7. Hz. Ali’nin “Katilliği ve Zalimliği” Sorunsalı
7.1 Hz. Ali’nin “Katilliği ve Zalimliği” Savlarının Emevi Kaynaklı Oluşu
İslam konusunda özgün yorumlar geliştiren ilahiyatçı Turan Dursun Sünni dünyanın benimsediği en yetkin hadis bilgini ve zaman zaman da Ali ve Ehlibeyt’e karşı karalayıcı imalarda bulunan Buhari’ye dayanarak Peygamber Muhammed’in inancını paylaşmayanlara karşı “şiddet” kullandığını, “el ve ayaklarını keserek” ağır cezalar uyguladığını, onun çizgisini sürdüren Hz. Ali’nin de şiddete dayanan cezalar verdiğini, insanları “katletiği”ni, “ateş kuyuları”na atarak yaktırdığını yazar.[1] İmam Ali’nin aleyhinde kitap yazan Faik Bulut da bu tür kaynaklara başvurarak Hz. Ali’yi tam bir “despot”, “katil”, “zalim” göstermeye çalışır: Ali’nin “Alevi” değil, “Sünni” ve “Şeriatçı” olduğunu, günümüz sağ-şeriatçı dünyanın temsilcilerinden Erbekan’la “özdeşleştirilebileceği”ni, Ali’nin kişiliğinde “şiddetin kutsandığı”nı, öldürülen 70 Mekkeli’den 27’sinin Ali’nin “kılıcından geçtiği”ni, Halife Ömer’in Ali’nin önerisiyle içki içenlere verilen cezanın 80 değneğe çıkardığını, İslam’ı reddedenleri “ateş hendekleri”ne attırdığını, Cemel Savaşı’nda 13- 30 bin, Sıffın Savaşı’nda 70 bin Müslüman öldürüldüğünü, Hakem Olayı’na karşı çıkan ve “Kureyş aristokrasisinden olmayan bir halife yönetimi”isteyen Haricilerden 4-6 bin kişinin Ali ve yandaşlarınca “kılıçtan geçirildiği”ni, savaşlardan kılıcı “kan damlayarak” döndüğünü, eşi Fatima’ya “kılıcımı yıka!” diye emirler yağdırdığını ve kendisini “Tanrı” olarak niteleyen Abdullah İbni Seba ve yandaşlarını Medain’e sürdüğünü Emevi yanlısı Sünni yazarlara dayanarak yazar.[2]
Bu savdan olup da gönlünde ve kafasında sadece Ali’yi karalamak düşüncesi olanlar Ali’nin bir devlet adamı ve asker kimse olduğunu unutmuş gözükürler. Ali bir yeni toplumun, yeni bir dinsel ideolojinin ve bir devletin kurulması çalışmasının başında olan biridir. Kendilerine karşı amansız da bir savaşım verilmektedir. Ya başaracaklardır, yahut da hep birlikte öldürülecekler ve yitireceklerdir. Çok doğal olarak Ali, bu işin başında olan Peygamber Muhammed gibi ölüm-kalım savaşı vermiş, altına girdikleri işi başarmaya çalışmışlardır. Ve başarmışlardır da. Tarih boyu yapılan savaşların tümünde ölüm-öldürülme kaçınılmaz olmaktadır. Amacı ve sonucu ne olursa olsun, ölüm olayının olmadığı hiçbir savaş gösterilemez. Osmanlı Devleti kurulurken savaş olmamış mıdır? Fransız Devrimi’nde hiç mi ölen olmamıştır. Sovyet Devrimi, hiç mi kan akıtılmadan başarılmıştır? Mao’nun uzun yürüyüşünde ve devriminde hiç can kaybı olmamış mıdır? Türkiye’nin Milli Kurtuluş Savaşı’nda hiç mi kimsenin burnu kanamamıştır? Bütün bunlara “evet” denilebilinir mi? Zaten “evet” denilirse, buradan mantık değil, ard niyet aranmalıdır. Bu düşünce akılcı olmaz, akla ve mantığa uymaz.
Ali olayını da aynı çerçeveden görmek gerekir. Ali, kan akıttıysa, savaşlarda bulunduğu için akıtmıştır. O öldürmeseydi, savaştığı insanlar onu ve çevresindekileri öldüreceklerdi. Sonuçta yeni bir din ve ideoloji olan İslamlık da kurulmayabilecekti.
Ali, bir görevi ve emri yerine getirmiştir. Bunu bizzat Ali’yi insan öldürmekle suçlayan yazar Faik Bulut belirtir. Kimi Arap kaynaklarının aktardığı doğru olup-olmadığı kesin bilinmeyen bir hadise göre Peygamber Ali’ye;
“Ey Ali, ahir zamanda Rafizi lakabıyla bilinecek olan kötü bir kavim ortaya çıkacak. Bunları bulursan hemen öldür. Çünkü müşriktirler”.[3]
der. O zaman kan akıttırdığı ve Ali’yi kendi düşüncelerinden olmayanları öldürme / yok etme görevini verdiği için bizzat Hz. Muhammed suçlanmalıdır. Ali aldığı bir görevi yerine getirmiş, Peygamberinden aldığı buyruğu uygulamıştır. Ötede bu hadisin yüzde yüz doğruluğu, yani Peygamber’in Ali’ye böyle bir buyruk verdiği de bilinmemektedir. Yüzlerce, binlerce uydurma sözden biri de bu hadis olabilir.
Ali’nin katıldığı savaşlarda insan öldürdüğü, kan döktüğü suçlamasını mantıksal ve akılcı bulmuyoruz. Bunlar Ali’yi suçlu görme psikozunun bir sonucudur. Geçmişte Emeviler de aynı psikoza düşmüşlerdir. Bu savların peşinde olanlar da zaten Emevi tezlerine sarılmaktadırlar. Bir yanda Ali’nin temsil ettiği toplumcu, eşitlikçi, sosyal adaletçi dünya anlayışı; ötede Emevilerin temsicileri oldukları kan, zulüm, şiddet politikasına dayanan sistemleri… İkisinden birini benimseme bir yeğleyiş (tercih) sorunudur. Ali’yi kötülemek, karalamak, Emevi baskıcı düzen anlayışını ve onun bügünlere süren devamlarını benimsemek, yeğlemek, yaşama geçmesini istemek demektir.
Ali’nin savaşlardaki tutumu askeri bir olaydır. Savaşta ölmek veya öldürmek vardır. Çoğu kez üçüncü bir yol yoktur. Böyle olmasına karşın Ali yönettiği bütün savaşlarda, doğrudan girdiği vuruşma ve çarpışmalarda karşısındaki insana seçim hakkı tanımış, doğru olanı seçmesi durumunda vuruşmamayı yeğlemiştir. Cemel, Sıffın ve Nehrevan savaşlarında da Ali sürekli karşı yana aynı dini paylaştıklarını, savaştan vaz geçilmesini önermiş, ancak başka bir yol kalmaması durumunda savaşmıştır. Ali hakkındaki bütün rivayetler, menkıbeler, cenknameler, anlatılanlar, o dönemin vakanameleri, çağdaş tarih kitapları bunun en açık kanıtlarıdır. Ali aman vermeden hiçbir kimseyle vuruşmamış, öldürmemiş ve savaşa girmemiştir. Hele hele onurlarıyla hiçbir zaman oynamamıştır.
Savaşlardaki durum birbakıma resmi durumdur. Bir görevdir. Çoğu kez üssü tarafından verilen buyrukları yerine getirmiştir. Bütün komutanların da yaptıkları aynı şeydir. Özel yaşamında “ahlak” ve “insan nefsine, kişiliğine değer” Ali’nin yaşamının ilkesel ölçüleridir. Ali, bir ilke adamıdır. İnsana değer onun için esastır. Bu ilkeselliği savaşlardaki vuruşmalarına da yansımıştır. Şu olay herkesçe bilinir. Ali bir savaşta vuruştuğu kimsenin yüzüne tükürmesi üzerine onu öldürebilecek konumdayken, bağışlamış ve öldürmemiştir. Buna şaşıranlara yanıtı ise şöyle olmuştur. Savaşta ölüm-kalım bir zorunluluk, bir görevdir. Ayrıca kaçınılmazdır. Bu durum resmidir. Bir görevin gereğidir. Ama bu kişi yüzüme tükürmekle bana hakaret etmiştir. Kızgınlığıma dayanarak bu kimseyi öldürmem durumunda nefsime uymuş, bencillik etmiş olurum. Bana hakaret eden bu kişiyi kendi nefsim için öldürmüş olurdum. Bu ise bencilliktir. Ben kendi nefsim için kimseyi öldüremem demiştir. Bu olay o günlerden günümüze herkesçe bilinen ve aktarılan bir olaydır. Bu ölçüde bencillikten, bireycilikten sıyrılmış, erdemlilikle özünü donatmış bir kimseyi katillikle suçlamak, ne ölçüde aslına uygunluk olur. Düşünmek gerekir.
Ali’nin savaşlara zulüm yapmak amacıyla girmediğini, hiç de bencilce davranmadığını ve kesinlikle öç ve hırsa kapılmadığını, ölüm-kalım meselesi olan savaşlarda kişiliğini simgeleyen erdemlilikleri gösterdiğini ona ilişkin bir başka anlatım da ortaya koyar. Bir savaşta savaştığı kimsenin kılıcı kırılır. Bu kişi Ali’den gayri ihtiyari kılıcını ister. Ali, hiç tereddüt etmeden kılıcını ona verir. Bunun üzerine kendine gelen adam şaşırır. Ali’ye; “böylesi bir anda bana kılıcını nasıl verebiliyorsun?” der. Ali’nin yanıtı şöyle olur. “İsteneni vermemek mürüvvete aykırıdır”. Adam bu durum karşısında kendisinden geçer. Ali’nin erdemliliği ve yüceliği karşısında İslam olur ve Ali’nin yanına geçer.[4]
Bu erdeme, ince kişiliğe ve nefis olgunluğuna sahip olan bir kimse “katil” olabilir mi?.. Zulüm yapabilir mi?.. İnsanları, hele hele kendi yanlılarını “ateş kuyuları”na doldurup yakabilir mi?..
www.alewiten.com, 21.11.2002
[1] Peygamber Muhammed’in zülum ve kıyım işlediğne dair bkz. Turan Dursun: Tabu Can Çekişiyor, Din Bu, Kaynak Yay. İstanbul 1991 C. III, 3. basım: 69 vd. Hz. Ali’nin kıyım ve zulüm işlediğine ilişkin bkz. Turan Dursun: Tabu Can Çekişiyor, Din Bu, Kaynak Yay. İstanbul 1990, C. I, 2. basım: 55; C. IV (1998), 7. basım: 257 vd.
[2] Bkz. Bulut (1997): IX, 133 vd., 208 vd., 231 vd., 243 vd.
[3] Aktaran Bulut (1997): 231.
[4] Bkz. Gölpınarlı (1991): 191.