Mustafa Aksoy

Ocak-Ateş Geleneği

Ocak ve ateş kavramları Anadolu’da çok önemli anlamları ihtiva eder. Ancak “ateş” kavramı genelde bütün geleneksel sosyal gruplarda bir kutsallığı ifade etmiştir. Meselâ bazen evrenin menşei, bazen de tanrıların insanlara verdiği en kıymetli hediye olarak karşımıza çıkmaktadır. Ateşle ilgili inançların,

“Amerika, Asya, Avrupa ve Akdeniz havzasındaki en eski dinî sistemler içinde, ateşin yerine ve zamanına göre, az veya çok önemli bir kült konusu olduğu bilinmektedir. Ama ateş, asıl eski Hind ve İran inançlarında temel bir yer kazanmıştır. Özellikle Zerdüştlüğün ve Mazdeizm’in ana esasları ateş ibadetlerine dayanmaktadır. Bu iki dinden başka Kuzey ve Orta Asya bozkırları gibi sert iklim şartlarının hakim olduğu yerlerde teşekkül eden inanç sistemlerinde de ateşin tabiî bir mevkii olacağı şüphesizdir” (1).

İran mitolojisinde ateşin ilk bulunuşu hakkında şunlar anlatılır:

O Kral Huşeng bir gün arkadaşlarıyla dağlara gezmeye gider, bu esnada bir yılan bunlara saldırır; Huşeng de eline bir taş alarak yılana fırlatır. Bu taş bir başka taşa çarparak parıltılar meydana getirir. O da Tanrı’ya dua ederek ateşi kendine kıble yapar (2).

Eski Türklerde de bu olayın varyantlarına ve benzer motiflerine rastlanır. Fakat en büyük farklılık ateşin Türk mitolojisinde, Tanrı Ülgen tarafından yaratılıp insanlara verilmiş olmasıdır. Ayrıca Türk mitolojisinde ateşe kutsallık verilmekle beraber ona tapınılmaz. Meselâ Gorohov’un derlediği Yakut efsanesinde insanın Tanrı tarafından yaratılışı anlatıldıktan sonra, ona “su, ateş ve demir”in verildiği belirtilmektedir. Aynı motif Türk-Memlük yaratılış efsanesinde de görülür. Oğuz Han’ın ağzı da ateşe benzetilir. Altay ve Sibirya efsanelerinde de çocuklar ağızlarında ve göğüslerinde alevler, gözlerinde ateşlerle anlatılır (3). Bilindiği üzere bu motifler Anadolu’da hâlâ, “gözleri çakmak çakmak”, “gözleri alev alev”, “bağrım yanıyor”, “şimşek gibi bakışlar” vb. deyimlerle yaşatılmaktadır.

Eski Türk inancına göre ilk insanlar meyve ve otla beslendikleri için ateşe ihtiyaçları yoktu. Fakat zamanla Tanrı onlara et yemeklerini de bildirince ateşe ihtiyaç duyuldu. Bunun üzerine Tanrı Ülgen, kuru otları toplayıp iki taş arasında ezerek ateşi meydana getirdi. Bunun üzerine insanlar bu ateşe “...atamın kudretinden taşa düşmüş ateştir” dediler. Bu nedenle olacak ki Altay ve Yakut Türkleri’nde, çakmak taşından elde edilen ateş “kutlu” sayılmaktadır. Yakut “Şamanları”da ayinlerinde bu taştan elde edilen ateşi kullanırlar. Ona “mukaddes ateş” derken, kibritle elde edilen ateşe “Rus ateşi” derler ve ayinlerinde kullanmazlar. Diğer taraftan Moğol “Şamanizmi”ni ilk defa inceleyen Banzarov, ateş inancının Moğollara Türklerden geçtiğini söyler. Bunun için de, Moğolca ateşe “gal” ve Ateş Tanrısı’na da “ot” denilmesini delil olarak gösterir (4).

Eski Türklerde ateş inancıyla ilgili örneklerden birini de, 568 yılında “Kök-Türkler”e elçi olarak giden Zemarkhos’un hatıratından öğreniyoruz. Adı geçen elçi Batı-Kök-Türk sınırına geldiğinde arkadaşlarıyla beraber kötü ruhlardan temizlenmeleri için ateşin üzerinden atlatılmışlardır. Ayrıca ateşin insanları günahlardan temizlediği inancı, Moğol, İran ve Hind kültürlerinde de görülür (5). Özbeklerde de gelin nikahtan sonra ateş üzerinden atlatılırken (Kenzü’l-Dürer’in sahibi, Emin Bedreddin Ebu Bekir ile Aca’ib el-dünya adlı eserin sahibi Mes’udi’ye göre), sene başında Hakan adına ateş yakılır, o da bu ateşe bakarak yılın nasıl geçeceği hakkında fikir beyan ederdi.

Nuri Dersimi’ye göre de Tunceli yöresinde “Ateş en temiz, her türlü fenalığı ve pisliği ortadan kaldıran bir unsur” (6) olarak bilinir. Kırım ve Nogay Türkleri’nde, Kars’ın Pısırak ve Dikme köylerinde, Nevruz bayramında da yakılan ateşin üzerinden  atlayan gençlerin günahlardan arınacaklarına inanılır. Yeni Gazi köyünde de Nevruz bayramında gençler; yaktıkları ateşin üzerinden “ağırlığım, uğurluğum gitsin, bana kaza, bela gitsin, hep bu ateşle yansın” veya “ağırlığım, uğurluğum, keçelliğim, kelliğim hep bu ateşe...” diyerek atlarlar. Azerbaycan’da da “Tonkas” denilen ateş Nevruz'da yakılarak gençler üzerinden atlayarak eğlenirler (6a).

Müslüman Arap seyyahı Fazlan da 10. asırda gördüğü Kırgızların lambanın kendi kendine sönmesinin dışında, ışığı söndürmediklerini yazmaktadır (7). Manas Destanı’nda da Kırgız gelinlerinin eve (çadıra) girmesinden sonra, ateşe saygı ile eğilerek selam verdikleri anlatılır (8).

Eski Türk inancında ve günümüzde Anadolu’da ocak ile ateş kavramları genelde beraber kullanılırken, ocak eski inanışa göre ateşten daha büyük bir kutsallık kazanmıştır. Bu nedenle “ocak” bazen “soy”, bazen “dinî bir kurum”, bazen de “şifa merkezi”ni ifade etmektedir. Meselâ eski Türklerde ocak evin sembolüdür ve Yakutlar’a göre evlilik ateş yakmaktır. Gelin ise evi aydınlatan ışıktır. Ayrıca Altay Türklerinde “ocağa secde edilir” (9). Ancak Ocak, bu görüşün kabul edilemeyeceğini söyler. Ona göre bir şeyi kutsal olarak kabul etmek başka, ona tapınmak başkadır (9a). Diğer yandan, eğer kutsal kabul edileni tapılan şey diye kabul edersek, o zaman eski Türklerin sayılamayacak kadar tanrıları olduğunu kabul etmemiz gerekir. Oysa eski Türklerin tek tanrılı olduğu, bütün araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir.

Bozkurt’a göre, “ateşe sahip olma” inancı dünyada birçok inançta görüldüğü gibi, eski Türk dininde de karşımıza çıkar. Meselâ ateşe egemen olma inancı “Rum erenleri” adı verilen “Şamanist” motiflerin ağır bastığı dervişler vasıtasıyla Anadolu’ya getirilerek yayılmıştır. Araştırmacı Uno Havra, Tunguz, Gold, Buyrat gibi Altay boylarında “Şamanların” kızgın korlar üzerinde yürüdüklerini ve bu olayı gördüğünü ifade etmiştir. Ayrıca Erzincan ve Tunceli yöresindeki müridlerinin çoğu “Kızılbaş Kürt” olan, Kureşanlı aşiret dedelerinin çoğunun kızgın demirleri dilleriyle yaladıklarını Bozkurt da ifade eder (10). Birdoğan’a göre de “ocak” terimi, Anadolu Aleviliği’nin sosyo-kültürel merkezini ve eski Asya hayatının bir uzantısını ifade eder ve ocağa saygıda kusur edilmez. Ona eğilerek yaklaşılır, tükürülmez ve kötü söz söylenmez.

Ocağa elini süren Tahtacılar ve Trakya Bektaşileri ise sonra ellerini yüzlerine götürerek “yâ Ali” derler (11). Orta Asya Türk aile geleneğinde de evin küçük oğluna “od-Tigin” veya “ateş-ocak beyi” adı verilirdi (12). Bilindiği gibi, Anadolu’da hâlâ küçük oğlan çocuğu, baba ocağının temsilcisi ve ocağı yakacak olandır.

Eröz,  atalar kültü ile ocak-ateş arasındaki ilişkiye temas ederek,

“ocağın tütmesi, ateşin devamlı şekilde yanması, ataların o ocakta, o yurtta, çadırda devamlı şekilde bulunması demektir. Ataların canları, ocağın ateşi içinde tecelli eder” (13)

der. Anadolu’da özellikle Alevilerde “ocak”, “saygı” ve “aile” kavramları arasında yakın ilişki kurulmuştur. Ayrıca ocağın sönmesi ailenin yok olması anlamına gelir. Bu inancın Anadolu’da yaygın olduğu bilinmektedir. Meselâ Nuri Dersîmi’ye göre, Tunceli yöresinde; Eröz’e göre, Serinkent, Edremit Alevi-Bektaşileri ile Kozan’ın Avşar olup da “Kürtler” denilen Aslanlı köyünde; Rişvanoğlu’nun Kırmanç ve Zazalar arasında yaptığı araştırmaya göre, Rişvan aşireti ile Doğu Anadolu’daki aşiretlerde, Yalgın’a göre, Karatepeli-Toroslar bölgesinde; İnan’a göre, Rize bölgesinde; Koşay’a göre, Kütahya Karakeçelileri’nde ve Beşikçi’ye göre Alikanlar’da ocak ile aile arasında yakın ilişkiler vardır. Ayrıca Tanyu’nun çalışmalarına göre ocak-ateş kültü, Anadolu’da çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkmaktadır (14).

Ocakla ilgili folklorik unsurlardan biri de Anadolu’da, özellikle düğünlerde oynanan “sinsin” oyunudur. Bu oyunu Elazığ ve Ağrı'da saha araştırması yaptığımız köylerin hemen hepsinde tespit ettik. Ancak gelecekte sadece hafızalarda kalan ve pek oynanılmayan bir oyun haline geleceğe benziyor. Eskiden sinsin oyunu için çok büyük bir ateş yakılırmış, bu ateş etrafında oynanırken içinde de bir taş ısıtılırmış. Isıtılan bu taş birisi tarafından fırlatılır ve bulunana kadar aranırmış. Taş arama devam edilirken, insanlar birbirlerinin sırtına sertçe vururlarmış. Ayrıca Tanyu, bu oyunun Amasya, Ankara, Çorum, Çukurova, Samsun, Sinop ve Yozgat’ta, Rişvanoğlu Kırmanç ve Zazalarda da olduğunu ifade eder (15).

Biz de Sinsin oyununun 1970 yıllarına kadar, Kadirli, Kozan ve Adana'nın diğer ilçelerindeki köy düğünlerinde de oynandığını hatırlıyoruz.

Erzincan ve çevresinde; Rişvanoğlu’na göre Kırmanç ile Zazalarda; Kalafat’ın yaptığı saha araştırmasına göre de Diyarbakır’da (16) bizim yaptığımız araştırmaya göre de, Ağrı ve Elazığ’da ateşe su dökülmez. Özellikle Alevi köyler ile Palu ve Maden’in köylerinde güneş batarken veya battıktan sonra ateşe su dökülmez. Ahundov’a göre de Azerbaycan’da ateşe su dökülmez ve gece başkasına ateş verilmez (17).

Anadolu’da ve eski Türkler’de ateşe yağ atma geleneği de görülür. Meselâ Kütahya’daki Karakeçililerde sabahları yayıktan elde edilen taze yağdan bir miktarı ateşin üzerine atılır “ot ana” denilerek ondan yardım istenir. Aynı gelenek Orta Asya Türklerinde de yaygındır. Meselâ Özbek hanlarından Kocuğum’un ateşe yağ atarak fal baktığı bilinir. Kırgız ve Kazaklarda da gelin ilk geldiğinde yanan ocağa biraz ateş atarak ona dua ederdi. Nurhak Dağları’ndaki göçebe aşiretlerde de cuma günleri ocaklara biraz yağ atılarak, ölülerin ruhları yâd edilir. Erzurum, Ordu, Fatsa ve Erzincan’da ölülerin payı ve ölülerin ocaktaki hakkı için ocağa da biraz yağ atılır. Ayrıca Erzurum’da ateş vermek çok kötüdür. Bu gelenek Lolan oymağı ve yakın çevresinde de görülür. Bitlis yöresinde de ateşe tırnak ve saç atmak günahtır (17a).

Adana’da, özellikle Kadirli ve Kozan’da eskiden, yani odunla yakılan ocaklar varken, ateş yanan ocağa “yayık” yayıldıktan sonra elde edilen taze yağdan bir miktar atıldığını biz de sık sık görmüştük. Ayrıca Kadirli’de ramazan bayramının arefe gününde “köy çöreği” yapılarak dağıtılır. Eğer bu âdeti yerine getiremeyen ev hanımı olursa, “Ocağa bir tutam yağ atmasını da mı bilmiyorsun?” diye uyarılır. Görüldüğü üzere bu iki seremoni de atalar ruhu ile ilgilidir.

Radloff’a göre de, Kazaklar arasında ocak ve ateşe yağ atma şu şekilde görülür:

“Ateşin takdisi, hemen hemen ancak genç kadınlar tarafından icra edilir, çünkü onlar, gerek yeni yurda ilk girişlerinde ve gerek ilk çocukları doğduğu zaman ateş önünde eğilir ve üzerine yağ parçası atarlar” (18).

Ocağın kutsallığını Diyarbakır, Hakkari, Tunceli ve Erzurum’dan verdiği örneklerle açıklayan Kalafat, Kars ve Sarıkamış çevresinde, de yemek pişirmeden önce ocağa tuz ve şeker atılmasının gerektiğini belirtir (19).

Bu gelenek, Adana çevresinde özellikle Kadirli ve Kozan’da ocağa yağ ya da tuz atma şeklinde görülür. Kıbrıs Türklerinde de ateşe su dökülmez ve ocak ile aile eş anlamlı kullanılır. Bu anlamda “ocağım söndü”, “ocağım yandı”, “ocağım tütmez oldu” deyimleri kullanılır (20). Aynı deyimlerin yanında “ocağına incir ağacı dikilsin”, “ocağında baykuşlar ötsün” ve “ocağın batsın” deyimleri de Adana ve ilçelerinde kullanılır. Ayrıca Kadirli’de “ocak”, “yurt” ve “ev” yerine de kullanılır. Yani evin yapıldığı, özellikle yazın Toroslardaki yaylalarda çadır kurulan yere “yurt” ya da “ocak” denir. Yıllar geçse bile bu “ocak-yurt” yerine bir başkası izinsiz çadır kuramaz.

Kısmen ifade ettiğimiz bilgileri ve yukarıda verdiğimiz örnekleri araştırma yaptığımız Elazığ ve Ağrı köylerinde daha canlı şekilde gördük ve derledik. Meselâ Dibekli, Yedibağ, Saraycık, Kaşlıca, Tekevler, Üçdeğirmen, Aydıncık gibi isimlerini sayabildiğimiz köylerde hâlâ ocağa su dökülmez; ateş mutlaka külle kapatılır. Ayrıca yaşlıların anlattıklarına göre, kendilerinin çocukluk yıllarında bir kadının ocağı söndürmesi, beyi tarafından boşanma sebebi sayılırmış. Bu nedenle karısını boşayanlar dahi olmuş.

Dipnotlar

(1) Ocak, A. Y.: Bektaşi Menakıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri. İstanbul 1983: 185-186.

(2) Firdevsi: Şehname, C. l (Çev. N. Lugal), İstanbul 1992: 72-73.

(3) Ögel, B.: Türk Mitolojisi, C. l, Ankara 1989: 102-103, 484, 137.

(4)  İnan, A.: Makaleler ve İncelemeler. Ankara 1968: 394; İnan, A.: Eski Türk Dinî Tarihi. İstanbul 1976: 42,21; Uraz, M.: Türk Mitolojisi. İstanbul 1992: 165-166; Ögel, B.:  a.g.e.,  s. 55.

(5) İnan, A.: a.g.e., s. 43; Kafesoğlu, İ.: Eski Türk Dini. Ankara 1980: 25, 26; Turan, O.: Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi. İstanbul (ty. ), s. 126; Ocak, A. Y.:  a.g.e., s. 191-193; İnan, A.: Makaleler ve İncelemeler. Ankara 1968: 488.

(6) Ögel, B.: Türk Kültürünün Gelişme Çağları. İstanbul 1988: 268; Köprülü, M. F.: Edebiyat Araştırmaları, C. I, İstanbul 1989: 101; Dersîmi, N.: Dersim Tarihi. İstanbul 1979: 34; El-Cahiz: “Giriş” Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri. (Haz. ve girişi yazan R. Şeşen), Ankara 1988: 32-33.

(6a) Ekrem, M. A.: “Şamanlığın ve Eski Türk Kültürünün Dobruca’daki Kırım Türkleri Folklorunda İzleri” 1. UTFKB., C. I, Ankara 1987: 112; Aydınoğlu, G.: "Kars'ın Pısırak Köyünde Nevruz” TFAD. 238 (1969): 1071; Dündar, İ.: “Kars’ın Dikme Köyünde Nevruz ve Ayın Ahrı” TFAD., 343 (1978): 8230; Ayter, A.: “Yenigazi Köyünde Düğün Adetleri, Nevruz Bayramı ve Yedilevi Töresi” Folklor Dergisi, 36 (1988): 33; Resulzade, M. E.: “Navruz Bayramı” Azerbaycan Dergisi, 12 (1954): 6.

(7) İbn Fazlan Seyahatnamesi. (Haz. R. Şeşen), İstanbul 1975: 88.

(8) İnan, A.: Manas Destanı. İstanbul 1972: 51-52.

(9) Ögel, B.: a.g.e., s. 253-254, 268.

(9a) Ocak, A. Y.: a.g.e., s. 189.

(10) Bozkurt, F.: Aleviliğin Toplumsal Boyutları. İstanbul 1990: 102-103.

(11) Birdoğan, N.: “Anadolu Alevi Ocaklarının Kuruluşu, İşlevleri, Yayılmaları” IV. MTHKKB., C. I, Ankara 1992: 7.

(12) Ögel, B.: a.g.e., s. 29, 85.

(13) Eröz, M.: Türkiye’de Alevilik Bektaşilik. İstanbul 1977: 327.

(14) Dersimi, N.: a.g.e., s. 34; Eröz, M.: a.g.e., s. 329,331; Rişvanoğlu, M.: Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm. İstanbul 1978: 168; Yalgın, A. R.: Toroslar’da Karatepeli Bölgesi. Ankara 1950: 27; İnan, A.: Birinci İlmi Seyahate Dair. İstanbul 1930: 8; Koşay, H. Z.: “Türk Folklor Araştırmalarında Mukayese ve Tarihî Metoda Yöneliş” 1. UTFKB., C. I, Ankara 1976: 196; Beşikçi, İ.: Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar-Göçebe Alikan Aşireti-. Ankara 1969: 74, 76; Tanyu, H.: “Türklerde Ateşle İlgili İnançlar” 1. UTFKB., C. IV, Ankara 1976: 283-304.

(15) Tanyu, H.: a.g.m., s. 195; Rişvanoğlu, M.: a.g.e., s. 169.

(16) Küçük, A.: “Erzincan ve Çevresinde Halk İnanışları” III. MATFKB. C. IV, Ankara 1987: 253; Rişvanoğlu, M.: a.g.e., s. 168; Kalafat, Y.: Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri. Ankara 1988: 53.

(17) Ahundov, E.: Azerbaycan Halk Yazımı Örnekleri. (Çev. S. Tezcan), Ankara 1978: 458.

(17a) Koşay, H. Z.: a.g.m., s. 196; İnan, A.: Tarihte ve Günümüzde Şamanizm. Ankara 1986: 67, 166; Yalman, A. R.: Cenupta Türkmen Oymakları. (Haz. S. Emir), C. II, Ankara 1977: 403; İnan, A.: a.g.e., İstanbul 1930: 5-7; Kocadağ, B.: Lolan Oymağı ve Yakın Çevresi Tarihi. İstanbul 1987: 257.

(18) Rodloff, W.: Sibirya’dan. (Çev. A. Temur), C. II, Ankara 1956: 484.

(19) Kalafat, Y.: a.g.e., s. 53-54.

(20) Töre, E.: Kıbrıs Türk-Alt Kültüründe İnanç Kurumu (H. Ü. SBE., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 1989: 114-115.