Cihangir Gener

Ahilik

Bu yazının konusu, Ezoterik-Batıni ekollerin Anadolu üzerinde en çok etki bırakmış bir kolu olan Ahilik. Ahiliğin ne olduğunu anlamak için önce, bu müessesenin köklerinin nerede olduğunu görmek gerekir.

İslamiyet’in yayılışı sırasında Müslümanlar, karşılarına çıkan semavi bir din inancı olmayanlara iki seçenek bırakıyorlardı. Ya Müslüman ol, ya da öl. Ezoterik-Batıni ekollerin en önemli kaynaklarından birisi olan Mısır, Halife Ömer döneminde İslamiyet’in kılıcı ile karşılaştı. Bu dönemde her yönden son derece zayıflamış bulunan Mısır’ı işgal etmek Müslümanlar için hiç de zor olmadı. Zayıf krallık, güçlü Müslüman orduları karşısında derhal teslim oldu. Mısır’ın, Hıristiyan ve Yahudi olan azınlığının dışındaki eski çok tanrılı inanırlarının tamamı İslamiyet’i kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak, ayakta bir müessese vardı. İskenderiye Okulu. Halife Ömer, bu ezoterik okulun, daha önce pek çok yıkım ve yangınlardan geçmiş kütüphanesini yakınca okul da dağıldı. Ancak, buradaki bilginler, İslamiyet’in içerisindeki muhalif kanadı, Ali yandaşlığını seçerek, hem Müslüman görünümünü kazandılar, hem de kendi inançlarını İslamiyet’e adapte ederek, bu inancın yaşamasını sağladılar. Böylece İslamiyet içerisindeki tasavvuf müessesi de doğmuş oldu. Bu bilginler Müslümanların işgal ettiği tüm topraklara yayıldılar ve İslamiyet’in Ortodoks Sünni kanadı zayıflamaya başladığı anda da kendi öğretileri doğrultusunda pek çok devletin kurulmasına ön ayak oldular.

İşte bu devletlerden birisi olan, Fatımiler MS 909'da Mısır'da kuruldu. Adını, Hz. Muhammed’in kızı ve Ali’nin karısı olan Fatma’dan alan Fatımiler, dönemin en yaygın Batıni ekolü olan İsmalililiği örnek alarak, tamamen Batıni inançlı bir devlet oluşturdular. Fatımiler, İsmaililiğin 6. derecesine sahip kardeşlerden kurulu bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip İsmaili şeyhleri, devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı.

Fatımiler, Sünni inançlı Müslümanların saldırılarına karşı koyabilmek için, Mısırlı eski sanatkar loncalarını ihya ettiler ve yarı askeri bir örgütlenme ile loncaları kalkındırdılar. "İzciler" anlamına gelen "Fütüvvet" adı altında, genç İsmaili sanatkarlardan kurulu muazzam bir askeri güç oluşturuldu. Diğer tüm Batıni örgütlenmelerde olduğu gibi Fütüvvette de derecelere dayalı bir sistem esastı. İsmaililik 7 derece iken, fütüvvet 9 derece üzerine örgütlendi. Fütüvvet teşkilatının ilk derecesi Nazil, ikincisi Tim Tarik, üçüncüsü Meyan Beste derecesi idi. 4. derece Nakip Vekili, 5. derece Nakip ve 6. derece de Baş Nakip dereceleriydi ki, bu derece müntesiplerinin en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ve her türlü töreni yürütmekti. 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen "Ahi" adı verilirdi. Türkler arasında yaygınlaşan Fütüvvetin yan kuruluşu Ahiliğin, adını bu kaynaktan aldığı sanılmaktadır. Fütüvvet içinde Ahilerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesindeydi. 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesiydi. 9. derece ise, tıpkı İsmaili örgütlenmesinde olduğu gibi sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine verilirdi. Tüm Fütüvvet teşkilatının lideri olan ve sadece devlet başkanı konumundaki Şeyh el Cebel'e karşı sorumlu olan bu kişinin unvanı "Şeyhüssüyun" idi. Diğer Batıni ekoller gibi Fütüvvetin öncelikli amacı, saliklerini İnsan-ı Kamil yapmaktı. Olgun ve mükemmel insan olmak için bu 9 basamaktan geçmek gerekiyordu. Bu kuruluş sistemi daha sonra, Selahattin Eyyubi döneminde Sünni Müslümanlarca da benimsendi ve aynı adlı örgütlenmeyi Sünniler de uyguladı.

Bir süre sonra, fütüvvet ilke ve esaslarını kapsayan fütüvvetnameler yazılarak, sistemin tüm Müslüman dünyasında aynılaştırılması çabaları başladı. Sözünde durma, doğruluk, güven verme, eli açıklık, alçak gönüllülük, bağışlayıcılık, hoşgörü gibi fütüvvet kurallarına uyma, fütüvvet sahibi ve olgun kişi olma gibi yetenekleri benimseten kuralları kapsayan ilk fütüvvetnamenin 1145 yılında İran’da doğan Abdullah es Suhraverdi, tarafından kaleme alındığı görünmektedir. Bu ilk fütüvvetnamede, fütüvvet sisteminin kökeninin tasavvuf inancı olduğu açıkça belirtilmektedir.

Şimdiye dek ele geçen ve Çobanoğlu tarafından yazılan en eski Türkçe fütüvvetnamede, Ahi zaviyelerinde uygulanan kurallar ortaya konmuştur. Bu fütüvvetnameye göre Ahilere tarih, önemli kişilerin, bilginlerin yaşam öyküleri, tasavvuf, Türkçe, Arapça, Farsça ve edebiyat öğretilirdi. Bir kişi, Ahi olmadan önce, sanat, ticaret ya da bir meslek sahibi olmak zorundadır. Bu uğraşılardan hiç birinde çalışmayan kişi Ahi olamaz. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, manaların kendilerinden başkalarına gizli olduğu ve bu manalarda, “başkalarını bırakıp bize yönel” denildiği görülmektedir. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, yola girme (fütüvvetciliğe katılma) şed kuşanma töreninde, şakirt ağzından nakibin okuduğu icazet tercümanlarının, hemen hemen aynen Bektaşi nefeslerine benzediği dikkati çekmektedir. Bektaşilerde tercüman, dua demektir. Türkçe tercümanlarda Ahilik yoluna katılanların, diğer Ahi âşıklarına hizmetkar olacağı ifade edilir ve Şed (kuşak) müridin beline bağlanırken üç düğüm vurulur. Fütüvvetnamelerde, Alevi-Bektaşi etkisi açıkça kendisini göstermektedir. Bu fütüvvetnameye göre de fütüvvetin temelini tasavvuf oluşturmaktadır.

Bektaşiliğin yanı sıra, Batıni doktrinin Anadolu'daki diğer kurumlaşması, Ahilik örgütü vasıtasıyla meydana gelmiştir. Mısır Fütüvvet örgütü Türkler arasında Orta Asya'da yaygınlaşmış ve "Ahilik" adını almıştır. Anadolu'ya Yesevi dervişleri ve İsmaili Dai'leri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini Horasan erenlerinden bir Yesevi olan Ahi Evren Veli sağlamıştır. Bu, onun lakabıdır. Onun, tam künyesi Nasıruddin Mahmud B. Ahmed'dir. (1171-1262) 1220'li yıllarda Moğolların, Türk Harezmşahlar ülkesini yakıp yıktıkları sırada oralardan Anadolu'ya gelmiştir. Ahi Evren, Anadolu’ya geldikten sonra Konya’ya gitmiş ve orada, Mevlana Celaleddin Rumi’nin can dostu Şems Tebrizi’ye biat ederek tasavvuf dersi almış ve bir derviş olmuştur. Konya uleması bu halden gücenmiş, Ahi Evren da ulemaya ve sultana gücenerek Kayseri'ye gitmiş, Debbağlıkla geçinmeye başlamıştır. Ancak ardında, Selçuklu başkenti Konya’da çok güçlü bir örgüt bırakmıştır. Şems Tebrizi’nin öldürülmesinden sonra, Mevlana’nın en yakın dostu konumuna, Ahi Evren’in sağ kolu olan Sadderttin geçmiş ve bu dostluk neticesinde Mevlevilik ve Ahilik gibi iki Batıni ekol Anadolu’ya damgasını vurmuştur.

Ahi Evren yüzyıllardır savaşçılık ve dinî-ahlâkî bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş bulunan fütüvvet teşkilatından ve fütüvvetnamelerden yararlanarak Ahi teşkilâtını kurmuştur. Ahi Evren yaşadığı dönemde ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan Ahiliği öylesine itibarlı duruma getirmiştir ki, bu kurum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve sanatkâra yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacı Bektaş töreleriyle birlikte önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır. Ahi Evren’in fütüvvetciliğe getirdiği en büyük yenilik, operatif masonların aralarına kabul edilmiş masonları almaları gibi bir sistemi Ahilik kurumunda uygulamış olmasıdır. Ahi olmak için bir meslek ya da sanat sahibi olma zorunluluğu yoktur. Ahi zaviyelerine işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler, emîrler, yani bölgenin saygılı ve ulu kişileri devam ederdi. Ahiliğe kabul şartı, iyi ahlâklılık, yardım severlik ve cömertlik olduğundan teşkilâta girenler, temiz, ahlâklı ve iyilik sever kişilerdi. Ahiler arasından yüksek sırada yöneticiler, tabipler, valiler, komutanlar, müderrisler ve kadılar yetişmiştir.

Ahi Evren'in şeyhliği altında Ahilik teşkilatı kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer İsyanı sırasında Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri gördüler. Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Gazi'nin ve 3. sultan Birinci Murad'ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir. Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve kitleleri yönetmekte yöneticilere çok daha fazla imkân sağlayan Sünni tarikatlara girmişlerdir. Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belli nitelikler aranır. Üyelik için kişinin, örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur. Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz. Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan kaynaklanmaktadır.

Ahi örgütünün Anadolu'da yerleştirilip yaygınlaştırılmasıyla şu sonuçlar elde edildi:

1.     Göçebelikten yerleşikliğe geçiş yani Türk şehirleşmeciliği çok hızlandı.

2.     Onüçüncü yüzyılın ikinci yansı başlarına dek büyük bir çoğunlukla, Türk olmayan yerli halkın elinde ve tekelinde bulunan sanat ve ticaret işyerlerine Türkler de sahip olmaya, katılmaya, ona canlılık vermeye başladılar.

3.     Türk esnaf ve sanatkârları, aralarında sağladıkları karşılıklı dayanışma ve güven sayesinde, bölgede imtiyazlı bir duruma geçti ve bunlar, yavaş yavaş şehir ekonomisinde söz sahibi oldular.

Asya’daki Anayurdumuzda ahlakla sanatı özemiş bulunan Ahilik, Anadolu'da da aynı görevi yapmış, üstelik onu köylere dek yaygınlaştırmıştır.

Ahiliğin Anadolu köylerindeki uzantısı, "Yaran odaları"dır. Şehirlerdeki Ahi meslek ve sanat kuruluşları üyeleri, çevrelerindeki yoksulların, kimsesizlerin her tür gereksinimlerini, vakıflar kurarak gideriyorlardı. Bunlar aşevleri, hastaneler, okullar vb. gibi şeylerdir ki, Türkler dışında hiç bir Müslüman ülkede görülmezdi; ama salgın hastalık, kıtlık, yangınlar, askerlik vb. şeylerle harap olmuş yerleri, yoksul düşmüş köyleri halkı böyle vakıflar kuracak durumda değillerdi. Pek çoğu bu durumda olan Anadolu köylerinde başka bir örgüt, "yaran odaları" örgütü kurmuşlardı. Buralarda, köy halkının "imece" denen ve topluca yapılan yardım gelenekleri daha çabuk ve daha etkin olarak yapılabiliyordu.

Örgüte giriş diğer Batıni tarikatlar gibi, özel bir tören ile olur. Törende adaya kuşak bağlanır ve tüm insanlara karşı sevgi dolu, saygılı olması, doğruluk ve yiğitlikten ayrılmaması öğütlenir. Üyelerden kesin bağlılık, sonsuz itaat ve ketumiyet istenir. Dinsizler örgüte kesin giremez ancak, sofuların da Ahiler arasında yeri yoktur. Ahilikte de bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk, hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır:

1-     Elini açık tut,

2-     Sofranı açık tut,

3-     Kapını açık tut,

4-     Gözünü bağlı tut,

5-     Beline sahip ol,

6-     Diline sahip ol.

Ahilikte üç aşamalı ve 9 dereceli bir inisiasyon sistemi uygulanır. Birinci aşama olan Şeriat kapısında müride mesleki bilgiler, Kuran bilgisi, okuma yazma, Türkçe, matematik ile, örgütün anayasası niteliğinde olan Fütüvvetname öğretilir. İkinci aşama olan Tarikat kapısında mesleki bilgi en üst düzeye ulaştırılır, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça üzerine eğitim yapılır. Bu aşamada mürit ayrıca askeri eğitim de alır. Şeyh mertebesine erişilen üçüncü aşama, Marifet kapısıdır. Bu aşamada müritten Tanrıya inanması, benliğini öldürmesi, ululara hizmet etmesi ve cehalet karşısında susması istenir. Ahilik anayasasına göre ancak bunların tamamlanmasından sonra Hakikate ulaşılması, insanın Kemale ermesi mümkün olur. Takipçisi olduğu Fütüvvet gibi Ahilik de 9 dereceli bir sisteme dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

1-     Yiğit

2-     Yamak

3-     Çırak

4-     Kalfa

5-     Usta

6-     Nakip

7-     Halife

8-     Şeyh

9-     Şeyh ül Meşayıh

Yiğitlik ve Yamaklık, teşkilata kabul öncesindeki hazırlık aşamalarıdır. Ahiliğe gerçek kabul Çıraklık aşaması ile başlar. Masonlukta olduğu gibi, operatif dereceler, Çırak, Kalfa ve Usta dereceleridir. Bundan sonraki dereceler ise, Lonca teşkilatlarının idari dereceleri niteliğindedir.

Bu basamakların birinden ötekine geçiş süresi fütüvvetnamelere göre 1000 gün yaklaşık üç yıla yakın bir aradır; ama yamaklıktan çıraklığa, iki yılda geçilebilirdi. Çıraklıkla kalfalık, kalfalıkla ustalık arası süre, sanatına ve mesleğine göre üç yılı da aşabiliyordu. Tüm şeyhlerin lideri konumundaki Şeyh ül Meşayıh’ın bir diğer adı da Ahi Baba idi.

Çırakların, zaviyelerde düzenli bir kontrol altında bulundurulmaları ve güvenilir kişiler yönetiminde eğitilmeleri gerekirdi Fütüvvetnamelerde görüldüğü üzere her çırak yiğidin iki yol kardeşi, bir yol atası, bir "üstadı", yani sanat öğretmeni, bir de "piri" vardı. Ahilere zaviyelerde, her gece ayrı bir konuda olmak üzere her konunun uzmanlar tarafından meslek ahlakı, genel ahlak ve terbiye kuralları, din bilgileri anlatılırdı. Öte yandan, haftanın belli bir gününde ata binmek, kılıç, kalkan, ok ve mızrak gibi silahların kullanılması için askerlik bilgileri verilirdi.

Atölyede, tezgâhta sanat eğitimi, Ahi zaviyelerinde kültür ve genel bilgi alarak çifte bir eğitim gören Türk Esnafı ve Sanatkârı, hem aralarında güçlü bir dayanışma ve yardımlaşma kurmuş, hem de yerli Bizans sanatkârlarıyla yarışabilecek bir sanat ve meslek yeteneğine kavuşmuş oluyorlardı. Ahilik, Anadolu Türk'üne, alın teri ile geçinme, başı dik, kendine güvençli ve minnetsiz yaşama yeteneği kazandırmış, bu ruhu onlara aşılamıştır. Ahiler, aralarında kurdukları güçlü ve etkili bir oto kontrol ile de standart, sağlam ve ucuz mal satarak, her dinden ve milletten kişilere, güvenli ortamda ürünlerini satarak işlerini yürütüyorlardı.

Ahiler yalnızca ekonomik bir örgütlenmeyi değil, Ortaçağ Avrupasının Şövalye Tarikatleri gibi dini-askeri bir örgütlenmeyi de gerçekleştirmişlerdi. Örgüte kabul edilen müride, bir profesyonel asker kadar değilse bile, kendisini savunmayı bilecek kadar silah kullanma sanatı öğretiliyordu. Bu gelenek, Mısır'da ilk kurulan Fatimi Fütüvvet örgütünden bu yana devam etmekteydi.

Selçuklular döneminde, sultanların düzenli orduları dışında ülkedeki en güçlü silahlı örgüt, genç kalfa ve ustalardan oluşan Ahi müfrezeleriydi. Moğol istilaları sırasında sultan kuvvetlerinin yenilip kaçtığı sırada pek çok kenti Ahi müfrezeleri savunmuştu.

Kendilerini paralı askerler vasıtasıyla koruyan beyler, emirler bile Ahilerden çekinirlerdi. Moğolların kesin zaferinden sonra, valilerin ve beylerin kentlerden kaçmaları üzerine, onların görevlerini de Ahiler yürütmüşlerdi. Bu dönemde, Selçukluların güçlü veziri Pervane dahi, Ahilerin gücü karşısında boyun eğmiştir.

Ahilerin ahlak dışı saydığı, ahiyi Ahilikten çıkaran şeyler şunlardı:

1.     İçki içen,

2.     Zina işleyen,

3.     Münafıklık, dedikodu ve iftira eden,

4.     Gururlanan, kibirlenen,

5.     Merhametsizlik eden,

6.     Kıskanan,

7.     Kin besleyen,

8.     Sözünde durmayan,

9.     Yalan söyleyen,

10. Emanete hıyanet eden,

11. Kişinin ayıbını örtmeyen bu ayıbı yüzüne vuran,

12. Cimrilik, eli sıkılık eden,

13. Adam öldüren

kişiler örgütten atılırdı.

Üyeleri sadece ehl-i fütüvvet diye adlandırılan İran ve Arap bölgelerinde Ahiler gibi bir sınıfa, örgüte rastlamıyoruz. Oralarda yaran odalarına benzeyen şeyler de yoktur.

Bir Ahi gencinin zaviyeye alınması şöyle olurdu. Ahiliğin dokuz basamağından biri olan nakiplik basamağındaki kişi, bir eline tuz alıp, topluluğun ortasında duran suya salar. Bunun üzerine öteki nakipler kapıyı açarlar, geçmiş erkan erlerini birer birer anıp dua ederler ve salavat getirirler, en sonunda zaviyeye alınacak yamağı gösterirler. Bundan sonra, bir sıra törenle o genci toplulukları arasına almış olurlardı. Bu törenler ve daha sonraki derece yükseltme törenleri hakkında, sabrınızı zorlamamak için ayrıntıya girmiyorum. Ancak, arzu edilirse bu konuda kardeşlik sofrasında ayrıca değinilebilir.

Öğretmen Ahi, öğrenmesi için yanına verilen çırağa, mesleki bilgilerin yanı sıra, namaz, oruç gibi İslam şartlarını öğretir, Ahi ahlak kurallarını kapsayan fütüvvetnamelerin belirttiği insanlık yöntemlerini de pratik olarak belletirdi. Fütüvvetnamelerdeki bu ahlak kuralları genellikle cumartesi günleri öğretilirdi. O zamanlar tatil günleri, perşembe öğleden sonra başlayıp cuma günü akşamına dek sürdüğünden, cumartesi günü günümüzün pazartesisi gibidir. Akşamları yemek yendikten sonra dinî, ahlâkî ve eğitici kitaplar okunur, sonra sema ve raks edilirdi. Bu durum bize, Ahilerin din ile dünya işlerini bir arada yürüten kişiler olduğunu gösterir.

Ahiler hakkında ilk defa, görgüye dayanan ve toplu bilgi veren kişi, ünlü Berberî gezgin İbn-i Batuta'dır. İbn-i Batuta Osmanlı Sultanı Orhan zamanında (1326-1359) Anadolu'nun bir çok şehir, kasaba ve köylerini gezmiş, Ahilere konuk olmuştur. Batuta izlenimlerini şöyle anlatıyor:

Bilad-ı Rum adıyla anılan bu ülke dünyanın en güzel yeridir. Tanrı başka yerlere ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu ülkeye vermiş. Ahalisinin yüzleri çok güzel, giysileri temiz, yemekleri nefistir. Bereket Şam'da, şefkat Rum'da (Anadolu'da) dendiği doğrudur. Yani gerçek şefkat Anadolu halkı olan Türkmenler arasındadır. Bu bölgede hangi eve ya da zaviyeye insek erkek ve kadın komşularımız halimizi hatırımızı sorarlardı. Burada kadınlar örtünmezler, erkeklerden kaçmazlar. Ayrılışımızda sanki kendi halkımızdan, akrabalarımızdan birilermiş gibi candan uğurlarlar, kadınlar ağlarlar. Ahiler, Anadolu'da oturan Türkmen kavminin her şehrinde, kasaba ve köyünde mevcutturlar. Yabancılara yardım etmek, onları konuklayıp yedirip içirmek, bütün ihtiyaçlarını görmek, zorbaların hakkından gelmek, zalim ve edepsiz tabakasını ortadan kaldırmak hususunda bunların bir benzeri daha yoktur.

Zaviyenin ve yapılan toplantıların da başkanı olan Ahi babası, seçimle başa gelirdi. Onun buyruklarına, uyarılarına kesinlikle uyulurdu. Bu başkanlar, sultanın ya da emirin bulunmadığı yerlerde oranın bütün yönetim işlerini de üzerlerine alırlar, bu yüzden de buyrukları ve yasakları, davranışları, ata binişlerindeki protokol kuralları hükümdarlarınkine benzerdi.

Ahilere silah kullanma, ata binme, ok, kılıç, kalkan kullanma gibi askerlik bilgisi, bunları iyi bilen ve kimi koşullan üzerlerinde taşıyan kişilerce verilirdi. Bu dersleri verecek kişide şu deneyimler aranırdı:

1)     Ahi görmek

2)     Şeyh görmek

3)     Bir adayı eğitip yetiştirmiş olmak.

Demek ki, Ahi ve şeyh gözetiminde bu eğitimi almayanlar, bu alanda öğretmen olamazlardı. Bu da Ahilerin her alanda eğitime ve deneyime ne ölçüde değer verdiklerini göstermektedir.

Ahilik, kişiye mesleğinde ve ahlakî davranışında yüksek fazilet ve saygınlık verdiğinden, 1230'lı yıllardan, meslek ve sanatın her türlü kontrolünün bu kuruluştan alınıp, meslek ve sanat tutmanın serbest bırakıldığı 1860'lı yıllara dek 630 seneden çok bir süre, Anadolu Türk'ünün sanat, ticaret ve meslek kuruluşlarını ayakta tutabilmiştir. Ahi Evren'in düzenlemiş olduğu kurallara göre mesleklerin ve sanatların bölüştürülmesinden, malların işlenişine, satılışına dek her tür işlem inceden inceye ayarlanmıştır. Bu kurallar, hem meslek erbabı arasındaki sürtüşmeyi, hem de üretici-tüketici sürtüşmesini, kavgayı ortadan kaldırmıştır.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türklerine sanat, ticaret ve ekonomi alanlarında aşağı yukarı altıyüzotuz yıl yön verip, ışık tutmuş olan Ahilik, örgüt olarak, kendi kural ve kurullarıyla, Üçüncü Sultan Ahmed dönemine dek sürdü. Adı geçen bu Osmanlı sultanı döneminde 1727 yılında "gedik" denen bir düzen uygulanmaya başlandı. Ahiler birliği mensuplarına tezgâh başında sanat, zaviyelerde edep öğretmenin, Müslümanlara özgü olarak sürüp gelmesi 17'inci yüzyıla kadar sürmüş, fakat Osmanlı Devletinin, Gayr-i Müslimler üzerindeki egemenlik alanı büyüyüp genişledikçe, sanat ve sanatkârlar çoğalıp dalları arttıkça, bu Müslüman ve Gayr-i Müslim ayırımı daha fazla sürdürülememiş, Gayr-i Müslim tebaanın artmasıyla orantılı olarak çeşitli dindeki kişiler arasında ortak çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu, din ayırımı gözetilmeden kurulan, eski niteliğinden fazla bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona “gedik” denmiştir. Gedik sözcüğü Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz (ayrıcalık) anlamına gelir ki, sahiplerinin işleyeceği işi, başkalarının işleyememesi koşuluyla hükümetçe verilen beratın ya da senedin içinde yazılı olan hakların kullanılmasıdır. Gedik, sahiplerince yapılacak işi başkalarının işleyememesi ve satacağı şeyi başkalarının satamaması şartıyla, hükümet tarafından verilen senedin içindeki hükümlerin kullanılması ve yürütülmesidir.

Bu tarz esnaflık ve sanatkârlık, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar bir kişi, çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip de açık bulunan ya da bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça dükkân açarak, sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak elerinde imtiyaz fermanları olan kişiler sanat ve ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar esnafın sayılarının artırılıp eksiltilmemesi, mülk sahiplerinin eski kiralarını artırmaması, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışarıdan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsarlar. Esnaftan biri sanatını bıraktığında kendi elinde tuttuğu ustalık hakkını, esnaf içinden yetişmiş bir kalfaya verdiğinde sanatına ait âlet ve edevatı da satar ya da esnaftan birinin ölümü halinde, âletleri, varislere bir miktar para ödenerek yeni ustaya devredilirdi. Ustalık hakkıyla birlikte alınıp satılan ya da devir ve teslim edilen sanat âletlerine, esnaf arasında gedik denilmiştir.

Ruslarla yapmış olduğumuz Kırım Savaşı'nın ardından, Osmanlı Sultanı Birinci Abdülmecid'in 1856 da yayınladığı "Islahat Fermanı" ile, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün uyruklarının, her türlü sanat, ticaret ve meslekleri özgürce yapabilmeleri kabul edilince, 1860 yılında bütün gedik beratları sona ermiş oldu. Tanzimatın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlandıktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralının sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşılmış, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artık gedik ve tekelcilik kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiştir.

Lonca örgütünün dağılışı Osmanlı devletince bu sıralarda adeta onaylandı. Bozuk oldukları gerekçesiyle havai gedik mamûllerinin satışı 1860'da yasaklandı. Devlet, sanatkarın durumunu düzeltmekle değil, Avrupa’yla uğraşmaktaydı. Bu düşünceyle, çökmüş olan loncaları, gedikleri düzeltme yoluna hiç gidilmedi. 1861 yılında da tekelcilik usulü kaldırılarak yeni gedik tesis edilmemesi kanunu çıktı. Böylece sanatkârın bu tarihî teşkilâtlanması ölü sayılmış, geleneklere aykırı olarak sanatçı olmayanlara da açılmış ve yeni genişlemeler yapabilecek durumdan çıkarılmıştı. Esnaf çökmüştü. Ortada artık işleyen tezgâh kalmamıştı. Nihayet 1912 yılında çıkartılan bir kanun ile Ahilik müessesesi tamamen ilga edildi.

İttihat Terakki Fırkası Ahiliği yeniden ihya etmeye gayret etti. Bu çaba sonucunda Esnaf Birlikleri ortaya çıktı. Her birliği başında bir Kahya bulunmaktaydı. Bu kahyalar İttihat Terakki ile çok yakın siyasal ilişki içinde oldular. Ancak bu birlikler ekonomik alanda değil, siyasal alanda etkili oldular ve müessese olarak Ahiliğin diriltilmesine bir etki yapamadılar. Bu esnaf birlikleri, Kurtuluş Savaşı sırasında da şehir ve kasabalarda direnme teşkilatları kurarak, bağımsızlık için savaştılar.

Ahilik teşkilatına giriş ve derece yükseltme törenleri:

Yiğit: İyi ailelerin temiz ahlaklı 10 yaşından küçük erkek çocukları belirlenerek, bunlara Yiğit lakabı verilir.

Yamak: Bir esnafın yayına yamak olarak alınmak için on yaşında olunması, işe devamın baba ya da veli tarafından sağlanması şarttır. Yamağa sadece, çıraklık öncesi mesleki bilgiler verilir.

Çırak: İki yıl bedava ve düzenli olarak yamaklık eden çıraklığa yükselir. Bu yükseliş bir törenle yapılır. Çırak olacak gencin ustası, kalfaları, velisi, esnaf loncası başkanının dükkânında sabah namazından sonra toplanırlar. Usta, yamağın işe bağlılığını ve becerisini anlatır. Loncanın Nakibi, zaviyeye alınacak yamağı herkese tanıtır. Böylece yamak, çırak olarak topluluğa girmiş olur. Lonca başkanı olan şeyh, kendisine ustası tarafından verilmek üzere uygun bir haftalık ücret keser.

Kalfa: Üç yıl çırak olarak hizmet eden gencin kalfalığa yükseltilmesi, bir törenle lonca odasında yapılır. Törende lonca kurulu tamamen hazır bulunur. Esnafın dışındaki, meslekten olmayan, loncaya kabul edilmiş üstadlar da törene davet edilir. Kalfaların en kıdemlisi hizmet ve rehberlik görevini yerine getirir. Kalfalığa yükseltilecek genç, o gün esnafa mahsus elbiseyi ilk defa giyer. Kendi ustası ile başka üç usta iyi ahlakına tanıklık ederler. Orada bulunan bir hoca dua eder. Daha sonra herkes ayağa kalkar, lonca başkanı şeyh, peştamal (şed) kuşatır ve kendisine sanat ve ticaret hakkında gerekli öğütleri verir. Yeni kalfanın, üstatların ve büyüklerin ellerini öpmesiyle törene son verilir. Kalfa olan, loncada o gün hizmet ve rehberlik eden kalfa ile birlikte loncadan çıkar. Lonca önünde toplanan esnaf çırakları kutlu olsun derler. Yeni kalfa rehberle birlikte doğru üstadının dükkanına gelerek, dükkanın önünde durur ve esnafın bütün kalfaları gelip tebrik ederler.

Üstat: Üstatlığa yükselmek için, kalfanın üç yıl kalfalık etmesi, bu süre içinde hakkında hiç şikayet olmaması, kendine verilen görevleri dikkatle yerine getirmiş olması, özellikle çırak yetiştirme hususunda titiz davranması, öteki kalfalarla iyi geçinmesi, sanatına bağlı olması, müşterilere karşı iyi davranması, ayrı dükkan yönetebileceği kanaatini uyandırması ve sermaye durumunun uygun olması gerekir.

Üstatlık törenleri ilkbaharda yapılır. Üstatlığa lâyık görülen kalfaya en az otuz gün önce, kabul kararı bildirilir ve dükkân bulmaya izin verilir. Kalfa dükkân bulduğunu, kendi ustası aracılığı ile kahyaya bildirir ve tören günü kararlaştırılır. Törene, dahilî ve haricî bütün üstadlar, öteki bütün esnafın kâhyaları, memleketin müftüsü ile kadısı da çağrılır.

Kâhya köşkünde, esnaf kâhyaları ve üstatları iki sıralı bir çember teşkil ederler. Ön sırada kâhya ve onların arkasında üstatlar otururlar. Çemberin ortasına yerleştirilen yuvarlak bir sedir üzerinde de kâhyaların en yaşlısı ile müftü ve kadılar otururlar. Üstat olacak kalfa, sağında kâhyası, solunda ustası olduğu halde meclise girer, oradakileri selâmlar. Müftünün işareti üzerine imam bir dua (aşir) okuyarak toplantıyı açar.

Müftü, ticaret, sanat ve çalışma hakkında bazı âyetler, kadı da bu mealde bir kaç hadis okuyup anlamlarını anlatırlar. Toplantıya başkanlık eden kâhya kalkıp asasına dayanır, yeni üstadı önüne çağırıp karşısına alır. Peygamberlerin hangisinin hangi sanatın piri olduğunu söyleyip, esnafın silsilesini pirine kadar çıkardıktan sonra, ticarette sadakat ve doğruluk, esnafa, müşteriye saygı duymak, malına hile karıştırmamak, malındaki ayıp ve noksanı satıştan önce alıcıya bildirmek, özetle kimsenin zararına çalışmamak gereğini anlatır. Padişaha itaati, bilginlere saygıyı, halka şefkat ve merhamet duymayı, küçükleri sevmeyi, kimseye eziyet etmemeyi, kalfa ve çıraklarına çocukları gibi bakmayı öğütleyerek sözlerini bitirir. Bundan sonra üstadı söze başlayarak, yeni bir üstat yetiştirmek amacıyla içtenlikle çalıştığını ve Tanrının yardımı ile bunu başardığını, yeni üstadın her halinden memnun olduğunu bildirir. Yeni üstattan, üstat olabilecek özellikleri kazandığına Tanrı için tanıklık eder ve helâllik ister. Ancak bugün, toplantıda konuşabilme yetkisini alan yeni üstat, üstadından kendisinin bir hakkı olmadığını bildirince, üstadı, eski kalfasının arkasını sıvayarak şöyle der :

Taşı tut altın olsun, Tanrı seni iki cihanda aziz etsin. Tuttuğun işte hayır gör. Geçenler, erenler, pirler daima yardımcın olsun. Tanrı rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin. Bilginlerin dediklerini, kâhyaların öğütlerini, benim sözlerimi tutmazsan, ana-baba, hoca, usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kâfir ve yetim hakkını alırsan, hulâsa Tanrının yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım âhrette boynuna çengel olsun.

Daha sonra kalfanın belindeki kalfalık peştamalını (şed) çıkarıp, kendi eliyle üstatlık peştamalını kuşatır. Bundan sonra dua edilir. Yeni üstat birer birer oradaki büyüklerin ellerini öper, dualarını alıp ayrılır.

Köşkün merdiveninden başlayarak üstatlar köşküne kadar iki sıra kalfa, çırak ve yamakların arasından geçer. Tanrı size de nasip etsin diyerek üstatlar köşküne gider. Orada daha önce köşkten çıkan ve yalnız olarak kendisini bekleyen üstadına yetişerek elini öper. Bundan sonra tebrikler başlar. Kâhya, o günkü toplantının başkanı, öteki kâhyalar ve kalfaların kıdemlilerinden üç, çıraklardan iki, yamaklardan bir kişi sırasıyla gelip üstadı kutlarlar.

Bundan sonra müftü ve kadılara ait minderler serilerek kollarına ikişer üstat geçtiği ve önlerinde bir kâhya ve yanlarında dört üstat ve arkalarında on kalfa ve beş çırak bulunduğu ve en önde esnafın sancağı alışılmış törenle taşındığı halde bir alay teşkil edilerek müftü ve kadı tebrike gelir. Bilginlere saygı dolayısıyla köşktekiler dışarı çıkıp onları karşılarlar, köşke getirip yerlerine oturturlar. Kahve, şerbet ve yalnız müftü ile kadıya çubuk verilir. Tören bittiğinde herkes köşklerine döner. Sonra sırası ile kalfalar, çıraklar, yamaklar tebrik ederler.

www.alewiten.com, 10.12.2002

Kaynakça

Cumhuriyetin 50. yılında esnaf ve sanatkar. TESK yayınları 1973.

Çağatay, Neşet: Ahilik nedir? TESK yayınları.

Eyüboğlu, İsmet Zeki: Tasavvuf, tarikatlar, mezhepler tarihi. Der Yayınları 1990

Fiş, Radi: Bir mutasavvıf, bir ahi hümanisti Mevlana. Yön Yayınları 1990.

Gener, Cihangir: Ezoterik-Batıni doktrinler tarihi. Gece Yayınları 1994.