grup-dışı olaylar hakkındaki yorumlarını bilmek için bizzat katılımcı gözlem ile saha araştırması yapmak, onlarla birlikte yaşamak gerekir. Sadece bir dış gözlemci olmak da yeterli değildir. Bizzat toplum dinamiğini tüm boyutlarıyla yakalayabilmek için, birlikte bulunmak ve ileri sürülen hipotez (varsayım) doğrultusunda gözlemler yürütmek gerekir." (Türkdoğan l995: 21).

Halihazırda yaşayan alevîlik nedir? İç-grup ve dış-grupların birbirine bakış açıları nasıldır? Alevî topluluk hiyerarşisi nasıl ortaya çıkıyor? Dinî liderlerin grup yaşantısındaki rol ve statülerini belirleyen kuralların işleyişi nasıldır? (Türkdoğan 1995: 40).

Temel Önermeler:

"l. Alevî-Sünnî farklılaşması tarihî süreç içinde iç ve dış etkenlerin oluşturduğu bir olgudur.

2. Bu nedenle her iki bakış açısı, yeniden yapılanma süreciyle köklerine yönelerek sosyal bir bütünleşmeye dönüşebilir.

3. Türklerin İslâmiyet'i kabul etmede kullandıkları ve uyguladıkları metodoloji.

Bu üç sanı, temel hipotezimizi destekleyen ikinci derecede önermelerdir.

Temel hipotez ile sanılar ilke olarak, Alevî-Sünnî olgusunun bir bütünleşme süreci içinde ele alınması yönelimini taşır.

Varsayımın temel hareket noktası, her iki grubun İslâmî kültür diyebileceğimiz üçlü bir paradigmada birleşmeleridir" (Bkz. Türkdoğan l995: 41-43).

Yöntem ve Teknikler:

Saha çalışması, katılımcı gözlem ve görüşme denilen metodlarla deneyime tabi tutulmalıdır. Saha çalışmasında, "insan toplulukları ve bunların kültürleri, bulundukları coğrafî alan içinde bilim metoduna göre incelenir."

"Saha araştırması yürütülürken, ileri sürülen varsayım doğrultusunda, birbirinin tıpkı basımı (ozalitleri) olan Alevî grupları yerine, daha ziyade tipoloji farklılaşmaları göz önüne alınarak, tercihler gerçekleştirilmelidir. Katılımcı gözlem, mülâkat ve emik-etik yaklaşım diyebileceğimiz yöntemler bir arada, çok bataryalı değişken olarak kullanıldıkları takdirde, kapalı toplulukların açıklanması daha da kolaylaşabilir. Alevîliğin kapalı, gizli veya örtülü niteliğini çözümlemeye gayret sarfedilmelidir. (Bkz. Türkdoğan l995: 43-46).

Değerlendirme:

Araştırmacı, etnik bir grup hakkında "yorum" ve "değerlendirme" yaparken, kendisini hem bir Alevî kişisi gibi hem de olayları dışardan gözleyen bir kimse gibi "iki farklı rolde" görmelidir (Bkz. Türkdoğan l995: 51).