Hüseyin Özcan
Alevi-Bektaşi Düşüncesinde Sevgi ve Hoşgörü
Anadolumuz, tarihi seyri içinde bir çok sevgi ve hoşgörü kahramanları yetiştirmiştir. Yunus Emre’den, Mevlana’ya Hacı Bektaş Veli’den, Nasreddin Hoca’ya kadar bir çok tarihi şahsiyetimiz sevgi ve hoşgörünün sembolü olmuşlardır. Bugün bu tarihi şahsiyetlerimiz dünyaca tanınmış ve bu özellikleriyle takdir toplamışlardır. Anadolu’da bir çok kişinin gönlünde taht kurmuş olan Hacı Bektaş Veli ile ilhamını ve temel sistemini ondan alan Bektaşilik felsefesinde sevgi ve hoşgörünün ayrı bir önemi vardır.
Hacı Bektaş Veli Anadolu’da engin hoşgörüsü sayesinde insanların gönlüne girmiştir. Onun hayatı incelendiğinde sevginin ve hoşgörünün, anlayışında çok ciddi bir yeri olduğu görülecektir. Kaynağını mensubu bulunduğu İslam dininden alan bu sevgi ve hoşgörü kahramanları bu anlayışlarını, Yunus’un “Yaradılanı hoş gördük, Yaratan’dan ötürü” veciz ifadesiyle özetlemişlerdir. Hz. Muhammed'in “Birbirinizi sevmedikçe gerçek mü’min olamazsınız” sözünü düstur kabul eden bu kahramanlar, yine yetmişiki millete aynı gözle bakmışlar bütün insanlara karşı hoşgörü ve sevgi ile yaklaşmışlardır.
Bektâşî teorisinde zorlama, şiddetten sakınma, bütün insanlara acıma ve şefkât telkin edilir. İyi bir Bektâşî, hareketinde Müslüman ve gayrimüslümana karşı bir fark gözetmez.[1]
Nefsini bilmek, benlikten geçmek, alçak gönüllü ve kanaatkar olmak, iftira, kıskançlık, kibir, hased, kin, dedikodu gibi huylardan uzak olmak, doğruluk, iyillik, yardımcı olmak, sıkıntıya tahammül ve sabır göstermek Bektaşi ahlakının başlıca noktalarıdır. Bektaşiler can yakmayı sevmediklerinden avcılık yapmazlar.[2]
Bektaşi hoşgörüsü yalnız kendi din ve tarikat mensuplarıyla sınırlı değildir. Başka dinden kişilere de aynı hoşgörüyle bakılmıştır. Hacı Bektaş Veli, yörede bulunan Hıristiyanlarla da güzel bir diyalog kurarak onların gönüllerine girmesini bilmiştir. Hıristiyanlar ona büyük bir saygı duymuşlar ve kendisini “Aziz Charalambos” adıyla takdis etmişlerdir.
Bektaşilik sevgi ve barış üzerine kurulmuştur. İnanç ve düşünce ayrılığı gözetmeden bütün insanlığı sevgi ile kucaklar. Dünya insanını bir ve kardeş bilir. Hacı Bektaş öğretisinde arslan ile geyik birarada işlenerek, güvercin görünümünde ortaya çıkarak; barış dostluk ve maddi temeller üzerine oturtulmuş bir sevgi anlayışı yapılandırılmıştır. Hacı Bektaş Veli Anadolu'da bir gönül eri olarak çalışmıştır.[3]
Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu rivayet edilen şu dörtlükte sevgi ve hoşgörü çok güzel bir şekilde işlenmiştir:
Sevgi muhabbet kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevke gelir gül açar bağrımızda
Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda
Arslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda
Bektaşilikte sevgi Bektaşiliğin temel kaynaklarında bir âdâb ve erkân olarak yer alır, şiirlerde bu kavramla ilgili söyleyişlere sıkça rastlanır.
Bektaşiliğin temelini sevgi (muhabbet) oluşturur. Sevgiden yerin göğün direği olarak bahsedilir. Sevgi şiirlerde sıkça işlenmiştir:
Yok ise kalbinde muhabbet sevgi
Yıkıktır kalbinde Allah'ın evi
Özünden haberi olmayan devi
Salıver yabana yorulsun gitsin
Kul Budalâ[4]
Muhabbettir yerin göğün direği
Muhabbet edenin yanar çırağı
Âşıka beytullah gönül durağı
Hak nazar ettiği yerdir muhabbet
Kul Himmet[5]
Hoşgörü de Alevi-Bektaşi erkanının en önemli ahlak ve âdâb kurallarından biridir. Bu kural Alevi-Bektaşilik’le özdeşleşmiş ve (öğretinin ) genel niteliği durumuna dönüşmüştür.[6]
Bir Bektaşi menkıbesinde Bektaşiliğin engin hoşgörü anlayışı şu şekilde ifade edilir: “Bir gün bir Bektaşi babası karşılaştığı gece bekçisine sorar: “Bu belindeki pala bıçağı ne işe yarar?” Aldığı cevap şöyledir: “Biz bununla gördüğümüz kusurları düzeltiriz. Siz ne yapıyorsunuz?” Bektaşi babası sessizce boynunu büker “Biz kusur görmeyiz ki.” Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen şu söz Bektaşilikteki gönül açıklığının ve hoşgörünün bir başka delilidir. “Her tavladan boşanan at, bizim tavlamızda eğleşir. Bizim tavladan boşanan at ise ferah bulamaz”. Bu ifadeyle Bektaşiler herkese kapılarının açık olduğunu bunun için kendilerinde uygun ortamın bulunduğunu anlatmak istemişlerdir.
Bektâşîler, hayatı ve toplumu gözden geçirirken reel müsamahalı ve toleranslıdırlar, geniş düşüncelidirler. Ayıp görmeme konusu daha and içme törenlerinde yeni gelen câna söylenir. “Gördüğünü ört görmediğini söyleme” denir.[7]
Hacım Sultan Velayetnamesinde “Hak Sübhâne Teâlâ, âdemin göğsünü hoşgörü nuru ile bezedi”. denerek bu duygu ilahi hikmetle izah edilmektedir. Yine Bektaşi prensibinde “Kimsenin ayıbını görmeyen cana aşk olsun, ayıpları örtücü ol” ifadeleri hoşgörü anlayışını yansıtan ifadelerdir. Ayrıca “İncinsen de incitme, hiç bir insanı ve milleti ayıplamayınız”, “Her ne ararsan kendinde ara” prensibleri de aynı anlayışı aksettirmektedir.
Bektaşi şairlerinden Kaygusuz Abdâl da hoşgörmenin Allah’a ait bir özellik olduğunu şiirinde şöyle ifade eder:
“Tanrı bilür halini her bendenün
Ayıbını vurmaz kimsenün”
Hacı Bektaş Veliye ait “Besmele Şerhi” adlı eserde geçen Allah’ın buyruğu olarak aktarılan ifadeler Bektaşi bakış açısına kaynaklık etmektedir:
“Yüce Tanrı buyurur: Benim sevgili peygamberim, söyle inananlara, gönül evlerini alçakgönüllülük, âşıklık süpürgesiyle süpürsünler. Hırsı, nasılı, niçini, ikiyüzlülüğü, hainliği, çekememezliği ve dedikoduyu süpürüp atsınlar. Yaptıkları kötü işlere pişmanlık duysunlar ve pişmanlık suyuyla yıkansınlar. Gizli işlerden vazgeçsinler. Sevgi sofrasını döşesinler, aşk başlarına vursun.”[8]
Alevi-Bektaşi bireyinin hiddet ve şiddete egemen olması nefsini ve kızgınlığını yenmesi Dört Kapı Kırk Makam felsefesinin gereğidir. Alevi-Bekaşiler hiddet ve şiddete kapılarak gönül kırmayı “gönül kabesini yıkmakla” bir tutarlar… Alevi-Bektaşiliğe göre hiddet ve şiddet şerden doğar.[9]
Hacı Bektaş Veli tarafından Makalat’ta sistemleştirilen “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisinde Hakikat Kapısı’nın birinci makamı “Toprak Olmak”tır.
Toprak olmaktan maksat alçakgönüllü olmaktır. Bektâşî olmak şefkâtte güneş gibi olma, cömertlikte su gibi, alçakgönüllülükte toprak gibi, teslimiyette ölü gibi, örtücülükte gece gibi olmaktır... Bektâşî evvela kendini toprak etmeli, o toprağa mârifet tohumu ekmeli, tevhid suyu vermeli, gerçek orağı ile biçmeli, rıza harmanında dövmeli, şevk yeli ile savurmalı, muhabbet ölçeği ile ölçmeli, takva değirmeninde öğütmeli, edeple yoğurmalı, sabır fırınında pişirip yemelidir.[10]
Bektâşî düşüncesinde nefsi mutmainne topraktır. Hak Teala cenneti onun üzerine bina eylemiştir.Toprak, Âdem Safiyyullaha nispet eder... Toprak şâh-ı merdândır. Onun (Hz.Ali) için ismine Ebu Turâb, bir ismine Ebu Tâlib dediler.[11]
Bektâşî şiirlerinde toprak (turâb) olma sıkça tavsiye edilmiştir:
Toprak ol toprak gibi teslim vücud
Cümle alem toprağa kıldı sücud
Kaygusuz Âbdâl[12]
Şahlanıp yükseğe çıkma
Engin ol gönül engin ol
Turâb ol dosttan ayrılma
Engin ol gönül engin ol
Yusuf[13]
Toprak olamayan kişinin bir gelişme kaydedemeyeceği (taş gelip gideceği) vurgulanır. Hakk’a ulaşmanın bir şartı da toprak olmaktır. Bektaşi dervişi her türlü sıkıntılara sevgi, hoşgörü ve sabırla karşılık vererek incinmeyecektir. Bu aynı zamanda bir peygamber ahlakıdır.
Ey Âşıkî haklı nefes tutulmaz
Burada atılan orda atılmaz
Turâb olmayınca Hakk’a yetilmez
Turap ol da ayaklarda basıl dur
Âşıkî[14]
Türâplık cümlenin başı
Üstüne atarlar taşı
Daim çiğnenmektir işi
İncinme gönül incinme
Pîr Sultân Âbdâl[15]
Makâlât’ta hakîkâtin ikinci makamı yetmişiki milleti ayıplamamaktır. Bektâşî âdâb ve erkânında başkalarının kusurlarını görmeme ve tolerans yaygın bir özelliktir.Bektâşî başkasının ayıbını yüzüne karşı veya başkasına söylemez.[16]
Hacı Bektaş Veli tarafından sistemleştirilen Dört Kapı Kırk Makam anlayışında Hakikat kapısının dördüncü makamı “Dünyada yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır.”[17]
Alevi-Bektaşi ahlakının ve yaşam felsefesinin tam merkezine yerleşen eline beline diline sahip olma kuralı maniehizm kökenlidir… Bu kural Alevi-Bektaşiliğin edebini oluşuturur. Alevi-Bektaşiliğin ahlakı ve ahlak felsefesi tümüyle bu kural üzerine oturtulmuştur. Bu kural giderek Alevi-Bektaşi toplumlarının yaşam felsefesine dönüşmüştür. Senin olmayanı alma, sahiplenme, namuslu ol, beline sahip çık (harama uçkur çözme), başkasının ırz ve namusuna göz dikme, yalan söyleme, görmediğine tanıklık yapma ve kırıcı söz söyleme, gibi davranışları zorunlu kılar. Bu kurala daha sonraları “işine, aşına, eşine sahip ol” üçlemesi de eklenmiştir. Bu da aynı mantığa dayanır. İşini bilen işinde dürüstçe çalışan, üreten, çocuğuna helal kazanç yediren ve namusunu bilen gözeten koruyan ve herkesin namusuna saygı duyarak yaşayan bir insan ve toplum modeli yaratılmak amaçlanır.[18]
Bütün bu hususiyetleri üzerinde taşıyan Bektâşî, Allah’tan korkması, teslimiyet anlayışı, eline, beline, diline sahip oluşu ve hoşgörüsü ile bütün nesneler için bir emniyet telkin eder. O toprak olacak kadar yumuşak, kendini bilen, kanaat ehli ve edep abidesidir.[19]
Bektâşî âdâb ve erkânınca kutsal kabul edilen “üç sünnet yedi farz” adlı bir takım kurallar vardır. Üç sünnetten ikincisi “kalbinden adaveti gidermektir. Kimseye kin ve kibir beslememek, kıskançlık etmemek ve hırsına uyup şeytana gönül vermemektir.” Üçüncü sünnet ise “Sözü Hakk’ın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya”[20] şeklindedir.
Bektaşi Erkânnâmesi’nde geçen şu ifadeler Bektâşî’nin hassasiyetini özetlemektedir:
“Cenk cidal ehli olma, küçüğe izzet et, büyüğe hizmet, ölüye hürmet eyle. Bir kimsenin kusurunu görme, görürsen ört, iyilik eyle, örtemesen eksik eyle dilin ile kalbin ile ört...Su gibi pâk ol, her dem alçağa ak. Eline, beline, diline pâk ol.”[21]
Bektaşi talibi, Ayin-i cem’de mürşidinin önüne diz çökmüş ve eteğine yapışmış niyaz durumunda şu telkini alır:
“…Mürşidini pîrin varisi ve gerçek baban, rehberini gerçek anan bil. Yalan söyleme, haram yeme, gıybet etme, (arkadan dedikodu etme), şehvetperest olma, eline, beline, diline sahip ol, kibir ve kin tutma, kimseye haset etme, garaz, buğz, inat etme, gördüğünü ört, görmediğini söyleme, elinle koymadığın şeye yapışma, elinin ermediği yere el uzatma, sözünün geçmediği yere söz söyleme, ibretle bak, hilm (yumuşaklık) ile söyle, küçüğe izzet, büyüğe hürmet ve hizmet eyle, ikrarını saf eyle, Hakk’ı kendi özünde mevcut bil, erenlerin esrarına âgâh ol…Özünü bu yolda böylece sabit kadem eyle…”[22]
Bektaşilik eğitimle, iyiliği kötülüğe egemen kılmak için uğraşır. Kötülüğün zihinden çıkarılması iş edinilir. İnsanın nefsi ile savaşı bu nedenle vardır. Alevi-Bektaşi için nefs ile savaş en büyük savaştır… Birey, iyi insan yapılmaya çalışılır. Bu da insanın bütün kötülüklerden bağının koparılması ile kötü olan etkenlerden uzak tutulmasıyla kötü olan davranış ve eylemlerden arınmasıyla olanaklıdır. Bu iş bitmez tükenmez bir eğitim gerektirmektedir.[23]
Bütün sıkıntılara katlanan Bektâşî’nin kaygısı kimseyi incitmemektir. Bektaşi ahlakının temelinde insana saygı yatar. Bu saygı insan-Allah beraberliği veya Hak-halk aynılığı gibi temel bir inanışın uzantısıdır. İnsan bu varlık alemindeki en büyük belirişi ve tecellisi olarak saygındır.Ona saygı ibadetlerin en büyüğü olarak kalmaz sonuç olarak ibadetin özü esası olur.
İnsanı incitmeme, insanı hoş tutma Bektaşilikte omurga kabullerden biri olduğu içindir ki Bektaşilere “zümre-i nâzenin” yani çok ince hassas insanlar topluluğu denmiştir. Hatta onlar bu nazenin tavırlarınını bütün canlılara karşı işler halde tutabilmişlerdir. Temel prensip şudur: “Can taşıyan mahluku icitme.”[24]
Alevi-Bektaşi düşüncesinde insana olan saygı esasen Allah’ın yaratıklarının en şereflisi olan ilahi emanet taşıyıcısı ve onun halifesi olması sebebiyle insanın hak ettiği ve etmesi gerekli bir ahlaki davranıştır. Bu anlayıştan hareket eden Alevilere bazı çevrelerce insanperest dahi denmiştir. Bu zümreler ise buna hiç aldırmamışlar ve insanın, Allah’ın tecellisi olduğu noktasından hareketle “insana saygının, hatta insana secdenin esasta Allah’a saygı ve secde olduğunu söylemişlerdir.[25]
Ver bana Eyüb sabrını
Musallat et Firavun’u
Çekeyim çümle kahrını
Bu aciz gedâ kulundan
Tek bir gönül incinmesin
Âbdâl Ziyâ[26]
İncitme sakın ademi ger düşman olsa
Rif’at[27]
Bektaşi şairlerinden Genç Abdal ve Azbî ise kusurları görmeyip ayıpları örtücü olma prensibini şiirleştirerek, Bektâşîlerin kimseyi ayıplamaması gerektiğini “gördüğünü ört, görmediğini söyleme” sözüyle özdeyiş haline getirmiştir:
Sana yerden gökten büyük nasihat
Gördüğünü ört görmediğini söyleme
Erenlerden pîrden budur emanet
Gördüğünü ört görmediğini söyleme
Azbî[28]
Şiirlerdeki “yetmişiki milleti ayıplamamak”la ilgili söyleyişlerden bazıları şunlardır:
Kendi noksanını bil ârif ol
Kimsenin ayıbını gözetme gönül
Yetmişüç millete bir nazarla bak
Hak sevmiş yaratmış söz etme gönül
İlhâmî[29]
Âbdâl Ziyâ adlı Bektaşi şairi bir tek gönlün dahi incinmesine razı değildir.
“Kul kurbanım Muhammed’e
Feda canım ehli beyte
Katlanırım her mihnete
Bu aciz feda kulundan
Tek bir gönül incinmesin”
Bu bakış tarzı Hacı Bektaş Veli’den günümüz Bektaşilerine kadar hep aynı şekilde devam etmiştir. Bir önceki Bektaşi Dedebabası merhum Bedri Noyan’ın şiirinde hoşgörü şu şekilde ifade edilir.
“Dört Kapı Kırk Makamı kaf dağında öğrendim
Kendimi bulmak için bir gönül koşusu bu
Sabır alınteri, dert hoşgörü oluverdim
Çalab’ın nura varan aşıkı yoruşu bu
Mutludur Bedri Noyan Dedebaban söyler ki
Derdi zevketmek bana Yüce Çalab’dan vergi
Ah o hoşgörü var ya yok eder bütün derdi
Güzelliklerin gönle boşalıp doluşu bu”[30]
Görüldüğü gibi sevgi ve hoşgörü Alevi-Bektaşi inancının temel felsefesidir. Hacı Bektaş Veli’den günümüze dek değişmeden süre gelmiştir. “Yetmişiki Millete” aynı değerle bakan bu anlayışın mensupları günümüzde de aynı bakış açılarını devam ettirmektedirler.
Din, dil, ırk farkı gözetmeden bütün insanları bir olarak kabul eden ve kaynaştıracak olan sevgi ve hoşgörüdür. Bugün kültürlerin geldiği son nokta insana, insan olarak değer verilmesi, saygı duyulması gerçeğidir. Aynı hakikati Türk tarihinde Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana bir ilke olarak yüzyıllar önce benimsemişler ve çevrelerine bu anlayışı yansıtmışlardır.
Alevi-Bektaşiliğin pîri olan Hacı Bektaş Veli,
“Her ne ararsan kendinde ara, Gönül ek gönül biçesin, Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayın, İncinsen de incitme, Kendine ağır geleni kimseye tatbik etme”
sözleriyle sevgi ve hoşgörüyü Bektaşiliğin temel prensibi haline getirmiş “Bir olalım,iri olalım,diri olalım” ifadeleriyle halkı birlik ve beraberlik içinde yaşamaya davet etmiştir.
[1] Bedri Noyan: Bektâşîlik Alevîlik Nedir. Ankara 1987: 7.
[2] Noyan 1987: 83.
[3] Baki Öz: Bektaşilik Nedir. İstanbul 1997: 431.
[4] İsmet Zeki Eyuboğlu: Alevi Bektaşi Edebiyatı, 217.
[5] Fuat Bozkurt: Semahlar. İstanbul 1995: 139.
[6] Öz 1997: 426-427.
[7] Bedri Noyan: “Hacı Bektaş Velî Düşüncesinde Hoşgörü” Yunus Emre Nasrettin Hoca ve Hacı Bektaş Velî Düşüncesinde Hoşgörü. Ankara Bilimsel Kültürel Araştırmalar Vakfı 1995: 261.
[8] Rüştü Şardağ: Her Yönüyle Hacı Bektaş Veli ve En yeni Eseri Şerh-i Besmele. İzmir 1985: 24.
[9] Öz 1997: 426.
[10] Noyan 1987: 78.
[11] Adil Ali Atalay: İmam Cafer-i Sadık Buyruğu. İstanbul 1996: 148.
[12] Abdurrahman Güzel: “Tekke Şiiri” Türk Dili Dergisi,Türk Şiiri Özel Sayısı III, Ankara 1989: 381.
[13] İsmail Özmen: Alevi-Bektaşî Şiirleri Antolojisi. Ankara 1995, c5: 330.
[14] Özmen, c4: 67
[15] Asım Bezirci: Pir Sultan-yaşamı,kişiliği,sanatı,etkisi,bütün şiirleri- İstanbul 1995: 367.
[16] Atalay 1996: 207.
[17] Esad Coşan: Makalat. Sad. Hüseyin Özbay. Ankara 1996: 18.
[18] Öz 1997: 428.
[19] Hüseyin Özcan: Bektaşi Adab ve Erkanı. G. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi (Danışman:Abdurrahman Güzel), Ankara 2001: 299.
[20] Atalay 1996: 160.
[21] Sırrî Rıfaî Alevi, Şeyh Ahmed Bedreddin: Bektaşi Tarikatına Ait Usul Âdâb Âyinler Mecmuası H.1284 (1867) Süleymaniye Kütüphanesi, İzmirli İ.Hakkı, Nu:1243,s.6a.
[22] Bedri Noyan: "Bektaşi ve Alevilerde Hukuk Düzeni (Düşkünlük)" I.Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1976.
[23] Öz 1997: 440-441.
[24] Yaşar Nuri Öztürk: Tarihi Boyunca Bektaşilik. İstanbul 1995: 221.
[25] Ethem Ruhi Fığlalı: Türkiye’de Alevilik Bektaşilik. Ankara 1991: 377.
[26] Hayrunnisa Efe: “Ziya Baba’nın Hayatı” Hacı Bektaş Veli Dergisi 2 (1997): 34.
[27] Özmen, c5: 601.
[28] Özmen, c3: 256.
[29] Özmen, c4:303.
[30] Noyan 1976: 268.