Uno Harva
Altay Kavimlerinde Gök Tanrı*
Çev. Harun Güngör
13. yüzyıl seyyahları Plano Karpini, Rubruk ve Marko Polo Moğolların tek tanrısından bahsederler. Rubruk, ölülerinin keçeden temsillerini yapma alışkanlıklarına rağmen Moğolların sadece tek tanrıya inandıklarını bildirmektedir.[1] Diğer bir pasajda da Mengü Han'ın kendine "Biz Moğollar kendi iradesiyle bizi yaratan, öldüren ve bize adil bir kalp veren Tanrıya inanıyoruz"[2] dediğini belirtmektedir. Bu fikir, aynı şekilde Mengü Han'ın Fransa kralına gönderdiği ve “Bu ezeli ve ebedi tanrının emridir. Göklerde sadece ezeli bir tanrı, yeryüzünde de ancak bir hükümdar, Cengiz Han, tanrının oğlu olacaktır"[3] cümleleri ile başlayan mektupta da kendini göstermektedir. Plano Karpini, Tatarların, tek Tanrıyı "görülen ve görülmeyen her şeyin yaratıcısı” olarak kabul ettiklerini, aynı zamanda bu tanrının dünyaya cezadan ziyade mutluluk dağıttığına inandığını anlatmaktadır.[4]
Tatar adıyla açıkça Moğolları kasteden Marko Polo da kulübelerinin birer bölümünde kendi tanrılarının isimlerini taşıyan birçok küçük tablo bulunan Moğolların her gün buhur yaparak bu semavi Tanrıya taptıklarını anlatmaktadır.[5] Arap kaynakları da, Moğolların bir tek Tanrıya taptıklarından ve cemiyet üyelerinin hükümranlık sırasına göre bunlara tapmak zorunda olduklarından bahsetmektedir.[6]
Söz konusu Moğol monoteizmi hakkında birçok bilgi mevcuttur. Aslında bu, bilinmeyen bir şey de değildir. Fakat burada şu akla gelebilir, acaba bu tek tanrıya inanç nasıl anlaşılmalı, nasıl kavranmalıdır? İslam ve Hıristiyan aracılar bunları küçümsemediler mi? Moğol monoteizmi, bu ülkeye daha önce gönderilmiş Nesturi, Mani dini ve İslam propagandistlerinin bir eseri olarak kabul edilebilir. Hatta Kalmuk, Moğol ve Buryatlarca “Ahura-mazda"ya “Khurmusta”, “Khurmuzda”, Altay Tatarlarınca da “Kurbustan” adının verilmesi İran’dan gelmiş kültürel bir etki olarak gözükmektedir.[7]
Eğer biz, Moğolların Gök Tanrısını incelersek, önümüze diğer perspektiflerde açılacaktır.
Marko Polo tarafından zikredilen, Gök Tanrı adını taşıyan ve Moğol çadırlarında bulunan tablo, Çinlilerle Moğollar arasında ortak olan bir âdeti hatırlatmaktadır. Moğolların Büyük Hanı Çin âdetinden esinlenmiş olmalıdır. Şöyle ki, Rubruk’a göre, onların arasında “Tanrının oğlu” Çin İmparatorlarının onur adı olan “Göğün oğlu"na tekabül etmektedir. Halbuki, Moğolların Gök Tanrıyı ifade etmek için kullandıkları “Tengri” kelimesi genelde doğrudan “Gök”ü ifade ettiği için Büyük Han’ın onur adı, burada “Göğün oğlu” oldu. Ssanang Ssetsen’in kroniğinde zaten o, “Khorumuzda‘nın oğlu”[8] olarak zikredilmektedir. Moğollar ve Kalmuklardaki “Tengri” kelimesinin aslı; Volga Tatarlarının “Tengere”, Beltirler’in “Tingir", Yakutlardaki “Tangara” ve muhtemelen Çuvaşlardaki “Tura” kelimesini açıklamaktadır.
Türk-Tatar ailesine mensup kavimler Müslüman olduktan sonra, Tengri’yi “Allah” olarak adlandırdılar. Fakat “Ülgen” şeklindeki adlandırmalar, Altay Bölgesi Tatarları tarafından Gök Tanrı için kullanılmadı. Birkaç kabile hariç, Beltirler gibi, sadece putperest devirden kalma “Tingir” kelimesini kullanmakta ve ibadeti de hâlâ ona yapmaktadırlar.[9]
Volga Tatarları arasında sadece Hıristiyanlığı kabul edenler tek tanrıyı ifade etmek için “Tengere” adını kullanmaktadırlar. Hıristiyanlıktaki tanrı adı diğer Kitab-ı Mukaddes tercümelerinde Yakutlar tarafından “Tangara” şeklinde verilmiştir. "Tangara” aynı zamanda “İkon”u da ifade etmektedir. Bu kelime sadece halk şiirlerinde “Gök” anlamında kullanılmaktadır. Halbuki, daha eski metinlerde yüce tanrı “Ayıı toyun, Ar toyun (büyük bey)" gibi başka isimler taşımaktadır.[10] Günümüzde Çuvaşlar’ın kullandığı “Tura” bazen Gök Tanrı’yı bazen de tanrıları ifade etmektedir. Buryatça “Tengeri” veya Moğolca “Tengri” kelimeleri de genel olarak tanrı “Deus”ları ifade etmektedir. Altay Tatarları ve Kırgızlar Tanrıdan bahsettikleri zaman Farsça “Kuday” kelimesini kullanmaktadırlar.
Moğollar ve akraba kavimler tarafından kullanılan “Tengri” kelimesi, “Gök Tanrı”yı ifade ettiğinden, önceleri bizzat gökyüzüne tapınıldığını kabul etmek yerinde olacaktır. Zikredilen bu örnekleri diğer komşu halklarda da görmek mümkündür. Heredot, eski İranlıların bütün gök kubbeye taptıklarını bildirmektedir. Aslında Çin’in Gök Tanrısı’nı ifade eden “Tien” kelimesi de bizzat “Gök”ü ifade ediyordu. Aynı şekilde Fin grubuna mensup birçok halk, Gök Tanrı’dan bahsederken “Gök-(Ciel)” i kullanmaktadırlar. Bu ve buna benzer örnekler göstermiştir ki, Kuzey kavimlerinde de “Gök” ve “Gök Tanrı” tek ve aynı kelimeyle ifade edilmektedir.
İlgi çekici husus, Moğolların tapındıkları bu tanrıyı “Mavi Gök” olarak nitelemiş olmalarıdır. Moğol dualarında “Mavi Gök”, “Ebedi Tengri” ibareleri bulunduğundan[11], Banzarof bu terimlerin gelişmesinin iki farklı durumu yansıttığı sonucunu çıkarmaktadır. Toprağın verimliliğini ve atmosfer olaylarını meydana getiren Mavi Gök, manevi bir varlık değildir ve ondan yardım istenmez. Buna karşın, dünyayı hakimiyeti altına alan, insanın faaliyetlerini idare eden “Gök” ise ayrıdır. Fakat bunların isimlerine bakarak ikisi arasındaki farkı anlamak oldukça güçtür. Bu isimler dualarda yan yana bulunur. Moğolların dışında Beltirlerde de “Mavi Gök” hâlâ duaların objesidir. İşte buna delil olarak bir kurban duası başlangıcı:
Mavileşen gök, mavi, sek!
Bizi taşıyan kara toprak, sek!
Senin “üldürbe”, benim rehberim ve iyilik dolu Han, sek!
Senin çalamaların mavi ve beyaz,
Senin beyaz küçük kuzun, senin kurbanın
Biz seni ona taşıyoruz sek!
Senin yağmurun ve yargılayıcı Han,
Senin tatlı yağmurunu Ona ver, sek! Sek![12]
Bu duada Gök Tanrıdan “tatlı yağmur” istenmektedir. Buradaki “üldürbe” kutsal aksesuarın bir çeşidini anlatmakta olup, bununla kartal kanadının veya şeritlerinin bağlandığı bir ip ifade edilmektedir. “Çalaman” beyaz ve mavi kutsal kurdeleler, “sek” ise; sevinç ifadesi olup, kurbanla birlikte sık kullanılan bir dua kelimesidir. Gök Tanrı’nın bir yandan Kayra-kan veya yol gösterici anlamına gelen “Çayan”a, diğer taraftan da Moğol tarzında “Mavi Gök”e tekabül ettiğini belirtmek gerekir. Bu şiirde beyaz kuzunun kurban olarak sunulmadığı, yani kutsal olmayan karayer, ancak mavi gökle şiirlerde paralellik arzetmesi sebebiyle kullanılmış olmalıdır.
Moğol Gök Tanrısının orijinini bulmak için, Orta çağ seyyahlarının, daha önce bize sunduğu bilgileri göz ardı etmemek lazımdır.
Tatarların biricik tanrısından bahsederken Plano Karpini, onların tanrısının görünen ve görünmeyen her şeyin yaratıcısı olduğunu bildirmektedir. Bu bilgi bizi, daha önce bahsettiğimiz, ilginç yaratılış hikâyeleri zikrine götürmektedir. Bu hikayelerde insanın olduğu kadar, toprağın da yaratılışı tasvir edilmektedir. Buna karşılık hikâyelerin bir çok varyantında bize, anlamı karanlık kalan Tanrıyı yaratıcı olarak sunmamaktadır. Bu rol; Moğol efsanelerinde Buryat ve Soyotlar’da “Burkan”a; Altay Tatarları’nda “Ürün ayı toyon”a verilmiştir ki, bu Tanrı kişileştirilmiş olup göğün en üst tabakasında oturmaktadır.
Yukarıdaki ifade ile, Tanrı yaratıcı olarak görülmemesine rağmen, bu durum, toprağın verimlilik ve canlılığı bu yaratıcının faaliyeti dışında olduğu anlamına gelmemelidir. "Dzayaga” (göğün iradesi) en azından bütün hayatın şartıdır.[13] Ssanang-Ssetsn’in kroniğinde Cengiz Han (insanlar arasındaki bu aslan), yeryüzünde ebedi “Gök Tanrı”nın iradesi ile ortaya çıkmıştır. Sadece kelimenin özel anlamıyla “Göğün oğlu” olanlar idareciler değil, hatta aynı irade ile normal ölümlü insanlar da dünyaya gelirler.
Bundan çıkan netice şudur: Başa gelen her şeyde göğün “Dzajaga”sı kendiliğinden ortaya çıkar.[14] Moğol prensleri kendi otoritelerini “Ebedi tanrının isteği” şeklinde emirler vererek sağlamaya çalışıyorlardı.[15] Hıristiyan idarecilerde Tanrı’nın lütfu ile hüküm sürüyorlardı.
Çin’de göğün en mutlu işi, dünya kavramının kendi objesidir. Moğollar’ın Dzajagası Çinliler’in “Tien ming” (göğün hakimi)’ne tekabül eder. Çinliler gibi Moğollar da gökyüzünü yeryüzü düzeninin koruyucusu, bir bakıma onun eşi olarak kabul ediyorlardı. İnsan kaderinin kendisine bağlı olduğu dünya nizamı; sabahın oluşu, mevsimlerin ardarda gelişi, ırmakların düzenli akışı, insanlar arasındaki ilişkiler, işte bunları belirleyen Vedik ilahilerde “Rita”, İranlılarca da “Aşa” idi.
Gerçek şudur ki, dünyanın bu bozulmaz düzenini elinde tutan, ilk insanların anlayışına göre her yerde oturan, Koryaklar ve diğer boyların gökyüzüne yerleştirdiği “Gök Tanrı” kaprisli ruhlardan tamamen farklı bir güçtür.
Gerçekten bu cin ve ruhların, keyfi olarak bazen insanların iyiliğini, bazen de kötülüğünü istedikleri ve bunların meydana gelmesi için çalıştıkları düşünülebilir.
Fakat, bir kimse kendi iradesiyle kötülük yaparsa ruhlar bu işe engel olmazlardı. Çünkü onlar, şu veya bu tarzda iradenin eseri idi. Ona bağlı olan yazgılar geri alınmazdı. Her insan doğuşundan itibaren kendine bağlı idi. Eski Yunan literatürüne bakarsak onlar, tanrının egemenliğinde tek-biçimli bir dünya tanıyorlardı. İlyada’nın kitabı bu örneklerle doludur. Orada, Zeus’un ümitsiz bir savaşta Sarpedon adlı kahramanı nasıl kurtarmak istediği anlatılmaktadır. Hera ona, bütün dünyanın sarsılacağını ifade ettiği için boyun eğmek zorunda idi. Bu şiirde söz konusu edilen insani Zeus, Moğolların “Dzajaga Tengri” (İdare edici Tanrı) ya tekabül eder.[16] “Zeus, Moiragétés” ile aynı olan Zeus değildir. Çünkü düşünülen bir ikinci ilah “Zeus Moiragétés” insan zaafiyeti ile malul değildir. Bütün bunlara bakılarak “Dzajaga Tengri”nin başlangıçtan bu yana insani bir varlık olmadığı sorulabilir. Bu durumda “her şeyi düzenleyen tanrı, karar veren tanrı, işleri belirleyen tanrı” terimlerinde olduğu gibi, Tanrı oturduğu, bulunduğu yere göre kişileştirilmiş bir varlığa verilmiş bir sıfattan başka bir şey değildir. Bu sorunları irdelerken, Çinliler’in buna tekabül eden ilahla eski yerleşmiş halkın Moğollar üzerinde çok yönlü icra ettikleri tesirleri unutmamak gerekir.
En eski Çin edebiyatında düzen ve nizam veren Gök Tanrı’yı ifade için iki isim vardır. Bunlar “Tien (Gök Tanrı)’ ve “Chang-ti (Büyük ve yükseklerde oturan bey)"dir. Gerçekten bu iki isim, iki farklı ilahi hatırlatmaktadır. Ama bu hipotez pek destek bulmamıştır. Buna rağmen, bunlarla ilgili bütün bilgiler, iki terimin sinonim olduğunu göstermektedir. Pekin’de mevcut Gök Tapınağında bulunan bir kitabede bu iki isim yan yana geçmektedir: Hoang chang-ti (büyük, yüce Tanrı). Dinleri inceleyen bir kimse için buradaki en ilginç sorun, bu terimlerden hangisinin eski olduğunun bilinmesidir. Şayet Chang-ti’nin daha eski, daha müşterek olan Tien’in de daha sonraki bir kavram, gizli mecazi ve bir çeşit isim olduğunu kabul edersek, birincinin yerini, ikincinin aldığını söyleyebiliriz. Bundan şu netice ortaya çıkar: Çin tanrısı daha sonra kişileştirilmiş bir varlık olmalıdır. En azından ilk çıkışının öyle olduğunu kabul edebiliriz. Nathan Söderblom “I' Apparition de la croyance en Dieu"[17] isimli kitabında bunu kabul etmektedir. Bu öncelik, ayrıca başlangıçta Yüce Tanrı’nın ne olduğunu göstermektedir. Çok eski zamanlardan beri Çin’de ölüler kültü, çok değer verilen bir şey olduğu ve İmparator “Göğün oğlu” olarak nitelendirildiği için Söderblom, bazı bilgileri Gök Tanrı’yı imparatorluk sarayının koruyucu atası olarak gördüklerini anlatmaktadır. Böyle olmakla birlikte Söderblom, haklı olarak bu varsayımı çürütmekte, geçmiş birçok hanedanın birbirlerini takip etmiş olmalarına rağmen, Chang-ti’nin aynı kaldığını göstermektedir. Üstelik ona göre gök kültü ile ilgili seremoniler oldukça farklıdır. Hatta bunlar, çoğu zaman birbirlerinin tam zıddıdır. Bu tip örneklere Avrasya halklarının da rastlanılmaktadır. Çinliler’in Gök Tanrısı’nın tabiat kültüründen kaynaklandığını ileri süren Söderblom, herşeyin yaratıcısı mistik bir atadan bahseden ilkel halkların düşüncesinde ona bir cevap aradı “insan, hayvan tabiat ve tabiat kanunları ile herşeyi yaratıp, ona bir nizam, ilkel devirlerin büyük şeflerine göğün yükseğinde bir ikametgah verildiğini gördü.”[18] Gökteki evi yüzünden “Gök-Tanrı” diye isimlendirmeye başladığımız bu varlıkla gökyüzü ve orada cereyan eden olaylar arasındaki ilişki kurmanın daha kolay olacağı kanaatine vardı.
Çinliler’in Gök Tanrısı ile daha eski kavimlerin efsanevi varlıklarını karşılaştıran Söderblom Tien veya Chang-ti'nin Moğolların Tanrısı ile aynı şey olduğunu görmezlikten geldi. Fin Ogurların tanrısı ise mitlerden yoksundu. Nihayet şunu belirtmek gerekir ki “ilk Ata” veya ilkel herhangi bir varlığı temsil eden hiçbir şeyin resmi yapılmamıştır.
Eğer Gök Tanrısı, göklere başka bir yerden gelmemişse, o halde bu gizemli tanrının orijinini nasıl anlamak gerekmektedir?
Tanrı şefine yapılan ibadetlerde doğruya dönülmesine, ona beyaz hayvanlar kurban edilmesine rağmen, yukarıda zikredilen halkların inandığı Gök Tanrı güneş ile aynılık arzetmez. Gök Tanrı’dan tamamen farklı bir varlık olan güneşe tapınılan her yerde güneşin sembolü yapılır. Fakat düşünülmesi gereken bir husus da güneşe tapınılan bir yerde güneş tanrısının “Gök” adıyla anılmasıdır.
Yıldırımın ortaya çıkışı nasıldır? Söz konusu Tanrı'yı yaratan acaba o mudur? Oğuzlar’ın, orijinini canlı, kişilik sahibi olan gökten aldığı Gök Tanrı düşüncesini reddeden Karyalanien, göklere yerleşmiş, kişiliği olan bir varlığın yaratılışından bahsetmekte ve bunun etrafında çok çeşitli biçimlerde başı boş dolaşan bulutlar, şimşek, fırtına, şimşek bulutları ve yağmur meydana gelmektedir. İşte bu olaylar yüksekten, yeryüzünde yaşayan insanlara benzer bir varlığın mevcudiyetini göstermekte, onun istek ve faaliyeti bu olayların olmasına sebep olmaktadır.
Çocukluğumuzda diğerleri gibi biz de Allah (gökteki peder)’in kamçısını şaklattığı zaman gök gürlediğine, arabası bulutlarla engebeli bir yoldan geçtiğinde, orada bulunan bir fıçıdan su döktüğüne inanırdık. Hatta her şey yukarıda söylediğimiz gibi cereyan eder, hatta bizde basit bir arabacının şehrin su pompasına su taşıdığı imajı uyanırdı.[19]
Karyalanien’in ileri sürdüğü bu hipotez Kazan çevresinde yaşayan Hıristiyan Tatarlar’ın inanışlarından kaynaklanmış gibi gözükmektedir. Tatarlar gerçekten bu ismi bazen şimşeğe bazen de Tengere Babay diye isimlendirdikleri Gök Tanrı’ya vermektedirler. Onlar, bu Tengere Babay’ın gök kubbede atlarla çekilen arabayla şeytanı takip ettiğini anlatırlardı. Gök gürültüsünün meydana gelmesi, tekerlerin gürültüsünün sonucudur.[20] Bu türlü tasavvur Tatarlar’a Rus halk inanışlarından geçmiştir. Zira orada St. İlliya buna benzer bir rol üstlenmektedir. Türk ailesine mensup halklar indinde bazı kavram ve lejandlar bir yana bırakılırsa şimşekten sorumlu olan varlık antropomorf bir biçimde görülmez. Ancak yaz aylarında gökte gezen büyük bir kuş veya başka biçimde bir hayvan şeklinde gözükür. Fakat, aynı kişileştirme, yani şimşeğin o halde görünümü idare etmek olan bir varlığın orijinini açıklamaz. Moğollar’da olduğu gibi, Çin halk düşüncesi de Konfüçyüs'ün meşhur sözünde ifadesini bulur: "Gök konuşmuyor mu? Alın yazıları önceden belirlenmiş, varlıklar devam etmiyor, Tanrının iyi kulları ömürlerini kazanmıyor, Gök (Tanrı) konuşmuyor mu?” Türk kabileleri Gök Tanrı’yı “düzenleyici” olarak kabul etmektedirler.
Tanrı'nın veya Gök Tanrı’nın ifadesi demek olan Kayra, Moğollar’da “Dzajaga”, Buryatlar’da “Zajan”, Beltir ve Koreliler’de “Çajan”, Altaylar’da “Yayan” kelimeleri ile aynı anlamı ifade etmektedir. Koudinsk Buryatlar’ı en büyük Gök Tanrı’yı “Zajan sagan tengri” diye isimlendirirler.[21] Yukarıda zikri geçen Tatar kavimlerinin bu terimleri bugün aynı şekilde yaratılışı da ifade etmektedir.
Minusinsk Tatarları, yüce tanrı “Çar çayan”ı dünyanın yaratıcısı olarak kabul ve ifade ederler.[22] Koreliler yaratıcı tanrıdan bahsettikleri zaman “Cajai” terimini, Altay Tatarları da “Yayan” terimini kullanırlar. Bugün yaratıcı olduğu kadar, tabiat anlamını da ifade eden bu tabir, Yakutça’daki istemek, düzenlemek anlamına gelen "Ayıı" kelimesinden kaynaklanmış olmalıdır.[23]
Çeremiş ve Ostyaklar’ın düzen verici tanrı olarak Türk Tatarlardan ödünç aldığı “Ağa Tangara” kelimesine ilave edilen “Puirşo” ve “Paireks” sözcükleri Hıristiyanlıktaki tanrı adları arasında da gözükmektedir. Vogollarda tanrı için orijinal olarak kullandıkları Num Torem ismine Paireks kelimesini eklerler.
Tabiatın düzenleyicisi olarak kabul edilen “Gök Tanrı’nın, sosyal hayatı da düzenlediğine inanan Çinliler, aynı zamanda “Göğün cezası” terimini de kullanırlar. Plano Karpini, Moğollar’ın tek tanrısının hem mutluluk, hem de ceza verdiğinden bahsetmektedir. Fakat göğün cezalandırma işi onun asli düzenleyici görevi ile ilişkili olmalıdır. Eğer gök her şeyi düzene koymuşsa, insanlar ona uymak zorundadırlar.
Moğollar göğün her şeyi gördüğüne, bu yüzden hiç kimsenin yaptığı işle hareketleri ondan gizleyemeyeceğine inanırlar. Yemin ederken onlar “Gök Tanrı biliyor ki”[24] diyorlardı. Tanrının cezasının ahirette olacağı kabul edilmezdi. Bunun tersine bu cezanın suçluya dünyada ulaşacağına inanıyorlardı. Diğer yandan göğün hareketsiz düzeni onun tarafsızlığına işaretti. Gök Tanrı, prenslere, seçkinlere ve halka da aynı davranıyordu. Çünkü ceza suçun sonucudur. Gök Tanrı asla kararsızlık göstermez.
Eski Babilliler, hareketsiz gökyüzü düzenine ait inanışlarında tutarlı değillerdi. Gök yüzünde ilahi hoşnutsuzluğun tezahürleri olarak kabul ettikleri işaretler görüyorlardı. Moğol inanışlarına göre bu gök mesajları kuyruklu yıldızlar, kıtlık, su baskınları vb. şeklinde tezahür etmektedir. Bunların tehditleri altında tebaaları gibi prensler de işlerini tekrar gözden geçirir, göğün emirlerine boyun eğmeye gayret ederlerdi.[25]
Moğol kronikleri bize bu kavramı ifade eden birçok örnekler sunarlar. Mukan Kağan, Tou-kin devrinde uzun süren bir fırtına süresince gökyüzü hoşnutsuzluğunu gösterdiği zaman, Çin elçilerini nasıl esir tuttuğunu, sonra serbest bıraktığını, daha sonra onların hükümdarı ile nasıl barış imzaladığını bize anlatmaktadır. Esirin içtiği kapta, kırmızı ışığın parladığını gördükleri için eskiden Moğollar, hapsettikleri, ağır çalışmaya mahkum ettikleri Çin İmparatorunu büyük bir saygıyla Çin’e geri gönderdiler.[26] Ayrıca belirtmek gerekir ki her şeyden önce hükümdar ilahi iradeye boyun eğmek zorundadır. Cengiz Han bir keresinde aşağıdaki şu sözleri söylemişti: Hiçbir şeyle kıyas kabul etmeyen en yüce mutluluk, hükümdarın gökyüzünün lütfundan faydalanmasıdır.[27]
Gök Tanrı’nın insanları cezalandırması fikrine Asya’nın kuzeyinde yaşayan halklarda pek rastlanmaz Bu yüzden herhangi bir korku da söz konusu değildir. Tam tersine Gök tanrı insanlardan öylesine yüce, öylesine uzaktır ki, insanların yaptıkları iş ve hareketlerle ilgilenmez.[28]
Tunguzlar’ın Buga'sı her şeyi bilir ama, insanların işlerine müdahale etmez ve onları cezalandırmaz.[29] Priklonski’ye göre göğün yedinci katında bulunan, süt gibi beyaz bir taht üzerinde oturan Yakutlar’ın Ürün Ay Toyun’u herşeye hükmeder ve ancak iyilik yapar.[30] Verbitski’ye göre Altay Tatarlarının Bay Ülgen’i hiç kötülük yapmayan iyi bir varlıktır.[31]
Toorouskhansk çevresinin Tunguzları Gök Tanrı’nın kimilerine iyilik, kimilerine de kötülük (bela) verdiğini ama, bunun sebebinin ne olduğunu söylemediler. Priajaks Tunguzları, önceden tesbit edilmiş alın yazısından da bahsederler.[32] Turguzların inancında sureti (resmi) yapılmayan Gök Tanrı inancı çok belirsiz bir şekilde bulunmasına rağmen, onlar dünya düzeninin kesinlikle bu ilaha bağlı olduğuna inanmaktadırlar.
Eğer dünya düzeninin efendisj Gök Tanrı inancı diğer halklarda yaygınsa, insanın kendine bunun orijininin neye dayandığını sorması yerinde olur. Bu orijinin göğün düzeninin, daire şeklindeki hareketlerinde bulunduğunu kabul etmemiz hiç de yanlış olmaz. Laponlar’ın, dünyanın düzenleyicisi sıfatı ile Gök Tanrı’ya, dünya direğinin altında kurban sunduklarına bakarsak, bu tezin gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca mevsimlerin birbiri ardınca gelmesi, gece-gündüz değişimi hep bu tanrının işidir. Anlatılanlara bakılırsa, Laponlar’ın Güneş, Ay ve Yıldızların yeniden doğması için, gün ve ay bölümlerinde ona kurban sunduklarını söyleyebiliriz.[33]
Göğün hayat verici olduğu fikri, çok eskilere dayanır. Banzarov, Moğollar gökyüzünü erkek, yeryüzünü de dişi olarak kabul etmekte, gökyüzünün bütün varlıklara hayat, varlık, yeryüzünün de şekil verdiğini söylemektedir.[34] Buryatlar da göğü baba yeryüzünü de ana olarak nitelemektedirler.[35] Banzarov’un nakilleri gerçek gözlemlere dayanmaktadır. Çünkü, ışığın, sıcaklığın, yağmur ve rüzgarın bitki dünyasına yaptığı etki, ilkel bir insanın dikkatinden kaçmaz.
Gök ve yerin evlendiğine dair hiçbir mit olmasa da göğün erkek, yerin de doğurgan olduğu fikri pekala doğacaktı. Bu sebeple Trochtchonski, Yakutlar’ın Gök-Tanrıya kımızı artırması için saçı (libation) yaptıklarından bahsetmektedir.[36] Altay Tatarları sadece at ve tohumların büyümesi için değil, hatta çocuklar ve sürülerinin çoğalması için de ona dua ederler.[37]
Bu konuda şunu hatırlatmak gerekir ki, Buryatlar gibi bazı Asya halkları da kendilerinde verimlilik gücü olduğuna ve gökten düştüklerine inandıkları taşlara ta’zim ederlerdi. Böyle gökten düştüğüne inanılan meşhur bir taş Balagansk şehri yakınlarında bulunmaktadır. Buryatlar ona uzun süre kuraklık dönemlerinde yağmur vermesi için kurbanlar sunarlardı. Halk inanışlarına göre, beyaz renkli bu taş önce yüksek bir dağ başına düştü, oradan da bugünkü bulunduğu yere geldi.[38] Koudinsk Buryatlarının ülkesinin hemen her yerinde küçük bir “düşmüş taş” vardır. O, şehrin ortasında dikili bulunan bir direğe rabtedilmiş küçük bir dolapta korunur. Balagansk çevresindeki taşlar daha büyük olup, âdet olduğu üzere dört kazıkla desteklenmiş tahta üzerine konulmaktadır. Yağmurlu ve verimli bir yaz mevsimi ümidiyle yörede oturanlar her ilkbaharda onları ıslatır ve onlara kurbanlar sunarlar. Agapitov’a göre, müstakil bir biçimde gökten düştüğüne inanılan ve uzun olan bu taşlar, cult phallique (erkeklik organına tapma) eserlerdir.[39]
Gerçek şudur ki, Gök Tanrı konusundaki görüşlere tekrar döndüğümüzde bu konudaki inanışları Altay halkları arasında orijinal şekliyle de bulamıyoruz. Hemen her yerde, gelişmeler ve yabancı kültürden gelmiş çeşitli inanışlarla karşılaşıyoruz. Bu sebeple Gök Tanrı çok daha iyi tesbit edilmiş hatları ile insan şeklindeki bir varlığa dönüşmekte, ikamet yeri, yardımcıları vs. ile insanların zihnini çok daha meşgul etmeye başlamaktadır.
www.alewiten.com, 14.11.2002
* Türk Kültürü, Ankara, Haziran 1993, Sayı: 362: 357-368; Uno Harva, Les Répresentation Religueusas des Peuples Altaiques (troduit de L ‘Allemand par Jean-Louis Parret). Gallimord-Paris 1959:101-110.
[1] Ruysbroeck, Vilhelms av Ruysbroeck resa genom Asion 1253-1266, utg av Jan Charpentier, Stockholm 1919: 191.
[2] Ruysbroeck, 252.
[3] Ruysbroeck, 260.
[4] Bergeron, P.: Voyages faits principalemeni en Asie dans les XIIe, XIIe, XIVe et XVe siecles par Benjamin de Tudele, Jean du Plan-Carpin, N. Ascelin, Guillaume de Rubruquls, Marc-Paul Venitien, Haiton, jean de Mandeville et Ambroise Contarini I-II. La Haye 1735.
[5] Marco Polo: The Travels of Marco Polo the Venetian. Londres et New York 1911: 126-219.
[6] Banzarov, D.: Tchernaja vera ili chamanstvo u mongolov. Saint Petersburg 1891: 7.
[7] Vladimirtsov, B. J.: Mongolskij sbornlk razkazov iz Pancatantra (SMAE V,2). Leningrad 1925: 519 m.5.
[8] Banzarov, a.g.e., 12.
[9] Manjnagachev, S. D.: Zagrabnajazizn po predstavlenijam turetskih plemen Minusinskago krajcs (ZSt 1915). Petrograd, 99.
[10] Trochtchanskıj, v. F.: Evolutsija tchernoj very u jakutov. Kazan 1902. -Ljubov i brak u jakutov (ZSt 1909. 2-3), Saint Petersburg, 32-33, 37, 44-46.
[11] Banzarov, 6.
[12] Manjnagachev, 99.
[13] Banzarov, 12,
[14] Banzarov, 8.
[15] Banzarov, 7.
[16] Banzarov, 27-28.
[17] Söderblom, Gustrons uppkomst 208.
[18] Söderblom, 223.
[19] Karjalainen, K.F.: Jugralaisfen uskonto, Porvoo 1918.
[20] Macsimov, S.: Ostatki drevnh narodno tatarşkih (jazytcheskih) verovanij u nyşnechnih krechtchenyh tatar Kazansko gubernii (IKE 1876). Kazan. 567-568.
[21] Hangalov, M. N.: Novye materialy o chamanstve u burJat (ZVSCRGO II, ı). Irkotztsk 1890, 2.m.l.
[22] Katanov, N. F.: -Szakanija i legendy minusinskih tatar (SS 1887), Saint Petersbourg, 224.
[23] Middindorf, A. Th.: V. Reisen in den aussersten Norden und Osten Sibriens wahrend der Jahre 1843 und 1844, 1847 bis 1875 (III, I, IV, z), Saint Petersbourg 1851 et 1875.
[24] Banzarof, 9.
[25] Banzarof, 10.
[26] Banzarof, 10.
[27] Banzarof, 10.
[28] Donner, Kl.: Sierian samojiedien keskuudessa vuosina 1911-1913 et 1914, Helsinki 1915
[29] Georgi, J. G., Bemerkungen auf einer Reise im Russischen Reiche in den Jahren 1773 und 1774 Saint Petersbourg 1775: 5.
[30] Priklonskij, V. L.: Tri goda v Jakutskoj oblasti (ZSt. 1890 et 1891) Saint Petersbourg 60.
[31] Verbitskij, V. I.: Allajskie inorodtsy, Moskou 1893, 43.
[32] Pekarskij, E. K. Et TSVETKOV, V.P.: Otcherki byta priajanskih tungusov (SMAE II, 1,). Saint Pétersbourg 1913.
[33] Reuterskiöld, Köllskrifter, 94.
[34] Banzarof, 8.
[35] Chackov, S.: Chamanstvo u Sibiri (ZGRO 1854, 2). Saint Pétersbourg.
[36] Trochtchanskij, 33.
[37] Anohin, A. V.: –Materialy po chanmanstvu u jaltajsev (SMAE IV, 2). Pétrograd 1924.
[38] Chackov, 24.
[39] Agapitov, N. N. et Hangalov, M. N.: Chamanstvo u burjat gubernii (IVSORGO XIV, 1-2) Irkoutsk 1883, 23.