Ayhan Aydın

Abbas Altunkaş (Pir Sultan Ocağı: Hacılı Köyü, Pülümür / Tunceli)

Kendinizi edebiyata vermiş; dünyanın türlü güzelliklerini çirkinliklerini yine edebiyatta aramış birisiniz. Edebiyatla iç içe geçen yaşamınızı bize özetleyebilir misiniz? O derin duygusallıkta geçen günlere dönelim isterseniz. Çocukluğunuz, çocukluğunuzun geçtiği çevre, oradaki yaşadıklarınız, anılarınınız. Yaşadığınız dönemdeki insanların sosyal yaşamları, bu süreç içerisindeki değişme ve günümüze geliş...

– Ben Pülümür’lüyüm. 1924’de doğmuşum. 1935’de Pülümür İlkokulu’nu bitirdim. İstanbul’a geldim. Burada ortaokula başlamama rağmen, daha sonra Erzincan’da, Erzincan Ortaokulu’na devam ettim. Fakat daha sonra tekrar İstanbul’a geldim. İstanbul’da Gaziosmanpaşa Ortaokulu’na devam ettim. Bu okulda beni en çok etkileyen hoca, Türkçe öğretmenim Vehbi Behçet Dileksiz’di. Eski harflerde, eski yazıda bir üstattı o. Sedefle 16 yılda bir Kur’an ciltlemiş birisi, diye biliniyordu. Onun çok etkisinde kaldım. Benim öğretmenlerden yana talihim açıktı; gerek Gaziosmanpaşa Ortaokulu’nda olsun, gereksek Kabataş Lisesi’nde olsun. Lisede edebiyat öğretmenim Nihat Sami Banar’dı. Son sınıftaki öğretmenim Hıfzı Tevfik Gönensay’dı. Onlardan çok şeyler öğrendim. Matematik öğretmenimiz Ali Haydar Biçeçoğlu vardı. Çok güzel nefesler yazardı bu adam.

Liseyi bitirdikten sonra iki fakülteye birden yazıldım; Hukuk Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi. Bir sene Hukuk Fakültesi’ne mükemmel devam ettim, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu hocamdı, Roma Hukuku uzmanlarından Alman Schwartz hocamdı. Fakat Hukuk’u bıraktım. İki sene ara verdim okumaya. l944’de Edebiyat Fakültesi’ndeki kaydımı yeniledim. Burada da çok değerli hocalarım vardı. Mesala, Divan Şiiri’nde metinler şerhi olan, Ali Nihat Tarlan.

Nasıl bir insandı Ali Nihat Tarlan?

– Metinler şerhinde hâlâ üstüne yoktur.

Fuzuli çalışması nasıl?

– Ben ona mucid-i şerhi metin, derim. Fuzuli çalışması olsun, diğer çalışmaları da çok önemli. O da Bektaşi’ydi. Son devrin Bektaşilerindendi. Arapçası ve Farsçası fevkaledeydi.

Yine orada çok kibar, çok güzel, çok efendi bir hocamız vardı: Arapça hocamız Rıfkı Melul Meriç, Onun da çok etkisinde kaldım. Rıfkı Melul bize insanlığı öğretti. Çok güzel şiirleri vardı.

Öğretmenlerimizden Mehmet Kaplan, derse girer, Namık Kemal, dersten çıkar Namık Kemal... Bu birinci sene devam etti, ikinci sene devam etti. Ne varsa Namık Kemal, Namık Kemal... Bir gün dedim ki anladık bu Namık Kemal büyük şair. Bu Namık Kemal’den başka Türkiye’de hiç büyük şair yok mu? Mehmet Kaplan kızdığı zaman, kapkara olurdu. Renginin siyahlaşmasından anladım ki bana çok kızmış. Benim Fransızcam zayıf olduğu için, imtihanlarda beni sınıfta bıraktı. Mehmet Kaplan bir yoklama âdeti çıkarmıştı. Ben ise o dönem çalışıyordum. Beni sormuş, çalışıyor deyince arkadaşlar, iki karpuz bir koltuğa sığmaz, demiş. Bunu arkadaşlar bana söyledi. Ben de geldim, hemen tahtaya yazdım:

İki karpuz bir koltuğa sığmaz demişsin

Başın kadar karpuz için doğrudur

Anlaşılan büyük nane yemişsin

Çalışmak bizim için halas yoldur

Araştırmış, benim yazdığımı anlamış. Benim tezim divan edebiyatından. İmtihana gireceğim. Son sınıftayız. Ben divan edebiyatından imtihana girecekken, kuruldaki hocalar bana Türk edebiyatında hicvi anlat, dediler. Bu konu çok geniş dedim. Nasrettin Hoca var, Bektaşiler var, Türkiye dışındakilerin hicivleri var... O zaman dediler ki Mehmet Kaplan’a yazdığın hicvi oku. Ama gülerek, konuşarak. Anladım ki o hicvin etkisi bayağı fazla olmuş....

Türk Kültürü Çalışmaları Derneği’ni kurucusu oldum. Oraya Nihat Sami Banarlı, Nurullah Ataç gelip konuşmalar yaparlardı.

Edebiyata ilginiz çok eskiden başlamıştı sanıyorum. Edebiyata girişiniz nasıl olmuştu?

– Ortaikide Sefiller’i okumuş, bitirmiştim. Herhalde A. Kadir olacak, Rıza Tevfik hakkında bir kitap yayınlamıştı, o kitaptan Rıza Tevfik’in bütün şiirlerini ezberlemiştim. Fakülteyi bitirdik. Beni Erzurum’a Kız Ortaokulu’na tayin ettiler. Orada klasikleri okudum.

Edebiyata ilgim ortaokulda başladı dediniz. Çocukluğunuz, ailesel, çevresel bir etkilenme var mıydı? O ilginin kıpırtılarını şimdi yorumlayıp geçmişi muhasebe edebiliyor musunuz? Mesala aileden müzik aracılığıyla da olsa etkilenmeleriniz oldu mu? Bu sevgiye köydeki, kırdaki yaşamınızın etkisi olmuş muydu?

– Bu sevgiyi cemlerde öğrendim. Demelerden geldi bu sevgi. Çünkü bir Alevi çocuğuyum. Köylerimizde cemaatlar, cemler yapılıyordu.

Çocukluğunuzda cemlere katılmıştınız?

– Çocukluğumda tüm cemlere katıldım.

Zaten Pir Sultan Ocağı’ndansınız?

– Pir Sultan Ocağı’nın Emir Halil Kolu’ndanım. Tunceli Pülümür Hacılı Köyü’nde Pir Sultan Ocağı’ndan olmayan yoktur. Bu bazı kaynaklarda Hacılar olarak geçiyor. Hacılı Köyü Pir Sultan Ocağı köyüdür. Erzincan Valisi Ali Kemal de kitabında, der ki, Pir Sultanlılar Hacılı Köyü’nde temiz saf bir hayat yaşarlar. Benim hanımın babasının dedesi Pir Sultan Mehmet’tir.

Pir Sultan Ocağı, dedelik, cem, cemaat, toplanma, birlik dedik. Sizin çocukluğunuz bu ortam içinde geçti. Buralardan etkilendiniz. Bize o dönemdeki cemlerden, dedelerden, semahlardan, kültürel, sosyal atmosferden bahsedebilir misiniz?

– Köyün ileri gelenlerinin evinde cemaat olur. Şimdi cemevi diyorlar, bizim köyde iki "dam" vardı. Bir "Uludam" var, bir de "Büyük Dam" var, birisi Abbasoğullarının Büyük Dam'ı, birisi de bizim hanımın Seyit İsmaillerin Uludam'ı. Genellikle cemaatlar Uludam da yapılırdı. Çünkü Büyük Dam Rus işgalinden sonra kullanılmadı. Büyük Dam'da yapılan cemaata çevre köylerden insanlar gelirdi. Karda kışta gelenlerden hiçbirisi dışarda kalmazdı. Dışardan gelen misafirler, diğer evlere yerleştirildi. Lokmalar dağıtılırdı. Lokmalar genellikle ibadetler bittikten sonra yapılırdı. Tüm katılan insanlar musahipler cemde görülürdü. En son “Allah-Muhammed-Ya Ali” diye sırtımıza vururlardı. Klasik bir Alevi cemaatinde lokmalar gelişi güzel dağıtılmaz. Evvela lohusa olan hanımlara gider. Ondan sonra hasta olup da gelemiyenlere gider. Sonra lokmalar dağıtılır, cemaatte biter. Cemaate gitmeden önce herkes mutlaka yıkanır. Bütün küsler barışır. Cemaate küs gidemezsin, komşundan helâllik almadan gidemezsin. Küs gidemezsin cemaate, kul hakkı vardır, sende. Zaten dede, herkes birbiriyle görüştü mü, herkes birbiriyle barışık mı, kimsenin kimseden alıp-vereceği var mı, diye sorar. Bizim dedeler Tercan’dan gelirdi.

Ama sizin ocak Pir Sultan Ocağı, niçin başka dedeler geliyorlar?

– Dedeler kendi kendinin piri olamaz ki, onun piri de başka yerden geliyor. Bizim pirlerimiz Ağuiçen’e bağlıydı. Hasan Şahan vardı. O da rahmetli oldu. Onun babası Mehmet Dede, Haydar Dede, Hasan Efendi gelirlerdi, Tercan’ın Başköyü’nden.

Sizce dedeler kimlerdir? Ne gibi görevleri üstlenmişlerdir, Alevilik içinde? Günümüzdeki dedelerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Emeviler, Abbasiler ne kadar Ali sever varsa, bunlara büyük baskılar yapmışlardır. Binlerce insan öldürülmüş, sürülmüştü. İşte Alevi dedeleri ellerindeki sazla, Ehlibeyt sevgisini (orduları, medreseleri, üniversiteleri olmamasına rağmen), güzel Türkçeleriyle, Ali kültürünü, Ali sevgisini bugünlere getirmişlerdir. Eski çağları düşünelim. Radyo, televizyon, gazete yok. Kuş uçmaz kervan geçmez yollar... Köylerin birbirleriyle bağlantısı yok. Alevi dedesi köyden köye gidiyor. Alevi dedesi bugünün medyası, iletişim aracı. Köyden köye haber götürüyor. Köye bir umut veriyor. Köyün sorunlarını hallediyor. Alevi kolay kolay şehire inemezdi. Ama Alevi dedesi hakimdir, savcıdır, öğretmendir, doktordur... Birçok vazifeyi yüklenmiştir. Alevi dedesi bütün bunlarda şifahi kültürü kullanır. Şimdi, bir eksikliğimiz var; hoca olacaksan, okula gideceksin, Kur’an-ı Kerim’i bileceksiniz, Arapça bileceksiniz. Papaz olacaksanız aynı şekilde, Latince bileceksin, Hıristiyan tarihini, inancını bilecesin. Bütün ayrıntılarını bileceksiniz. Haham da aynı şekilde. Bugün Alevi dedeliğinin en büyük talihsizliği okumaktan, kadrolardan yoksun olmasıdır. Bir adam Sünni olsun, Hıristiyan olsun Türkçeyi iyi kullanır, saz çalar, Kur’an ve ilahileri bilir Aleviliği az-çok bilir, dede olduğunu iddia edebilir. Dede olmak için Peyganber soyundan gelmek ya da bir ocağa bağlı olmak lazım. Dede olmadığı halde dedeliğe soyunanlar olursa bunlara dikme denir. Diyelim bir ziyaretgâhtasınız, bir adam vardır, etleri pişirir halka dağıtır, dualar ve birkaç ilahi filan okur, ona dede demezler ona dikme derler. Ama bugünün dedelerini bekleyen başka şeyler var, çalmak söylemek güzel de eğitim şart. Eğitimsiz dedeler halkın gerek inançsal, gerekse gündelik sorunlarına bir çözüm üretemezler. Halka yararlı olamazlar. Sosyal ve kültürel bakımdan kendisini geliştirmemiş bir dedenin gençler tarafından genel kabul görmesini de bekleyemeyiz. Bu nedenlerle dedeleri bir araya toplamalı, sorunlar bizzat yüz yüze görüşülmeli, bilim adamı ve araştırıcılarla beraber sorunların çözümü üzerinde düşünülmelidir.

Bizde ağalık yoktu. Bu düzen yoktu. Bir dede öldüğünde en büyük oğlu dedelik yapar, büyük varken küçük dedelik yapamazdı. Bizim oralarda pirin piri mürşiddir. Benim dedem Mehmet Dede, sakallı, son derece bilgili insanları kaynaştıran, birleştiren bir insandı. Ondan çok şey öğrendim. Bizim dedeler aynı zaman çalıp söyleyen kimselerdi. Bir dede her şeyden önce Kur’an’ın iç yüzünü bilmelidir. İslam tarihini bilmek zorundadır. Hadislerin doğrusunu yanlışını birbirinden ayırabilmelidir. Hadis bilgisi olmalıdır. Bir dede konuştuğu zaman bir Hıristiyan, bir Sünni, bir ateist, bir ateşperest, onu dinleyebilicek. Yani dede ilmiyle mantığıyla, bilinciyle örnek olmalıdır.

Büyük bir bahtiyarlık ve hediye olarak kabul edilir, Kur’an bizde. Mesala biz kızımıza yörede bulunan en eski yazmalı Kur’an-ı Kerim’i hediye ettik. İnsan öldüğünde Kur’an okunur mesala, Kur’an çok önemlidir. Biz de cenaze namazını da dedeler kılar. Biz de cenaze namazı vardı fakat bayram namazı yoktu. Hızır orucu tutulurdu. Bugünün dedeleri toplumun ihtiyaçlarına yanıt verememektedir. Rahmetli Hikmet Kıvılcımlı bir gün bana dedi ki, "Alevi dedeleri birer halk adamıdır. Çoğu fakirdir. Diğer tarikatların din adamlarına bak hepsi zengindir, insana yukardan bakarlar, hepsi emir eder, ceberrutturlar."

CEM Vakfı’nın “Alevi Dedeler Toplantısı” yapıp onları biraraya getirmeyi, fikirlerini derleyip toparlamayı hedeflediği bir çalışması var. Onun hazırlıkları içerisindeyiz.

– Bu çok iyi olur. Sonuçları çok yararlı olur. Bir adam duydum; kendisini dede olarak tanıtarak menfaat sağlıyormuş. Çıkar elde ediyormuş. Düşünebiliyor musunuz, bu adam Sünni’ymiş. Bu tip rezaletlerin giderilmesi lazım.

En genel olarak bir cem nasıl başlayıp, nasıl nihayetleniyordu? Tabii birbirinden farklı cemler var, Görgü Cemi, Musahiplik Cemi gibi; ama en geneli nasıldı cemlerin?

– Şimdi, bizim cemlere yönelik en büyük iftira, cemlerde içki içildiğidir. Ben hiç böyle bir şey görmedim. Cemlerde hiç içki içildiğini görmedim. Gidin Tunceli’ye cem yürütün, bir de içki içmeye kalkın, orada kalmanıza imkân yoktur. Barınamazsınız. Balkanlarda Bedreddinilerde olduğunu söyleniyor, içki içmenin, duydum, görmedim. Süpürgeci

Süpürgeci Selman

Kör olsun Mervan

Zuhur etti

Mehdi -i Seyiddi Sahibi Zaman

Allah eyvallah, nefes pirdedir

Biz üç bacıydık,

Gürüh-u Naci’ydik

Kırklar Ceminde süpürgeciydik

Süpürgeci Selman

Kör olsun Mervan

Zuhur etti Mehdi-i Seyiddi Sahibi Zaman

diye dua okunurdu. Su dağıtılır,

Ay ışığı süt gibi

Yezid ürer it gibi

denip su dağıtılırdı.

Köyünüzde, çevrenizde yatır var mıydı? Evliyalığın, evliyaların izleri var mıydı?

– Köyün mezarlığında çok güzel bir yatır vardı. Üstü kubbeliydi. Aslında bizim yörede buna “Haftımal” denir. Oraya gidilir, kurbanlar kesilir. Bizim tarlanın üstünde, bir ziyaret yeri vardı. Bir de Sayıplı Yaylası’nda bir ziyaretgâh vardır. Buraya sonbaharda insanlar çıkar, kurbanlar kesilir....

Uludam’da mumlar yanardı. Bir de bir direk vardı. O direk havada dururdu. Direğin altı oyuktu. Bütün millet gelir oraya niyet eder, oranın toprağından bir kere ağzına alırdı.

Kur’an-ı Kerim’in okunması var, Düvazimam, Kızılbaş ozanlarının şiirlerinin okunması... Bütün Alevi cemlerinde var bunlar. Hatırlıyor musunuz, Pir Sultan Ocağı’ndan olmanızdan ötürü özellikle Pir Sultan’ın şiirlerinin cemlerde daha fazla okunması durumu var mıydı?

– Pir Sultan’ın demeleri okunur, Kul Himmet demeleri okunur, Şah Hatayi okunur ve bu zatların isimleri geçtiği zaman; millet eliyle niyaz ederdi. (Elini öpüp, alnına koyması). Şimdi bizim cemaatlerde Kur’an okunduğuna ben şahit olmadım. Hiç Arapça duyduğumu hatırlamıyorum. Kürtçe’de konuşulurdu. Pülümür’ün 68 köyü vardı. 64 köy Kürtçe konuşuyordu. Herkes Kürtçe bilirdi. Kürtçe’nin en iyi şeklinin okuldayken öğrendim. Pülümür’ün 68 köyü de Alevidir.

Ta ezelden bize Kızılbaş derler

Kur’an-ı okuyan dil de kırmızı

derlerdi, dedeler.

Ortaokulda Yunus'la tanıştım. Nasıl tanıştım. Köyde, keçiler mi, koyunlar mı bir tarlaya girmiş, bir kadın da bunun üzerine bağırmış, çağırmıştı. Derken Koca Mustafa isimli birisi dede ki , “mal da yalan mülkte yalan, gel de biraz sen oyalan bacım ne bağırıyor, kendini üzülüyorsun." Yunus’la da böyle tanışmıştık.

Tunceli dedik, Kızılbaşlık dedik, dedeler dedik, elbette bir Kürt kültürü var… Kürt kültürü hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

– l935’de Dersim Olayları olmuştu. Orada bir kırım, filan olmamıştı. l935’deki isyan kansız geçmişti. O teslim olma olaylarında, bir kız ağlıyarak, bağırarak kaçıyor, ben onu görmüştüm.

Dersim’de, 38’de ne olmuştu?

– 38’de ben yaylaya çıkmıştım. Sayip Yaylası çok yüksek bir yer. Bütün Dersim köyleri görülür oradan. Baktık ki yangınlar var. Dersim köylerinden yangınlar, dumanlar görülüyor. Bir gün baktık ki köy sarıldı. Askerler geldi. Bize de geldiler. Bizim evde bir büyük boy aynası var. Ben güzel bir Türkçeyle, hoşgeldiniz, dedim. Şaşırdılar. Ne arıyorsunuz burada, dediler. Burası benim evim, dedim. Sonra çekip gittiler. Köyden Pülümür’e geldim. Beypınar’ında arkaşım Seyfi’ye rastladım. Seyyid Mahmut’u, oğlu Ali’yi öldürdüler, filancıları öldürdüler, dedi. Ortalık karışık, millet huzursuz dediler. Baba Düzgün o arada kaçmış. Kaymakam Baba Düzgün’ün hayatını teminata alınca teslim oldu. Onu sürgün ettiler ama öldürmediler. Kamil bir insandı. Ben Kürd'üm, ama Türkçe öğretmeniyim. Yaşar Kemal’in güzel bir sözü var.: “Ben Kürd'üm ama Türk romancısıyım”

Ben yöremde, köylerimde; Türk-Kürt; Alevi-Sünni ayrımı görmedim.

Alevilik, Kızılbaşlık üzerinde biraz daha durmak istiyorum, öyleyse. Bu inanç, hakkında neler söylüyeceksiniz. Sünnilikten ve diğer inançlardan farklı yönleri nelerdir? Size ve diğer insanlara neler sunuyor?

– Alevilik Ali’yi sevmektir, deniyor. Ama Tayip Erdoğan da Ali’yi seviyor. Ama bunlar Alevi değil ki. Hz. Ali’yi okuyan, Hz. Ali’nin tarihini okuyan herkes Alevi olamaz. Aleviliğin şartları var. O şartlar da şunlardır: “Allah-Muhammed-Ali “ üçlüsüne inanmak.

Hz. Ali’yi candan sevenler

Yorulup yollarda kalmaz inşallah

Mehdi mağarada sıroldu gitti

Allah bir Muhammet Ali diyerek

Aleviliğin çok büyük bir yanı var; yabancı kültürlerin bozuk yansımalarına, yabancı emperyalizmine teslim olmamak. Aleviliğin en büyük yanı budur. Alevi deyişlerine bakınız, şiirlerine bakınız, ilahilerine bakınız; su katılmamış Türkçedir. Deyişlerde, tabiat sevgisi, insan sevgisi, Tanrı sevgisi, Ehlibeyt sevgisi var, İslam mitolojisi bile var.

Gitti Lokman gelmez oldu Eflatun

Oyuldu yaralar sere dayandı

diyor. Alevi kültürünün kaynaklarında Bizans, eski Yunan inançları, Hint felsefesinin izleri var. “Hacı Bektaş kuş oldu, Hacı Bektaş’a geldi” deniyor. Kuş olup uçmak, Hint felsefesinden geçmedir. Alevi inancında su, ağaç çok önemlidir. Alevi ziyaretgâhların hemen tümü, çeşme ve/veya ağaç yanlarındadır ya da yanına çeşme yapılar, ağaç dikilir. Dersim’de büyük yemin de ağaçla ilgilidir. Bir değnek uzatırlar, bu Hz. Ali’nin kılıcı yerine geçer, bunun üzerine yemin eder misin ki doğru söylüyorsun? denir. Bizim cemaatlerde, asılır o damın direğinde.

Sizin yörede ilginç bir gelenekten bahsetmiştiniz?

– Bizim köylerde “martın kara çarşambası” diye bir çarşamba günü vardır. Kuşburnunun büyük bir dalını getirirler, onu ikiye ayırırlar, uçlarını bağlarlar. Martın kara çarşambasında çevrede ne kadar akarsu varsa hepsinden birer bakraç su getirilir, kazanlarda kaynatılır. Bütün ev halkı yıkanır ve o çubuktan geçer. Çubuğun içinden geçerler.

Misafirperverlikte eşi görülmemiş şeyler yaşadım. Biz misafire, misafir ağarlamaya çok alışıktık. Bir gün hatırlıyorum. Kürtçesini söyledikten sonra Türkçe “bugün başım ağrıyor, bize misafir gelmedi” demişti anneannem. Bu lafı söyledikten biraz sonra bir atlı kapıyı çaldı. Ben de anneanneme bunu söyleyince, sevindi. Gelen bir Ermeni’ydi. Babamın samimi arkadaşıydı. Onu ağırladık. Derken bir komşu dedi ki, bu Ermeniye bu hürmet niye. Baba da dedi ki, “bu eşiği aşanın, aşıpta içeri girenin, dini sorulmaz, imanı sorulmaz, kim olduğu sorulmaz, nerden gelip de nereye gittiği sorulmaz”. Gözlerim hâlâ yaşarıyor.

Köyümüzde bir düğün vardı. Biz de ona gideceğiz. Mart sonu her taraf çamur çelpeşük, derken kapı çalındı bir dilenci. Ayağını çıkarıp girdi. Babam onun ayaklarını yıkadı. sofraya buyur ettiler. Annem ve babam kilere gittiler. Çocukluk bu ya, merak edip ben de onların arkasından kilere koştum. Babam anneme dedi ki “eğer ona ayrı bir sofra kursaydın, bu gece seni boşayacaktım.” Tasavvuf budur, Alevilik budur, kardeşim.

Pir Sultanlar, Fuzuliler Alevi inancının büyük şairleri ozanları olmalarının yanında, kendilerinden sonra etkileri yüzyıllar boyu sürmüş büyük isimler. Neler söylüyeceksiniz, Alevi ozanları ve Alevi ozanlarının şiirleri konusunda?

– Bizim köyde Molla Ali vardı. Mollagillerden, hoca değildi. Ama ilgisi çok fazlaydı bu konuya. İki ayağı felçli, Pir Sultan’dan bahsetti güzel şeyler söyledi. Ben de biliyor musun Ali amca, Pir Sultan da bizim gibi bir kul, deyince elindeki bastonu bana fırlattı. Zor kurtuldum elinden. Çünkü bizim oradakilere göre Pir Sultan evliya, bu bir; serçeşmenin başı iki; Pir Sultan’ın adına başı üzerine yemin edilir ve bu büyük yemindir, bu üç. Pir Sultan’ın şiirlerinde, demelerinde dile gelen her şeyi dinleyenler kabul edip, istisnasız uygularlar. Ona göre kendilerini ayarlıyorlar.

Aleviliğin inancı, gelenek ve görenekleri ancak onlarla yaşamakla öğrenilir. Erzincan köylerinde Alevi-Sünni karışık köyler vardır. Sünni köylerinde, öğün vakti olmadıkca bir teki sana, hiçbir şey ikram etmez. Ama Alevilere gidenlere mutlaka ikramda bulunulur. Bu Alevi geleneğidir. Aleviler; Türk/Sünni/Kürt ayrımı ayrımı yapmazlar.

Pir Sultan üzerine bir şiiriniz de var sanırım?

Şöyle bir dolaştım meyhaneleri

Canlara can katan sagar kalmamış

Çiğnedim yerle bir peymaneleri

Derdimle dert olur bir yer kalmamış

Adını anan yok canın cananan

İzini süren yok piri muganın

Sayısı azalmış ehli imanın

Hak için dizini döyen kalmamış

Pir Sultan oğluyum adım dillerde

Şiirin kokusu kalmış güllerde

Pirlik peşkir gibi gezer ellerde

Seyyidlik babında cevher kalmamış

Fuzuli hakkında konuşacaktık?

– Fuzuli’nin hayatı , aşk. “Aşk imiş her ne var alemde” diyor. "Ben güzele taparım", diyor. Platonik aşkta güzele secde etmek vardır. Fuzuli’nin şiirlerini büyüklüğünü kelimelerle anlatamayız. Zaten sayısız şair, ozan, yazar onun büyüklüğünün etkisinde kalmış ve ona da şiirler yazmışlardır. Divan şiirindeki belli kalıplar dışına çıkabilen çok az şair vardır. Bunlardan birisi Fuzuli’dir. Onun “Su Kasidesi”, şahaserdir. Onun bir de “Kerbela Mersiyesi” vardı.

Nazım Hikmet’te dahil olmak üzere Fuzuli’nin etkilemediği şair yoktur.

Sizin de Hz. Hüseyin için bir dörtlüğünüz var değil mi?

Ya Hüseyin yükseldin Yüce Allah’a kadar

Kerbela Canları’yla Hz. Şah’a kadar

Susamış dudaklara sonsuza kadar umutsun

Harika gezegende sonsuz sabaha kadar

Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Şah İsmail Hatayi benzer dönemlerde ve benzer coğrafyalarda yaşayan ozanlar, acaba bunların birbirlerine etkisinden bahsedebilir miyiz? Ya da birbirlerinden haberdar olma durumları var mıdır?

– Şah İsmail Hatayi’yle, Pir Sultan’ın birbirlerini etkiledikleri bir gerçektir. İkiside Alevi’dir, ikisi de Ali’yi seviyorlar. Muharrem’de bütün Alevi köylerinde Hadükad-üs Süeda okunur.

Çağdaş Türk edebiyatının Alevi yazınından, söylencesinden, halk ozanlarının şiirlerinden yeterince yararlandığına inanıyor musunuz? Ya da çağdaş Türk yazarları Aleviliği biliyorlar mı?

– Biz Aleviliği bilmiyoruz ki, onlar da bilsin. Bir kere halk ozanları senin de belirttiğin gibi, dedelerle beraber bu yolu süren bugünlere getiren kişilerdir. Onlarda da yozlaşma yaşanıyor. İletişim araçları ve günümüz dünyasının şartları bu yozlaşmayı etkiliyor. Günden güne bu gelenek de ortadan kalkmaktadır. Tarih içindeki Alevi değerlerine ve günümüzde devam eden değerlere yeteri önemin verildiğine inanmıyorum. Yeterince yararlanılmadı, Alevilikten, Alevi kültüründen. Alevi Aleviğini, Sünni Sünniliğini tam bilemiyor. Toplumsal kopukluklar, sorunları arttırıyor. Geçmişten getirdiğimiz değerlerimize toplumun hiçbir kesimi sahip çıkmıyor. Böylece yerimizde bocalayıp duruyoruz.

Siz bir yergi ustasısınız. Toplumsal bozuklukları, insanlararası çarpıklıkları, adaletsizlikleri çok güzel hicvediyorsunuz. Toplum olarak da biz buna yabancı değiliz.

– Anadolu insanı hicivden soyutlanamaz. Hele Alevilerin yergileri daha da bilinçlidir, çünkü çok zulüm gördükleri için. Elbetteki, kaba kuvvette elbetteki bağnazlığa karşı gelirler. Aleviler ne Arap ne de İran emperyalizmine boyun eğmişlerdir. Ne diyor,

Yar elinden dolu içmiş deliyim

Üstü kan köpüklü meşe seliyim

Şimdi, Arapçayla konuşmak başka, şu derinliği olan şiiri konuşmak başka.

Ben yaşamımda karamsarlık nedir bilmem. Benim gibi bıçak altına yatan insan yoktur. Ama karamsar değilim. Karamsar olmadığım için, topluma, insanlara, düşüncelere açık bir bilinçle bakarım. Fakat onların eğri ve doğru taraflarını da elimden geldiğince ortaya koymak vazifem. Ben bu emri toplumdan alıyorum. Çünkü toplum da çok karamsar.

Sancılı toplum şiirlerle, yergiyle ortaya koyuyor acılarını? Siz de onun temsilcilerindensiniz?

– Şimdi bakınız, Semra hanım bir gün dedi ki, benim çocuklarımın tek dikili ağacı yok. Halbuki varlık içinde yüzüyorlar. Bu hanım toplumla alay etti.

Tığ-ı teber Şah-ı Merdan Ahmet ve Efe

Ne dikili bir ağaç ne küçüçük bir büfe

Bu yoksul prenslere gelin arka çıkalım

Hanedan hatırına kaldıralım şerefe

Bu dörtlük Semra Hanım’ın o yersiz yakınmasından çıktı.

14 Şubat l998