Erol Sertkaya

Ahmed Yesevi ve Alevilik

Türklerin Müslüman oluşlarını anlayabilmek için, Orta Asya bozkır ve sonraları Batı’ya göçmüş yerleşik (veya olmayan), çoğu çadır hayatı yaşayan o günkü Türk boylarına bakmakta; Türklerin beş asır İslama, bir başka deyişle istilacı bedevi Araplara direnmesinin ana sebebini anlamak için de Türklerin Araplara, Arapların da Türklere bakış açısını irdelemekte fayda var.

Hz. Muhammed döneminin cihat anlayışı ve uygulaması, Hulefa-i Reşit devrinde değişmeye; Emevi, Abbasi ve sonrasında bozulmaya, amaçtan sapmaya; hükümdarların şan, şöhret, ülke, mal, mülk istek ve amaçlarına kanlı olarak dönüşüp “Nebevi cihad” “Sultani cihad”a, “dine davetten” ziyade “mala” rağbete dönüşecekti.

Bedevi Arap aşiretleri kısa zamanda Arabistan, Irak, İran, Anadolu, Kafkasya ve Orta-Asya'yı işgal edecek bir Arap-İslam İmparatorluğu kuracaklardır. Buna, Arap tipi kavmi bir İslam demek daha doğrudur. Zira bu İslam, “Vahiy İslamı” olmaktan çok “Arap Kültür İslamı”dır. Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir 2700 kişilik bir orduyla Ceyhun ırmağını geçerek, Fergan’a varacak, bu ordu Türkler tarafından tamamen imha edilecektir.

Muaviye zamanında Horasan valisi Ubeydullah bin Ziyad, 24 bin kişilik bir orduyla Buhara’yı kuşatır (673); şehri yağmalar, mahveder; ancak teslim alamaz. Halife Osman’ın oğlu Said, Horasan valisi olur; Buhara’ya saldırır, talan eder, bir kısım Türk gençlerini rehin alır. Sonra Semerkant’a saldırır; şehri talan eder, yağmalar. 30 bin Türk gencini köle olarak satmak üzere Horasan’a getirir. Bunlar, vali Said’i hançerleyip öldürür, dağlara kaçar, sığınır. Etrafları kuşatılır, üstlerine gidilmekten korkulur, açlıktan telef olup kırılır.

Cihat, İslam için olunca, Araplar için ülkelerinin fetihleri, ganimet, zenginlik, köle getirince, fütühat savaşları bitmek tükenmek bilmedi. Bu yüzden Türk yurdunun zenginliği, talana açık Arap’ın iştahını devamlı açmış, devam eden seferler “dini tebliğ”den çıkmış “mala-servete-mülke” hücuma dönüşmüştür. Bu seferler esnasında Türkler kılıç, kırbaç, kan ve zulümle karşılaşmıştır. Çünkü bu seferler, bir nevi Arap kavminin kültür ağırlıklı inanç ve coğrafya fethiydi. Türkler, buna direndiler. İnanç, kültür ve ülkelerini savundular.

İran fatihi Halid bin Velid, İran komutanı Hürmüz’e şunları yazmıştı. “Ya dininizi (Zerdüşt) terkedin Müslüman olun... yoksa bu topraklar bizim olur. Kelle-toprak vergisini verirsiniz (Cizye)... yoksa hükmü, Allah ve kılıç tayin eder.” Yani İslama davet eden, cihat açan Arap; Müslüman olmayan halk ve devletlerden onların dinini, imanını, toprağını istiyor, değiştirmez, vermezse; malını, canını istemekte, halkını köle yapmakta, talan edip yağmalamakta, öldürmekte mahzur görmüyordu. Semerkant’ı alan Kuteybe karşısında Türkler direnir. Haber alan Haccac, şu emri verir: “Mecal verme öldür”, “Kafire verilen söz İslamı bağlamaz”

İstilacı Arap ordularıyla karşılaşan yerleşik ufak kabileler halindeki Türkler, kısmen ikna yoluyla, kısmen de malını mülkünü, genç Türk çocuklarını köle olmaktan kurtarmak amacıyla, belki de görünüşte Müslüman oluyordu. Böyle bir kabileyle ilgili vali, Halife Ömer’e şöyle soruyordu: “İslamı kabul eden Türkler Müslümanlığa giriş törenlerine uyuyorlar; ancak, sünnet olmayı reddediyorlar ne yapayım?” Halife Ömer’de “Ben Kur’an’ın tebliğcisi, İslamın davetçisiyim. Sünnetçi değilim. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın.”

Halife Velid zamanında Kuteybe bin Müslüm Horasan’a vali olur. Kuteybe, Baykent’i alır. Eli silah tutan tüm erkekleri öldürür, kadın ve çocukları esir alır. Çok miktarda altın, gümüş, silah ganimet olarak vardır. Horasan fethinde dahi bu kadar ganimet alınmamıştır. Buhara’yı kuşatır, alır; şehri yağmalar. Caddeler, sokaklar cesetlerle dolar. Direnişe katıldılar diye, önüne geleni katleder. Kuteybe, halkı İslama davet eder. Türkler reddedince, zor kullanır. Halk, şeklen Müslüman görünse de İslamı benimsemez. Bunu hisseden Kuteybe, her Türk evine, Türk ailesinin yanına, Arap yerleştirir. Halkta direniş sürünce, haraç olarak askeri erzak temin mecburiyeti koyar. Zorla cuma namazı kıldırır. Başarılı olamayınca, namaza gelenlere iki dirhem teklif ve vaad eder. Fakirlerin Müslüman olmasına çalışır.

Buhara’da Zerdüşt Kuşanlar vardır. Kuteybe’nin korkusuna, baskısına dayanamayıp, evlerini olduğu gibi terkedip, Buhara’nın yakınında yeni bir şehir inşa ederler. Uzun süre geçmeden burası da Araplarca işgal, istila, talan edilir.

Diğer ülke ve kavimlere göre kendilerine büyük direnç gösteren telefat verdiren, Arapları Korkudan ve Arap’ı mahvedecek bir düşman olarak gördükleri Türklere, Araplar şöyle bakıyor, şöyle diyorlardı. En meşhurlarından Aliy-ül Kari’ye göre,

“Türklerde insanlığa has yumuşaklık ve çelebi insanlara mahsus merhamet yoktur. Belki onlar, başka bir tür insan cinsidirler. Son derece zararlı ve fesad ehlidirler. Türkler, Yecüc ve Mecüc artıkları ve onların kardeşleridirler. Allah, onların yüzlerini kıyamete kadar bize göstermesin.”

İşte Araplar, Türklere böyle bakarken, acaba Türkler, Araplar için ne diyor, ne düşünüyorlardı? “İstilacı, zalim, kırbaç ehli ve kan kokan, köle taciri, vatan, din düşmanı bedevi çapulcu kavim.”  Peki, ya Hz. Muhammed’in görüşü ne idi?

“Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla harb edeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi üst üste binmiş derili toplumla harb etmeniz, kıyamet alametlerindendir. Siz (Müslümanlar) küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi derisi üst üste binmiş olan Türklerle harb etmedikçe kıyamet kopmaz.”

Bu nedenle, İslamın doğuşundan sonra, 500 sene Türkler Araplarla harp etmiş; Arap’ı sevememiş ve neticede de onun dinine, Tanrısına, kitabına, peygamberine hayır demiş, direnmiştir. Peki, Türkler bu kini, bu nefreti nasıl yendi de aniden 10. yüzyılda Karluk ve Oğuz boylarından binlerce çadır Müslüman oldu? Karahan Devleti hükümdarı Şatuk Buğra Han, İslamı devletin resmi dini kabul etti; sonraları Türk boyları arasında İslam hızla yayıldı?

Türklerin ve Arapların anlaşamadıkları, barışamadıkları, iki değişik inançtan birinin diğerine baskı ve hatta zulüm yaptığı zamanda, Bozkır Türklerini iyi tanıyan onlardan birisi olan, yaşadığı zamanda dönemi evliyalar, tarikat kurucuları bolca bulunan ve alimlerin, ariflerin, şeyhlerin tasavvufa yöneldiği (ilm-i ledun) bol eserler verildiği bir ortamda, Arapça, Farsça ile İslami düşünce, şeriat, kelam, tefsir, hadis ilmiyle beraber tasavvuf da öğrenmiş; bu birikimlerini Türkçe olarak Turani halklara aktaran ve bunu geleneksel Türk şiirinin hece vezniyle sunan, Turani halkın yapı ve karekterini çok iyi bildiği için zorla, kırbaçla, zulümle değil, hece vezniyle yazdığı dörtlüklerde barış, hoşgörü ve aşkı esas alan sevgi ve davete dayalı bir İslama daveti, Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi başlattı.

Bozkır Türk kavimleri Türk kavimleri, dini inanç ve duygularını, kahramanlıklarını milli hece vezni ile dörtlüklerle ifade eder, şarkı-türkü halinde söylerken, kopuz kullanırdı. Korkud-Ata Dede Korkud’ta olduğu gibi.

Hoca Ahmed Yesevi de Kur’an, hadis ve peygamberi, İslami düşünce ve tasavvufu, hece vezinli dörtlükler ile anlattı. Bunlara “Hikmet” adını verdi. Geleneksel Türk şiirine İslam dini ve tasavvufi düşünceler, böylece girdi. Türkler mektepte, medresede peygamberin hayatını, Kur’an’ı, hadisi okuyarak, öğrenerek değil; ama Şah Ahmed Yesevi’nin hikmetleri, dörtlükleri ile tanıdılar, öğrendiler, sevdiler ve inandılar. Bu dörtlükler, onlar için, onların İslam anlayışının kaynağı, kitabı oldu. Böylece, Müslüman oldular.

Anadolu Alevisi ve Bektaşisi de halen bugün aynı kuralı devam ettirerek, bu yolu aynen sürdürmekte, ister “Yesevi yolu” denilsin, ister bugünkü Alevilik-Bektaşilik denilsin, en ufak bir sapma olmadan sadece inanışlarını aşk, sevgi, hoşgörüye dayalı olarak yaşatmaktadır.

Bugünkü Alevi-Bektaşi aşıklarının deyişleri gibi algılanabilecek birkaç dörtlük, Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi’den:


 

Şeriatın şartlarını bilen aşık

Tarikatın manasını bilir dostlar

Tarikatın işlerini eda kılıp

Hakikatın deryasına batar dostlar

Otuzdörtde alim olup bilen oldum

“Hikmet söyle” dedi Rabbim diyen oldum

Kırklar ile şarap içtim, yoldaş oldum

İçim dışım Hak nuruyla doldu dostlar


 

Ayet hadis anlamı, Türkçe olsa uygundur

Manasını yetenler, yere koyan börkini

Miskin, zayıf Hoca Ahmed, Yedi Ceddine Rahmet

Farsçayı bilir amma, hoş söyler Türkçeyi

Şibil aşık ağlayıp dedi: eya Resul

Takatsizim, semah vursam olurum melül

Resul dedi: İnşallah kılar kabul

Ruhsat dileyip raks ve semah vurdu dostlar


 

Büyük mürşit Pir-i Türkistan, çok dinli Türk kavimlerini nasıl bir ortak paydada buluşturdu? Bu husus ve “Yesevi yolu” üzerinde durulduğunda, gerek “Yesevi yolu” gerekse bugünkü devamı olan Anadolu Alevi-Bektaşiliğinin sürek ve süreci daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz:

·        Yesevi; Türk toplumunda Zerdüşt, Mani, Budist, Hıristiyan, Yahudi, Şaman dinlerinin var olduğunu çok iyi biliyordu.

·        İslama davet yöntemini, din-dünya görüşü ve bu kavimlerin yaşama biçimlerinin ortak paydasında büyük bir maharetle birleştirerek, bunun üzerine bina etti.

·        Yesevi, aşırı ibadet, zühd ve sabırla öbür dünyayı ve gerçeği arayan diyebileceğimiz şeriat yolu gibi, Türk kavimlerinin tab ve karakterine ters düşecek inanışlar yerine, onlara daha uygun gelecek aşk ve cezbeye dayalı, bir nevi Şamanizm ağırlıklı ve diğer inanışları da kapsayan bir yöntemi seçti. Ona göre, bu yolda asıl olan öz söz birliği, sevgi-hoşgörü ve aşk ile cezbeydi. Bunu da bir hadise “Dini kolaylaştırın, zorlaştırmayın”a bağladı.

·        Zerdüştiliğin iyi fikir, iyi zikir, iyi işlek, adalet, akıl ve tapılacak ilahın sevgi olduğu ilkeleri ile bu dine giriş seremonilerinin bazılarını aldı. Hizmet ve kudret kemeri, üç düğüm yöntemi gibi. Bu üçlemeyi Allah-Muhammed-Ali ile düğümledi ve sevgi, hoşgörü, akıl-gönül birliğini aldı.

·        Hıristiyanlıktan sabır ve kabul, teslimiyet ilkelerini aldı. Bunları “Pir”e, “Mürşit”e mutlak itaat ve Tanrı’ya ulaşma yolunun, yalnızca kalp ve sevgiyle olacağı olarak tarif etti.

·        Türklerin, inanışlarından dolayı kendilerine yabancı olmayan İslamda da aynen var olan, Yahudi, Hıristiyan ve Zerdüşt dinindeki tek ilah, cennet ve cehennem öğelerini dörtlüklerinde rahatlıkla işledi.

·        Buda’nın sekiz ahlak ilkesi; doğru söz, doğru düşünce, helal rızk, hoşgörü, adam öldürmemek vb. prensipleri Kur’an’daki “kısasa kısas” hariç, yeni din İslamda da mevcuttu. Tasavvufi yorumunu yayarken zorlanmadı.

·        Türkler için pek de yabancı olmayan, Zerdüşlük, Hinduizm, Budizmdeki kamil insan olgusunu, tasavvuf ağırlıklı hikmetlerinde “kendini bil-kendini fethet-nefsini öldür” olgularıyla rahatlıkla hem devam ettirdi, hem işledi.

·        Manikeizm “eline, diline, beline sahip ol” ilkesini, toplumsal uyumun zarureti olarak kabul ediyordu. Zaten bunlar ahlâk sisteminin ana kurallarıdırlar da denebilir. Bu da Yesevilikte Pir-i Türkistan'ın ana kurallarından biri olmuştur. Halen bu düstur, Anadolu Alevisi-Bektaşisinin Müslümanlığının ana şartı olarak kabul edilir. Anadolu da bazı yörelerde bu yolun erbapları için Müslümanlığın tek şartı vardır; o da “Kelime-i Şahadet”tir. Ancak şeriatın beş şartı yerine de “Eline-beline-diline-gözüne-kulağına”  sahip ol, denilmektedir.

Tüm yukarıda arzettiğimiz, açıklamaya çalıştığımız hususlar ve ilişkiler, büyük Mürşit’te en özlü söylemini bulmuş, belki de Turani Türkler için, “özel yorumlu bir İslam” gelişmiştir.

Yesevi; Hinduizmin, Budizmin fakirizm anlayışı ve “fena fillah” mertebesini, düşüncesini nefis terbiyesinde esas unsur yapmış; dünyevi emeğin ve tarikata hizmetin üstünlüğü, Zerdüştilikteki toplumsal düzenin temeli olan akıl ve adalet ilişkisini, Sünni İslama ve şeriata ters düşse de “hüküm Allahın”, “hakimiyet Allahın”, “Allahın dediği olur” yerine, ikame etmiş; tüm bu ilişkileri topluca bir kazana koyup kaynatmış ve Pir-i Türkistan hikmetlerinde bir nevi ayrı bir kaba alarak İslamlaştırmıştır.

Ateş kültü, her devirde önemini korumuştur. Ateş ve meşale eski dinlerin çoğunda vardır. En belirgini de Zerdüştilikteki ilahi ateştir ve o Zerdüşt tapınaklarında hiç sönmemiştir. Toplantıların mihrabını ışık oluşturur. Bugün de dergâhlarda, ibadet ve ayinlerde yanan “çerağ, delil, kandil, mum” bunun kalıntıları, Yesevi yolunun devamı, ana unsurudur. Zerdüştilikte “homa-soma” denen kutsal içecek, ölümsüzlük içkisi, aşk ve hakikat içkisi vardır. Pir, “Pir-i Mugan” tarafından verilir. “Pir-i Mugan”, meyhanede insanı sarhoş eder. Onun elinden içip, mest olup aymak, ibadet anında en büyük olaydır. Yesevi de bunu benimsemiştir. Meyhane esasta dergâhtır. İçkisi de söz, aşk-ışk-aşk  ve sevgidir.

Sufi Şii veya Alevi Fuzuli,

Meyhaneleri feth edelim fatihalar ile

Böylece kapalı kapılar açılır bize...

Pir-i Türkistan da

“Elest” şarabın Pir-i Mugan doya verdi

İçiverdim, miktarımca koyup verdi

Kul Hace Ahmed içim dışım yanıverdi

Taliplere İnci-cevher saçtım dostlar

diyor.

Zerdüştilik ve Budizmde aklı bozan, sarhoş eden şeylerin kullanılması, kesinlikle yasaktır. Sünni İslamda da şarap haramdır. Hıristiyanlık ve Yahudilikte şarap, Şaman Türkünde de kımız var. Bugün hâlâ Anadolu’daki dergâhlarda bir ortak payda süre geliyor. Malum, tarikat yol demektir. Hakka, gerçeğe, mutluluğa giden yol. Bu yola giren yolcunun bir yol hazırlığı, yol içinde uyması gereken kuralları olacaktır. Bunların hepsi İslami olduğu için, temelde inanışta bir fark olamaz. Ancak ideal Müslümanın tanımında ve en önemlisi buna ulaşmak için izlenecek yol, usul için bazı farklılıklar ve hatta zıtlıklar olduğu veya olabileceği gerçeği kabul edilmelidir.

Hepimizin bildiği gibi gece-gündüz ibadet, oruç, hac taraftarları şeriat ehli olduğu gibi, bunları terk edip, hatta herkesin istihza ile baktığı; önemsemediği kişiler olmayı (Melameti, Kalenderi) bir nevi en yüksek rütbe, en doğru yol kabul edenler de olabilecektir. Şeriata tabi ve aşırı ibadet taraftarlarına karşılık, aşk ve cezbeyi üstün görenler; nefis islahına öncelik verenler; ruhu güzelliklerle süslemeyi yeğ tutanlar; aşk ve cezbeyi arıtmak için musiki, çalgı ve sema-semah taraftarları da olabilecektir. Halen bugün Mevlevi, Alevi ve Bektaşilerde olduğu gibi. Mevlana bir gün camiye giderken, önünden geçtiği bir kuyumcu dükkanından gelen çekiç sesiyle kendinden geçmiş, cezbeye tutulup, vecd içinde sokakta sema dönmeye başlamıştır.

Bazılarınca belli şekillerin ibadet sayılıp, bunları yapmayanların ibadet etmediklerini sanmak bizce hatadır. Zira, eğer ana gaye O’na O nura kavuşmaksa, yol bir değil, birçok da olabilir. Bu nedenle, şeriata uyanlar olduğu gibi, şeriatı ve yolunu reddetmeyip, değişik ibadet eden tarikat mensupları da olabilir. Bunun tümünün bir anlayış ve hoşgörü içinde kalması, tercih sebebi olmalıdır. Bu tarikat yolcuları, aynı gayede; ama katı ve kuralcı olmayanlardır.

Bu düşünce tarzında, bu yaşam biçiminde inanış bir pirin, mürşidin ve velinin etrafında oluşur. Bunlar merkez; talipler, müritler çemberidir, halka oluşturur. Bu halkayı sevk ve idare etmek, gerçek yolunda eğitip, yoğurmak, hamı pişirmek için kaide ve kurallar vardır. Bu Yesevi’de ve Anadolu uzantısı inanışta “edep ve erkân”dır.

Yesevi yolunun Hinduizm ve Budizmden ayrılan tarafı, yolu şudur: Bu iki dinde de Nirvana (fena fillah) düşüncesi, amacı, yalnız ve yalnız şahsın ilaha ermesi içindir. Yesevi ve yolunda ise amaç aynı, ilaha ermek, bir ile bir olmak; O’nun ahlâkıyla ahlâklandıktan, sırrıyla sırlandıktan sonra topluma dönüp bunu sergilemek, yol göstermektir. İşte bu husus nebi ve velilerin vazifesi, işidir. Velileri bu kadar kutsayan, bir başka deyişle yol gösterici kabul eden Yesevi, şu hadise dayanmaktadır: “Ulemayi ümmeti keenbiyayi Beni İsrail” (Benim ümmetimin alimleri, Beni İsrail nebileri gibidir).

İşte bu kamil insan, mürşit, veliler Hak-Teala’nın sır ve kudretlerini bilince, buna erince, O’nun dilinden söyleyecek, istediklerini bildirecektir. O an veli vecd içindedir.

Bu yolda, tasavvuf deryasında koca Yunus;

Yitirdim Yusuf’u, Kenan ilinde

Yusuf bulundu, Kenan bulunmaz

demiş, yani “çokta biri gördüm, bir’i görünce çok kayboldu.”

Şah Hace Yesevi de tasavvuf deryasında aşk ve âşıklar için,


 

Muhammedin kadehini içen divaneler

Kıyamet günü ağzından alev saçar dostlar

Kudret ile yaratılan yedi cehennem

Âşıkların narasından kaçar dostlar

Cehennem yardım ister, sığınır Hüdasına

Takatım yok aşıkların bir ahına

Kaçıp varayım Hak Teala himayene

Aşıkların gözyaşı ile söner dostlar

Âşıkların aşk dükkanın bazar kurup

Gözü yaşlı, bağrı yanık, yüzün sürüp

İnşallah cehennem kaçar, ondan korkup

Yedi kat gök takat getirmek çöker dostlar

Rahman Rabbim saki olup mey içirse

Çoluk-çocuk, ev barktan vaz geçerse

Bedenimden şeytanı Hak kaçırsa

Cürüm ve isyan düğümlerini açar dostlar

Rahman Rabbim bir katre mey verse armağan

Sır zikrini diye diye eylesem tamam

Huri-gılman, cümle melek emre tamam

Cennet içre ipek giysiler biçer dostlar

Allah deyip kabirden kalksa alem yanar

Seçkin kulum deyip Rahman Rabbim, yalnız seve

Yaş yerine kanın döküp yüzün boyar

Hamdını söylese şeytan lain kaçar dostlar

Ben demedim Allah kendi vaad eyledi

Yolsuz idim, lütuf eyleyip yola saldı

Garip olup feryad kıldım, elim aldı

Öyle aşık şevk şarabın içer dostlar

Kul Hoca Ahmed, aşksıza olmaz nazar

Gün ağarsa Hak ona göstermez, didar

Aşr ve Kürsü, levh ve kalem, hepsi bizar

Aşkı olmayana cehennem kapısın açar dostlar

diyor.

Bu kısaca değindiklerimiz içinden “Yesevi” ve “Yesevi yolu” kelimelerini çıkarıp, yerine Bektaş ve Bektaşiliği monte etsek, bugünkü Anadolu Alevi ve Bektaşi inanışını; göçer Oğuzların Anadolu’ya taşıdıkları etkiledikleri kültürü görürüz, buluruz.