3. Kuran’ın Yazıya Geçirilmesi ve Hz. Ali’nin Kuran Derlemesi Sorunsalı

Kuran ayetleri gelişi sırasında Peygamber’in yanında bulunan bu işin tutkunları tarafından ezberlenerek belleklere yerleştirilir. Peygamber’in ölümüyle ayetleri belleğinde tutan birincil kuşağın yaşlanmaları nedeniyle ölebilecekleri ve giderek Kuran ayetlerinin unutulabileceği, zamanla ayetler konusunda çelişkilerin doğabileceği düşüncesiyle Ebu Bekir’in halifeliği döneminde ezberdeki Kuran ayetleri yazılı hale getirilerek Peygamber’in eşlerinden Hafsa’ya bırakılarak saklanması istenir. Osman’ın halifeliği dönemindeyse bu Hafsa’daki Kuran alınarak bugünkü biçimiyle yeniden düzenlenir. Sure ve ayet adlarıyla numaraları konur. Birden çok nüsha yapılarak genişlemiş İslam Devleti’nin her eyaletine bir tane gönderilerek, toplumdan bu Kuran’a uyulması istenir. Hafsa’dan getirilen ilk Kuran derlemesi metni, ileride çelişecek anlamalara yol açar düşüncesiyle yakılarak ortadan kaldırılır.[1] Kuran’ın son elimizde bulunan biçimi ise, Muaviye döneminde Haccac tarafından düzenlenmiştir.[2] Okul kitaplarına kadar giren Kuran’ın yazılı biçime dönüşmesi bilgisi böyledir. Yalnız, Kuran’ın 114 sure ve 6666 ayetten oluştuğu ve hiçbir kutsal kitaba nasip olmayacak biçimde “eksiksiz” ve “tamam” olduğu sürekli vurgulanır. Oysa, günümüzde Kuran’ın ayetleri sayıldığında 6234 ayetle karşılaşılmaktadır. 432 ayet eksik gözükmektedir. Sünni çevreler kimi ayetlerin birleştirilmesiyle ve ayet başlarındaki 114 besmelenin konmamasının bu eksik görünümün doğmasına yol açtığını ileri sürerlerse de, bu konuda pek inandırıcı olamazlar. Besmeleler eklense de eksiklik giderilememektedir. Bu eksiklik, geçmişte de günümüzde de kafaları haklı olarak kurcalamaktadır. Doğru olduğu benimsenen kimi hadis kitaplarında Kuran yorumları nedeniyle değindikleri kimi ayetlerin Kuran metninde görülmeyişi kuşkuları daha da arttırmaktadır.[3]

İlkin Ebu Bekir döneminde toplatılan ve yazıya geçirilen Kuran’ı toplatma kurulunun başına “Ehlibeyt düşmanlığı”yla bilinen Zeyd bin Sabit getirilmiştir. Bilindiği gibi, Fatıma’nın evine baskına gidenlerden biri de bu Zeyd’dir. Bu işle doğrudan uğraşan, Kuran’a vakıflığı ve Peygamber’e bağlılığıyla, ayrıca “bilimsel yeterliliği” kanıtlanmış olan Ali’nin getirilmeyişi düşündürücüdür. Oysa, bu dönemin İslam öncüleri arasında bilimsel, edebi ve düşünsel yanı olan tek kişi olarak Ali’den söz edilir. Ali neden kurul başkanlığına getirilmemiş de, Muhammed soyuna karşıtlığıyla tanınan Zeyd getirilerek, Kuran bu kişinin yönetimindeki kurula yazdırılmıştır? Oysa, bu bilgi işidir. Buna da en vakıf olan Ali’dir. Ali, zaten o sıralarda bu alanda çalışmalar yapmaktadır. Kuran’ı, Ali’nin derlemesi ve yazması en doğalı ve akla uygunu değil midir?[4]

Sünni halk çevreleri ile bilim çevreleri her ne kadar Kuran’ın “eksiksiz” olduğunu ve “kalem karışmadığı”nı söyleyip yazsalar da; gerçeği o ölçüde örtülemek olası değildir. Bu durumu Diyanet’in eski görevlilerinden ve “İslam tarihi” alanında önemli uzmanlardan M. Asım Köksal da örtüleyememiş olacak ki, Kuran ayetlerinin “altıbin ayetten sonrasının itilaflı” olduğunu belirtmek zorunda kalmıştır.[5]

Şu bir gerçek ki, Haşimi olan Peygamber Muhammed’in dili ile inen Kuran, sonradan toplanıp Kureyş konuşuğuna çevrilince, kimi sorunları da birlikte getirmiştir. Anlamlar, kaynağa göre değişikliğe uğramıştır. Örneğin, Küfeliler Mesud oğlu Abdullah ölünceye dek onun sıralamasıyla Kuran’ı okumuşlardır. Peygamber dönemindeki 6666 ayetin Osman düzenlemesi ile eksikleştiği bilinmektedir. Osman’ın oluşturduğu kurulun Ehlibeyt’e ilişkin kimi ayetleri çıkardığı söylenmektedir. Osman mushafındaki sıralamanın tarihsel inişe uygun olmadığı da kesin bilinmektedir. Doğallıkla bu düzenleme biçimi ve yöntemi de bilime ters düşmektedir. Yine, Kuran’da kimi sözcüklerin ve ifadelerin çıkarıldığı söylenilenler arasındadır. “Ali-Muhammed” (Muhammed’in soyu) tamlamalarının tümü değiştirilmiştir. Maide 67. ayetinin “rebbike”den sonra gelen “Ali” sözcüğü, Şuara 227. ve Nisa 168. ayetlerindeki “Al-i Muhammed”ler çıkarılmıştır. Yine Maide 67’deki Peygamber döneminde varolan “İnne Ali’yyen mevl’el mümine” (Ali müminlerin mevlasıdır) tümcesi de çıkarılanlar arasındadır.[6]

Kuran ve hadis uzmanlarının, yorumcuların ve kimi bilim çevrelerinin belirledikleri gibi özellikle Halife Osman döneminde yapılan Kuran düzenlemesi sırasında Ali ve Ehlibeyt’e yer veren ayetlerlerin önemli bir bölümüyle, yani Ali ve Ehlibeyt’i doğrudan ilgilendiren, onlar için inenlerin çıkarılması yalnızca ima edenlerin bırakılmasıyla; sonradan “Emeviler” olarak Arap-İslam Devleti’nin yazgısında önemli rol oynayacak olan ve aynı zamanda Haşimoğullarının öncesi ve sonrasıyla önemli bir rakibi olan Ümeyyeoğullarını yeren veya onların İslam’ın doğuşundaki olumsuz tutumlarını kötü örnek olarak sunan ayetlerin çıkarıldığı, dahası Ümeyyeoğularını kayıran kimi ayet ve imaların bir Ümeyyeoğlu olan ve aynı zamanda kabile duyarlılığına katı bir biçimde bağlı olan Halife Osman döneminde sokuşturulması hiç de olmayacak şey değildir. Gerçekçi bilim çevreleri bu kuşku üzerinde ciddiyetle dururlar. Ne yazık ki, ilk metnin yakılması düşüncelerin doğrulanması olanağını ortadan kaldırmakta, düşünülenlerin bir savdan öteye gidememesine neden olmaktadır.[7]

A. J. Dierl “Osman Kuranı”nın, Tanrı katında gönderilen Kuran’ın “güvenilir bir kopyası” olmadığını, günümüzdeki metnin “birçok filitreden geçmiş ve özgün biçiminden uzaklaşmış” olduğunu, “deforme edildiği”ni, “niceliksel ve niteliksel kayıplara uğradığı”nı, asıl metnin “çarpıtıldığı”, derleme sırasında Ali ile Peygamber’in “demokratik, adil, hümanist görüşlerini içeren bölümlerin atıldığı”nı, 400 dolayında ayetin çıkarıldığı ve yanlızca “üstü kapalı pasajlar”ın kurtulabildiğini Alman Kuran uzmanlarından Dr. Günter Lüling’e dayanarak yazar.[8]

Kurtubi ve Ayşe’den aktarılan bilgilere göre, Ahzâb suresinin 200 ayet olması gerekmektedir. Kaldı ki bu sure, bugün de elimizde bulunan Osman düzenlemesi olan Kuran’da 73 ayettir. Prof. Süleyman Ateş; “Peygamber döneminde ikiyüz ayet olan bu surenin Osman döneminde ancak yetmişüç ayet olarak, yani aslından çok eksik olarak yazıldığını” belirtir. Prof. Y. N. Öztürk de bu doğrultuda bir saptamadan bulunarak; “Ahzâb suresinin mushaflardaki şeklinden çok daha uzun olduğu ve bir bölüm ayetlerinin Halife Osman tarafından mushaf tertipleme sırasında dıştan bırakıldığı yolunda rivayetler var”dır der.[9]

Özellikle Şii / Alevi çevreler Hz. Ali’nin belki tümünü olmasa bile Kuran’ın önemli bir bölümünü Hz. Muhammed’in sürekli yanında olan ve ona, ona vahiy olunan dine en içtenlikle inanan biri olarak derlediği, sonunda bir “Ali Mushafı / Ali Kuran’ı” doğduğunu söyler ve yazarlar. Doğallıkla bu da tartışılan bir konu olmuş, “Ali Mushafı” bir türlü ele geçmemiş, bu alandaki tartışmalar bir türlü sonuçlanmamıştır. Yalnız, bu alanda önemli “rivayetler” vardır. Salim b. Seleme’nin rivayetinde Ali’nin yazdığı “Mushaf”ın okunduğu belirtilir. Ali, “bunun Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği gibi olanı” olduğunu söylemiştir. Cabir’in aktarmasında da Kuran’ı; “Tanrı’nın indirdiği gibi toplayıp belleyenin yalnızca Ali b. Ebu Talib ve ondan sonraki imamlar” olduğu belirtilir. Peygamber ve Ali’in ilk dönem en içtenlikli yakınlarından Ebu Zerr el-Gıffari’nin “rivayeti”ne göreyse; Ali Kuran’ı toplar ve onu ensarla muhacirlere getirir. Peygamber’in vasiyeti gereği onu sahabeye sunar. Yalnız Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi ilk dönemin siyasetinin başını çeken kimseler bu derlemeye itibar etmezler. Dahası ortadan kaldırılması için mücadele verirler. Ali’nin Kuran düzenlemesinin, bu dönemin sahabelerinin bir bölümünün olumsuzluklarını sergilediği ileri sürülmektedir. Tepkiler de ondan çıkmıştır.

Şii bilginlerine göre Kuran derlemesinde ilk adımı Ali atmıştır. Peygamber’in isteğiyle; Ali’nin Kuran’ı toplayıp, sure ve ayetlerini düzenlediği konusunda “icma” vardır. Yalnız Sünni çevrelerde bu konuda farklı yorumlar vardır. Suyuti’nin İbni Sirin’den aktardığına göre; Peygamber’in ölümünden sonra Ali eve kapanarak Kuran’ı toplamıştır. Ebu Davut bu hadisi “zayıf” kabul eder. İbni Hacer’le el-Alusi de “ezberlemek” biçiminde değerlendirmişlerdir. İbnü’l-Münâdi’ye dayanan İbn en-Nedim; Ali’nin Kuran’ı üç günde topladığını ve bu mushafın Cafer ül-Sadık’ta olduğunu yazar.

“Ali Mushafı”nın “iniş sırası”na göre düzenlendiği belirtilir. İbn Eşte’he göre; Ali mushafına “nasih” ve “mensuh”la ilgili bilgiler de eklemiştir. Suyuti de Ali Kuranı’nın “iniş sırası”nı izledğini, bu mushafın “Alak-Müdessir-Kalem-Müzemmil-Tebbet-Tekvir” vb. sıralaması içerdiğini belirtir.

Şiilere göre Ali mushafı önceleri oğlu Hasan’a, sonralarıysa diğer İmamlara ve sonunda ise Mehdi’ye kalmıştır. “Ali Mushafı”, kaybolan bu İmam’ın yanında saklıdır. Bu İmam’ın ortaya çıkışıyla birlikte, belirtilen bu Kuran da açığa çıkmış olacaktır.

Sünni yazarların birçoğu yadsımalarına karşın, Ahmet Faruki Serhendi gibileri de Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın derledikleri Kuran’ın dışında bir de Ali’nin derlediği bir Mushaf’ın olduğunu kabul ederler.[10] Sünni çevrenin günümüzün önemli ilahiyatçılarından Prof. Süleyman Ateş de “Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri” kitabında (1988-1992, C. VII: 127 vd.) kendi soyu içerisinde korunup sürdürülen bir “Hz. Ali özel Kuran nüshası”nın var olduğunu kabul eder. Yalnız bunun da Osman düzenlemesinden “surelerin dışında” bir farkının olmadığı düşüncesindedir.[11]

“Ali Mushafı / Kuranı” konusunda bilgi veren Ş. Karataş bu düzenlemeye ilişkin Sünni bakış açısıyla şu değerlendirmeyi yapar:

“Aslında Ali Mushafı bireysel bir çalışmadır ve diğer mushaflardan içerik yönünden bir farkı yoktur. Sadece tertip farklılığı ve Ali’nin, mushafına kimi özel notlar eklemesinden başka bir şey söz konusu edilemez. Ebu Bekir, Kuran’ı toplamayı genel bir boyuta yaymak istediğinden Ali’nin bireysel mushafına itibar etmemiş, onu yeterli görmemiş olabilir. Bu durum kimi ayetlerin eksik bırakıldığı sonucunu doğuramaz. Belki de eksikler Ali’nin tuttuğu özel notlardır ki, bunlar Kuran’ın yorumu doğrultusunda onun Peygamber’den duyduklarına dair olabilir. (…) İlk üç halife döneminde Kuran’ın mushaf olarak toplanması yeterliliğe ulaştığı için Ali halifeliğe geçtiğinde herhangi bir karışmada, değiştirmede bulunmamış; bu bireysel mushaf Ali’den çocuklarına kalmış ve tarihin akışı içinde yitirilmiş olmalıdır. Nitekim bu mushafın Gaip 12. İmam’ın yanında olduğunu belirten Şii söylentiler bu belirlemeyi üstü kapalı olarak doğrulamaktadır”.[12]

Bu konuda ünlü Kuran tarihçisi doğubilimci Nöldeke’nin kuşkular içeren değerlendirmesi ve yorumu şöyledir:

“Hz. Muhammed’in yeğeni ve damadı olan Ali b. Ebu Talib çeşitli geleneklerde bir Kuran derlemesinin sahibi olarak anılır. Bir geleneğe göre, o bunu Peygamber’in sağlığında onun açık buyruğuyla yapmıştır. Söylendiğine göre Ali, bu işi Peygamber’in baş yastığı arkasında bulduğu yapraklar, ipek parçaları ve notlar aracılığıyla yapmış ve Kuran’ı toplamadan evden çıkmamaya and içmiştir. Kimileri bu olayı Peygamber’in ölümünden hemen sonra olduğunu ve Ali’nin andını Ebu Bekir’e biat etmemek için bahane saydığını söylerler. Ayrıca, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Ali’nin insanoğlunda saptadığı unutkanlık dolayısiyle bir karara varıp Kuran’ı belleğinden üç gün içinde kağıda geçirdiğini de anlatırlar. Fihrist yazarı Ali’ye ait Kuran’ın bir parçasını görmüş olmalıdır. Bütün söylenenlerde doğru bir yan bulmak olası değildir pek. Bu bildirilerin kaynakları da (Bunlar Şiilik açısından Kuran yorumları ve Şiilik etkisinde kalmış Sünni tarih kitaplarıdır.) zaten kuşkuludur. Şiiler, mezheplerinin sahibi hakkında ne söylemişlerse tek yanlı kalmışlardır. Bu söylentiler, içerik bakımından, tarihin bütün kesin olgularına aykırı düşmektedir. Ne Kuran derlemesi konusundaki gelenekler ne de başka Osman öncesi derlemeler Ali’nin benzer bir çalışması hakkında bilgiye sahiptirler. Hz. Ali de gerek halifeliği sırasında gerekse daha önce kendi derlemesinden söz etmiş değildir. Ve Şiilerin asla böyle bir derlemeye sahip bulunmadıkları kesindir”.[13]

Eski kaynaklarda sık sık “Ali Kuranı”ndan söz edilir. Bilindiği gibi Büveyhloğulları 11. yüzyılın ortalarında Oniki İmamcılık temelinde bir devlet kurmuşlardır. 12. yüzyıl tarihçilerinde İbn’ül Ezrak El-Farıkî (117- 1177)’ın özgün adı “Meyyafarkin ve Amed Tarihi” olan kitabında Büveyhloğlu Melik Aziz Nasruddevle’yi ziyared ederken; “Hazreti Ali’nin yazısıyla yazılmış bir Kuranıkerim”i birlikte götürerek armağan ettiğini ve “sana dünyayı da, ahireti de getirdim” dediğini yazar.[14]

Osmanlılar döneminde de “Ali Kuranı”na rastlanılmıştır. Bir Ali ve Ehlibeyt âşığı olan Osmanlı kaptanıderyalarından Seydi Ali Reis, Hind seferi sonucunda karadan dönerken Semerkant’ta Hz. Ali’nin hattıyla yazılmış Kuran-ı Kerimi gördüğünü ve ziyaret ettiğini belirtir.[15] Seydi Ali’nin bu saptamasını 17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinde İbrahim Peçevi de Seydi Ali Reis’in; “Hazreti Ali’nin yazısı ile yazılı Kuran’ı” gördüğünü belirterek onu onaylar.[16] Araştırmacı Haydar Kaya Topkapı Sarayı’nda basılmayı ve yayınlamayı bekleyen Hz. Ali tarafından yazılmış bir Kuran olduğunu yazar.[17] Demek ki, Hz. Ali’nin yazdığı ve derlediği bir Kuran’ın olduğu gerçektir.

Hz. Ali’nin Kuran’ın büyük bir bölümünü derlediği, dahası Kuran konusunda olayın içinden gelen biri olarak yorumlar da yaptığı doğal ve mantıksal gelmekle birlikte, düzeni eline geçirenler kendilerine karşı gördükleri bu tür verilerin yaşamasına ve insanlığın eline geçmesine ne yazık ki izin vermemişlerdir. “Ali Kuranı / Mushafı”nın da başına gelenler budur. Tarihsel kayıtlar varlığına değinmelerine karşın, bugün elimizde böyle bir mushaf metni yoktur.[18]

www.alewiten.com, 21.11.2002


 

[1] Çağdaş tarihçilerden Taberi bu yakılma olayına Halife Osman’ın ağzından anlatarak yer verir. Bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi (1983), C. III: 159; Ayrıca Kuran’ın nasıl ve kimlerin elinde derlenip yazıya geçirilişinin öyküsü için bkz. Kaya (1996): 237-245.

[2] Bkz. Sena (1971): 194.

[3] Bütün Kuran edisyonları ve Kuran düzenlemesini bütün boyutlarıyla ele alan bilimsel bir inceleme için bkz. Th. Nöldeke; Fr. Schwally: Kuran Tarihi (Çev. Muammer Sencer), İlke Yay. İstanbul 1970.

[4] Geniş bilgi için bkz. Dinçer (1996): 41 vd.

[5] Geniş bir değerlendirme için bkz. Dinçer (1996): 60 vd.

[6] Bkz. Nejat Birdoğan: Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg Alevi Kültür Merkezi Yay. İstanbul 1990: 50.

[7] Weil, Nöldeke, Schwally gibi Batılı bilginler eldeki sure ve ayet metinlerini karşılaştırarak bizi doğrular sonuçlara ulaşmışlardır. Ortaya çıkan sonuçta Kuran’a karşı bir sahtecilik söz konusudur. Kuran düzenlemesi yaptıran halifeler bu konuma düşmüşlerdir. “Bencilce bir tutumla ayetin tümünü veya bir bölümünü kendi çıkarları için değiştirmişlerdir”. Weil örnek olarak 17. surenin 1. ayetini gösteriyor. Bu savlara göre halife Osman, “Emeviler Aleyhine şiddetle saldırıları içeren vahiyleri Kuran’dan çıkartılmıştır”. Bkz. Nöldeke; Schwally (1970): 102; Koç (1986): 48. Brockelmann’ın bu konuda yorumu da şöyle olur: “Peygamber’in en eski sahabilerinden ve Kuran’ı en iyi bildiğini söyleyen Abdullah b. Mesud gözden geçirilmiş Kuran nüshasının tahrif edilmiş ve eksik olduğuna ilişkin garip bir sav ortaya attı. Bu nüshada, Muhammed düşmanları arasında Ümeyye sülalesinin de lânet edilmiş olduğu ayetlerin kaydedilmediğini söylüyordu”. Bkz. Brockelmann (1992): 52.

[8] Geniş açıklamalar için bkz. Anton Josef Dierl: Anadolu Aleviliği (Çev.Fahrettin Yiğit), Ant Yay. İstanbul 1991: 17, 23 vd., 28, 74, 93, 128 vd.

[9] Bkz. Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslam (1997): 518 vd.

[10] Bkz. Dinçer (1996): 42 vd.

[11] Bkz. Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslam (1997): 520.

[12] Ş. Karataş: Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kuran Tarihi, Ekin Yay. İstanbul 1996: 137-142; Uluçay (1997), C. I: 147-152.

[13] Nöldeke; Schwally (1970): 13 vd.

[14] Bkz. İbn’ül Ezrak: Mervani Kürtleri Tarihi (Çev. M. E. Bozarslan), Koral Yay. İstanbul 1975: 142.

[15] Osmanlı’nın ünlü donanma komutanlarından Seydi Ali Reis IV. Hind seferiyle görevlendirilir. 1553’de sefere çıkar. Yolda gemileri fırtınadan battığından, birbölüm tayfasıyla yolculuğunu yaya sürdürek 1558’de İstanbul’a döner. Hindistan’dan gelirken yol boyu derviş, düşünür ve biim adamlarıyla görüşür. Kutsal yerleri ve türbeleri ziyaret eder. Bunlar arasında Semerkant’ta Hz. Ali Kuranı’nı da ziyaret eder. Bkz. Seydi Ali Reis: Mir’at-ül Memalik (Çev. ve Haz. Necdet Akyıldız), Tercüman Yay. İstanbul: 90.

[16]Bkz. İbrahim Peçevi Efendi: Peçevi Tarihi (Çev. ve Haz. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bak. Yay. Ankara 1981, C. I: 264.

[17] Bkz. Kaya (1996): 243.

[18] 1950’li yıllarda Alevilik tutkulularından Halil Öztoprak böyle bir metnin Mısır ve Pakistan’da olduğunu ileri sürüp Türkiye’ye getirmek ve yayınlamak savında bulunmasına karşın ne var ki başarılı olamamış, böyle bir metini toplumumuza kazandıramamıştır. Sav, sadece güzel bir tutkudan öteye gidememiştir.