Baki Öz
Alevi-Bektaşiliğin 19. Yüzyılda Yapılanmasında Etken Olan Önemli Kaynaklar
1. Alevi- Bektaşiliğin 19. Yüzyılda Önemli Kaynakları
19. yüzyıl, Osmanlı toplumu için -düşünsel olarak- dışa açılma yüzyılıdır. İmporatorluk yaşayanları, önceki yüzyıllara göre farklı etkenlerle karşı karşıyadır. Toplum, kabuk değiştirme olgusunu yaşamaktadır. Bu olguya, Batıda gelişen bir takım akımlar etki etmekte ve içerik kazandırmaktadır. Laiklik, ulusçuluk, halkçılık, demokrasi, rejim, anayasa, anayasalı yönetim, yasa üstünlüğü, parlamento, parlamentolu yönetim, merkezi yönetim, federatif yönetim, yerel yönetim, insan hak ve özgürlükleri, siyasal parti, seçim, grev, toplu şözleşme, din ve vicdan özgürlüğü vb. gibi birçok kavram, ilke, anlayış, yeğleyiş ve akımlar Osmanlı toplumunun günlük yaşamına girer.[1] Bu anlayışlar doğrultusunda toplum yeniden yapılanmaya başlar. Alevi-Bektaşi çevrelerin bu yeniden yapılanmada etkilenmeleri kaçınılmazdır. Yapı olarak yeniliklere açık olan Alevi-Bektaşilik, bu yeni oluşumla hemen kaynaşır ve hareketin içerisinde yer alır. Alevi-Bektaşi düşünce ve hareket bu yeni kavram, ilke, anlayış ve akımlarla yenilenerek, çağdaş ve güncel bir içeriğe ve niteliğe bürünür. Alevi-Bektaşilerin Yeni Osmanlı - Jön / Genç Türk - İttihat ve Terakki hareketinin belkemiğini oluşturması bundandır. 19. ve 20. yüzyıldaki Alevi-Bektaşiliğin temelinde ve ana hedefinde laiklik, halkçılık, ulusçuluk, demokrasi gibi çağdaş ve güncel olarak yaşanan ve geleceğe yol açan görüşler vardır. Olaya bu perspektiften bakılması durumunda, Alevi-Bektaşiliğin Yeni Osmanlılar, Jön / Genç Türkler ve İttihat-Terakki hareketi içerisinde yer alışı anlaşılır olmaktadır.
a) Laiklik
Türkler, İslamdan önce genellikle laiktirler. İslamlaşmayla birlikte Türk devletleri genelinde teokratikleşme eğilimi gösterir, toplumlarsa dinci bir yapı kazanma sürecine girerler.[2]
Osmanlı Devleti başından sonuna doğru farklı görünümler ortaya koyar. Bu nedenle Osmanlıda laiklik, tek boyutlu değişmez bir yapı olarak görülmez. Farklı uygulamalar, ara sıra şeriata karşı çıkışlar ve yer yer geleneklere bağlı kalış, dahası kimi kez öne çıkarmalar ve şeri yasanın yanında örfi yasaya da işlerlik tanınması görülmüştür. Fakat böyle de olsa, Osmanlı Devleti teokratik ve şeriatçı bir düzenin temsilcisi olmuştur. Laik görünümler ve çıkışlar oldukça cılız kalmıştır.
Osmanlının ilk dönemlerinde laik hava eser. İlk dönem padişahlar, üst düzey yöneticileri resmi (ortodoks-Sünni) İslamlığın dışındaki mezhep ve tarikatlarda yer almışlar, onlarla bağlaşıklık kurmuşlar ve devletin kurulmasına, yönetilmesine katılımlarını sağlamışlardır.[3] Giderek imporatorluklaşmayla birlikte, merkezi devlet oluşumuyla Sünnilik resmi devlet dini, resmi ideoloji olarak alınmış, bu durum Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde pekiştirilerek her türlü yetkinliğe ulaştırılmıştır.
Gittikçe mezhep katılığı karşısında Sünni olmayan çevreler zor duruma düşmüştür. Öyle ki, gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü Alevi gibi Sünni olmayan Müslümanlardan esirgenmiştir. 16. yüzyılda Osmanlı toplumunda dinsel bağnazlık doruktadır. Bu bağnazlık toplumun inanç, düşünce, sanat, kültür gibi her yanını kaplamıştır. Osmanlı padişahları artık Oğuz boylarının başkanlığından çok, bir Roma kayzeri olmayı benimsemişlerdir. Egemenliklerinin kaynağını ilahi bir temele dayandırırlar ve laiklikten oldukça uzaklaşırlar.[4]
Şeriat, kollarını her yana uzatmıştır. 1550-1560 yılları arasında yalnızca Anadolu Vilayetinde 342 cami, 1055 mescit, 110 medrese kurulmuştur. Ancak; 626 dolayında zâviye, hankâh, kalenderhâne ve mevlüthâne gibi popülist din kurumları vardır.[5]
Aslında Kuran ve hadislerde pek yer almayan halifelik kurumu, İslamın merkezine tam anlamıyla yerleşmiştir. Emevi ve Abbasi halifeleri dini devlet hizmetinde kullanmış, ama bir halifeden aranan ahlâk ölçülerinin hiçbirine uyulmamıştır.[6] Halifeler ayrıca İslamın özünün de oldukça dışında bir yaşam örneği sergilemiş, bunun adını günümüze kadar süren biçimiyle İslamiyet koymuşlardır.
Yavuz Selimin halifeliği alışı tartışmalıdır. Bir gasp olduğu üzerinde durulur.[7] Padişah-halifelerin bilinen İslamın koşullarına hiç de uymadıkları, siyasi ve diplomasi gereği bir takımını yerine getirdikleri bilinmektedir. Örneğin, hiçbir Osmanlı padişah-halifesi Sünni İslamın beş koşulundan biri olan hacc görevini yerine getirmemiştir.
Hıristiyanlıktan olduğu gibi, İslamlıkta ruhani bir kilise yetkisi yoktur. Halifelik, 18. yüzyılın sonlarına dek siyasal bir güç durumuna gelememiştir. Osmanlı halife-padişahlığı bir kilise ya da din hükümdarlığı değildir. Padişah-halifeler için din görevi değil, devlet görevi başta gelmektedir. Bu özellikler, dinci erkle (teokrasi) tümüyle örtüşmemektedir. Osmanlı düzeni yeterince ne laik, ne de teokratiktir. N. Berkesin belirtiği gibi yalnızca gelenekçidir.[8]
Osmanlıda şeriata ve teokrasiye engel kimi cılız düşünce ve tutumlar varlığını korumuştur. Şöyle ki; Osmanlıda şeriatın temsilcisi olan Şeyhülislamlık devlet yönetiminin şeriata uygunluğunu onamakla görevlidir. Görevi siyasal ve yönetsel değil, bilimle ilişkindir.[9] Bilim sınıfının (ulema) başıdır. Görevi, saygınlık gerektirmektedir. Divan üyesi değillerdir.[10]
Şeyhülislamlar, 19. yüzıldan itibaren kabineye girebilirler ve toplumsal- siyasal etkinlikleri artar.[11] Verdikleri fetvalara uyulmadığı da olmuştur. Etkinliklerini zaman zaman yitirmişlerdir. Özellikle kişisel bilgelikleri ve yönetime yandaşlıkları nedeniyle saygınlık kuran Kemalpaşazâde, Ebussuud, Ali Cemali Efendiler dönemlerinde şeyhülislamlığın değeri yükselmiştir.[12] Oysa, gerektiğinde görevlerinden alınılabilmektedirler.[13] 1703-1909 yılları arasında yönetime gelen 162 şeyhülislamın 73ü görevinden uzaklaştırılmıştır (azl). Siyaseten katlın dışında kalamamaktadırlar. Kazasker Şeyh Bedreddin, Biga kadısı Sarı Abdurrahim (2. Murad dönemi), Hocazâde Mesud Efendi, Seyyid Mustafa Efendi, Ahizâde Hüseyin Efendi bu uğurda verilen başlardır.[14] Yıldırım Bayezid şeyh, kadı ve ulemayı -halka yaptıkları kötülükler nedeniyle- toplayarak yakmak istemiş, ancak bunlar Vezir Ali Paşanın araya girmesiyle kurtulabilmişlerdir.[15] Genç Osman (2). ulemanın görev alanını din ile sınırlamış, saraydaki ve yönetimdeki etkinliklerini kırmıştır. Fatih Mehmed, şeriat dışı yasaların temelini atmıştır. Gerektiğinde dinsel kurumları önemsemez. Dahası ulemaya yarayan vakıflara el koyabilmiştir. Şeri yasaların yanında Türk törelerinden doğan örfi yasalar da uygulamadadır. Tanzimattan sonra bir takım şeriatla ilgisi olamayan çağdaş yasalar da düzenlenmiştir.[16]
Osmanlı yönetimi Şeyhülislamlık makamını dengelemek için Alevi-Şiilikten kaynaklanan Nakıbüleşraflık kurumunu getirmiştir.[17] Bir takım tarikatların devlet içinde çalışmalarına olanak tanımış, zararlı ve güçlü konuma ulaştıklarında da burunlarını kırmasını bilmiştir. Bu, bir Osmanlı pragmatizmidir. Osmanlı tarihi boyunca bu uygulamayı görmek olasıdır.
Osmanlıda halifelik yetkilerine uzun zaman yer verilmez. Ulema, kul olarak görülür. Şeri yasaların yanı sıra örfi yasalar da uygulama da sürer. Tanzimat sonrasında laikleşmeyi kaçınılmaz kılacak Batılı yasalar alınır. 1875ten sonra avukatlık ve noterlik sistemi getirilerek, tek yargıçla yargılama bırakılır. 1858 Arazi Kanunnâmesiyle toprağa, topluma ve mülkiyet ilişkilerine yeni bir biçim kazandırılır.[18] Bunlara bakılırsa Osmanlı pragmatizminin bir sonucu olan ileri ve laik öğeleri görmek olasıdır.
Öte yandan din, Osmanlı toplumunu Tanzimat sonrası içten içe etkiler. Medreselerin Evkafa bağlanışı, okullara din dersi konuluşu bu dönemdir. Din, Osmanlı Devletinin yapısına resmen Meşrutiyetten sonra girmiştir.[19] 1876 Anayasasıyla İslamlık resmi din olarak alınır (11. mad.). Hükümdara ahkâmı şeriyeyi yürütme görevi verilir (7. mad.). Şeyhülislamlık devlet örgütü içine alınır (27. mad.). Adli yasama kurumlarının yanında şeri mahkemeler de yer alır (87. mad.). Ayan Meclisine İslami ilkelere aykırı yasaları red olanağı verilir (64. mad.). Padişah, İslamın koruyucusu kılınır (4. mad.). Padişahın adı hutbelere konur.[20] 2. Abdulhamid teokrasiyi doruğa çıkarır. Baskıcı düzenini kurmak için, laik öğeleri tümüyle silmeye çalışır.
b) Ulusçuluk
Ulusçuluk, siyasal bir inançtır. Bir ulusun insanlarının birlikte yaşama ve toplumunu geliştirme isteği taşır. Toplumu oluşturan bireyler arasında duygusal bağ temel alınır. Ulus ve ulusçuluk kavramı ve olgusu, tarihseldir. Feodal yapıların yıkılışı ve kapitalizmin ortaya çıkışı döneminde doğmuştur. Çağına göre ilerici ve devrimcidir. Halkçı bir ülkü taşır. İlkin Batı Avrupada doğmuştur. Kent soylusu gelişmemiş Osmanlı türü toplumlarda, ülkesini çağdaşlaştırmak, geliştirmek ve bağımsız kılmak isteyenlerin dünya görüşü olmuştur. Ulusçuluk, sınıfsal durumu geri plana itmiştir. Ülkenin genelini ilgilendiren bir dayanışmacılıktan yanadır. Özellikle bağımsızlığın söz konusu olduğu durumlarda, ulusçuluk önderlik görevi üstlenmiştir. Dil, din, tarih, kültür, ülke ve ekonomik yaşam gibi toplumun ortak noktalarının birliğini temel alır.
Ulusçuluk, Türkiyede Osmanlı toplumunun özel konumundan doğar. Kapitilasyonlar, Avrupa dış borçları ve Avrupa büyük devletleriyle ölçüsüz bağlaşıklık Osmanlı Devletini giderek Avrupanın kıskacına sokar ve ülke giderek yarı bağımlı duruma dönüşür. Bu süreç içerisinde 19. yüzyılda Osmanlı aydınları kurtuluş yolları ve çözüm arayışına girerler. Namık Kemal, Prens Sabahattin ve Abdullah Cevdet gibi aydınlar çözümü bir Osmanlılık bilinci yaratmada bulurlar. Bu görüşe koşut olarak İslamcılık ve Türkçülük görüşleri de yer alır.[21] Fakat en çok tutunanı Ulusçuluk / Türkçülük olur. Türkçülük, İttihat ve Terakkinin de resmi ülküsü durumuna gelir.
Çok-uluslu bir yapısı olan Osmanlıda ulusçuluğa en geç başlayanı Türkler olmuştur. O güne kadar imparatorluğu oluşturan etniklerin / ulusların çoğu ayrılmıştır. Türklerse asli öğe görülmenin sorumluluğuyla, bu yola en son girenler olmuştur Türkler içerisinde de ulusal kent soyluluğun doğması, Türk ulusçuluğunun (Türkçülüğün) doğmasına ve siyasal bir ideoloji durumuna getirilmesine neden olmuştur.
Osmanlıda Türk ulusçuluğu ilkin Tanzimat döneminde edebiyat alanında görülür.[22] Bu bir program, ortak bir ülkü olmaktan çok kişisel eğilimlerin ve tutkuların ürünüdür. İslamcılık ve Osmanlıcılıka seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Ahmed Rıza Bey ile Yusuf Akçura Türkçülüğü savunarak Osmanlıcılık ve İslamcılıka göre üstünlüğünü ileri sürmüşlerdir.[23]
Türk ulusçuluğu ilkin dil ve tarih alanında başlar. Ortak bir dil olarak Türkçe saptanır. Medrese dışında Türkçeye ağırlık verilir. Encümen-i Daniş kurulurken Ahmed Cevdet Paşa, Türkçenin yalınlaştırılmasını savunur. Osmanlı tarihini kaba Türkçe ile yazar. Sultan Abdulaziz döneminde okullarda Türkçeye daha çok yer verilir. Cevdet Paşa Mecelleyi Türkçe ile hazırlayarak, Türkçenin yasa dili olabileceği yolunda ilk örneği verir. N. Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa Türkçenin yalınlaştırılmasını savunurlar. Ali Suavi Lisan-ı Osmani yerine Lisan-i Türki söylemini geliştirerek, Türkçenin eskiliğini ortaya koymaya çalışr. Ezan, hutbe ve surelerin dahi Türkçeleştirilmesi savunulur.[24] İttihat-Terakki 1916da çıkardığı yasayla, yabancı ortaklıklarla yapılan yazışma ve sözleşmelerin dahi Türkçe yapılması zorunlu kılınır.[25]
Türkçülük çalışmaları 2. Abdulhamid döneminde de var hızıyla sürer. Lisan-ı mübarek sayılan Arapçaya tepkiler yoğunlaşır ve bu dil önemini yitirmeye başlar. Osmanlı aydınları üzerinde etkin olan Cemaleddin Afganinin her ulusun kendi öz dilini kullanması ve geliştirmesi görüşü yaygınlık kazanır. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, Şemseddin Sami ve Necip Asımların Türk dili üzerindeki çalışmaları bir çığır olur. Mehmed Emin (Yurdakul) bu çığırda öz Türkçe şiirler yazar.[26]
Bu çalışmaların bir sonucu olarak Türkçe 1878 Anayasasının 18. maddesi gereği resmi dil olarak kabul edilir.[27]
Abdulaziz dönemine dek Osmanlı tarih çalışmaları İslam ve Osmanlı tarihiyle sınırlı tutulmuştur. Ali Suavi yeni anlayışa önderlik eder. Türk tarihi Orta-Asyaya dek uzatılır. Bu çalışmalara Mustafa Celaleddin Paşa (Costantin Borzecki) yeni boyutlar kazandırır.[28] Ahmed Vefik Paşa yakından izlediği Batı Türkoloji çalışmalarının etkisiyle, Türklük bilincinin uyanmasında önemli rol oynar. Ebül Gazi Bahadır Hanın kitaplarını İstanbul Türkçesine çevirir. Şıpka kahramanı Süleyman Paşa Türkçülüğü Harp Okullarına sokar.[29]
Türkçülük akımının temeli olan Türkoloji çalışmaları ilkin Avrupada, Avrupalı bilim adamlarının çalışmalarıyla başlamıştır. Böylece Türk ulusçuluğu kavram olarak ilkin Batıda ortaya çıkar. Bu çalışmalarda, Avrupanın siyasal güdüsü ön plandadır. Bu çalışmalar, Türk aydınlarının da ilgisini çekmiştir. Türk ulusçuluğu, böylece ilk adımını atmış olur.[30]
Türk ulusçuluğu, genellikle iki kaynaktan beslenir. Birincisi, Alman romantizmidir. Müller, Schmoller gibi Alman iktisatçıları oldukça etkin olurlar. Böylece, ulusal ekonomi adını verdiğimiz Türk ulusçuluğunun ekonomi boyutu oluşur.[31] İttihat-Terakkinin ekonomi politikası bu damardan gelen etkilerle biçimlenir. Osmanlıda Türkçülüğün ikinci kaynağı ise, ulusçuluğa erken dönemlerde ulaşan Kafkas Türkleridir. Türkiyedeki Osmanlı aydınları ulusçuluğu / Türkçülüğü Kafkasyadan gelen Mirza Fethali Ahundof, İsmail Gasprinski, Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzade Ali ve Akçuraoğlu Yusuflardan öğrenirler. Bu aydınlar İttihat ve Terakki içerisinde yer alırlar. Böylece Türkçülük siyasal bir akım olur ve toplumun geniş kesimlerine kazandırılır.[32]
Türkçülüğün karşılığı olarak kullanılan Turancılık, ilkin Macaristanda söyleme girer. Zamanla Türkistan kavramının yerini alır ve Türk ulusçuluğu yerine kullanılır. Hüseyinzâde Ali Beyin Turan şiiriyle ilk kez Türkiyede gündeme giren Turancılık, Ziya Gökalpin Turanıyla sistemleşir ve yaygınlaşır.[33] Türkoloji bilimi, edebiyat ve düşünce alanında başlayan Türk ulusçuluğu; Turancılık aşamasıyla siyasal bir düzeye ulaşır ve ırkçı, yayılmacı, savaş özlemi taşıyan bir ülküye dönüşür.
Türk ulusçuluğundan Turancılığa ulaşan düşünce zinciri Kahirede çıkan Türk (1902), İttihat ve Terakkinin kurduğu Türk Derneği (1908), Yeni Lisan Selanikte yayınlanan Genç Kalemler, Türk Yurdu, Türk Ocakları (1912) gibi kurum ve yayın organlarınca yürütülür. Turan romantizmi kendini edebiyat ve sanat alanında da ortaya koyar. Ahmed Hikmetin Altın Ordusu, Halide Edipin Yeni Turanı, Aka Gündüzün Muhterem Katili, Müfide Feridin Ay Demiri bunun en bilinen örnekleridir.[34]
1908 devrimi, bir Türk ulusçuluğu devrimidir. Önderliğini, Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiyeden eğitim gören, bir kısmının dışarıda kalarak yetiştiği asker-sivil aydınlar yürütmüştür. Devrim, ulusal kent soylu sınıfına dayanmıştır. Bu dönem, Türk ulusal kent soyluluğu yeterince oluşmadığından, onlar adına devrimin öncülüğünü aydınlar üstlenmişlerdir. Ulusçu birikimin yeterli olması, aydınlara ulusal kent soyluluk adına hareket etme olanağı vermiştir. Bu nedenle bilim literatüründe 1908 devrimi, Türk ikame burjuvazisinin yaptığı bir devrim olarak yer alır.[35]
Ulusçuluk, İttihat ve Terakki yönetiminin temel siyasetidir. İttihat-Terakkinin çabalarıyla Osmanlılıktan kurtulup temel etnike Türk, ülkeye Türkiye denilmesi, öz dil Türkçeye dönülmesi, bu etnikin tarih ve kültürünün anayurdunun Orta-Asyalardan aranılması, dünya uygarlığındaki yeri ve katkılarının saptanması, Türk ulusunun tarihi açısından önemli sonuçlardır. Mustafa Kemalle ulusal sınır kavramı ve anlayışına dönülerek Türk ulusçuluğu, Turancılıktan arındırılır. 1920lerden itibaren Türkiye adı uluslararası antlaşmalarda kullanılır. 1923 yılında ise Türkiye adı, resmi ad olarak kabul edilir.[36]
2. Birleştirici ve Çağdaş Kalma Çabası
Gerek Yeni Osmanlılar, gerek Jön / Genç Türkler, gerekse İttihatçılar Osmanlı İmparatorluğundaki etnikleri birleştirme yanlısı bir çaba göstermişlerdir. Yeni Osmanlıların, Osmanlıcılık ve Osmanlı ulusu yaratma çabaları bunun içindir. İttihatçılar döneminde her ne kadar Türkçülük ön plana çıkarsa da, yine de Osmanlıcılık çabası aydın kesim arasında yaygındır. İslam Birliği düşüncesi de bir bakıma bu çabaların ve anlayışın bir gereğidir.
Anadolu, Balkanlar ve Kafkasyadaki Türk ve İslam çevrelerde ulus bilinci öne çıkmıştır. Bu yörelerin aydınları (entelektüelleri) her türlü kabile, boy, etnik ve mezhep ayrılığının ötesinde kalmayı ve düşünmeyi yeğlemişlerdir. Bu doğallıkla, 19. yüzyıl liberalizminin ve pozitif düşüncesinin bir gereğidir. Bu dönem aydınlar genellikle Batıda, özellikle Fransada liberal ve pozitif çevrelerde yetişen ve aydınlanan kimselerdir. Öte yandan, ulusçuluk çağa damgasını vurmaktadır. 19. ve 20. yüzyılda dünyanın her yanında ulusçuluk akımları yaygındır. Biraz da bu genel hareketin bir sonucu olarak, Türkiye merkezli bir Türk ulusçuluğu / Türkçülük temel akım ve amaçtır. Etnik ve mezhep ayrılıkları göz ardı edilmeye ve farklı yorumlar getirilmeye çalışılmıştır.
Yusuf Akçura 1905-1907 hareketinin Rusya Müslümanları adıyla yürütülmüş olsa da bunların gerçekten bir ulusal hareket olduğunu, Sünni-Şii mezhep ayrılığının da bu dönemlerde giderilmeye çalışıldığını yazar. Bütün Rusya Müslümanları 3. Kongresinde alınan karar aynı mantığı yansıtır. Kararda;
Çeşitli mezhepler arasındaki farklar önemli değildir. Ve bu farklar Rusya Müslümanlarının dinsel işleri için genel bir kurumun oluşmasına dinsel açıdan engel değildi,
denilmektedir.
Bu kararı kongreye, Şii mezhepten Azerbaycanlı Ali Merdan Bey Topçubaşıoğlu önerir. Birçok Sünni ve Şii ruhanilerin katıldığı kongrede bu öneri; Sünnilik-Şiilik yoktur, Bitsin ayrılık sözleriyle kabul edilir.
Azerbaycanın ünlülerinden Hüseyinzâde Ali Bey 24. Kasım 1904de A. Turâni adıyla Mektub-ı Mahsus adlı bir makale yayınlar. Toplumdaki ayrılıkların uluslaşmak için giderilmesini, özellikle mezhep ayrımının kalkmasını savunarak şöyle seslenir:
Müslümanlar ve özellikle Türkler, her nerede olursa olsun; ister Osmanlıda, ister Türkistanda, ister Baykal Gölünün çevresinde ve ya Karakurum yöresinde olsun, yekdiğerlerini tanıyacak, sevecek, Sünnilik-Şiilik ve daha bilmem nelik adlarıyla mezhep tutuculuğunu azaltıp Kuran-ı Kerimi anlatmaya çaba gösterecek, dinin özünün Kuran olduğunu bilecek olurlarsa elvermez mi ?
Hüseyinzâde Ali Beyin birleşme ufukları çok geniştir. Tüm Türklük dünyasını kapsar. Bu durum onu, Turan düşüncesinin öncüsü kılar. Şu dizeler onun Türkçülük-Turancılığa ulaşmak için her türlü din ve mezhep ayrımının üzerine çıktığını kanıtlar:
Sizlersiniz, ey kavm-i Macar bizlere ihvan:
Ecdadımızın müştereken menşei Türan
Bir dindeyiz biz, hepimiz hak-perestân;
Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kuran ?
Hüseyinzâde Ali, Türk dünyasının kalkınabilmesi için çağdaş bilimleri gerekli görür. Türk toplumlarına çağdaşlık aşılamaya çalışır. Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak anlayışı onundur. Ziya Gökalp, ondan aldığı bu anlayışı geliştirir.
Hüseyinzâde Füyüzat dergisinde yayınlanan yazılarında; Şiilikleri nedeniyle İranileşen Azerileri İranilikten, öteki Türk çevreleri de Ruslaşmaktan kurtarmaya çalışır. Çözüm olarak, mezhep ayrımının üstünde kalan bir İslambirliğini ve Osmanlı Devletinin egemenliğini görür. Bunun için Şii-Sünni ayrımının giderilmesi ve Osmanlı Türk uygarlığının tanıtılmasına çalışır. Bu çabalar sonucu Azeri çevreler ve aydınlar İran ve Rusyadan koparak Türkiyeye dönmüşlerdir. Bunun kökeninde ulusçuluk ve Batılaşma etkeni vardır.
Baküde önceleri Hayat, daha sonralarıysa İrşâd adlarıyla günlük gazeteler yayınlanır. Hüseyinzâde Aliler, Ağaoğlu Ahmedler, Gaspıralı İsmailler, Topçubaşı Ali Merdan Beyler bu yayın organları çevresinde toplanırlar. Temel amaçları Türkçülüktür. Türklerin gelişme ve ilerlemesine İslamdan doğan bir hatalı anlayış olan mezhep ayrılıklarının neden olduğu üzerinde anlaşırlar. Bu temelsiz ve anlamsız ayrılık için Ağaoğlu Ahmed Bey şunları yazar:
Bir yandan Rus Hükümetine karşı savaşım vererek her tür genel ve siyasal halklardan mahrum olan Türk öğesine bu hakları dahi sağlamaktan, öte yandan Türk öğesinin kendisinde birlik düşüncesini sağlama amacıyla mezhep ayrılığını ve özellikle Sünni-Şii düşmanlığını kaldırmaya çalışmaktan ibaretti. Bununla birlikte halkı bilim ve bilgiye ısındırmak, Türkçe okul ve eğitim-öğretim kurumları açmak için uğraşmak gerekiyordu.
Bu konu onlara önemli gelmektedir. Çünkü, Azerbaycan Türkçülüğünün önemli sorunlarından birisi de Sünni-Şii ayrılığı ve düşmanlığıdır. Kuran ve İslam dini kendiliğinden gelişmez. Ağaoğluna göre; şeyhler ve alimler, kişisel çıkarları için Kuran ve şeriâta uygarlıkla uyuşmayan bir biçim kazandırmışlardır. Bunun suçlusu İslam dinini tekelinde tutan çevrelerdir. Ağaoğlu, İslam toplumlarının kurtuluşunu kadın ve alfebe sorununun çözümünde görür. İslamın ilerlemesi ve gerilemesinde kadını ölçü alır.[37]
Uygarlıkların ölçüsü olarak kadının görülmesi öteki Jön / Genç Türk ve İttihatçılardan da vardır. Ahmed Rıza Bey, 2. Abdulhamide Kandillideki Adile Sultan Sarayının kız okulu olmasını önerir. Bunun için Sultani İnas Cemiyetini kurar. Okul açılır. Yalnız okul, 31 Mart Olayında hedef gösterilir. Mebuslar Meclisi ve Ayan reisi Ahmed Rıza Beye göre;
Ülkenin en büyük gereksinimi aile örgütü, aile düzenidir. Bu da kadınların öğretim ve eğitimleriyle olacaktır. Ben bu gerçeğe daha Pariste milli hütüphanede çalışırken ulaştım. 31 Mart Olayı bu anlamdaki girişimime ilk darbeyi vurdu.[38]
Dönemin düşünceleri ve amaçları açık. Temel amaç ulusçuluk Türk ulusçuluğu Bunun için de ayrılıklar, özellikle İslam içindeki mezhep ayrılıkları kaldırılmaya çalışılır. Ama, hangi mezhebin yararına burası açık değil.
Bu tür düşünceler Kafkasyalı aydınlarca asıl merkeze, Türkiyeye taşınır. Ulusal yapı ve İslam dini ortodoksluktan uzak yeni kavramlarla, yeniden değerlendirilir. Bu 19. yüzyıl liberalizminin, pozitivist akımlarının ve Türkiyenin çağdaşlaşma isteklerinin bir sonucudur, doğallıkla.
Zürcher 19. yüzyıl Türkiyesinin çağdaşlaşma olgusunu şöyle belirler:
19. yüzyıl liberalizminin 7. yüzyılın İslam diniyle böylece uzlaştırılması hiç kuşkusuz İslam kavramlarının ortodoksluktan çok uzak bir biçimde yeniden yorumlanmasını gerektiriyordu. Ama yine de Genç Osmanlı yazarların izlediği bu akıl yürütme bütün İslam dünyasındaki 19. ve 20. yüzyıl entelektüellerince benimsendi.[39]
İşte bu yeni gelişimin mayası, Alevi-Bektaşilikle uzlaşır. Toplumun yenileşme hereketini birlikte, yeni ve çağdaş kavramlar altında götürürler. Hareketin özündeki maya ve hareket kazandıran motor Bektaşiliktir. Yeğlenen yeni anlayış Zürcherin vurguladığı, İslam ortodoksluğundan çok uzak olan bir çizgidir. Bilindiği gibi, bu dönem yeğlenen bu çizgi Bektaşiliktir.
[1] Bu tür Batılı ve çağdaş akım ve anlayışların Türkiyeye girişi ve toplum yaşamına sokuluşunun derinlemesine değerlendirilişi şu iki çalışmamızda genişçe yer almıştır. Bkz. Baki Öz: Atatürkün Düşünce Yapısının Oluşumu. İstanbul 1996; Baki Öz: Atatürkün Düzeni. İstanbul 1996.
[2] Bahri Savcı: Türkiyenin Tehlikede Kurumu: Laiklik Yüzüncü Yıl Armağanı. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. Ankara 1959: 192.
[3] Orta-Asyadan Cumhuriyete uzanan Türk devletlerinde ve toplumlarındaki laikliğin izlediği tarihsel süreci şu iki çalışmamızda genişçe ele alıp inceledik. Bkz. Baki Öz: Aleviliğin Tarihsel Konumu. İstanbul 1995: 48-57; Öz 1996: 111-140.
[4] İlber Ortaylı: İmporotorluğunun En Uzun Yüzyılı. İstanbul 1983: 125 vd.
[5] İrfan Gündüz: Osmanlılarda Devlet / Tekke Münasebetleri. İstanbul 1989: 63.
[6] Somut örnekler için bkz. Coşkun Üçok / Ahmet Mumcu: Türk Hukuk Tarihi. Ankara: 59 vd.; Ahmet Mumcu: Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi. İstanbul 1984, 9. basım: 117 vd.; Bahriye Üçok: İslam Tarihi (Emeviler- Abbasiler). Ankara 1976: 75 vd., 140 vd.
[7] Bkz. Selahattin Tansel: Yavuz Sultan Selim. Ankara 1969: 212 vd.; Ortaylı 1983:128; Mehmet Emin Bozarslan: Halifelik ve Ümmetçilik Sorunu. İstanbul 1969: 66 vd.
[8] Niyazi Berkes: Türkiyede Çağdaşlaşma. İstanbul 1973: 23 vd., 26 vd., 477.
[9] Enver Ziya Karal: Osmanlı Tarihi. Ankara 1977, C. VIII: 136 vd.
[10] İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Devletinin İlmeye Teşkilatı. Ankara 1965: 174, 178; Berkes 1973: 153; Muammer Sencer: Osmanlılarda Din ve Devlet. İstanbul 1974: 72.
[11] Ortaylı 1983: 127.
[12] Uzunçarşılı 1965: 177 vd., 189; Muammer Sencer 1974: 72; Ortaylı 1983: 127.
[13] Uzunçarşılı 1965: 192 vd.
[14] Sencer 1974: 77, 91 vd.; İsmail Cem: Türkiyede Geri Kalmışlığın Tarihi. İstanbul 1971, 2. basım: 191.
[15] Oruç Beg: Oruç Beg Tarihi. İstanbul s: 53.
[16] Tokktamış Ateş: Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı. İstanbul 1982: 110; Muammer Sencer 1974: 71; Muzaffer Sencer: Dinin Türk Toplumuna Etkileri.. İstanbul 1974: 186 vd., 202.
[17] Geniş bilgi için bkz. Baki Öz: Aleviliğin Tarihsel Konumu. İstanbul 1995: 78- 89.
[18] Tanzimat sonrası getirilen yasalar hakkında bkz. Üçok / Mumcu 1976: 316 vd.; Ortaylı 1983: 129 vd., Akşin 1980: 144 vd., 243. Alınan yargı kurumları için bkz. Ortaylı 1983: 131.
[19] Bkz. Muammer Sencer 1974: 77.
[20] Maddelerle ilgili anayasa metni için bkz. Servet Tanilli: Anayasalar ve Sayasal Belgeler. İstanbul 1976: 25 vd.
[21] A. Haluk Ülman: Atatürk Milliyetçiliği Anlayışı Üzerine Bir Deneme Yüzüncü Yıl Armağanı. Siyasal Bil. Fak. Yay. Ankara 1959: 321.
[22] Ülman 1959: 323.
[23] Enver Ziya Karal: Osmanlı tarihi. Ankara 1977, C. VII: 296; 1983 C. VIII: 531, 550.
[24] Karal 1977, C. VII: 292 vd.
[25] Zafer Toprak: Türkiyede Milli İktisat (1908- 1918). Ankara 1982: 79.
[26] Karal 1983, C. VIII: 555 vd.; Şerif Mardin: Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895- 1908). İstanbul 1983: 53; Öz 1996: 272.
[27] Tanilli 1976: 27; Karal 1983, C. VIII: 556; Sina Akşin: Bugünkü Türk Ulusçuluğu Toplum ve Bilim Dergisi 5 (1978): 59.
[28] Karal 1977, C. VII: 293 vd.
[29] Karal 1977, C. VII: 295; Ülman 1959: 323.
[30] Karal 1983, C. VIII: 553; V. Minorski: Turan İslam Ansiklopedisi, C. XII: 111; Gencay Şaylan: Milliyetçilik İdeolojisi ve Türk Milliyetçiliği Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C. VII: 1948.
[31] Mardin 1983: 26; Toprak 1982: 20.
[32] Berkes 1973: 345; Şaylan, C. VII: 1948; Minorski, C. XII / 2: 111; Ülman 1959: 323.
[33] Minorski, C. XII /2: 110 vd.; Ülken 1966, C. I: 318; Mardin 1983: 189; Ülman 1959: 323.
[34] Minorski, C. XII / 2: 111, 112.
[35] Toprak 1982: 191 vd.; Akşin 1978: 60; Mardin 1983: 42, 57; Ömür Sezgin: Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu. Ankara 1984: 8 vd.
[36] Bernard Lewis: Modern Türkiyenin Doğuşu. Ankara 1984, 2. Basım: 1, 330, 351; Tarık Zafer Tunaya: Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük. Ankara 1981: 238.
[37] Y. Akçura - Hüseyinzade ve Ağaoğlunun görüşleri için, bkz. Yusuf Akçura: Yeni Türk Devletinin Öncüleri. Ankara 1981: 54, 155 vd., 158 vd., 164 vd., 179 vd.
[38] Ahmet Rıza Bey: Ahmet Rıza Beyin Anıları. İstanbul 1988: 31 vd.
[39] Erik Van Zürcker: Milli Mücadelede İttihatçılık. İstanbul 1987: 19 vd.